Surenin adı, içinde "zuhruf" kelimesi geçen 35. ayetten almıştır. Zuhruf, altın ve mücevher anlamına gelir. Sûrede bunlardan söz edildiği ve Allah'ın insana sahip olduğu altın ve mücevherle değil, inanç ve davranışlarına göre değer verdiği anlatıldığı için sûre bu adla anılmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili kesin bir kayıt yoktur. Ancak muhtevasından surenin indiği dönemle, Fussilet ve Şûrâ Surelerinin indiği dönemin aynı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu surenin konuları bir zincirin halkaları gibi birbirine benzemektedirler. Hepsi de kafirlerin Hz. Peygamber'in (s.a) hayatına son vermek için planlar kurmaya başladıkları bir dönemde nazil olmuştur. Hatta o dönemde kafirler böyle bir girişimde de bulunmuşlardır. Nitekim surenin 79-80. ayetlerinde bu olaya işaret edilmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede, Kureyş'in ve diğer Arap kabilelerinin cahilce inanç ve davranışları şiddetle eleştirilerek, onların bu akidelerinin bir temele dayanmadığı ve asılsız olduğu ispatlanmaktadır. Ayrıca bu cahiliye toplumunun bireylerinden aklı selime sahip olanları "Toplumun hurafelere yapıştığının ve bu hurafeler yüzünden batacağının açıkça görülmesi ve kendilerini kurtarmak için çırpınmasına rağmen Hz. Muhammed'i (s.a) reddetmelerinin ne kadar akılsızca olduğunu" düşünmeye çağırmaktadırlar.
Surenin girişi şu şekildedir: "Siz, aklınız sıra zorbalık yapmak suretiyle Kitab'ın nüzulunu önleyeceğinizi sanıyor ve bunun için çabalıyorsunuz. Ancak hiçbir zaman kitapların ve peygamberlerin gönderilmesi şerrin muhalefetinden ötürü durdurulmamış, bilakis, Allah, peygamberlere ve kitaplara karşı koyan kafirleri en sonunda helâk etmiştir.
Şayet sizler de aynı yolda ısrar ederseniz, akibetiniz onlarınki gibi olacaktır." Aynı konuya ilerideki ayetlerde (41-42 ve 79-80) tekrar değinilmiştir. Daha sonra muhatap Hz. Peygamber (s.a) gibi görünüyorsa da aslında onun hayatına kastetmek isteyenlere, şöyle bir ikazda bulunulmuştur: "Sen hayatta kalsan da, kalmasan da onlar mutlaka hak ettikleri cezayı göreceklerdir." Bunun yanısıra kafirler "Sizler, Peygamber'e (s.a) karşı bir karar aldınız, ancak biz de sizlere karşı bir karar alacağız" denilerek tehdit edilmektedirler.
Daha sonra kafirlerin inandıkları "din", Hz. Peygamber'e (s.a) karşı öne sürdükleri "deliller", şu şekilde ele alınmaktadır.
Kendileri de kabul etmektedirler ki; kainatın, Allah'a ortak koştukları ilahların ve bizzat kendilerinin dahi yaratıcısı Allah'tır. Yine bilmektedirler ki, faydalanmakta oldukları dünyadaki tüm nimetlerin yaratıcısı da Allah'tır. Fakat buna rağmen onlar, başkalarını Allah'a ortak koşmakta hâlâ ısrar ediyorlar.
İnsanları Allah'ın çocukları olarak nitelemekte bir beis görmezlerken, kendileri için kız çocuğa sahip olmayı zül telakki ediyorlar.
"Dişi ilahlar" olarak kabul ettikleri meleklerin heykellerini yapmakta, onlara kadın elbiseleri giydirip, mücevherler takmakta ve "Allah'ın kızları" olduklarına inandıkları için onlardan istekte bulunmaktadırlar. Oysa ellerinde, bu düşünce ve davranışlarını doğrulayıcı bir delil de yoktur.
Onlar, yaptıkları bu hareketleri dolayısıyla ikaz olunduklarında, "Allah istememiş olsaydı, bizi böyle davranmaktan alıkoyardı" demektedirler. Halbuki yeryüzünde bazı olayların Allah'ın izniyle vuku buluyor olması, Allah'ın o yapılanları tasvip ettiği anlamına gelmez. Sözgelimi, dünyada putlara tapılmakta, hırsızlık, zina, zorbalık, cinayet vs. gibi cürümler işlenmektedir. Ancak hiçbirisi de Allah'ın razı olduğu işlerden değildir. Allah'ın hangi davranışı tasvip ettiği, hangi davranışı tasvip etmediği, insanlara yol gösterici olarak gönderdiği kitaplarda bildirilmiştir. Dolayısıyla O'nun razı olduğu düşünce ve davranışları bilebilmek için bu kitaplara başvurmak gerekir.
Onlara, "Bu düşünce ve davranışlarınızı hangi delile dayandırıyorsunuz?" diye sorduğunuz takdirde, şu şekilde cevap vereceklerdir: "Atalarımız da böyle yapıyorlardı." Yani onlar bir dinin haklılığının ölçütü olarak atalarının da aynı şekilde davranmış olmasını yeterli saymaktadırlar. Bir de bunlar, Hz. İbrahim'in (a.s) torunları olmakla övünmekteydiler.
Oysa Hz. İbrahim (a.s) , atalarının dinine sırt çevirmiş ve körü körüne taklide karşı çıkmıştı. Madem onlar atalarını taklit etmek istiyorlar, o halde niçin atalarından şerefli olanları -Hz. İbrahim, Hz. İsmail gibi- bırakıp cahil olanları takip ediyorlar?
Onlara, "Allah'ın gönderdiği peygamberlerden ve indirdiği kitaplardan biri, hiçbir surette şirki tavsiye etmiş midir?" diye soracak olursanız hıristiyanları örnek vererek şöyle derler: "Hıristiyanlar da İsa'yı Allah'ın oğlu kabul ederek ona tapıyorlar." Oysa soru, "Hangi peygamberin ümmeti, Allah'a ortak koşmuştur?" şeklinde değildi. Bilakis soru, "Hangi peygamber halka şirkin mesajını aktarmıştır?" şeklindeydi. Yani Meryem oğlu İsa (a.s) ne zaman, "Ben Allah'ın oğluyum, bana kulluk edin" diye söylemiştir? Onun halka aktardığı mesaj, her peygamberin mesajı gibi "Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin" şeklindedir.
Sizler, Hz. Muhammed'i mal ve mülk sahibi olmadığı için peygamber olarak kabul etmekte tereddüt duyuyor ve "Eğer Allah peygamber göndermiş olsaydı, iki şehirden (Mekke-Taif) birinin büyüğüne gönderirdi" diye düşünüyorsunuz. Nitekim Firavun da Musa'ya peygamberliği yakıştırmayarak onu hâkir görmüş ve şöyle bağırmıştı: "Şayet gökyüzünün hükümdarı, yeryüzünün hükümdarı olan benim gibi birine bir elçi gönderecek olsaydı, şüphesiz ki kollarında altın bilezikler olan ve yanında meleklerden ordu bulunduran bir elçi gönderirdi. Bu adam da nereden çıkageldi?
Ben, fazilet ve şeref sahibiyim. Nil Nehri benim ayaklarımın altından akmaktadır ve ben Mısır'ın hakimiyim. Oysa O, ne servet ve mülke, ne de bir iktidara sahiptir."
Kafirlerin bunun gibi cahilce inanç ve düşünceleri tek tek çürütülür ve sonunda açıkça şöyle buyurulur: "Allah tektir. O hiç kimseyi evlat edinmemiştir ve O'ndan başka ilah yoktur. Hiç kimseye, bile bile dalâlet üzerinde ısrar etmiş birini, Allah'ın azabından kurtarması için şefaat etme yetkisi tanımamıştır. Allah, evlat edinmekten münezzehtir. O, kainatın tek yaratıcısıdır ve O'nun dışında herşey yaratılmıştır. Hiçbir şey zatında ve sıfatlarında O'na ortak olamaz. Allah indinde şefaat, ancak hak yolunda olanlar tarafından, yine bu yolda olmak için çaba göstermiş olanlara edilir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
43
Gösteriş-Süsler · Mekke
الزخرف
89
Sure Adı Açıklaması
Surenin adı, içinde "zuhruf" kelimesi geçen 35. ayetten almıştır. Zuhruf, altın ve mücevher anlamına gelir. Sûrede bunlardan söz edildiği ve Allah'ın insana sahip olduğu altın ve mücevherle değil, inanç ve davranışlarına göre değer verdiği anlatıldığı için sûre bu adla anılmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili kesin bir kayıt yoktur. Ancak muhtevasından surenin indiği dönemle, Fussilet ve Şûrâ Surelerinin indiği dönemin aynı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu surenin konuları bir zincirin halkaları gibi birbirine benzemektedirler. Hepsi de kafirlerin Hz. Peygamber'in (s.a) hayatına son vermek için planlar kurmaya başladıkları bir dönemde nazil olmuştur. Hatta o dönemde kafirler böyle bir girişimde de bulunmuşlardır. Nitekim surenin 79-80. ayetlerinde bu olaya işaret edilmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede, Kureyş'in ve diğer Arap kabilelerinin cahilce inanç ve davranışları şiddetle eleştirilerek, onların bu akidelerinin bir temele dayanmadığı ve asılsız olduğu ispatlanmaktadır. Ayrıca bu cahiliye toplumunun bireylerinden aklı selime sahip olanları "Toplumun hurafelere yapıştığının ve bu hurafeler yüzünden batacağının açıkça görülmesi ve kendilerini kurtarmak için çırpınmasına rağmen Hz. Muhammed'i (s.a) reddetmelerinin ne kadar akılsızca olduğunu" düşünmeye çağırmaktadırlar.
