Bu surenin adı "Mücadele" veya "Mücadile" olarak bilinir. Bu ad, surenin ilk ayetinde geçen "tucâdiluke" fiilinden alınmıştır. Çünkü surenin girişinde beyan edilen bir olayı, yani bir kadının Hz. Peygamber'den (s.a) kocasıyla arasındaki "zıhar" meselesine çözüm bulmasını, böylelikle kendisini ve çocuklarını mahvolmaktan kurtarması için sürekli ve ısrarlı taleplerini, Allahu Teâlâ, "Mücadele" olarak nitelemiştir. Dolayısıyla surenin adı da "Mücadele" olmuştur. Ancak bu kelimeyi "Mücadile" şeklinde ism-i fail olarak okumak da mümkündür ki o zaman, söz konusu meselede ısrar eden kadına atıf yapılmış olur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili kesin bir rivayet bulunmamaktadır. Ancak sure içinde mevcut bir karineden hareketle, bu surenin 5. hicri yılın Şevval ayında yapılan Ahzab Gazvesi'nden sonra nazil olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Ahzab Suresi'nde, evlatlık edinilen çocukların, gerçek evladın yerini almasının mümkün olmadığı beyan edilirken, kendilerine zihar yapılan kadınların da, hiç bir surette kocalarının anneleri konumuna geçemeyeceği vurgulanmıştır. Mesele, sadece bu kadar kısa bir değini ile geçiştirilmiş ve zıharın, günah veya bir suç olduğu şeklinde bir tanım yapılmayıp, hadise bir hükme de bağlanmamıştır. Fakat bu surede zıhar olayının ayrıntılarına inilerek, bir hükme bağlanması, sözkonusu ayrıntıların Ahzab Suresi'nden sonra nazil olduğunu ortaya koyuyor.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede Müslümanlara kendileri ile ilgili birtakım meselelerde çözüm yolları gösterilmiştir.
Surenin girişinden 6. ayete kadar zıhar olayının şer'i hükümleri açıklanmıştır. Aynı zamanda Müslümanlar şiddetle ikaz edilerek kendilerine Müslüman olduktan sonra cahiliyyenin örf ve adetlerine bağlı kalmanın, Allah'ın koyduğu sınırları aşmak ve O'nun kurallarına karşı çıkmak anlamına geleceği anlatılmıştır. Böyle bir davranış ise, yani insanın kendi keyfince kurallar vazetmesi kesin surette iman ile çelişir, sonuçta insanı dünyada hüsrana götürür ve ahirette de insan bu yüzden hesaba çekilir.
7. ve 10. ayetlerde münafıklar, kendi aralarında yaptıkları dedikodular ve gizli gizli fısıldaşmalarından ötürü ikaz edilmişlerdir. Çünkü onlar bu şekilde bozgunculuk çıkarmak için gizli planlar kuruyorlar ve kalplerindeki kin ve buğz nedeniyle, tıpkı Yahudiler gibi Hz. Peygamber'e (s.a.) selam veriyorlardı. Fakat söyledikleri sözler bedduadan başka bir şey değildi. Ayrıca bu ayetlerde Müslümanlara, onların yaptıkları gizli planların kendilerine hiç bir zarar veremeyeceği, Allah'a tevekkül edip, O'nun yolunda sabırla yürümeleri gerektiği anlatılarak, teselli verilmiştir.
Ayrıca ihlaslı müminlerin kendi aralarında günah, zulüm ve Hz. Peygamber'e (s.a.) karşı çıkmak hakkında konuşmayacakları ve onların sadece iyilik ile takva üzere bir araya gelecekleri vurgulanarak ahlâkî dersler vazedilmiştir.
11. ve 13. ayetlerde ise, Müslümanlara birtakım sosyal kurallar tebliğ edilmiştir. Çünkü kendilerinde (o dönemde) bazı sosyal zaaflar bulunmaktaydı. Nitekim günümüz Müslümanlarında da aynı zaaflar hâlâ vardır. Sözgelimi, bir meclise dışarıdan biri geldiğinde, orada oturanlar yeni gelen kardeşlerine yer vermek için, kendilerini toplamak gibi bir zahmete katlanmazlar. Tabii ki bu durumda yeni gelen şahıs ayakta kalır ve zorunlu olarak kapının önünde oturur veya geri döner ya da oturanların üzerlerinden atlayarak kendisine yer bulmak için içeri dalar. Bu tür durumlar Hz. Peygamber'in (s.a.) meclisinde de vuku bulduğu için bu surede Müslümanlara bencil ve katı davranmayıp, başkalarına karşı daha hoşgörülü olmaları ve böyle durumlarda yeni gelen kimselere yer vererek, cömertliklerini sergilemeleri emredilmiştir.
Ayrıca insanlarda bir başka zaaf daha vardır ki o da, bir kimseyi ziyaret ettiklerinde (özellikle önemli bir kimseyi) o şahsın yanında oldukça fazla kalmaları ve uzun bir süre oturmakla ziyaretine gittikleri şahsa ne kadar eziyet verdiklerini ve ayrıca önemli işlerden o şahsı alıkoyduklarını düşünmemeleridir.
Şayet ev sahibi kendilerine gitmelerini söyleyecek olsa, hemen gücenirler. Kendilerini bırakıp, oradan ayrılsa, onu ahlâksızca davranmakla suçlarlar. Keza ima yoluyla, başka işleri olduğunu söylemeye çalışsa, bu sefer hiç dikkate almazlar. İşte Hz. Peygamber (s.a) de bu tür problemlerle karşı karşıyaydı. Öyle ki bazı kimseler, sırf Rasulullah'ın (s.a) sohbetinin lezzetinden dolayı, kendisini önemli bir takım işlerden alıkoyduklarını hiç düşünmüyorlardı. Bu nedenlerden ötürü, surede Müslümanlara, kendilerine sohbetin sona erdiği bildirilince, hemen dağılmaları söylenmiştir.
Yine bir başka zaaf da, gerekli gereksiz herkesin Hz. Peygamber (s.a) ile özel görüşme konusundaki ısrarlı talepleriydi. Nitekim bu kimseler Hz. Peygamber'le (s.a) meclis içinde fısıltılı konuşuyorlardı ki bu da hem Hz. Peygamber'i hem de bu meclisde bulunanları rahatsız ediyordu. Bu sebep dolayısıyla, Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a) ile bu şekilde görüşmek isteyenlerin, görüşme öncesinde sadaka vermeleri şartını koydu. Böylelikle, bu davranışın kötü bir adet olup, terk edilmesi gerektiği hususunda Müslümanların uyarılması amaçlanmıştı. Gerçekten de, Müslümanlar bu kötü adeti terk ettikleri için, bu şart bir süre sonra yürürlükten kaldırılmıştır.
14. Ayetten surenin sonuna kadar, içinde ihlaslı müminlerin, münafıkların ve mütereddid kimselerin bulunduğu İslâm toplumuna, açıkça ihlasın ölçüsünün ne olduğu bildirilmiştir. Çünkü bir kısım Müslümanlar, kafirlerle dostluklarını sürdürüyorlar, İslâm'a zarar verse de, sırf çıkarları için bir tavır almaktan kaçınıyorlardı.
Bu yüzden çevrede İslâm hakkında kuşkular oluşuyor ve bazı mütereddid kimseler Müslüman olmaktan kaçınıyorlardı. Müslümanların saflarında görülen çıkarcı kimseler ikiyüzlülükleri dolayısıyla ceza almaktan da korunuyorlardı, ama ihlaslı müminler böyle değildi. Onlar değil başkalarını; analarını, babalarını, çocuklarını, kabilelerini bile İslâm'ın çıkarları söz konusu olduğunda savunmuyorlardı. Çünkü kalplerinde Allah ve Rasulünün düşmanlarına yer yoktu. Allah Teâlâ açıkça, birinci grupdaki Müslümanların da gerçek müminler olup, Allah'ın hizbine dahil bulunduklarını beyan etmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
58
Mücadeleci Kadın · Medine
المجادلة
22
Sure Adı Açıklaması
Bu surenin adı "Mücadele" veya "Mücadile" olarak bilinir. Bu ad, surenin ilk ayetinde geçen "tucâdiluke" fiilinden alınmıştır. Çünkü surenin girişinde beyan edilen bir olayı, yani bir kadının Hz. Peygamber'den (s.a) kocasıyla arasındaki "zıhar" meselesine çözüm bulmasını, böylelikle kendisini ve çocuklarını mahvolmaktan kurtarması için sürekli ve ısrarlı taleplerini, Allahu Teâlâ, "Mücadele" olarak nitelemiştir. Dolayısıyla surenin adı da "Mücadele" olmuştur. Ancak bu kelimeyi "Mücadile" şeklinde ism-i fail olarak okumak da mümkündür ki o zaman, söz konusu meselede ısrar eden kadına atıf yapılmış olur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili kesin bir rivayet bulunmamaktadır. Ancak sure içinde mevcut bir karineden hareketle, bu surenin 5. hicri yılın Şevval ayında yapılan Ahzab Gazvesi'nden sonra nazil olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Ahzab Suresi'nde, evlatlık edinilen çocukların, gerçek evladın yerini almasının mümkün olmadığı beyan edilirken, kendilerine zihar yapılan kadınların da, hiç bir surette kocalarının anneleri konumuna geçemeyeceği vurgulanmıştır. Mesele, sadece bu kadar kısa bir değini ile geçiştirilmiş ve zıharın, günah veya bir suç olduğu şeklinde bir tanım yapılmayıp, hadise bir hükme de bağlanmamıştır. Fakat bu surede zıhar olayının ayrıntılarına inilerek, bir hükme bağlanması, sözkonusu ayrıntıların Ahzab Suresi'nden sonra nazil olduğunu ortaya koyuyor.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede Müslümanlara kendileri ile ilgili birtakım meselelerde çözüm yolları gösterilmiştir.
Surenin girişinden 6. ayete kadar zıhar olayının şer'i hükümleri açıklanmıştır. Aynı zamanda Müslümanlar şiddetle ikaz edilerek kendilerine Müslüman olduktan sonra cahiliyyenin örf ve adetlerine bağlı kalmanın, Allah'ın koyduğu sınırları aşmak ve O'nun kurallarına karşı çıkmak anlamına geleceği anlatılmıştır. Böyle bir davranış ise, yani insanın kendi keyfince kurallar vazetmesi kesin surette iman ile çelişir, sonuçta insanı dünyada hüsrana götürür ve ahirette de insan bu yüzden hesaba çekilir.
7. ve 10. ayetlerde münafıklar, kendi aralarında yaptıkları dedikodular ve gizli gizli fısıldaşmalarından ötürü ikaz edilmişlerdir. Çünkü onlar bu şekilde bozgunculuk çıkarmak için gizli planlar kuruyorlar ve kalplerindeki kin ve buğz nedeniyle, tıpkı Yahudiler gibi Hz. Peygamber'e (s.a.) selam veriyorlardı. Fakat söyledikleri sözler bedduadan başka bir şey değildi. Ayrıca bu ayetlerde Müslümanlara, onların yaptıkları gizli planların kendilerine hiç bir zarar veremeyeceği, Allah'a tevekkül edip, O'nun yolunda sabırla yürümeleri gerektiği anlatılarak, teselli verilmiştir.
Ayrıca ihlaslı müminlerin kendi aralarında günah, zulüm ve Hz. Peygamber'e (s.a.) karşı çıkmak hakkında konuşmayacakları ve onların sadece iyilik ile takva üzere bir araya gelecekleri vurgulanarak ahlâkî dersler vazedilmiştir.
11. ve 13. ayetlerde ise, Müslümanlara birtakım sosyal kurallar tebliğ edilmiştir. Çünkü kendilerinde (o dönemde) bazı sosyal zaaflar bulunmaktaydı. Nitekim günümüz Müslümanlarında da aynı zaaflar hâlâ vardır. Sözgelimi, bir meclise dışarıdan biri geldiğinde, orada oturanlar yeni gelen kardeşlerine yer vermek için, kendilerini toplamak gibi bir zahmete katlanmazlar. Tabii ki bu durumda yeni gelen şahıs ayakta kalır ve zorunlu olarak kapının önünde oturur veya geri döner ya da oturanların üzerlerinden atlayarak kendisine yer bulmak için içeri dalar. Bu tür durumlar Hz. Peygamber'in (s.a.) meclisinde de vuku bulduğu için bu surede Müslümanlara bencil ve katı davranmayıp, başkalarına karşı daha hoşgörülü olmaları ve böyle durumlarda yeni gelen kimselere yer vererek, cömertliklerini sergilemeleri emredilmiştir.
Ayrıca insanlarda bir başka zaaf daha vardır ki o da, bir kimseyi ziyaret ettiklerinde (özellikle önemli bir kimseyi) o şahsın yanında oldukça fazla kalmaları ve uzun bir süre oturmakla ziyaretine gittikleri şahsa ne kadar eziyet verdiklerini ve ayrıca önemli işlerden o şahsı alıkoyduklarını düşünmemeleridir.
Şayet ev sahibi kendilerine gitmelerini söyleyecek olsa, hemen gücenirler. Kendilerini bırakıp, oradan ayrılsa, onu ahlâksızca davranmakla suçlarlar. Keza ima yoluyla, başka işleri olduğunu söylemeye çalışsa, bu sefer hiç dikkate almazlar. İşte Hz. Peygamber (s.a) de bu tür problemlerle karşı karşıyaydı. Öyle ki bazı kimseler, sırf Rasulullah'ın (s.a) sohbetinin lezzetinden dolayı, kendisini önemli bir takım işlerden alıkoyduklarını hiç düşünmüyorlardı. Bu nedenlerden ötürü, surede Müslümanlara, kendilerine sohbetin sona erdiği bildirilince, hemen dağılmaları söylenmiştir.
Yine bir başka zaaf da, gerekli gereksiz herkesin Hz. Peygamber (s.a) ile özel görüşme konusundaki ısrarlı talepleriydi. Nitekim bu kimseler Hz. Peygamber'le (s.a) meclis içinde fısıltılı konuşuyorlardı ki bu da hem Hz. Peygamber'i hem de bu meclisde bulunanları rahatsız ediyordu. Bu sebep dolayısıyla, Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a) ile bu şekilde görüşmek isteyenlerin, görüşme öncesinde sadaka vermeleri şartını koydu. Böylelikle, bu davranışın kötü bir adet olup, terk edilmesi gerektiği hususunda Müslümanların uyarılması amaçlanmıştı. Gerçekten de, Müslümanlar bu kötü adeti terk ettikleri için, bu şart bir süre sonra yürürlükten kaldırılmıştır.
14. Ayetten surenin sonuna kadar, içinde ihlaslı müminlerin, münafıkların ve mütereddid kimselerin bulunduğu İslâm toplumuna, açıkça ihlasın ölçüsünün ne olduğu bildirilmiştir. Çünkü bir kısım Müslümanlar, kafirlerle dostluklarını sürdürüyorlar, İslâm'a zarar verse de, sırf çıkarları için bir tavır almaktan kaçınıyorlardı.
Bu yüzden çevrede İslâm hakkında kuşkular oluşuyor ve bazı mütereddid kimseler Müslüman olmaktan kaçınıyorlardı. Müslümanların saflarında görülen çıkarcı kimseler ikiyüzlülükleri dolayısıyla ceza almaktan da korunuyorlardı, ama ihlaslı müminler böyle değildi. Onlar değil başkalarını; analarını, babalarını, çocuklarını, kabilelerini bile İslâm'ın çıkarları söz konusu olduğunda savunmuyorlardı. Çünkü kalplerinde Allah ve Rasulünün düşmanlarına yer yoktu. Allah Teâlâ açıkça, birinci grupdaki Müslümanların da gerçek müminler olup, Allah'ın hizbine dahil bulunduklarını beyan etmiştir.
Kad semiallâhu kavlelletî tucâdiluke fî zevcihâ ve teştekî ilallâhi vallâhu yesmeu tehâvurekumâ, innellâhe semî’un basîr(basîrun).
Ey rasulüm! (Zıhar* yaptığı için) Kocası hakkında seninle muhavere eden (karşılıklı konuşan) ve (ihtiyaçlı hâlini) Allah’a şikâyet eden kadının sözünü Allah muhakkak bilir. Ve Allah, (kocasına dönme konusunda çare arayan kadın ile) aranızdaki karşılıklı konuşmayı işitir (çünkü O’na hiçbir şey gizli değildir). Muhakkak ki Allah (سَـمِيـع) Semîʿ’dir (gizli olsun aşikâr olsun her şeyi işitendir), (بَـصِيـر) Basîr’dir (gizli olsun aşikâr olsun her şeyi görendir, size ona göre hesap soracaktır). [ Not: Zıhar; kocanın, karısına “Sen bana, annemin sırtı gibisin.” demesidir. ]— Z. El-Kudsi
Ellezîne yuzâhirûne minkum min nisâihim mâ hunne ummehâtihim, in ummehâtuhum illellâî velednehum, ve innehum le yekûlûne munkeren minel kavli ve zûrâ(zûren), ve innellâhe le afuvvun gafûr(gafûrun).
Ey iman edenler! İçinizden karılarına zıhar yapanlar (“Sen bana annemin sırtı gibisin.” diyenler) bilsinler ki karıları, onların anneleri değildir. Muhakkak ki anneleri, onları doğuran kadınlardır. Bilsinler ki onların söylediği bu zıhar sözü, çok kötü bir sözdür ve yalandır. Fakat Allah (عَـفُـوّ) ʿAfuvv’dur (halis bir kalple tevbe eden kullarını bağışlayandır), (غَـفُور) Ğafûr’dur (günahından pişman olup tevbe eden kullarını affedendir).— Z. El-Kudsi
Vellezîne yuzâhirûne min nisâihim summe yeûdûne li mâ kâlû fe tahrîru rekabetin min kabli en yetemâssâ, zâlikum tûazûne bih(bihî), vallâhu bi mâ ta’melûne habîr(habîrun).
Hanımlarına zıhar yapan (onlara “Sen bana, annemin sırtı gibisin.” diyen) ve sonra söyledikleri bu kötü sözden vazgeçip hanımlarıyla cima yapmak isteyenlerin, hanımlarına dokunmadan önce (söyledikleri zıhar sözüne kefaret olarak) bir köle azat etmeleri gerekir. İşte bu, zıhar suçunu işlediğinizde (bir daha işlememeniz için ceza olarak) yerine getirmeniz emredilen hükümdür. Muhakkak ki Allah, işlediğiniz her şeyden haberdardır (her şeyi gizlisiyle açığıyla en ince teferruatına kadar bilendir ve buna göre hesap soracaktır).— Z. El-Kudsi
Fe men lem yecid fe siyâmu şehreyni mutetâbiayni min kabli en yetemâssâ, fe men lem yestetı’ fe ıt’amu sittîne miskînâ(miskînen), zâlike li tû’minû billâhi ve resûlih(resûlihî), ve tilke hudûdullâh(hudûdullâhi), ve lil kâfirîne azâbun elîm(elîmun).
Hanımına zıhar yapan kimse, bir köle azat etme imkânı bulamazsa hanımıyla cima yapmadan önce peş peşe iki ay oruç tutsun. Kimin de peş peşe iki ay oruç tutmaya gücü yetmezse altmış miskine yemek yedirsin. İşte bu hükümlerin verilmesinin sebebi, Allah’a ve rasulüne gerçek manada iman edip boyun eğmeniz içindir. Ve işte bu hükümler, Allah’ın (kulları için koyduğu) sınırlarıdır (sakın Allah’ın sınırlarını aşmayın). Ve bilin ki Allah’ın hükümlerini ve sınırlarını inkâr edenler için çok can yakıcı bir azap vardır.— Z. El-Kudsi
İnnelleziyne yuhâdûnellâhe ve resûlehu kubitû kemâ kubitellezîne min kablihim ve kad enzelnâ âyâtin beyyinât(beyyinâtin), ve lil kâfirîne azâbun muhîn(muhînun).
Muhakkak ki Allah’a ve rasulüne düşmanlık yapanlar, tıpkı kendilerinden önce Allah’a ve rasulüne karşı gelenlerin rezil rüsva oldukları gibi rezil rüsva olacaklardır. Ve biz hakkı beyan eden apaçık ayetler indirdik, bu apaçık ayetlerimizi reddeden kâfirlere alçaltıcı azap vardır.— Z. El-Kudsi
Yevme yeb’asu humullâhu cemîan fe yunebbiuhum bi mâ amilû, ahsâhullâhu ve nesûh(nesûhu), vallâhu alâ kulli şey’in şehîd(şehîdun).
Allah, ayetlerini reddeden kâfirlerin hepsini dirilttiği gün, onlara (dünyada) işledikleri amelleri haber verecektir. Allah onları bir bir saymıştır, hiçbir şeyi unutmaz. Ancak onlar yaptıklarını unuturlar (fakat amel defterlerinde yaptıklarını en ince teferruatıyla yazılı bulacaklardır). Ve muhakkak ki Allah her şeye şahiddir (O’na hiçbir şey gizli değildir ve buna göre hesap soracaktır).— Z. El-Kudsi
E lem tere ennellâhe ya’lemu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), mâ yekûnu min necvâ selâsetin illâ huve râbiuhum ve lâ hamsetin illâ huve sâdisuhum ve lâ ednâ min zâlike ve lâ eksere illâ huve me’ahum eyne mâ kânû, summe yunebbiuhum bi mâ amilû yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), innellâhe bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Ey rasulüm! Allah’ın, göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini görmüyor musun?! (O’na hiçbir şey gizli değildir.) Üç kişi gizli konuşsa muhakkak O, (ilmiyle) onların dördüncüleri olur; beş kişi gizli konuşsa O, (ilmiyle) onların altıncıları olur. Gizli konuşanlar bundan daha az veya daha fazla olsalar da nerede olurlarsa olsunlar, muhakkak Allah (ilmiyle) onlarla beraberdir. Sonra kıyamet gününde onlara (dünyada) yaptıklarını haber verecektir. Muhakkak ki Allah, (gizlisiyle açığıyla) her şeyi (en ince teferruatına kadar) bilendir (hiçbir şey O’na gizli değildir).— Z. El-Kudsi
E lem tere ilellezîne nuhû aninnecvâ summe yeûdûne li mâ nuhû anhu ve yetenâcevne bil ismi vel udvâni ve ma’siyetir resûl(resûli), ve izâ câûke hayyevke bi mâ lem yuhayyike bihillâhu, ve yekûlûne fî enfusihim lev lâ yuazzibunâllâhu bi mâ nekûl(nekûlu), hasbuhum cehennem(cehennemu), yaslevnehâ, febi’sel masîr(masîru).
Ey rasulüm! (Senin ve mu’minlerin aleyhine) Gizli konuşmaktan nehyedildikleri hâlde yine nehyedildikleri şeye dönüp günah, düşmanlık ve Rasul’e karşı gelme konusunda aralarında gizli gizli konuşanları (Yahudileri) görmüyor musun?! Üstelik onlar yanına geldiklerinde Allah’ın seni selamlamadığı bir selamla sana selam verirler. Ve içlerinden şöyle derler: “Bu söylediklerimizden dolayı Allah’ın bize azap etmesi gerekmez miydi?! (Allah bize azap etmediğine göre demek ki Muhammed nebilik iddiasında doğru değildir).” Bilsinler ki cehennem onlara yeter! Oraya gireceklerdir, orası ne kötü bir sondur!— Z. El-Kudsi
Yâ eyyuhâllezîne âmenû iza tenâceytum fe lâ tetenâcev bil ismi vel udvâni ve ma’siyetir resûli ve tenâcev bil birri vet takvâ, vettekûllâhellezî ileyhi tuhşerûn(tuhşerûne).
Ey iman edenler (Allah’ın birliğine tam manasıyla iman edip şeriatini hayatın bütün alanlarında uygulamaya azmedenler)! Aranızda gizli konuşacağınız zaman sakın günah işleme, birbirinize düşmanlık yapma ve Rasul’e (Muhammed’e) karşı gelme konularında fısıldaşmayın, gizli konuştuğunuzda ancak iyilik yapma ve takva (Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak durma) konusunda konuşun! Ve (kıyamet gününde hesap ve ceza için) huzurunda toplanacağınız Allah’tan korkun (emirlerini yerine getirip yasaklarından uzak durun)!— Z. El-Kudsi
İnne men necvâ mineş şeytâni li yahzunellezîne âmenû ve leyse bi dârrihim şey’en illâ bi iznillâh(iznillâhî), ve alâllâhi fel yetevekkelil mû’minûn(mû’minûne).
Muhakkak ki günah işleme, mu’minlere düşmanlık yapma ve Rasul’e karşı gelme konularındaki gizli konuşmalar, şeytanın dostlarına süslü gösterip mu’minleri üzmek için onlara verdiği vesveselerdir. Bilin ki şeytan ve dostları, Allah’ın izni olmadıkça mu’minlere hiçbir zarar veremez. Öyleyse mu’minler sadece Allah’a tevekkül etsinler (her durumda O’na güvenip O’ndan yardım istesinler, O’nun kaza ve kaderine rıza gösterip hükmüne teslim olsunlar).— Z. El-Kudsi
Ey iman edenler (Allah’ın birliğine tam manasıyla iman edip şeriatini hayatın bütün alanlarında uygulamaya azmedenler)! Size, “Meclislerde yer açın!” denildiğinde yer açın ki Allah (dünyada ve ahirette) size genişlik versin! Ve size, “(Fazilet sahibi mu’minlere yer vermek için) Kalkın!” denildiğinde kalkın (ve onlara yer verin)! Ve bilin ki Allah, sizden gerçek manada iman edenleri ve ilim verilenleri derecelerle yükseltir. Ve Allah, işlediğiniz her şeyden haberdardır (hiçbir şey O’na gizli değildir ve kıyamet gününde buna göre hesap soracaktır).— Z. El-Kudsi
Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ nâceytumur resûle fe kaddimû beyne yedey necvâkum sadakah(sadakaten), zâlike hayrun lekum ve athar(atharu), fe in lem tecidû fe innellâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Ey iman edenler (Allah’ın birliğine tam manasıyla iman edip şeriatini hayatın bütün alanlarında uygulamaya azmedenler)! Rasul (Muhammed) ile gizli (özel) bir şey konuşacağınız zaman, bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin! Böyle yapmanız, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir (çünkü bunda Allah’a itaat ve kalplerin temizlenmesi söz konusudur). Eğer sadaka verecek bir şey bulamazsanız sadaka vermeden Rasul ile gizli (özel) konuşmanızda bir sakınca yoktur. Muhakkak ki Allah (غَـفُور) Ğafûr’dur (günahından pişman olup halisane bir şekilde tevbe ederek Allah’a itaate dönen ve tekrar aynı günaha dönmekten kaçınan kullarını affedendir), (رَحِيـم) Raḥîm’dir (ihlasla tevbe eden kullarına merhamet ederek onlara işledikleri günahlardan dolayı azap etmeyendir).— Z. El-Kudsi
E eşfaktum en tukaddimû beyne yedey necvâkum sadekât(sadekâtin), fe iz lem tef’alû ve tâballâhu aleykum, fe ekîmûs salâte ve âtûz zekâte ve etîûllâhe ve resûleh(resûlehu), vallâhu habîrun bi mâ ta’melûn(ta’melûne).
Ey iman edenler! Yoksa Allah’ın rasulü ile gizli (özel) konuşmadan önce (fakirlik korkusuyla) sadaka vermekten çekindiniz mi?! Eğer bunu yapmazsanız ve Allah bu yükümlülüğü kaldırarak sizi affederse (sadaka vermemenizde bir vebal yoktur) namazı ikame etmeye (rükün ve şartlarına riayet ederek kılmaya), (Allah’ın emrettiği şekilde) zekâtı vermeye, (her konuda, her zaman) Allah’a ve rasulüne itaat etmeye devam edin! Ve biliniz ki Allah, işlediğiniz her şeyden haberdardır (gizlisiyle açığıyla her şeyi en ince teferruatına kadar bilendir ve buna göre hesap soracaktır).— Z. El-Kudsi
E lem tere ilellezîne tevellev kavmen gadıballâhu aleyhim, mâ hum minkum ve lâ minhum ve yahlifûne alel kezibi ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
Ey rasulüm! (Küfür ve şirkleri sebebiyle) Allah’ın ğadab ettiği topluluğu (Yahudileri) dost edinenleri (münafıkları) görmüyor musun?! Onlar ne sizdendir (gerçek mu’minlerdendir) ne de onlardandır (Yahudilerdendir). Ve onlar, (kalplerinde iman olmadığı hâlde Müslüman olduklarına, mu’minlerin haberlerini ve sırlarını Yahudilere nakletmediklerine dair) bile bile yalan söyleyerek Allah’a yemin ediyorlar. Gerçek şudur ki onlar yeminlerinde yalancıdırlar.— Z. El-Kudsi
E addallâhu lehum azâben şedîdâ(şedîden), innehum sâe mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Allah, (ahiret gününde) böyle kimselere (münafıklara) çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. Onların yapmakta oldukları şeyler gerçekten de ne kötüdür!— Z. El-Kudsi
İttehazû eymânehum cunneten fe saddû an sebîlillâhi fe lehum azâbun muhîn(muhînun).
Onlar (münafıklar), (kalpleri küfürle dolu olmasına rağmen canlarını ve mallarını korumak için Müslüman olduklarına dair) yalan yere ettikleri yeminlerini kalkan edinip insanları Allah’ın yolundan alıkoydular. Muhakkak ki onlar için (ahirette) zelil edici azap vardır.— Z. El-Kudsi
Yevme yeb’asuhumullâhu cemîan fe yahlifûne lehu kemâ yahlifûne lekum ve yahsebûne ennehum alâ şey’in, e lâ innehum humul kâzibûn(kâzibûne).
Allah onların hepsini ceza vermek için dirilttiği gün, (küfür ve nifak üzere olmadıklarına dair) tıpkı (dünyada) size yemin ettikleri gibi Allah’a da yemin ederler ve bu yeminin kendilerine bir fayda vereceğini veya bir zararı defedeceğini zannederler. Şu bir gerçektir ki onlar, (hem dünyada hem de ahirette) Allah’a yaptıkları yeminlerde yalancıdırlar.— Z. El-Kudsi
İstahveze aleyhimuş şeytânu fe ensâhum zikrallâh(zikrallâhi), ulâike hizbuş şeytân(şeytâni), elâ inne hizbeşşeytâni humul hâsirûn(hâsirûne).
Şeytan onları etkisi altına aldı ve onlara Allah’ı zikretmeyi (yalnız O’na ibadet edip bütün şirklerden uzak durmayı ve hayatlarının her alanında O’nun şeriatini uygulamaları gerektiğini) unutturdu. İşte onlar, şeytanın hizbidir (taraftarlarıdır). Muhakkak ki şeytanın hizbi (hem dünyayı hem de ahireti) kaybedenlerdir (çünkü hidayete karşılık dalaleti, cennete karşılık cehennemi satın aldılar)!— Z. El-Kudsi
İnnellezîne yuhâddûnallâhe ve resûlehû ulâike fîl ezellîn(ezellîne).
Muhakkak ki Allah’a ve rasulüne düşmanlık gösterenler (ve Allah’ın şeriatinin hayatın her alanına hâkim olmasını istemeyenler), işte onlar (dünyada ve ahirette) aşağılık olanların en aşağılıkları arasındadırlar!— Z. El-Kudsi
Keteballâhu le aglibenne ene ve rusulî, innallâhe kaviyyun azîz(azîzun).
Allah (ilmine göre Levhi’l Mahfuz’da) şunu yazdı: “Muhakkak ki ben ve rasullerim her zaman ve her yerde (düşmanlarıma hem kuvvet hem de hüccetle) galip geleceğiz.” Muhakkak ki Allah (قَـوِيّ) Kaviyy’dir (her şeye gücü yetendir), (عَـزِيـز) ʿAzîz’dir (dilediğini yapar, hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz).— Z. El-Kudsi
Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhîri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe gerçek manada inanan bir toplumun, Allah’a ve rasulüne karşı gelenlere; babaları, oğulları, kardeşleri ya da akrabaları olsa bile (kalplerinde) sevgi beslediğini asla göremezsin (çünkü gerçek iman, Allah’a ve rasulüne düşman olanlara vela ve sevgi göstermeyi engeller). İşte! Allah, imanı ancak bunların kalplerine yazmış ve onları katından kuvvetli bir hüccet ve nur ile desteklemiştir. Onları, sarayları ve ağaçları altından ırmaklar akan cennetlere, içinde ebedî kalmak üzere yerleştirecektir. Allah, onlardan razı olmuştur; onlar da (bitip tükenmek bilmeyen çeşitli nimetler verdiği için) Allah’tan razı olmuşlardır. İşte Allah’ın gerçek hizbi (erleri), bu sıfatlara sahip olanlardır. (Dünyada ve ahirette) Her zaman kazanacak olan da Allah’ın hizbidir (erleridir).— Z. El-Kudsi
58:22
Yardımcı
Site kullanımı hakkında sorun
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar