Adını, 28. âyette geçen ve kıyamette diz üstü çökenleri anlatan "câsiye"den almıştır. Bu sûreye şerîat ve dehr sûresi de denilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanıyla ilgili kesin bir rivayet olmamasına rağmen, muhtevasından, Duhan Suresi'nden kısa bir süre sonra nazil olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu iki surenin muhtevaları birbirlerini tamamlayıcı niteliktedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede kafirlerin tevhid ve ahiret hakkındaki kuşkuları cevaplandırılmakla birlikte, onlar, Kur'an karşısında takındıkları tavır dolayısıyla ikaz edilmişlerdir.
Sureye tevhid hakkında deliller öne sürülmek suretiyle bir giriş yapılmıştır. Bu konuda insanın yaratılışı, yer, gök ve kainattaki harikulade nizam şahit gösterilerek şöyle buyurulmuştur: "Nereye bakarsanız bakın herşeyin tevhidi ispatladığını göreceksiniz. Çeşit çeşit canlılar, gece ve gündüzün deveranı, yağmurun yağması ve bitkilerin çıkması, rüzgarların esmesi ve hatta insanın doğuşu ile ilgili vakıalar üzerinde önyargıya sahip olmayan bir kafayla düşünülecek olursa, muhakkak surette, kainat nizamının kendi kendine meydana gelmediği veya birkaç ilahın eseri olmadığı sonucuna varılır. Çünkü kainatı bir tek Allah idare etmektedir. Ancak bu gerçeğe inanmayan, önceden karar vermiş bir insana, elbette iman nasip olmaz."
Sonraki ayetlerde ise şunlar anlatılmaktadır: "Kainatta emriniz altına verilen bunca sayısız varlık ve kuvvet, kendi kendine mi oluşmuştur?
Ya da sizin ilahlarınız mı onları yaratmıştır? Onları yaratan ve hizmetinize veren tek olan Allah'dır. Dolayısıyla akıl sahibi her insan, hamd ve şükre ancak bunları yaratan Allah'ın layık olduğu sonucuna varır."
Bundan sonra, Kur'an davetiyle alay etmelerinden dolayı kafirler ikaz edilmektedir: "Bu Kur'an, İsrailoğullarına verilen nimeti sizlere getirmektedir. Onlar nankörlük ettikleri ve aralarında "din" dolayısıyla ihtilafa düştükleri için kendilerine verilen bu nimetten mahrum olmuşlardır. Aynı nimet şimdi sizlere verilmiştir. Bu sizleri dinin anayollarına ileten bir yol göstericidir. Ona tabi olmayanlar sadece kendi kötü akibetlerini hazırlamaktadırlar. Fakat Allah'ın rahmet ve yardımına layık olanlar ise, sadece bu yol göstericiye tabi olan takva sahipleridir.
Rasulullah'ın ashabına ise, "Bu Allah'tan korkmayan kimselerin, sizlerle alay etmelerine, küstahlıklarına, sabır ve tahammülle karşı koyun. Allah en sonunda onları hesaba çekecek ve sizleri gösterdiğiniz sabırdan dolayı mükafatlandıracaktır" diye nasihat edilmiştir. Daha sonraysa kafirlerin cahiliyye inançları ele alınmıştır. Kafirlerin, "Bu hayatın sonunda başka bir hayat daha yoktur. Bizi sadece zaman öldürür. Tıpkı bir saatin belli bir süre sonra durması gibi. İşte insanoğlu da tıpkı saat gibi, hayatın sonunda, yani ölümden sonra toz toprak olur gider. Zaten "ruh" diye birşey yok ki kabzedilebilsin ve tekrar kendisine üflenerek can verilebilsin. Fakat gerçek senin dediğin gibiyse eğer ölmüş atalarımızı bir dirilt bakalım" şeklindeki sözlerine peşisıra aşağıdaki cevaplar verilmiştir:
a) Bu iddianız bir ilme dayanmamaktadır ve başka bir hayatın olmayacağı şeklindeki düşünceniz sadece bir zandır. Sizler ölümden sonra başka bir hayatın olmayacağını, ruhların kabzedilip yok olacağını gerçekten biliyor musunuz?
b) Sizler, ölümden sonra diriltilmiş bir kimseyi görmemiş olmanızı en kuvvetli bir deliliniz sayıyorsunuz. Oysa bu delil ahiret hayatını inkar etmek için yeterli midir? Sizler tecrübe ve müşahedeye dayanmayan her düşüncenin olamayacağına hükmeder ve onu imkansız mı kabul edersiniz?
c) Salih ve fasık insanların, itaat eden ve isyan eden kimselerin, zalimlerin ve mazlumların sonlarının aynı olacağı şeklindeki bir düşünce akla ve mantığa tamamen ters düşmektedir. İyilerin sonlarının iyi, kötülerinkinin ise kötü olmazsa ve yine mazlumlar adalet, zalimler ceza görmezse, kısaca herkes aynı sonuçla karşılaşırsa, bu akla uygun mu olur? Bir kimse bunun akla uygun olacağına gerçekten inanıyorsa eğer, çok yanlış düşünmektedir.
Ancak zalim ve fasık kimseler böyle düşünürler. Çünkü onlar amellerinin sonucunda kötü şeylerle karşılaşmak istemezler. Fakat bu kainatı yaratan Allah adildir. Zalimle salih kimseleri birbirinden ayırıp, onlara yaptıklarına göre ceza veya mükafat vermesi, O'nun adaletinin gereğidir ve bundan daha tabii ne olabilir?
d) Ahireti inkar, ahlaki çöküşü getirir ve onu ancak nefislerinin kölesi olan kimseler inkar ederler. Bu insanların bu gibi düşüncelere sarılmasının nedeni, arzu ettikleri her kötülüğü dilediğince yapabilmeleri dolayısıyladır. Nitekim bir insan böylesine sapık bir yola girdikten sonra, artık battıkça batar ve hatta öyle bir noktaya girer ki, tüm ahlaki hassasiyeti yok olur, sonunda ise hidayeti kabul etme yeteneğinden tamamen yoksun olur. İşte böyle bir kimse için artık hidayetin tüm kapıları kapanmış demektir.
Bu deliller sırasıyla serdedildikten sonra, kesin bir uslup kullanılarak, kafirlere şöyle denilmiştir: "Sizler nasıl Allah'ın izniyle yaşıyorsanız, yine Allah'ın izniyle hayatınız son bulur ve sonuçta O'nun huzurunda toplanırsınız. Cehaletiniz nedeniyle inanmıyorsanız yine inanmayın ama şunu iyice belleyin ki vakit gelince kendinizi Allah'ın huzurunda bulacak ve tüm amellerinizin kayıtlı olduğu defterler önünüze getirilecektir. İşte o zaman ahireti inkar etmek ve onunla eğlenmek sizlere neye mal olmuştur öğrenirsiniz.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
45
Diz Çöküş · Mekke
الجاثية
37
Sure Adı Açıklaması
Adını, 28. âyette geçen ve kıyamette diz üstü çökenleri anlatan "câsiye"den almıştır. Bu sûreye şerîat ve dehr sûresi de denilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanıyla ilgili kesin bir rivayet olmamasına rağmen, muhtevasından, Duhan Suresi'nden kısa bir süre sonra nazil olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu iki surenin muhtevaları birbirlerini tamamlayıcı niteliktedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede kafirlerin tevhid ve ahiret hakkındaki kuşkuları cevaplandırılmakla birlikte, onlar, Kur'an karşısında takındıkları tavır dolayısıyla ikaz edilmişlerdir.
Sureye tevhid hakkında deliller öne sürülmek suretiyle bir giriş yapılmıştır. Bu konuda insanın yaratılışı, yer, gök ve kainattaki harikulade nizam şahit gösterilerek şöyle buyurulmuştur: "Nereye bakarsanız bakın herşeyin tevhidi ispatladığını göreceksiniz. Çeşit çeşit canlılar, gece ve gündüzün deveranı, yağmurun yağması ve bitkilerin çıkması, rüzgarların esmesi ve hatta insanın doğuşu ile ilgili vakıalar üzerinde önyargıya sahip olmayan bir kafayla düşünülecek olursa, muhakkak surette, kainat nizamının kendi kendine meydana gelmediği veya birkaç ilahın eseri olmadığı sonucuna varılır. Çünkü kainatı bir tek Allah idare etmektedir. Ancak bu gerçeğe inanmayan, önceden karar vermiş bir insana, elbette iman nasip olmaz."
Sonraki ayetlerde ise şunlar anlatılmaktadır: "Kainatta emriniz altına verilen bunca sayısız varlık ve kuvvet, kendi kendine mi oluşmuştur?
Ya da sizin ilahlarınız mı onları yaratmıştır? Onları yaratan ve hizmetinize veren tek olan Allah'dır. Dolayısıyla akıl sahibi her insan, hamd ve şükre ancak bunları yaratan Allah'ın layık olduğu sonucuna varır."
Bundan sonra, Kur'an davetiyle alay etmelerinden dolayı kafirler ikaz edilmektedir: "Bu Kur'an, İsrailoğullarına verilen nimeti sizlere getirmektedir. Onlar nankörlük ettikleri ve aralarında "din" dolayısıyla ihtilafa düştükleri için kendilerine verilen bu nimetten mahrum olmuşlardır. Aynı nimet şimdi sizlere verilmiştir. Bu sizleri dinin anayollarına ileten bir yol göstericidir. Ona tabi olmayanlar sadece kendi kötü akibetlerini hazırlamaktadırlar. Fakat Allah'ın rahmet ve yardımına layık olanlar ise, sadece bu yol göstericiye tabi olan takva sahipleridir.
Rasulullah'ın ashabına ise, "Bu Allah'tan korkmayan kimselerin, sizlerle alay etmelerine, küstahlıklarına, sabır ve tahammülle karşı koyun. Allah en sonunda onları hesaba çekecek ve sizleri gösterdiğiniz sabırdan dolayı mükafatlandıracaktır" diye nasihat edilmiştir. Daha sonraysa kafirlerin cahiliyye inançları ele alınmıştır. Kafirlerin, "Bu hayatın sonunda başka bir hayat daha yoktur. Bizi sadece zaman öldürür. Tıpkı bir saatin belli bir süre sonra durması gibi. İşte insanoğlu da tıpkı saat gibi, hayatın sonunda, yani ölümden sonra toz toprak olur gider. Zaten "ruh" diye birşey yok ki kabzedilebilsin ve tekrar kendisine üflenerek can verilebilsin. Fakat gerçek senin dediğin gibiyse eğer ölmüş atalarımızı bir dirilt bakalım" şeklindeki sözlerine peşisıra aşağıdaki cevaplar verilmiştir:
a) Bu iddianız bir ilme dayanmamaktadır ve başka bir hayatın olmayacağı şeklindeki düşünceniz sadece bir zandır. Sizler ölümden sonra başka bir hayatın olmayacağını, ruhların kabzedilip yok olacağını gerçekten biliyor musunuz?
b) Sizler, ölümden sonra diriltilmiş bir kimseyi görmemiş olmanızı en kuvvetli bir deliliniz sayıyorsunuz. Oysa bu delil ahiret hayatını inkar etmek için yeterli midir? Sizler tecrübe ve müşahedeye dayanmayan her düşüncenin olamayacağına hükmeder ve onu imkansız mı kabul edersiniz?
c) Salih ve fasık insanların, itaat eden ve isyan eden kimselerin, zalimlerin ve mazlumların sonlarının aynı olacağı şeklindeki bir düşünce akla ve mantığa tamamen ters düşmektedir. İyilerin sonlarının iyi, kötülerinkinin ise kötü olmazsa ve yine mazlumlar adalet, zalimler ceza görmezse, kısaca herkes aynı sonuçla karşılaşırsa, bu akla uygun mu olur? Bir kimse bunun akla uygun olacağına gerçekten inanıyorsa eğer, çok yanlış düşünmektedir.
Ancak zalim ve fasık kimseler böyle düşünürler. Çünkü onlar amellerinin sonucunda kötü şeylerle karşılaşmak istemezler. Fakat bu kainatı yaratan Allah adildir. Zalimle salih kimseleri birbirinden ayırıp, onlara yaptıklarına göre ceza veya mükafat vermesi, O'nun adaletinin gereğidir ve bundan daha tabii ne olabilir?
d) Ahireti inkar, ahlaki çöküşü getirir ve onu ancak nefislerinin kölesi olan kimseler inkar ederler. Bu insanların bu gibi düşüncelere sarılmasının nedeni, arzu ettikleri her kötülüğü dilediğince yapabilmeleri dolayısıyladır. Nitekim bir insan böylesine sapık bir yola girdikten sonra, artık battıkça batar ve hatta öyle bir noktaya girer ki, tüm ahlaki hassasiyeti yok olur, sonunda ise hidayeti kabul etme yeteneğinden tamamen yoksun olur. İşte böyle bir kimse için artık hidayetin tüm kapıları kapanmış demektir.
Bu deliller sırasıyla serdedildikten sonra, kesin bir uslup kullanılarak, kafirlere şöyle denilmiştir: "Sizler nasıl Allah'ın izniyle yaşıyorsanız, yine Allah'ın izniyle hayatınız son bulur ve sonuçta O'nun huzurunda toplanırsınız. Cehaletiniz nedeniyle inanmıyorsanız yine inanmayın ama şunu iyice belleyin ki vakit gelince kendinizi Allah'ın huzurunda bulacak ve tüm amellerinizin kayıtlı olduğu defterler önünüze getirilecektir. İşte o zaman ahireti inkar etmek ve onunla eğlenmek sizlere neye mal olmuştur öğrenirsiniz.
Ḥâ, mîm.* (Muhammed’e inen bu Kur’ân, işte bu gibi harflerden müteşekkildir, buna rağmen onun benzeri bir sure dahi getiremiyorsunuz.) [ Not: Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir. ]— Z. El-Kudsi
Bu kitap (Kur’ân), (ٱلۡـعَـزِيـز) el-ʿAzîz (her meselede dilediği gibi hüküm veren, kendisinden hesap sorulmayan, emrine muhalefet edenleri hak ettikleri şekilde cezalandıran, dilediğini yapmaktan engellenemeyen) ve (ٱلۡـحَـكِيـم) el-Ḥakîm (hikmetiyle her şeyi yerli yerine koyan, sadece hakkı söyleyen, her fiili doğru ve mükemmel olan, emirlerine karşı gelenleri hikmeti gereği cezalandıran) Allah tarafından indirilmiştir (başkasından değildir).— Z. El-Kudsi
İnne fîs semâvâti vel ardı le âyâtin lil mû’minîn(mû’minîne).
Muhakkak ki göklerde ve yerde, mu’minler için (Allah’ın birliğine, muazzam kudretine ve mükemmel hikmetine delalet eden) açık deliller vardır (çünkü bu delillerden ancak onlar ibret alır).— Z. El-Kudsi
Ve fî halkıkum ve mâ yebussu min dâbbetin âyâtun li kavmin yûkınûn(yûkınûne).
Sizin yaratılışınızda ve yeryüzünde yürüyen çeşit çeşit canlıların (yaratılıp) değişik yerlere yayılmasında da bunları yaratanın sadece Allah olduğuna kesin inananlar için (O’nun birliğine, mükemmel hikmetine ve muazzam kudretine delalet eden) deliller vardır.— Z. El-Kudsi
Vahtilâfil leyli ven nehâri ve mâ enzelallâhu mines semâi min rızkın fe ahyâ bihil arda ba’de mevtihâ ve tasrîfir rîyâhı âyâtun li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
Ve gecenin ardından gündüzün, gündüzün ardından gecenin gelmesinde ve bunun düzenli olarak devam etmesinde, Allah’ın gökten rızık olarak indirdiği suda (yağmurda), ölümünden (kupkuru olduktan) sonra onunla yeryüzünü bitkiler bitirerek canlandırmasında ve rüzgârları (emrine boyun eğdirerek) değişik şekillerde ve değişik yönlerden estirmesinde aklını kullananlar için (bunları yoktan var edenin tek ilah olduğunu, muazzam kudrete sahip olduğunu ve sadece O’na ibadet edilmesi gerektiğini ispatlayan) apaçık deliller vardır.— Z. El-Kudsi
Tilke âyâtullahi netlûhâ aleyke bil hakk(hakkı), fe bi eyyi hadîsin ba’dallâhi ve âyâtihî yû’minûn(yû’minûne).
Ey rasulüm! İşte bu sayılanlar, Allah’ın (birliğine, mükemmel hikmetine, muazzam kudretine ve yalnız O’na ibadet edilmesi gerektiğine delalet eden) ayetleridir. Onları sana hakla (gerçekleri tam manasıyla bildirerek) okuyoruz. Allah’ın indirdiği kitaba ve rasulüne verdiği mucizelere iman etmezlerse bundan sonra artık hak olan hangi şeye inanacaklar?!— Z. El-Kudsi
45:6
7
وَيْلٌ لِكُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ ٧
Veylun li kulli effâkin esîm(esîmin).
Çok yalancı ve çok günahkâr olan bütün kâfirlerin vay hâline (hepsi cehenneme girecek ve şiddetli azaba uğrayacaktır)!— Z. El-Kudsi
Yesmeu âyâtillâhi tutlâ aleyhi summe yusırru mustekbiren ke en lem yesma’hâ, fe beşşirhu bi azâbin elîm(elîmin).
O çok yalancı ve günahkâr kâfir, Allah’ın ayetleri kendisine okunduğunda onları duyar da sonra büyüklük taslayarak sanki onları hiç duymamış gibi küfür, şirk ve günahında ısrar eder. Ey rasulüm! Onu çok acıklı bir azapla müjdele!— Z. El-Kudsi
Ve izâ alime min âyâtinâ şey’enittehazehâ huzuvâ(huzuven), ulâike lehum azâbun muhîn(muhînun).
Ve çok yalancı, günahkâr olan bu kâfir, Kur’ân’daki ayetlerimizden bir şey duyup öğrense onu alaya alır. İşte bu sıfata sahip kimseler için (ahirette) zelil edici azap vardır.— Z. El-Kudsi
Min verâihim cehennem(cehennemu), ve lâ yugnî anhum mâ kesebû şey’en ve lâ mattehazû min dûnillâhi evliyâe, ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Bilinmelidir ki çok yalancı ve günahkâr olan kâfirlerin önlerinde (ahiret gününde) cehennem vardır ve ne dünyada kazandıkları malları ne de Allah’tan başka edindikleri dostları onlara fayda verecektir (Allah’ın azabını onlardan engelleyemeyecektir). Ve (kıyamet gününde) onlar için çok büyük bir azap vardır.— Z. El-Kudsi
Hâzâ hudâ(huden), vellezîne keferû bi âyâti rabbihim lehum azâbun min riczin elîm(elîmun).
Biliniz ki (rasulümüze indirdiğimiz) bu kitap (Kur’ân), doğru yola ileten bir kitaptır. Rablerinin ayetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için çok kötü ve can yakıcı bir azap vardır.— Z. El-Kudsi
Allâhullezî sahhare lekumul bahre li tecriyel fulku fîhi bi emrihî ve li tehtegû min fadlihî ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).
Ey insanlar! Biliniz ki ikramı olan mubah kazançları elde etmek için çalışmanız ve nimetlerine şükretmeniz (yalnız O’na ibadet edip hiçbir şeyi şirk koşmamanız) için denizi ve içinde yüzen gemileri emriyle sizin menfaatinize boyun eğdiren sadece Allah’tır.— Z. El-Kudsi
Ve sahhare lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minh(minhu), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Allah, göklerde ve yerde bulunanların hepsini (faydanız için) size boyun eğdirmiştir. Bunların hepsi Allah’ın yarattığı şeylerdir. Muhakkak ki bunlarda düşünüp ibret alanlar için (Allah’ın tevhidine, muazzam kudretine ve sadece O’na ibadet edilmesi gerektiğine dair) deliller vardır.— Z. El-Kudsi
Kul lillezîne âmenû yagfirû lillezîne lâ yercûne eyyâmallâhi li yecziye kavmen bi mâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
Ey rasulüm! Gerçek manada Allah’a ve rasulüne iman edenlere de ki: “Geçmiş ümmetlerin başına gelen azabın kendi başlarına gelmesinden korkmayan müşriklere, size eziyet etmeleri sebebiyle (şimdilik sabredip) karşılık vermeyin! Çünkü Allah, (kendi rızası için müşriklerin eziyetlerine sabreden) mu’minlere ve (onlara düşmanlık yapan) müşriklere dünyada yaptıklarının karşılığını verecektir.”— Z. El-Kudsi
Men amile sâlihan fe li nefsih(nefsihî), ve men esâe fe aleyhâ summe ilâ rabbikum turceûn(turceûne).
Kim salih amel (Allah için ve istediği şekilde amel) işlerse faydası kendisinedir (Allah’ın o salih amele ihtiyacı yoktur). Kim de kötülük (küfür, şirk ve günah) işlerse kötü amellerinin vebali kendisinedir (bu ameliyle Allah’a hiçbir zarar veremez). Ve öldükten sonra hepiniz (hesap için) sadece Rabbinize döneceksiniz.— Z. El-Kudsi
Ve lekad âteynâ benî isrâîlel kitâbe vel hukme ven nubuvvete ve rezaknâhum minet tayyibâti ve faddalnâhum alel âlemîn(âlemîne).
Ve yemin olsun ki İsrailoğullarına kitabı (Tevrât’ı) ve hükmü (hikmet ve ince anlayış) verdik. Ve nebilerin çoğunu onlardan kıldık. Ve onları tayyib (helal ve temiz) olan çeşitli nimetlerle rızıklandırıp (hak üzere kaldıklarında) zamanlarındaki insanlardan üstün kıldık.— Z. El-Kudsi
Ve âteynâhum beyyinâtin minel emr(emri), fe mahtelefû illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, inne rabbeke yakdî beynehum yevmel kıyâmeti fî mâ kânû fîhi yahtelifûn(yahtelifûne).
Ayrıca İsrailoğullarına din konusunda hak ile bâtılı beyan eden deliller verdik. Fakat onlar, kendilerine (Allah tarafından) ilim ulaştıktan sonra (dünya metaı, makam ve mevki için haset sebebiyle) birbirlerinin haklarına tecavüz ederek ihtilafa düştüler. Ey rasulüm! Muhakkak ki Rabbin, dünyada ihtilaf ettikleri konularda kıyamet gününde (adaletle) hüküm verecektir (hak üzere olanlarla bâtıl üzere olanları beyan edecektir).— Z. El-Kudsi
Summe cealnâke alâ şerîatin minel emri fettebi’ hâ ve lâ tettebi’ ehvâellezîne lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Ey rasulüm! (Musa’dan) Sonra seni, din konusunda bir şeriat üzere kıldık. Ona tâbi ol ve hakkı bilmeyen müşriklerin heva ve heveslerine uyma!— Z. El-Kudsi
İnnehum len yugnû anke minallâhi şey’â(şey’en), ve innez zâlimîne ba’duhum evliyâu ba’d(ba’din), vallâhu veliyyul muttekîn(muttekîne).
Bil ki hakkı bilmeyenlerin heva ve heveslerine tâbi olursan onlar, bundan dolayı sana Allah’tan gelecek azabı defedemezler. Ve muhakkak ki zalimler (küfür, şirk ve günah işleyerek nefsine zulmedenler), birbirlerinin velisidir (dostu, yardımcısı ve destekleyicisidir). Allah ise muttakilerin (emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak duranların) velisidir.— Z. El-Kudsi
Hâzâ basâiru lin nâsi ve huden ve rahmetun li kavmin yûkınûn(yûkınûne).
(Rasulümüze indirdiğimiz) Bu Kur’ân, insanlara hak ile bâtılı açık bir şekilde beyan eden ve hakka nasıl tâbi ve muvaffak olunacağının yolunu gösteren bir kitaptır. Ve o, şeksiz şüphesiz, kesin olarak iman edenler için rahmettir (dünyada hayatlarının her yönünde bu kitaba göre yaşadıkları için cennete girmelerine vesile olacaktır).— Z. El-Kudsi
Em hasibellezînecterahûs seyyiâti en nec’alehum kellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti sevâen mahyâhum ve memâtuhum, sâe mâ yahkumûn(yahkumûne).
Kötü ameller (küfür, şirk ve günah) işleyenler, dünyada ve ahirette karşılık verme bakımından (Allah’a ve rasulüne) gerçek manada iman edip salih ameller işleyenlerle kendilerini eşit tutacağımızı mı zannediyorlar?! Ne kötü hüküm veriyorlar!— Z. El-Kudsi
Ve halakallâhus semâvâti vel arda bil hakkı ve li tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
Ve Allah, gökleri ve yeri hak (mükemmel bir hikmet) ile yaratmıştır (boşu boşuna, rastgele veya oyun olarak değil). Ve her nefse dünyada yaptığının karşılığı verilir, onlara asla haksızlık yapılmaz.— Z. El-Kudsi
E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Ey rasulüm! Heva ve hevesine tâbi olup nefsini ilah edinen şu kâfiri görmüyor musun?! İşte, bile bile hakkı reddettiği için Allah onu saptırdı (hidayete muvaffak kılmadı), onun kulaklarını ve kalbini mühürledi (artık kendisine fayda veren hiçbir şey duyamaz ve kalbinden bâtıl çıkamaz) ve gözlerine perde çekti (artık hakkı göremez). Bu durumda olan birini Allah’tan başka kim hakka muvaffak kılabilir?! Ey heva ve hevesine tâbi olan müşrikler! (Heva ve hevese tâbi olmanın ne kadar zararlı, şeriate tâbi olmanın ise ne kadar faydalı olduğunu) Düşünüp ibret almaz mısınız?!— Z. El-Kudsi
Ve kâlû mâ hiye illâ hayâtuned dunyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ yuhlikunâ illed dehr(dehru), ve mâ lehum bi zâlike min ilm(ilmin), in hum illâ yezunnûn(yezunnûne).
Ve dirilişi inkâr eden kâfirler şöyle dediler: “Gerçek şudur ki hayat, bu dünya hayatımızdan ibarettir (bundan başka bir hayat yoktur). Canlı olanlarımız ölür (bir daha hayata gelmez), yeni doğanlarımız olur ve yaşar. Bizi helak eden sadece zamandır (öldükten sonra hesap için kesinlikle diriltilecek değiliz).” Şu var ki dirilişi inkâr edenlerin bu konuda ne kesin bilgileri ne de hak delilleri vardır. Söyledikleri şeyler sadece zandan ibarettir.— Z. El-Kudsi
Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin mâ kâne huccetehum illâ en kâlû’tû bi âbâinâ in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Ve dirilişi inkâr eden o kâfirlere apaçık ayetlerimiz okunduğunda buna karşı delil olarak sadece şu sözü söylediler: “Ey Muhammed ve ona tâbi olanlar! Öldükten sonra Allah’ın herkesi dirilteceğine dair iddianızda doğrulardan iseniz haydi, ölmüş babalarımızı canlandırın bakalım!”— Z. El-Kudsi
Ey rasulüm! Dirilişi inkâr edenlere şöyle de: “Allah sizi can vererek yaratıyor, sonra (eceliniz geldiğinde) sizi öldürüyor, sonra da kıyamet gününde hesap için hepinizi diriltip toplayacaktır. Bilin ki o günün geleceğinde hiçbir şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu bunu bilmez (bu sebeple onun için hazırlık yapmaz).”— Z. El-Kudsi
Ve lillâhi mulkus semâvâti vel ard(ardı), ve yevme tekûmus sâatu yevme izin yahserul mubtılûn(mubtılûne).
Ve bilin ki göklerin ve yerin mülkü sadece Allah’a aittir (bunların ve içindekilerin yaratıcısı, hepsinin gerçek sahibi, en mükemmel şekilde düzene koyup muhafaza edeni ve üzerlerinde yegâne tasarruf sahibi O’dur; ibadeti hak eden de sadece O’dur). Ve kıyamet gününün saati geldiğinde, işte o gün (dünyada) bâtıl iş işleyenler (Allah’tan başkasına ibadet eden ve hakkı iptal edip bâtılı yaymaya çalışanlar), hüsrana uğrayacaklardır (çünkü cehennemde ebedî kalacaklardır).— Z. El-Kudsi
Ve terâ kulle ummetin câsiyeh(câsiyeten), kullu ummetin tud’â ilâ kitâbihâ, el yevme tuczevne mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve ey rasulüm! O gün (kıyamet gününde) bütün ümmetleri diz çökmüş olarak (kendilerine ne yapılacağını bekler bir hâlde) görürsün. Her ümmet, (hafaza meleklerinin dünyada yazdığı) amel kitaplarına çağrılır. Ve onlara şöyle denir: “Ey insanlar! İşte bugün dünyada yaptığınız her şeyin karşılığını göreceksiniz.”— Z. El-Kudsi
“İşte bu kitabımız (dünyada yaptıklarınızı hafaza meleklerinin yazdığı kitap), sizin hakkınızda hak ile şehadet etmektedir. Biz, hafaza meleklerine, yaptığınız her şeyi olduğu gibi yazmalarını emrettik.”— Z. El-Kudsi
Fe emmellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fe yudhıluhum rabbuhum fî rahmetih(rahmetihî), zâlike huvel fevzul mubîn(mubînu).
Gerçek manada iman edip salih ameller (Allah için ve istediği şekilde ameller) işleyenlere gelince; Rableri, onları rahmetine (cennetine) sokacaktır. İşte bu mükâfaat, (hiçbir kazancın seviyesine ulaşamadığı) apaçık bir kazançtır.— Z. El-Kudsi
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar