Bakara 286 Ayet Medine · البقرة
2

Bakara

Sığır/İnek · Medine
2
Sığır/İnek · Medine
البقرة
286
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
الٓمٓ ۚ ١
Elif, lâm, mim.
Elif, lâm, mîm.* (Muhammed’e inen bu Kur’ân, işte bu gibi harflerden müteşekkildir, buna rağmen onun benzeri bir sure dahi getiremiyorsunuz.) [ Not: Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir. ]— Z. El-Kudsi
2:1
2
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ ٢
Zâlikel kitâbu lâ reybe fîh(fîhi), huden lil muttekîn(muttekîne).
Bu kitabın (Kur’ân’ın mana ve lafız olarak Muhammed’e) Allah’tan geldiğine hiç şüpheniz olmasın. O, muttakiler (Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak duranlar) için (doğru yola ileten) bir hidayet kaynağıdır.— Z. El-Kudsi
2:2
3
اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ ٣
Ellezîne yu’minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn(yunfikûne).
O kimseler ki ğaybe iman ederler, namazı ikame ederler (rükün ve şartlarına riayet ederek kılarlar) ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) infak ederler.— Z. El-Kudsi
2:3
4
وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ ٤
Vellezîne yu’minûne bi mâ unzile ileyke ve mâ unzile min kablik(kablike) ve bil âhireti hum yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlar, sana indirilen vahye ve senden önceki rasullere indirilen vahiylere iman ederler; ahirete (o gün olacak dirilişe ve hesaba, verilecek mükâfaata ve cezaya) de yakinen (şeksiz şüphesiz) inanırlar.— Z. El-Kudsi
2:4
5
اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ٥
Ulâike alâ huden min rabbihim ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
İşte bu sıfatlara sahip olanlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve onlar, (hem dünyada hem de ahirette) kazananlardan olacaklardır.— Z. El-Kudsi
2:5
6
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ٦
İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Hak kendilerine apaçık ulaştığı hâlde (inat edip küfür ve şirklerinde ısrar ederek) hakkı reddeden kâfirlere gelince; onlara ister azapla korkutarak tebliğ et ister hiç tebliğ etme, fark etmez. Onlar, senin getirdiklerine iman etmezler.— Z. El-Kudsi
2:6
7
خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟ ٧
Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Çünkü Allah onların kalplerini mühürlemiştir (artık oradan ne bâtıl çıkar ne de oraya hak girer). İşitme hislerini de mühürlemiştir (artık hakka uyacak bir işitmeyle işitmezler). Görme hislerine ise perde çekmiştir (artık apaçık olmasına rağmen hakkı görmezler). Ve onlar için (ahirette) büyük bir azap vardır.— Z. El-Kudsi
2:7
8
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ ٨
Ve minen nâsi men yekûlu âmennâ billâhi ve bil yevmil âhıri ve mâ hum bi mu’minîn(mu’minîne).
İnsanlardan öyle kimseler de vardır ki (canlarını ve mallarını korumak için sadece dilleriyle) “Allah’a ve ahiret gününe iman ettik.” derler. Fakat onlar (kalpleriyle) iman etmiş değildirler.— Z. El-Kudsi
2:8
9
يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ ٩
Yuhâdiûnallâhe vellezîne âmenû, ve mâ yahdeûne illâ enfusehum ve mâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Onlar, (dilleriyle imanı izhar edip kalplerindeki küfrü gizleyerek) Allah’ı ve mu’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da bunun farkında değildirler (çünkü Allah’a hiçbir şey gizli değildir ve O, münafıkların sıfatlarını mu’minlere bildirmiştir).— Z. El-Kudsi
2:9
10
ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ ٠١
Fî kulûbihim maradun, fe zâdehumullâhu maradâ(maradan) ve lehum azâbun elîmun bi mâ kânû yekzibûn(yekzibûne).
Onların (münafıkların) böyle davranmalarının sebebi, kalplerinde şek ve şüphe hastalığı olmasıdır. Yalan söyledikleri için Allah onların bu hastalıklarını daha da artırmıştır ve onlara can yakıcı bir azap vardır.— Z. El-Kudsi
2:10
11
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ ١١
Ve izâ kîle lehum lâ tufsidû fîl ardı, kâlû innemâ nahnu muslihûn(muslihûne).
Onlara, “Yeryüzünde (Allah’ın şeriatine zıt ameller yaparak) fesat çıkarmayın!” denildiğinde, “(Bu amellerimizle) Asıl ıslah ediciler bizleriz!” derler.— Z. El-Kudsi
2:11
12
اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ ٢١
E lâ innehum humul mufsidûne ve lâkin lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Fakat asıl fesat çıkaranlar kendileridir de bunun bilincinde değildirler.— Z. El-Kudsi
2:12
13
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَـهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ ٣١
Ve izâ kîle lehum âminû kemâ âmenen nâsu kâlû e nu’minu kemâ âmenes sufehâu, e lâ innehum humus sufehâu ve lâkin lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Yine onlara, “(Allah ve rasulünün emrettiği şekilde iman eden) Mu’minlerin iman ettiği gibi sizler de iman edin!” denildiğinde (gerçek mu’minleri aşağılayarak), “Sefihlerin (aklı hafif olanların) iman ettiği gibi mi iman edeceğiz?!” derler. Oysa asıl sefihler kendileridir de bunu bilmezler.— Z. El-Kudsi
2:13
14
وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ ٤١
Ve izâ lekûllezîne âmenû kâlû âmennâ, ve izâ halev ilâ şeyâtînihim, kâlû innâ meakum, innemâ nahnu mustehziûn(mustehziûne).
Ve gerçek mu’minlerle karşılaştıkları zaman (onlardan korktukları için nifakları belli olmasın diye), “Biz, (sizin gibi) iman ettik.” derler. Fakat kendi şeytanlarıyla (küfür ve nifakta ileri giden önderleriyle) baş başa kalınca, “Biz (din konusunda) sizinle beraberiz. Onlarla ancak alay ediyoruz.” derler.— Z. El-Kudsi
2:14
15
اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ٥١
Allâhu yestehziu bihim ve yemudduhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Allah, (mu’minlerle alay ettikleri için) onlarla alay eder (dünyada zahiren Müslüman hükmü verilmesine rağmen küfür ve şirklerinden dolayı ahiret gününde onları cezalandırır) ve onları (dünyada hemen cezalandırmayıp sapıklıkta daha ileri gitmeleri için) devamlı şüphe ve tereddüt içinde bırakır.— Z. El-Kudsi
2:15
16
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ ٦١
Ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ, fe mâ rabihat ticâretuhum ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
İşte onlar, hidayete (imana) karşılık sapıklığı (küfrü) satın almışlardır. Böylece yaptıkları bu ticaret, onlara kâr sağlamadı ve onları doğru yola ulaştırmadı.— Z. El-Kudsi
2:16
17
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراًۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ ٧١
Meseluhum ke meselillezistevkade nârâ(nâren), fe lemmâ edâet mâ havlehu zeheballâhu bi nûrihim ve terekehum fî zulumâtin lâ yubsirûn(yubsirûne).
Onların (münafıkların) durumu, (aydınlık olsun diye) ateş yakan kimsenin hâline benzer. Ateş, çevresini aydınlattığı (İslam’ın nimetlerinden faydalandığı) zaman Allah onun ışığını giderdi (İslam nimetini onlardan aldı) ve karanlıklar (şüphe, küfür ve şirk) içerisinde onları (hakikati) görmez bir vaziyette bıraktı.— Z. El-Kudsi
2:17
18
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ ٨١
Summun bukmun umyun fe hum lâ yerciûn(yerciûne).
Onlar sağırdırlar (hakkı işitecek bir işitmeyle dinlemezler), dilsizdirler (hakkı söyleyen bir dile sahip değildirler) ve kördürler (hakkı görüp de ondan ibret alacak bir görmeyle bakmazlar). Artık bu sebeple sapıklıktan dönmezler.— Z. El-Kudsi
2:18
19
اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ ٩١
Ev ke sayyibin mines semâi fîhi zulumâtun ve ra’dun ve berk(berkun), yec’alûne esâbiahum fî âzânihim mines savâiki hazaral mevt(mevti), vallâhu muhîtun bil kâfirîn(kâfirîne).
Yahut onların durumu, gökten şiddetli yağan yağmura (tutulmuş kişilere) benzer. O şiddetli yağmurda karanlık, gök gürültüsü ve şimşek vardır. Yıldırımlardan ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Muhakkak ki Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır (O’nu âciz bırakamazlar).— Z. El-Kudsi
2:19
20
يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟ ٠٢
Yekâdul berku yahtafu ebsârehum kullemâ edâe lehum meşev fîhi, ve izâ azleme aleyhim kâmû ve lev şâellâhu le zehebe bi sem’ihim ve ebsârihim innallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Şimşek neredeyse gözlerini alıp götürecekti. Onları aydınlattığı zaman ışığında yürürler. Fakat üzerlerine karanlık çökünce oldukları yerde kalıverirler. Allah dileseydi (haktan yüz çevirdikleri için) onların işitmelerini ve görmelerini giderirdi (ve bir daha iade etmezdi). Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir.— Z. El-Kudsi
2:20
21
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ ١٢
Yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey insanlar! Sadece, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin (ve O’na hiçbir şeyi şirk koşmayın)! Ancak böyle yaparsanız (ve emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak durursanız) O’nun azabından korunmuş olursunuz.— Z. El-Kudsi
2:21
22
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ ٢٢
Ellezî ceale lekumul arda firâşen ves semâe binââ(binâen), ve enzele mines semâi mâen fe ahrece bihî mines semarâti rızkan lekum, fe lâ tec’alû lillâhi endâden ve entum ta’lemûn(tâ’lemune).
O (Allah) ki yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir bina kıldı. Ve gökten su indirip sizlere rızık olması için onunla (çeşit çeşit) ürünler bitirdi. Bunları yapanın ve her şeyi yaratanın Allah olduğunu bildiğiniz hâlde O’na eşler ve denkler kılmayın (O’nu zatında, sıfatlarında, fiillerinde, hak ve yetkilerinde birleyin ve hiçbir şeyi şirk koşmayın)!— Z. El-Kudsi
2:22
23
وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٣٢
Ve in kuntum fî reybin mimmâ nezzelnâ alâ abdinâ fe’tû bi sûretin min mislihî, ved’û şuhedâekum min dûnillâhi in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Ve ey insanlar! Eğer kulumuza (Muhammed’e) indirdiğimizden şüphe içinde iseniz (en kısası olsa bile) onun bir suresinin benzerini getirin bakalım! Ve bu mesele için Allah’tan başka taptığınız bütün ilahlarınızı da yardımınıza çağırın! Eğer iddianızda doğrulardan iseniz haydi bunu yapın!— Z. El-Kudsi
2:23
24
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ ٤٢
Fe in lem tef’alû ve len tef’alû fettekûn nârelletî vakûduhân nâsu vel hicâratu, uiddet lil kâfirîn(kâfirîne).
Eğer siz bunu yapamazsanız ki asla yapamayacaksınız; kâfirler (Allah’a, rasulüne ve ona indirilenlere iman etmeyenler) için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden sakının!— Z. El-Kudsi
2:24
25
وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٥٢
Ve beşşirillezîne âmenû ve amilûs sâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihel enhâr(enhâru), kullemâ ruzikû minhâ min semeretin rızkan kâlû hâzellezî ruzıknâ min kabl(kablu) ve utû bihî muteşâbihâ(muteşâbihan), ve lehum fîhâ ezvâcun mutahharatun ve hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Ve ey rasulüm! Gerçek manada iman edip salih ameller (Allah için ve istediği şekilde ameller) işleyenleri, sarayları ve ağaçları altından ırmaklar akan cennetlerle müjdele! Onlara ne zaman oradaki ürünlerden bir rızık verilse, “Bunlar daha önce de rızıklandırıldığımız ürünlerdendir.” derler. Onlara (cennette) verilen bu rızıklar dünyada verilenlere (tat olarak değil, sadece şekil ve renk olarak) benzer. Ve orada onlar için (kendilerinde maddi ve manevi hiçbir pislik bulunmayan) tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.— Z. El-Kudsi
2:25
26
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْـي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يراً وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يراًۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ ٦٢
İnnallâhe lâ yestahyî en yadribe meselen mâ beûdaten fe mâ fevkahâ fe emmellezîne âmenû fe ya’lemûne ennehul hakku min rabbihim, ve emmellezîne keferû fe yekûlûne mâzâ erâdallâhu bi hâzâ meselâ(meselen), yudıllu bihî kesîran ve yehdî bihî kesîrâ(kesîran) ve mâ yudıllu bihî illel fâsıkîn(fâsıkîne).
Muhakkak ki Allah, (hakkı açıklamak için) bir sivrisineği ve hatta ondan daha büyük bir haşereyi misal vermekten çekinmez. Gerçek manada iman edenlere gelince; onlar, bu misallerin Rablerinden gelen bir hak (ve onlarda bir hikmet) olduğunu bilirler. Kâfirlere gelince; onlar (alay ederek), “Allah bunları (hakir yaratıkları) misal vermekle ne murat etti?!” derler. İşte Allah, böyle misaller vererek birçok kimseyi hidayete muvaffak kılar, birçok kimseyi de saptırır. Ve O, bu misallerle fasıklardan (kâfirlerden) başkasını saptırmaz.— Z. El-Kudsi
2:26
27
اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ٧٢
Ellezîne yenkudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıh(mîsâkıhî), ve yaktaûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yufsidûne fîl ard(ardı) ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Onlar, Allah’a (O’nu tevhid edip emirlerine tâbi olacaklarına dair) yeminle destekleyerek verdikleri ahdi bozarlar. Allah’ın birleştirilmesini emrettiği (akrabalık ve Müslümanlara bağlılık gibi tüm) bağları koparırlar ve (hem İslam’a hem de Müslümanlara karşı gelerek) yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte onlar, kaybedenlerdir.— Z. El-Kudsi
2:27
28
كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتاً فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٨٢
Keyfe tekfurûne billâhi ve kuntum emvâten fe ahyâkum, summe yumîtukum summe yuhyîkum summe ileyhi turceûn(turceûne).
Sizi yoktan var edip hayat veren Allah’ı (O’nun tevhidini, muazzam kudretini ve mükemmel ilmini reddedip şirk koşarak) nasıl inkâr edersiniz?! Sonra O, sizi öldürecek ve kabirlerinizden çıkarıp diriltecektir. Sonra da (yaptıklarınızın hesabını vermek üzere) yine O’na döneceksiniz.— Z. El-Kudsi
2:28
29
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟ ٩٢
Huvellezî halaka lekum mâ fîl ardı cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât(semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).
O (Allah) ki yeryüzünde ne var ne yok hepsini sizin menfaatiniz için yarattı. Sonra semaya istiva etti* ve onu yedi sema hâline getirdi. Ve O, her şeyi bilendir (hiçbir şey O’na gizli değildir). [ Not: “ثُمَّ ٱسۡـتَـوَىٰٓ إِلَـى ٱلـسَّـمَـآءِ (Sonra semaya istiva etti.)” Burada ثُمَّ (sonra) kelimesi kullanılmıştır yani istiva daha sonra olmuştur. O hâlde istiva Allah’ın semaya yönelik yaptığı bir fiildir, asla bundan Allah için sıfat alınmaz; çünkü Allah sonradan bir sıfat edinmez. · Sahabelerin istiva hakkındaki inancı; “ثُـمَّ ٱسۡـتَـوَىٰ عَـلَـى ٱلۡـعَـرۡشِ” sözü Kur’ân’da geçtiği için böyle ayetleri okumak ve Allahu Teâlâ’nın Arş’a istiva ettiğine inanmaktı. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivası, aklın idrak edebileceği bir şey değildir. Onun keyfiyeti hakkında soru sormak bidattir; çünkü keyfiyet Allahu Teâlâ’dan kaldırılmıştır. Keyfiyet, sadece mahluka ait olan bir vasıf olduğu için Allahu Teâlâ hakkında keyfiyet düşünen kişi, Allahu Teâlâ’yı cisim olarak tasavvur etmiş olur. Bu ayetten asla Arş’ın Allahu Teâlâ’nın yeri olduğu anlaşılmaz. Çünkü Allahu Teâlâ, yer ve mekândan münezzehtir. Allahu Teâlâ’ya mekân isnat eden kişi, O’nu cisme benzetmiş olduğu için Müslüman değildir. İşte bu, sahabe ve selefi salihinin görüşüdür. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivasını, Arş’a yaptığı bir fiil olarak kabul etmek de caiz olan bir görüştür. İstivayı Allahu Teâlâ’nın bir sıfatı olarak kabul etmek ise Allahu Teâlâ’nın Arş’ı yaratmadan önce böyle bir sıfata sahip olmadığı anlamına gelir. Çünkü Arş, mahluk olan bir varlıktır yani daha önce yokken sonradan var olmuştur. Bu durumda istiva sıfatı, Arş yaratıldıktan sonra olmuş manasına gelir. Fakat “İstiva sıfatı kdîm (قَدِيم) olan bir sıfattır, Arş yaratılmadan önce de vardı.” demek, kuvvetli bir görüş olmamasına rağmen küfür olmaz. Şu bilinmelidir ki Allahu Teâlâ’nın sıfatları kdîm (قَدِيم) ve ebedidir; asla artmaz, eksilmez ve değişmez. Dolayısıyla bu konuda doğru olan, istiva Kur’ân’da geçtiği için ya zahiri manasını vermeyip okuyup geçmek ve manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmek ya da Allahu Teâlâ’nın Arş’a bir fiil yapması olarak tevil etmektir. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivasına, “Allah’ın zatına layık bir istivadır.” diye mana vermekte de bir sakınca yoktur. Sakıncalı olan; Allahu Teâlâ’nın istivasını, yükselmek ve karar kılmak manasında anlamaktır. Allahu Teâlâ hakkında böyle manalar düşünmek apaçık küfürdür. Allahu Teâlâ’nın istivasına bu gibi manalar verildiğinde Allahu Teâlâ’ya layık olmayan şeyler nispet edilmiş olur. Çünkü: 1. Allahu Teâlâ için yükseldi sözü mesafe ve yer manasında kullanılırsa daha önce aşağıda idi, sonra yükselmek için harekete geçti anlamına gelir. Oysa Allahu Teâlâ yerden, zamandan, değişmekten, hareketten ve bir şeyin üzerine karar kılmaktan münezzehtir. Bunların hepsi mahlukun sıfatıdır ve Allah’a layık olmayan şeylerdir. 2. Allahu Teâlâ Arş’a sonradan karar kıldı manasına gelir. Bu ise Allahu Teâlâ’da yer değişimi veya hâl değişimi olduğu anlamına gelir. Bu da Allahu Teâlâ’ya layık değildir. ]— Z. El-Kudsi
2:29
30
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ ٠٣
Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh(halîfeten), kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâ(dimâe), ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek(leke), kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn(tâ’lemûne).
Ve ey rasulüm! İnsanlara şunu bildir: (Âdem yaratılmadan önce) Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde (emirlerimle amel edip hayatın her yönünde uygulayacak ve insanları onlara davet edecek birbiri ardınca beşerden) halifeler yaratacağım.” demişti. Melekler de (bunun hikmetini öğrenmek için) Allah’a şöyle sormuşlardı: “Orada fesat çıkaracak ve (haksız yere) kanlar dökecek kişiler mi yaratacaksın? Oysa biz, seni hamd ile (mükemmel sıfatlarından dolayı övüp şükrederek, yücelterek ve her şeyden çok severek) devamlı tesbih etmekteyiz (bütün noksan sıfatlardan, mahlukata benzemekten ve zatına layık olmayan şeylerden tenzih etmekteyiz) ve hem zatını hem de ismini maddi ve manevi bütün pisliklerden münezzeh kılmaktayız.” Allah da cevap olarak, “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” demişti.— Z. El-Kudsi
2:30
Yükleniyor...
Bakara
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle