وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَٓاءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۚ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِر۪ينَ۟ ٥٢
Ve kayyadnâ lehum kurenâe fe zeyyenû lehum mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve hakka aleyhimul kavlu fî umemin kad halet min kablihim minel cinni vel ins(insi), innehum kânû hâsirîn(hâsirîne).
Ve biz (iman edenlerin birbirlerine arkadaş olmalarına fırsat verdiğimiz gibi) onlara da (inkâr ve sapıklığı tercih edenlere de kendileri gibi) yakın arkadaş edinmelerine fırsat verdik. (Ama) bunlar da (bu arkadaşlar), onların (o kendilerini arkadaş edindikleri kimselerin) önlerinde ve arkalarında ne varsa yaptıkları her türlü işi süsleyip bezediler. Böylece (inkâr ve sapıklığı tercih eden) cinlerden ve insanlardan gelmiş geçmiş toplumlar hakkında yürürlükte olan o (azaba dair) söz, onlar için de hak oldu. Şüphesiz, onlar hüsrana uğramış kimseler oldular. *— İ. Aktaş