Surenin girişi şu şekildedir: "Siz, aklınız sıra zorbalık yapmak suretiyle Kitab'ın nüzulunu önleyeceğinizi sanıyor ve bunun için çabalıyorsunuz. Ancak hiçbir zaman kitapların ve peygamberlerin gönderilmesi şerrin muhalefetinden ötürü durdurulmamış, bilakis, Allah, peygamberlere ve kitaplara karşı koyan kafirleri en sonunda helâk etmiştir.
Şayet sizler de aynı yolda ısrar ederseniz, akibetiniz onlarınki gibi olacaktır." Aynı konuya ilerideki ayetlerde (41-42 ve 79-80) tekrar değinilmiştir. Daha sonra muhatap Hz. Peygamber (s.a) gibi görünüyorsa da aslında onun hayatına kastetmek isteyenlere, şöyle bir ikazda bulunulmuştur: "Sen hayatta kalsan da, kalmasan da onlar mutlaka hak ettikleri cezayı göreceklerdir." Bunun yanısıra kafirler "Sizler, Peygamber'e (s.a) karşı bir karar aldınız, ancak biz de sizlere karşı bir karar alacağız" denilerek tehdit edilmektedirler.
Daha sonra kafirlerin inandıkları "din", Hz. Peygamber'e (s.a) karşı öne sürdükleri "deliller", şu şekilde ele alınmaktadır.
Kendileri de kabul etmektedirler ki; kainatın, Allah'a ortak koştukları ilahların ve bizzat kendilerinin dahi yaratıcısı Allah'tır. Yine bilmektedirler ki, faydalanmakta oldukları dünyadaki tüm nimetlerin yaratıcısı da Allah'tır. Fakat buna rağmen onlar, başkalarını Allah'a ortak koşmakta hâlâ ısrar ediyorlar.
İnsanları Allah'ın çocukları olarak nitelemekte bir beis görmezlerken, kendileri için kız çocuğa sahip olmayı zül telakki ediyorlar.
"Dişi ilahlar" olarak kabul ettikleri meleklerin heykellerini yapmakta, onlara kadın elbiseleri giydirip, mücevherler takmakta ve "Allah'ın kızları" olduklarına inandıkları için onlardan istekte bulunmaktadırlar. Oysa ellerinde, bu düşünce ve davranışlarını doğrulayıcı bir delil de yoktur.
Onlar, yaptıkları bu hareketleri dolayısıyla ikaz olunduklarında, "Allah istememiş olsaydı, bizi böyle davranmaktan alıkoyardı" demektedirler. Halbuki yeryüzünde bazı olayların Allah'ın izniyle vuku buluyor olması, Allah'ın o yapılanları tasvip ettiği anlamına gelmez. Sözgelimi, dünyada putlara tapılmakta, hırsızlık, zina, zorbalık, cinayet vs. gibi cürümler işlenmektedir. Ancak hiçbirisi de Allah'ın razı olduğu işlerden değildir. Allah'ın hangi davranışı tasvip ettiği, hangi davranışı tasvip etmediği, insanlara yol gösterici olarak gönderdiği kitaplarda bildirilmiştir. Dolayısıyla O'nun razı olduğu düşünce ve davranışları bilebilmek için bu kitaplara başvurmak gerekir.
Onlara, "Bu düşünce ve davranışlarınızı hangi delile dayandırıyorsunuz?" diye sorduğunuz takdirde, şu şekilde cevap vereceklerdir: "Atalarımız da böyle yapıyorlardı." Yani onlar bir dinin haklılığının ölçütü olarak atalarının da aynı şekilde davranmış olmasını yeterli saymaktadırlar. Bir de bunlar, Hz. İbrahim'in (a.s) torunları olmakla övünmekteydiler.
Oysa Hz. İbrahim (a.s) , atalarının dinine sırt çevirmiş ve körü körüne taklide karşı çıkmıştı. Madem onlar atalarını taklit etmek istiyorlar, o halde niçin atalarından şerefli olanları -Hz. İbrahim, Hz. İsmail gibi- bırakıp cahil olanları takip ediyorlar?
Onlara, "Allah'ın gönderdiği peygamberlerden ve indirdiği kitaplardan biri, hiçbir surette şirki tavsiye etmiş midir?" diye soracak olursanız hıristiyanları örnek vererek şöyle derler: "Hıristiyanlar da İsa'yı Allah'ın oğlu kabul ederek ona tapıyorlar." Oysa soru, "Hangi peygamberin ümmeti, Allah'a ortak koşmuştur?" şeklinde değildi. Bilakis soru, "Hangi peygamber halka şirkin mesajını aktarmıştır?" şeklindeydi. Yani Meryem oğlu İsa (a.s) ne zaman, "Ben Allah'ın oğluyum, bana kulluk edin" diye söylemiştir? Onun halka aktardığı mesaj, her peygamberin mesajı gibi "Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin" şeklindedir.
Sizler, Hz. Muhammed'i mal ve mülk sahibi olmadığı için peygamber olarak kabul etmekte tereddüt duyuyor ve "Eğer Allah peygamber göndermiş olsaydı, iki şehirden (Mekke-Taif) birinin büyüğüne gönderirdi" diye düşünüyorsunuz. Nitekim Firavun da Musa'ya peygamberliği yakıştırmayarak onu hâkir görmüş ve şöyle bağırmıştı: "Şayet gökyüzünün hükümdarı, yeryüzünün hükümdarı olan benim gibi birine bir elçi gönderecek olsaydı, şüphesiz ki kollarında altın bilezikler olan ve yanında meleklerden ordu bulunduran bir elçi gönderirdi. Bu adam da nereden çıkageldi?
Ben, fazilet ve şeref sahibiyim. Nil Nehri benim ayaklarımın altından akmaktadır ve ben Mısır'ın hakimiyim. Oysa O, ne servet ve mülke, ne de bir iktidara sahiptir."
Kafirlerin bunun gibi cahilce inanç ve düşünceleri tek tek çürütülür ve sonunda açıkça şöyle buyurulur: "Allah tektir. O hiç kimseyi evlat edinmemiştir ve O'ndan başka ilah yoktur. Hiç kimseye, bile bile dalâlet üzerinde ısrar etmiş birini, Allah'ın azabından kurtarması için şefaat etme yetkisi tanımamıştır. Allah, evlat edinmekten münezzehtir. O, kainatın tek yaratıcısıdır ve O'nun dışında herşey yaratılmıştır. Hiçbir şey zatında ve sıfatlarında O'na ortak olamaz. Allah indinde şefaat, ancak hak yolunda olanlar tarafından, yine bu yolda olmak için çaba göstermiş olanlara edilir.
Ḥâ, mîm.* (Muhammed’e inen bu Kur’ân, işte bu gibi harflerden müteşekkildir, buna rağmen onun benzeri bir sure dahi getiremiyorsunuz.) [ Not: Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir. ]— Z. El-Kudsi
43:1
2
وَالْكِتَابِ الْمُب۪ينِۙ ٢
Vel kitâbil mubîni.
(Kendisinde hiçbir kapalılık ve tezat bulunmayan) Hak ile bâtılı apaçık beyan eden bu kitaba (Kur’ân’a) yemin olsun!— Z. El-Kudsi
Muhakkak ki biz Kur’ân’ı Arapça olarak indirdik. (Ey Arapçayı bilenler!) Olur ki onu tam manasıyla akledersiniz (Kur’ân’ın Allah’tan gelen bir hak olduğunu anlarsınız).— Z. El-Kudsi
E fe nadribu ankumuz zikre safhan en kuntum kavmen musrifîn(musrifîne).
Ey müşrikler! Siz, şirk ve günah işlemekte çok ileri giden bir kavimsiniz diye zikri (Kur’ân’ı) size indirmekten vaz mı geçelim?! (Hayır! Rahmetimiz ve hikmetimiz bunun aksini gerektirmektedir.)— Z. El-Kudsi
Fe ehleknâ eşedde minhum batşen ve medâ meselul evvelîn(evvelîne).
Bu müşrikler bilsinler ki biz, kuvvet ve sayı bakımından kendilerinden daha üstün olan müşrik kavimleri de (rasullerimize karşı geldiklerinde) azabımızla yakalayıp helak ettik. Ve onların örnekleri Kur’ân’da geçti.— Z. El-Kudsi
Ve le in seeltehum men halakas semâvâti vel arda le yekûlunne halakahunnel azîzul alîm(alîmu).
Ve ey rasulüm! Seni yalanlayan o müşriklere, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan muhakkak ki sana, “Onları, (ٱلۡـعَـزِيـز) el-ʿAzîz (her meselede dilediği gibi hüküm veren, azabı şiddetli olan ve dilediğini yapmaktan engellenemeyen) ve (ٱلۡـعَـلِيـم) el-ʿAlîm (gizli olsun açık olsun, büyük olsun küçük olsun her şeyi en ince ayrıntısıyla bilen) Allah yarattı.” derler.— Z. El-Kudsi
Ve O, gökten tayin edilmiş belli miktarda (size, hayvanlarınıza ve ekinlerinize yetecek kadar) su indirendir. Gökten indirdiğimiz bu suyla ölü (bitkisiz, kurak) beldelere (bitkiler çıkararak) hayat veriyoruz. İşte siz de (öldükten sonra hesap için canlandırılıp) mezarlarınızdan böyle çıkartılacaksınız.— Z. El-Kudsi
Ve O, her çeşit canlıdan çiftler yaratandır. Ve sizin için bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti ki bir yere gitmek istediğinizde sırtlarına binip üzerlerine yerleşesiniz. Sonra üzerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini anasınız ve şöyle diyesiniz: “Bu bineği bizim için boyun eğdiren Allah, her türlü noksan sıfattan münezzehtir (ve kemal sıfatlara sahiptir). Eğer bineğimizi bize boyun eğdirmeseydi onu istediğimiz gibi kullanamazdık. Ve muhakkak ki biz, (öldükten sonra hesap için) Rabbimize döneceğiz.”— Z. El-Kudsi
Ve cealû lehu min ibâdihî cuz’â(cuz’en), innel insâne le kefûrun mubîn(mubînun).
Ve müşrikler (meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ederek) Allah’ın kullarından bir kısmını O’nun cüzleri kıldılar. Muhakkak ki böyle diyen insan, apaçık bir nankördür.— Z. El-Kudsi
Emittehaze mimmâ yahluku benâtin ve asfâkum bil benîn(benîne).
Ey müşrikler! Yoksa Allah yarattığı kullarından çocuk olarak kızları kendisine aldı da erkekleri size mi ayırdı (ne biçim paylaştırma bu)?!— Z. El-Kudsi
Ve izâ buşşire ehaduhum bi mâ darabe lir rahmâni meselen zalle vechuhu musvedden ve huve kezîm(kezîmun).
Hâlbuki onlar öyle kimselerdir ki içlerinden biri er-Raḥmân’a nispet ettiği kız çocuğu ile müjdelenince kalbi kızgınlıkla dolup (üzüntü ve kederden) yüzü simsiyah kesilir. (Böyleyken, kendinize nispet edilmesinden hoşlanmadığınız şeyi nasıl Allah’a nispet edersiniz?!)— Z. El-Kudsi
E ve men yuneşşeu fîl hılyeti ve huve fîl hısâmi gayru mubîn(mubînin).
Yoksa o müşrikler, süs içinde yetiştirilen ve (dişi olduğundan dolayı) cedelleşmede tam açıklama yapamayan birini (kendileri istemiyorlar da) Allah’a mı nispet ediyorlar?!— Z. El-Kudsi
Ve cealûl melâiketellezîne hum ibâdur rahmâni inâsâ(inâsen), e şehidû halkahum, setuktebu şehâdetuhum ve yus’elûn(yus’elûne).
Ve o müşrikler, er-Raḥmân’ın kulları olan meleklerin dişi olduğunu söylüyorlar. Onların yaratılışına şahid mi oldular (da dişi olduklarını biliyorlar)?! Bilsinler ki onların bu (yalan) şahidliği yazılacak ve bundan dolayı hesaba çekileceklerdir.— Z. El-Kudsi
Ve kâlû lev şâer rahmânu mâ abednâhum, mâ lehum bi zâlike min ilmin in hum illâ yahrusûn(yahrusûne).
Ve (meleklere ibadet eden) müşrikler şöyle dediler: “Er-Raḥmân dileseydi meleklere ibadet etmezdik (onlara ibadet etmemizi dilemesi, bundan razı olduğunu gösterir).” Şu bir gerçektir ki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Muhakkak ki onlar sadece yalan söylüyorlar.— Z. El-Kudsi
Em âteynâhum kitâben min kablihî fe hum bihî mustemsikûn(mustemsikûne).
Yoksa o müşriklere bu Kur’ân’dan önce (Allah’tan başka varlıklara ibadet etmeyi mubah kılan) bir kitap indirdik de o kitaba sımsıkı sarılıp onu delil mi alıyorlar?!— Z. El-Kudsi
Hayır, böyle bir kitap inmedi! Ancak onlar şöyle derler: “Muhakkak ki atalarımızı (Allah’tan başka varlıklara ibadet etmeyi mubah gören) bir din üzere bulduk, biz de onların peşine düşüp yaptıklarını yapmaktayız.”— Z. El-Kudsi
Ve kezâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetin min nezîrin illâ kâle mutrefûhâ innâ vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve innâ alâ âsârihim muktedûn(muktedûne).
Ey rasulüm! Davet ettiğin kimseler seni nasıl yalanlayıp babalarının dinini taklit edeceklerini söylemişlerse senden önce her beldeye gönderdiğimiz uyarıcı rasullere de o beldenin ileri gelen zenginleri ve söz sahipleri, “Biz, babalarımızı (ve atalarımızı) bir din üzere bulduk ve biz de onların yolunu takip eden kimseleriz (sana bağlanıp onların dinini terk etmeyiz).” demiştir.— Z. El-Kudsi
Kâle e ve lev ci’tukum bi ehdâ mimmâ vecedtum aleyhi âbâekum, kâlû innâ bi mâ ursıltum bihî kâfirûn(kâfirûne).
Rasulleri onlara şöyle dedi: “Size, babalarınızın (ve atalarınızın) dininden daha hayırlı bir şey getirmiş olsam da mı babalarınızın dinini tercih edeceksiniz?!” Müşrikler de şöyle cevap verdiler: “Muhakkak ki biz, senin ve daha önceki rasullerin getirdiği şeyleri reddediyoruz.”— Z. El-Kudsi
Ve ey rasulüm! Bil ki senden önce rasullerini yalanlayan kavimleri (büyük bir azapla cezalandırıp) helak ettik. Rasullerini yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna ibretle bak!— Z. El-Kudsi
Ve cealehâ kelimeten bâkıyeten fî akıbihî leallehum yerciûn(yerciûne).
İbrahim, işte bu sözü (kelime-i tevhidi) zürriyetine devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki (İbrahim’in dinine tâbi olduğunu söyleyen) müşrikler, (şirkten tevbe edip) onun dinine dönsünler.— Z. El-Kudsi
Bel metta’tu hâulâi ve âbâehum hattâ câehumul hakku ve resûlun mubîn(mubînun).
Ancak şu bir gerçektir ki (benden başka varlıklara ibadet ederek şirk koşmaları sebebiyle) işte bu yalancı müşriklere ve atalarına hemen ceza vermedim (bir müddet daha dünya nimetlerinden istifade etsinler diye cezayı geri bıraktım), ta ki hak olan Kur’ân ve hakkı apaçık beyan eden rasul onlara gelinceye kadar.— Z. El-Kudsi
Ve lemmâ câe humul hakku kâlû hâzâ sihrun ve innâ bihî kâfirûn(kâfirûne).
Ve hak olan bu Kur’ân onlara geldiğinde şöyle dediler: “Bu bir sihirdir (Muhammed onu, bizi sihirlemek için getirdi) ve muhakkak ki biz onu reddediyoruz.”— Z. El-Kudsi
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar