Bakara 286 Ayet Medine · البقرة
2

Bakara

Sığır/İnek · Medine
2
Sığır/İnek · Medine
البقرة
286
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
الٓمٓ ۚ ١
Elif, lâm, mim.
Elif, Lâm, Mîm¹. 1 Kur’an’da bazı sûrelerin başında görülen bu gibi harflere “Hurûf-ı mukatta’a” veya sadece “mukattaât” denilir. Kesik harfler demektir. Belli bir anlamı yoktur. Müfessirler bunlara zamanla farklı yorumlar getirmişlerdir.— İ. Yakıt
2:1
2
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ ٢
Zâlikel kitâbu lâ reybe fîh(fîhi), huden lil muttekîn(muttekîne).
Bu kitap, kesin gerçeğin tâ kendisidir²; sorumluluk bilincinde olanlar [müttakîn]³ için yol gösteren bir rehberdir. 2 “Lâ reybe fihi”: Olacağı veya olması kesin olan işler için söylenen bir ifadedir. Bu anlamda kesin gerçeği ifade etmektedir. Semantik olarak da bu anlam doğrudur. Çünkü Arapçada kesin olmayan veya kesinliğin dışındaki şeyler için genellikle şüphe kelimesi kullanılır. İslam düşüncesinde şüphenin dereceleri vardır. Şüphe, şek ve reyb gibi. Şüphe, Arapçada ş-b-h (şebihe) kökünden gelir. Bu kökün anlamı “benzemek” demektir. Arapçada bir şey hakkındaki ihtimal ikiden fazlaysa “şüphe” kelimesi kullanılır. Eğer ihtimal iki ise o zaman “şekk” kelimesi kullanılır. Çünkü şek “bir şeyin ikiye yarılması”dır. Yani iki ihtimali ihtiva eder. Hatta Kur’an’da Allah hakkında tartışmaya girenler için “Efillahi şekkun” (Allah hakkında şekkiniz mi var?) (İbrâhim, 14/10) denmektedir. Şüphe yerine şekk kullanılmaktadır. Çünkü Allah hakkında insan şüphe değil, şekk eder. Ya vardır ya yoktur gibi ontolojik anlamda bir ikilemde kalır. Reyb ise, şekk ve şüpheyle birlikte bunların dışında kalan her türlü kuşku, tereddüt, zan, endişe, tezat, çelişki, tutarsızlık vb. ne varsa hepsini içerir. Bunun olumsuz hali olan “Lâ reyb” ise “yakîn” anlamındadır. Bu da kesin gerçeğin ifadesidir. Kur’an bu tanımlamayı kendisi için de yapar (Hâkka, 69/38-52). Bu sebeple burada Kur’an için “Kesin gerçeğin tâ kendisidir” diye tercüme ettik. Geniş bilgi için bkz. “Kur’an’ı Anlamak” isimli kitabımızın ilgili bölümü. 3 Takva kelimesi Arapçada “vikâye” kökünden gelir. Kelime olarak, “sakınma, korunma” demektir. Takva sıfatını üzerinde taşıyanlara “muttaki” denir. Genellikle “Allah’tan korkanlar” diye tercüme etmişlerdir ama bu anlam semantik analizlere pek uymaz. Çünkü sakınan kişi bir gaye için sakınıyordur. Bu gaye kişiyi böyle bir fiile yöneltmiştir. Kişinin bu fiili onda bir sorumluluk bilinci oluşturur. Dolayısıyla bu kelimeyi Kur’an’da Allah’a izafe edildiğinde “Allah’a karşı sorumluluk bilinci”, veya sadece “sorumluluk bilinci” olarak tercüme etmek daha yerinde ve semantik analize daha uygun olur. Şurası unutulmamalıdır ki, insan Allah bilincine tam olarak vâkıf olmadığı zaman, ahlaki anlamda doğru ve yanlış arasında gerçek bir ayrım yapamaz. Nitekim kişinin kendini koruması için Allah bilincine ve O’na karşı sorumluluk bilincine sahip olması gerekir. Takva kavramının “Allah’a karşı sorumluluk bilinci” şeklinde çevirisinde bu kelimenin “Meâl-Tefsir”inde semantik anlamını yakalamış olan M. Esed’le hemfikiriz.— İ. Yakıt
2:2
3
اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ ٣
Ellezîne yu’minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn(yunfikûne).
Onlar, duyularla algılanamayan gerçeğe [ğayb]⁴ inanırlar ve namazlarını gereği gibi kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan da (Allah yoluna harcamak için) ayırırlar [infâk]. 4 Gayb: “Görünmeyen, gözden ırak olan, görülemeyen, bilinemeyen, algılanamayan” demektir. Bu anlamda “şehadet”in zıddıdır. Daha genel bir anlamda gayb, “duyu ve akıl idrakından uzak olan” demektir. Gayb, mutlak ve mukayyed olmak üzere iki türlüdür. Mutlak gayb, Cenab-ı Hakk’ın zatı gibi idrak üstü konuları içerir. Mukayyed gayb ise “zaman ve mekânla kayıtlı olan gayb” demektir. Mesela, “Ali burada mı?” sorusunun cevabı eğer “Burada değil”se, mekândan gayb denir.— İ. Yakıt
2:3
4
وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ ٤
Vellezîne yu’minûne bi mâ unzile ileyke ve mâ unzile min kablik(kablike) ve bil âhireti hum yûkınûn(yûkınûne).
Onlar sana indirilene de ve senden önce indirilenlere de inanırlar.⁵ Onlar ahiret hakkında da kesin bir iman sahibidirler [yûkinûn]. 5 İnanırlar diye tercüme ettiğimiz “yu’minûn” kelimesi Arapçada “e-m-n” kökünden gelir. Bu kök “iman” dediğimiz kelimenin de köküdür. Bu hem inanmak hem de güven içinde olmak demektir. Güven içinde olan çevreye de güven verir. Türçeye “inanmak” olarak çevirdik.— İ. Yakıt
2:4
5
اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ٥
Ulâike alâ huden min rabbihim ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
İşte onlar Rablerinin gösterdiği doğru yol üzerinde olanlardır ve işte onlar mutluluğa erenlerin tâ kendileridir [muflihûn]⁶. 6 Muflihûn: Felah bulanlar, sıkıntıları atanlar, kurtuluşa erenlerdir. Mutluluğa eren kişide bunların hepsi de vardır.— İ. Yakıt
2:5
6
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ٦
İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Şu bir gerçek ki, inkâra şartlanmış olanları uyarsan da uyarmasan da fark etmez, onlar inanmazlar.— İ. Yakıt
2:6
7
خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟ ٧
Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir⁷. Gözlerinin üzerinde de bir perde vardır. Çok büyük bir azap onlar içindir. 7 Kişi, batıl inançlara sarılıp hakikate kulak vermezse zamanla kavrama yeteneğini kaybeder ve kalbi mühürlenme kıvamına gelir. Bunun sonucu Allah da onu mühürler (Ragıp). Dolayısıyla bu bir sünnetullahtır. Kişinin kendi hür iradesiyle tercih ettiği inançların ve işlediği eylemlerin bir sonucudur.— İ. Yakıt
2:7
8
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ ٨
Ve minen nâsi men yekûlu âmennâ billâhi ve bil yevmil âhıri ve mâ hum bi mu’minîn(mu’minîne).
İnsanlardan öyleleri vardır ki inanmadıkları hâlde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler.— İ. Yakıt
2:8
9
يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ ٩
Yuhâdiûnallâhe vellezîne âmenû, ve mâ yahdeûne illâ enfusehum ve mâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Böylece Allah’ı ve inananları kandırmaya çalışırlar. Hâlbuki yalnızca kendilerini kandırmaktadırlar ama farkında değildirler.— İ. Yakıt
2:9
10
ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ ٠١
Fî kulûbihim maradun, fe zâdehumullâhu maradâ(maradan) ve lehum azâbun elîmun bi mâ kânû yekzibûn(yekzibûne).
Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını artırır.⁸ Yalan söylemekte oluşlarından dolayı da onlar için acı veren bir azap vardır. 8 Onların kalplerinde hastalığın artması, yeryüzünde fitne fesat çıkararak insanları yoldan çıkarmaya çalışmalarıdır. Allah durduk yerde kimsenin kalbindeki hastalığı artırmaz. Bu hastalık bildiğimiz fizyolojik bir hastalık değil, manevi bir rahatsızlık, akıl ve idrak bulanıklığı ve psikolojik bir hâldir.— İ. Yakıt
2:10
11
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ ١١
Ve izâ kîle lehum lâ tufsidû fîl ardı, kâlû innemâ nahnu muslihûn(muslihûne).
Onlara “Yeryüzünde bozgunculuk [fesat] yapmayın denildiğinde, onlar “Biz sadece ıslah edicileriz” derler.— İ. Yakıt
2:11
12
اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ ٢١
E lâ innehum humul mufsidûne ve lâkin lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Biliniz ki gerçek bozguncular onlardır ama farkında değildirler.— İ. Yakıt
2:12
13
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَـهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ ٣١
Ve izâ kîle lehum âminû kemâ âmenen nâsu kâlû e nu’minu kemâ âmenes sufehâu, e lâ innehum humus sufehâu ve lâkin lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Onlara “İnsanların inandığı gibi siz de inanın” denildiğinde onlar, “Beyinsizlerin [sufehâ]⁹ inandığı gibi biz de mi inanalım?” derler. Hâlbuki asıl beyinsiz onlardır ama farkında bile değildirler. 9 Sufehâ: “Beyinsiz, dar kafalı, ahmak, kafası basmayan, budala, akılsız” gibi anlamlara gelir. Hakaret için kullanılır.— İ. Yakıt
2:13
14
وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ ٤١
Ve izâ lekûllezîne âmenû kâlû âmennâ, ve izâ halev ilâ şeyâtînihim, kâlû innâ meakum, innemâ nahnu mustehziûn(mustehziûne).
Onlar inananlarla karşılaştıklarında “Biz de inandık” derler. Ancak şeytanlarıyla¹⁰ baş başa kaldıklarında ise “Biz aslında sizinleyiz, inananlarla sadece alay ediyoruz” derler. 10 Şeyâtin: Şeytan kelimesinin çoğuludur. “Şetane” fiilinden gelir. Bu fiilin anlamı “iyi ve güzel şeylerden uzak olmak” demektir. Burada, kendileri gibi olanlarla veya kötülükte ısrar eden diğerleriyle yani münafık dostlarıyla baş başa kaldıklarında anlamındadır.— İ. Yakıt
2:14
15
اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ٥١
Allâhu yestehziu bihim ve yemudduhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Allah da (yeri gelince) onlarla alay eder. Onlara süre tanır, onlar da kendi isyanları içinde bocalayıp dururlar.— İ. Yakıt
2:15
16
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ ٦١
Ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ, fe mâ rabihat ticâretuhum ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Onlar hidâyet yerine sapıklığı satın aldılar. Onlar bu ticaretleriyle ne kazanç elde edebildiler ne de doğru yolu bulanlardan oldular.— İ. Yakıt
2:16
17
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراًۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ ٧١
Meseluhum ke meselillezistevkade nârâ(nâren), fe lemmâ edâet mâ havlehu zeheballâhu bi nûrihim ve terekehum fî zulumâtin lâ yubsirûn(yubsirûne).
Onların durumu; tıpkı bir ateş yakıp da ateş etrafını aydınlattığında Allah’ın ışıklarını giderdiği/ateşini söndürdüğü ve onların artık hiçbir şey göremeyecekleri zifiri karanlıklar [zulûmât] içine terk ettiği kimselerin durumu gibidir.— İ. Yakıt
2:17
18
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ ٨١
Summun bukmun umyun fe hum lâ yerciûn(yerciûne).
Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık geri dönemezler.— İ. Yakıt
2:18
19
اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ ٩١
Ev ke sayyibin mines semâi fîhi zulumâtun ve ra’dun ve berk(berkun), yec’alûne esâbiahum fî âzânihim mines savâiki hazaral mevt(mevti), vallâhu muhîtun bil kâfirîn(kâfirîne).
Veyahut onların durumu, tıpkı zifiri karanlıklar içinde gök gürlemesi ve şimşekler eşliğinde gökten boşanan sağanak bir yağmura tutulmuş, yıldırımların yol açtığı ölüm korkusuyla da parmaklarını kulaklarına tıkayan kimselerin durumu gibidir. Allah inkâr edenleri ¹¹ çepeçevre kuşatmıştır [Muhît]. 11 Kâfir: Arapçada “kefere” fiilinden gelir. “Örten, örtülü olduğu için göremeyen” demektir. Kur’an her konuda kavramları çok teknik kullanır. Her kavram için ayrı kelime kullandığını görürüz. İnkâr eden (kâfir); hem kâfirler için hem de nankörler için kullanılır. Çünkü kâfir, hakikati göremeyen, nankör de dilimize Farsçadan geçmiş kendisine verilen ekmeği veya yapılan iyiliği görmeyen, göremeyendir.— İ. Yakıt
2:19
20
يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟ ٠٢
Yekâdul berku yahtafu ebsârehum kullemâ edâe lehum meşev fîhi, ve izâ azleme aleyhim kâmû ve lev şâellâhu le zehebe bi sem’ihim ve ebsârihim innallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Çakan şimşekler neredeyse gözlerini alır; ışık saçtığında, aydınlığında yürürler, karanlık bastığında da kalakalırlar. Allah dileseydi onların işitmelerini ve görmelerini giderirdi. Gerçekten Allah her şeye gücü yetendir [Kadîr].— İ. Yakıt
2:20
21
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ ١٢
Yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki, belki sorumluluk bilincine varırsınız.— İ. Yakıt
2:21
22
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ ٢٢
Ellezî ceale lekumul arda firâşen ves semâe binââ(binâen), ve enzele mines semâi mâen fe ahrece bihî mines semarâti rızkan lekum, fe lâ tec’alû lillâhi endâden ve entum ta’lemûn(tâ’lemune).
O, sizin için yeryüzünü döşek, gökyüzünü binâ eden, gökten su indiren ve onunla çeşit çeşit ürünlerden size bir rızık çıkarandır. Öyleyse bilip durduğunuz hâlde O’na eşler [endâd] koşmayınız.— İ. Yakıt
2:22
23
وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٣٢
Ve in kuntum fî reybin mimmâ nezzelnâ alâ abdinâ fe’tû bi sûretin min mislihî, ved’û şuhedâekum min dûnillâhi in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Kulumuza indirdiklerimiz hususunda reybde¹² iseniz, hemen onun benzeri bir sûre getiriniz. Eğer sözünüze sadıksanız Allah’ın dışındaki kendi şahitlerinizi de çağırınız. 12 Reyb, sadece şüphe ile tercüme edilemez. Reyb; şüphe de dâhil olmak üzere şek, zan, tereddüt, endişe, çelişki, tutarsızlık vb. gibi kesinliğin dışında her türlü olumsuzluğu içeren acaba dedirten genel bir kavramdır. Onun için bütün bu anlamları içeren Türkçede bir kelime yoktur. Şüphe ve kuşku gibi kelimelerle karşılamak anlamı daralttığından reyb kelimesini aynen kullanmak zorunda kaldık. Bunun olumsuzu olan “lâ reyb” ise sûrenin başında izah ettiğimiz gibi, her türlü şüphe, zan, tereddüt, çelişki vb nin nefyedilmesi demektir ki, bu da kesin gerçeği ifade eder.— İ. Yakıt
2:23
24
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ ٤٢
Fe in lem tef’alû ve len tef’alû fettekûn nârelletî vakûduhân nâsu vel hicâratu, uiddet lil kâfirîn(kâfirîne).
Şayet yapamıyorsanız -ki asla yapamayacaksınızo hâlde inkârcılar için hazırlanan, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının [f’ettekû]¹³. 13 “Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşin bilincinde olunuz” diye de tercüme edilebilir.— İ. Yakıt
2:24
25
وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٥٢
Ve beşşirillezîne âmenû ve amilûs sâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihel enhâr(enhâru), kullemâ ruzikû minhâ min semeretin rızkan kâlû hâzellezî ruzıknâ min kabl(kablu) ve utû bihî muteşâbihâ(muteşâbihan), ve lehum fîhâ ezvâcun mutahharatun ve hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
İnananlar ve iyi ve yararlı işler [sâlihât] yapanlara kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Her ne zaman onlara oranın ürünlerinden bir rızık ikram edilse, “Biz daha önce bundan tatmıştık” derler. Onlara benzer ürünler verilmiştir. Orada onlar için tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ölümsüzdürler [hâlidûn].— İ. Yakıt
2:25
26
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْـي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يراً وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يراًۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ ٦٢
İnnallâhe lâ yestahyî en yadribe meselen mâ beûdaten fe mâ fevkahâ fe emmellezîne âmenû fe ya’lemûne ennehul hakku min rabbihim, ve emmellezîne keferû fe yekûlûne mâzâ erâdallâhu bi hâzâ meselâ(meselen), yudıllu bihî kesîran ve yehdî bihî kesîrâ(kesîran) ve mâ yudıllu bihî illel fâsıkîn(fâsıkîne).
Şüphesiz Allah bir sivrisineği hatta onun da üstünde olanları bile¹⁴ örnek göstermekten çekinmez. İnananlar hemen onun Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. İnkâr edenler ise “Allah bu örnekle ne demek istiyor?” derler. (Hâlbuki) Allah bu yolla birçoğunu saptırır birçoğunu da doğru yola iletir. Ancak O, günahta ısrar edenlerden/yoldan çıkmış olanlardan [fâsıkîn] başkasını saptırmaz.¹⁵ 14 Küçüklükte sivrisinekten daha küçük olan varlıkları kastediyor. 15 Fısk kelimesi etimolojik olarak “hurmanın kabuğundan çıkmasına” denir. Dinde ise semantik açıdan Allah’ın emrinden çıkan veya doğru yoldan çıkan anlamındadır. Tekrar yola girmezse günahta ısrar ediyor anlamı taşır. Günahta ısrar eden de sapmaya hazır demektir.— İ. Yakıt
2:26
27
اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ٧٢
Ellezîne yenkudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıh(mîsâkıhî), ve yaktaûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yufsidûne fîl ard(ardı) ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Onlar ki, Allah’la ahitleştikten sonra O’nunla yaptıkları bağı çözerler, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk [fesât] yaparlar. İşte zarara uğrayanlar [hâsirûn] onlardır.— İ. Yakıt
2:27
28
كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتاً فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٨٢
Keyfe tekfurûne billâhi ve kuntum emvâten fe ahyâkum, summe yumîtukum summe yuhyîkum summe ileyhi turceûn(turceûne).
Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Hâlbuki sizler cansızdınız [emvâten], O size hayat verdi. Sonra sizleri öldürür ve tekrar diriltir. En sonunda O’na döndürüleceksiniz.¹⁶ 16 İnsan orijin olarak toprak olduğundan cansızdı. Ayrıca Kur’an insanı dünyaya gelmeden önce hayatta değil anlamında cansız telakki eder. Sonra dünyaya geldiğinde o yaşayan ve düşünen bir canlı olur. Tekrar bedeni, ölüp toprak olacak ve tekrar kıyamet günü dirilecektir. Bu ayetin reenkarnasyonla bir ilgisi yoktur.— İ. Yakıt
2:28
29
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟ ٩٢
Huvellezî halaka lekum mâ fîl ardı cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât(semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için var etti. Ayrıca¹⁷, iradesini dünya göğüne [semâ] yöneltip onu yedi gök olarak düzenledi. O her şeyi en iyi bilendir [Alîm]. 17 Arapçada yaygın bir kullanım olarak “sonra” anlamına gelen “summe” edatının “ayrıca, dahası da, daha da gibi anlamları da” vardır. Bu ayette “ayrıca,” anlamı tercih edilmiştir.— İ. Yakıt
2:29
30
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ ٠٣
Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh(halîfeten), kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâ(dimâe), ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek(leke), kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn(tâ’lemûne).
Hani Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde sorumluluk sahibi bir vekil [halîfe]¹⁸ tayin etmekteyim”¹⁹ dediğinde onlar da “Orada bozgunculuk yapmakta [fesât] ve kan dökmekte olanı mı tayin ediyorsun? Hâlbuki biz Sen’i hamdinle tesbih ediyor ve Sen’i takdis ediyoruz” dediklerinde Allah da “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” demişti. 18 Halife kelimesi Arapçada “h-l-f” kökünden gelir ve “birinin yerine geçmek, onun yerini almak, arkasından gelmek, temsil etmek, nâib veya vekîl olmak” gibi anlamlara gelir (Ragıp, İbn Faris, İbn Manzûr ve diğerleri). Tefsirlerde bu konuda çok yorumlar yapılmıştır. “Yeryüzünde nesilleri kalmamış varlıkların arkasından gelen varlık” diyenler olduğu gibi, “birbiri ardına gelen nesiller” diye yorumlayanlar da olmuştur. Allah’ın emir ve nehiylerini yeryüzünde uygulamaya namzet, bilim yapma yeteneğini haiz, evreni ve tabiatı keşfedecek sorumluluk sahibi bir temsilci bir vekîl olarak yorumlamak Kur’an’ın bütünlüğü içinde ele alındığında semantik yoruma daha uygun düşmektedir. Nitekim “halifetullah fi’l-ard” (Allah’ın yeryüzündeki halifesi) tabiriyle insan kastedilmiştir. Ayette, “Huve’llezi ce’âlekum halâ’ife fi’l-ard” (Sizi yeryüzünde halifeler yapan O’dur) (Fâtır, 35/39) denmektedir. Bu sebeple biz meâlimizde “sorumluluk sahibi, vekîl” anlamını uygun gördük. 19 “Ce’ale halifeten”, “halifeyi tayin etmek” demektir. Bu ayet yaratma ayeti değil, halifeyi belirleme ayetidir. Çünkü insanoğlu yeryüzünde fesat çıkarmakta ve kan dökmektedir. İlahi irade onu bir halife olarak tayin etmek istemektedir, hatta tayin etme aşamasındadır. Melekler de bu makama kendilerinin daha layık oldukları kanısındadırlar. Kur’an Âdem’in insanlığın ilk biyolojik babası olduğu üzerinde hiç durmaz. Beşeriyetin ilk peygamberi olduğu, peygamber silsilesinin ilk ismi olmasından bellidir. Âdem’in halifeliği, onun şahsında bütün bir beşeriyetin halifeliği ve diğer yaratıklara üstün kılınması konusudur. Hemen hemen bütün meâl ve tefsirler, bu ayette ciddi bir tercüme hatası yapmaktadırlar. Ayette geçen “İnni câ’ilun fi’l-ard halifeten” ifadesi maalesef “Ben yeryüzünde halife yaratacağım” şeklinde tercüme edilmektedir. Ayrıca “Melekler de “orada kan dökecek ve fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın?” şeklinde çeviriyorlar. Hâlbuki “muzari” fiilin hal sigasıyla/şimdiki zaman kipiyle tercüme edilmesi hem Kur’an semantiği hem de Arapça gramer özelliği bakımından daha uygundur. Çünkü ayette geçen “câ’ilun” ifadesi bir ism-i faildir. Arapçada özellikle Kûfe ekolüne göre, ism-i failler devamlılık arz eder. Burada halife tayin etme olayı devamlıdır. Yani halifelik insanoğluna nesiller boyu bunu devam ettirsin diye verilmiştir. Yukarıda çevirimizin gerekçesi buna dayanmaktadır. Bunu hem Fransızca kaleme aldığımız doktora tezimizde (Paris 1979) hem I. Din Şûrâsı Tebliğlerinde (1-5 Kasım Ankara, 1993) hem de SDÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. I, S. I, Isparta, 1994; ayrıca bu çalışmayı geniş bir şekilde Kur’an’ı Anlamak (1. Baskı, Ötüken Neşr., İstanbul, 2003) isimli kitabımızın, 22, 68 vd. sayfalarında ele aldık. Geniş bilgi için bakılabilir.— İ. Yakıt
2:30
Yükleniyor...
Bakara
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle