İlk kelimesi sureye ad olarak verilmiştir. Fakat "Necm" kelimesinin, surenin muhtevasıyla doğrudan bir ilgisi yoktur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Hz. Abdullah b. Mes'ud'dan rivayet olunduğuna göre, "Necm Suresi kendisinde secde ayeti bulunduğu halde nazil olan ilk suredir." (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî) . Bu hadisin Esved b. Yezid, Ebu İshak ve Zuhir b. Muaviye'nin İbn Mes'ud'dan rivayet ettikleri bölümünden anlaşıldığına göre "Necm Suresi, Hz. Peygamber'in (s.a) Kureyş'ten bir topluluk karşısında okuduğu ilk suredir." (İbn Merduye'nin rivayeti, surenin Harem-i Şerif'de okunduğunu göstermektedir.) Bu topluluk içinde, kafirler de mü'minler de bulunuyordu. Surenin sonunda Hz. Peygamber (s.a) secde ettiğinde, İslâm düşmanı Kureyşliler ve ileri gelenleri Müslümanlarla secde ettiler. İbn Mes'ud, "Ben orada secde etmeyen bir tek kafir olarak Umeyye b. Halef'i gördüm. O da secde etmediği gibi yerden bir avuç toprak almış ve alnına sürmüş, bu bana yeter", dedi. demiştir. "İbn Mes'ud bu sözüne ayrıca "Ben bu kafirlerin küfür hali üzerindeyken öldüğünü gördüm" diye ilavede bulunmuştur.
Bu olayın bir diğer şahidi de, o döneme kadar hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan Muttalib b. Veda'dır. O bu olayla ilgili olarak şunları söylemektedir. "Rasûlullah (s.a) , Necm Suresi'nin sonunda secde ettiğinde ben secde etmedim. Şimdi bu sure ne zaman okunsa, muhakkak surette secde eder ve o zaman secde etmemekle işlediğim hatayı telafi etmeye çalışırım." (Nesaî, Müsned-i Ahmed)
"Risaletin 5. yılında Şevval ayında küçük bir topluluk Habeşistan'a hicret etmişti. Aynı senenin Ramazan ayında Hz. Peygamber'in (s.a) Necm Suresi'ni tilaveti esnasında kafirlerle Müslümanların birlikte secdeye gitmeleri hadisesi vuku buldu. Bu hadise, Habeşistan'daki muhacirlere "Mekke'de kafirler İslâm'a girdi şeklinde ulaşınca, onlardan bazıları bu haberi duyar duymaz Şevval ayında Mekke'ye geri döndüler. Fakat Mekke'de Müslümanlara yapılan zulüm devam etmekteydi. Bu olaydan sonra Müslümanlar, birincisinden daha çok sayıda olmak üzere, ikinci kez Habeşistan'a hicret ettiler." (ibn Sa'd).
Yukarıdaki rivayetlerden bu surenin Risalet'in 5. yılında nazil olduğu kesinlik kazanmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan: Nüzul zamanı ile ilgili verilen ayrıntılardan bu surenin nazil olduğu dönemde, Mekke'de nasıl bir havanın estiği açıkça anlaşılmaktadır. O döneme kadar Hz. Peygamber (s.a) , 5 sene boyunca sürekli tanıdık kişilerin evlerinde, özel ve herkese açık olmayan toplantılarda İslâm'ı tebliğ ediyor ve Kur'an'ı okuyordu. Bu döneme kadar O genel bir topluluğa hitap edememişti. Çünkü kafirler ona hep şiddet ile karşılık vermişlerdi. Onlar Hz. Peygamber'in (s.a) şahsiyetinin, hitabetinin ve Kur'an'ın ne kadar etkileyici olduğunu bildikleri için, onu dinlemek istemedikleri gibi başkalarına da mani oluyorlardı. Ayrıca bir yandan "Muhammed yoldan çıkmış, başkalarını da yoldan çıkarıyor" diye iftira atarken, diğer yandan da, Hz. Peygamber'in (s.a) gittiği her yerde "sapıkça" diye niteledikleri mesajının duyulmaması için gürültü çıkarıyorlardı. Yani iddialarının yalan olduğunu kendileri de bildiği için, başka kimselerin mesajı işitmesine fırsat dahi vermiyorlardı.
İşte böyle bir ortamda Rasûlullah (s.a) birgün Harem-i Şerif'te Kureyş'den bir topluluğun karşısında, tebliğ etmek üzere ayağa kalkmış ve vahyolunan bu sureyi okumuştur. Ancak okunan sure, çevredekileri o kadar çok etkilemiştir ki, Kureyşliler adeta büyülenmiş gibi sessizce sureyi dinlemişler ve her zaman yaptıklarının aksine gürültü çıkarmayı unutmuşlardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) surenin sonunda secde ayetini okuduğunda hemen secdeye gidince, kafirler de onunla birlikte secdeye gitmişler, fakat bu davranışlarının hemen akabinde, bir zaaf içine düştüklerini farketmişlerdir. Hatta bunun üzerine bazı kimseler onların ileri gelenlerini "Sizler hem bu Kur'an'ı dinlemekten başkalarını menediyorsunuz hem de bu sözleri kendiniz dinlediğiniz yetmiyormuş gibi bir de secdeye gidiyorsunuz," diye eleştirmeye başlamışlardır.
Onlar da kendilerini şu şekilde savunmuşlardır "Biz Muhammed'in, "Lat, Uzza ve üçüncüleri olan Menat yüce bir makama sahip ilahlardır ve onların şefaat etmeleri umulur" diye söylediğini zannettiğimizden O'nun dinimizi kabul ettiğini düşündük." Oysa ayetlerin siyak ve sibakına bakıldığında, onların "yanlış anladık" şeklindeki iddialarının saçma olduğu açıkça görülür. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Hacc an: 96-101
Konu: Bu surede Mekkeli müşrikler, Kur'an ve Hz. Peygamber (s.a) karşısında takındıkları tavır dolayısıyla uyarılmışlardır.
Sure şöyle bir girişle başlamaktadır: "Sizlerin iddia ettiği gibi, ne Hz. Peygamber (s.a.) yolunu kaybetmiş ve azmıştır ne de tebliğ etiği mesaj kendisinin uydurduğu bir sözdür. Tam aksine onun tebliğ ettiği mesaj, kendisine Allah tarafından vahyolunmaktadır. O mesaj kendi zan ve hevasının ürünü değil, hakikatın ta kendisidir. Çünkü O bizzat müşahadelerine dayanan hakikatleri sizlere aktarmaktadır. O kendisine vahiy getiren meleği kendi gözleriyle görmüş ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın büyük işaretlerini bizzat müşahade etmiştir. O'nun sizlere aktardıkları kendi düşünceleri değil, bizzat müşahede ettiği hakikatlerdir. Ancak tüm bunlara karşılık sizler O'na, tıpkı gördüğü şeyleri anlatan birine, kendi görmemesine rağmen karşı çıkan, inatçı kör bir adam gibi tavır alıyorsunuz.
Bundan sonra sırasıyla şu üç konu üzerinde durulmuştur:
1) İnandığınız din zanna dayanmaktadır. İlahlıkla hiçbir ilgileri olmamasına rağmen, Lat, Uzza ve Menat gibi putlara tapıyorsunuz. Melekleri Allah'ın kızları olarak nitelediğiniz halde, kendiniz kız çocuklarınızı yüz karası ve utanç vesilesi olarak kabul ediyorsunuz. Onların sizleri Allah'ın azabından kurtaracağını mı sanıyorsunuz? Oysa tüm melekler bir araya gelseler, Allah'ın bir emrini bile değiştiremezler. Bu inançlarınızın ilmi ve akli hiçbir delil ve mesnedi yoktur. Bunlar sadece sizlerin akide haline getirdiğiniz vehim ve arzularınızdır. Fakat bu büyük bir sapıklıktır. Çünkü "din" zan değil, hakikattır, dolayısıyla zanna değil ilme (vahye) dayanmalıdır. İşte Hz. Muhammed (s.a) sizlere ilme (vahye) dayanan bir din getirmiştir, ama sizler ondan yüz çeviriyorsunuz. Öyle ki, size doğru bir bilgi getiren kimseyi sapıklıkla suçluyorsunuz. Ancak böyle davranmanızın asıl nedeni, dünyanın peşinden koşup ahiret hayatına inanmıyor olmanızdır. Ayrıca Hakka da talib değilsiniz. Çünkü bu sapık inançlarınızın, nasıl bir sonla karşılaşmanıza sebep olacağını düşünme zahmetine bile katlanmıyorsunuz.
2) Allah bu kainatın yegane sahibidir. Doğru yol üzerinde olanlar, ancak Allah'ın gösterdiği yolu izleyenlerdir. Bu yolun dışına çıkanlar ise sapıklardan başkası değildir. Allah, kimin doğru yolu, kimin sapık yolu izlediğini çok iyi bilir.
Bu yüzden salih amel işleyenler mükafatlandırılırken, kötülük yapanlar da cezalandırılacaklardır. Bu karar ise, sizlerin zannına göre değil, Allah'ın ilmine göre verilecektir. Çünkü kimin takva sahibi olduğunu, kimin olmadığını en iyi bilen O'dur. Binaenaleyh, sizler büyük günahlardan sakınırsanız, küçük günahları Allah affedecektir.
3) Asırlar önce Hz. İbrahim'in ve Hz. Musa'nın sahifelerinde beyan olunan dinin temel prensipleri, şimdi tekrar beyan olunmaktadır. Yani, Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği din yeni bir din olmayıp, Allah'ın her dönemde gönderdiği dinin ta kendisidir. O'nun şimdi tebliğ ettiği bu dini, daha önceki Peygamberler de tebliğ etmiştir. Ayrıca daha önce gelen sahifelerde, Ad, Semud, Nuh ve Lut kavimlerinin başlarına gelen felakete neden olarak tıpkı şimdi Kureyşlilerin isyan ettiği gibi, onlarında isyan etmiş olmaları gösterilmektedir.
Bu açıklamalardan sonra, kıyamet saatinin yakın olduğu ve onu önlemeye kimsenin gücünün yetmeyeceği bildirilmektedir. "Tıpkı daha önceki peygamberlerin kendi kavimlerini uyardıkları gibi, Hz. Muhammed (s.a) ve Kur'an da sizi kıyametin geleceğini haber vererek uyarmaktadır."
"Şimdi siz bu sözden (Kur'an'dan) dolayı mı hayretler içinde kalıyorsunuz? Ve gülüyorsunuz da, ağlamıyorsunuz ve başkaldırıyorsunuz? Haydi Allah'a secde edin, O'na itaat ve kulluk edin!"
İşte bu ayetleri işitince en mütekebbir kafirler dahi, Rasûlüllah (s.a) ile birlikte secdeye kapandılar.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
53
Yıldız · Mekke
النجم
62
Sure Adı Açıklaması
İlk kelimesi sureye ad olarak verilmiştir. Fakat "Necm" kelimesinin, surenin muhtevasıyla doğrudan bir ilgisi yoktur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Hz. Abdullah b. Mes'ud'dan rivayet olunduğuna göre, "Necm Suresi kendisinde secde ayeti bulunduğu halde nazil olan ilk suredir." (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî) . Bu hadisin Esved b. Yezid, Ebu İshak ve Zuhir b. Muaviye'nin İbn Mes'ud'dan rivayet ettikleri bölümünden anlaşıldığına göre "Necm Suresi, Hz. Peygamber'in (s.a) Kureyş'ten bir topluluk karşısında okuduğu ilk suredir." (İbn Merduye'nin rivayeti, surenin Harem-i Şerif'de okunduğunu göstermektedir.) Bu topluluk içinde, kafirler de mü'minler de bulunuyordu. Surenin sonunda Hz. Peygamber (s.a) secde ettiğinde, İslâm düşmanı Kureyşliler ve ileri gelenleri Müslümanlarla secde ettiler. İbn Mes'ud, "Ben orada secde etmeyen bir tek kafir olarak Umeyye b. Halef'i gördüm. O da secde etmediği gibi yerden bir avuç toprak almış ve alnına sürmüş, bu bana yeter", dedi. demiştir. "İbn Mes'ud bu sözüne ayrıca "Ben bu kafirlerin küfür hali üzerindeyken öldüğünü gördüm" diye ilavede bulunmuştur.
Bu olayın bir diğer şahidi de, o döneme kadar hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan Muttalib b. Veda'dır. O bu olayla ilgili olarak şunları söylemektedir. "Rasûlullah (s.a) , Necm Suresi'nin sonunda secde ettiğinde ben secde etmedim. Şimdi bu sure ne zaman okunsa, muhakkak surette secde eder ve o zaman secde etmemekle işlediğim hatayı telafi etmeye çalışırım." (Nesaî, Müsned-i Ahmed)
"Risaletin 5. yılında Şevval ayında küçük bir topluluk Habeşistan'a hicret etmişti. Aynı senenin Ramazan ayında Hz. Peygamber'in (s.a) Necm Suresi'ni tilaveti esnasında kafirlerle Müslümanların birlikte secdeye gitmeleri hadisesi vuku buldu. Bu hadise, Habeşistan'daki muhacirlere "Mekke'de kafirler İslâm'a girdi şeklinde ulaşınca, onlardan bazıları bu haberi duyar duymaz Şevval ayında Mekke'ye geri döndüler. Fakat Mekke'de Müslümanlara yapılan zulüm devam etmekteydi. Bu olaydan sonra Müslümanlar, birincisinden daha çok sayıda olmak üzere, ikinci kez Habeşistan'a hicret ettiler." (ibn Sa'd).
Yukarıdaki rivayetlerden bu surenin Risalet'in 5. yılında nazil olduğu kesinlik kazanmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan: Nüzul zamanı ile ilgili verilen ayrıntılardan bu surenin nazil olduğu dönemde, Mekke'de nasıl bir havanın estiği açıkça anlaşılmaktadır. O döneme kadar Hz. Peygamber (s.a) , 5 sene boyunca sürekli tanıdık kişilerin evlerinde, özel ve herkese açık olmayan toplantılarda İslâm'ı tebliğ ediyor ve Kur'an'ı okuyordu. Bu döneme kadar O genel bir topluluğa hitap edememişti. Çünkü kafirler ona hep şiddet ile karşılık vermişlerdi. Onlar Hz. Peygamber'in (s.a) şahsiyetinin, hitabetinin ve Kur'an'ın ne kadar etkileyici olduğunu bildikleri için, onu dinlemek istemedikleri gibi başkalarına da mani oluyorlardı. Ayrıca bir yandan "Muhammed yoldan çıkmış, başkalarını da yoldan çıkarıyor" diye iftira atarken, diğer yandan da, Hz. Peygamber'in (s.a) gittiği her yerde "sapıkça" diye niteledikleri mesajının duyulmaması için gürültü çıkarıyorlardı. Yani iddialarının yalan olduğunu kendileri de bildiği için, başka kimselerin mesajı işitmesine fırsat dahi vermiyorlardı.
İşte böyle bir ortamda Rasûlullah (s.a) birgün Harem-i Şerif'te Kureyş'den bir topluluğun karşısında, tebliğ etmek üzere ayağa kalkmış ve vahyolunan bu sureyi okumuştur. Ancak okunan sure, çevredekileri o kadar çok etkilemiştir ki, Kureyşliler adeta büyülenmiş gibi sessizce sureyi dinlemişler ve her zaman yaptıklarının aksine gürültü çıkarmayı unutmuşlardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) surenin sonunda secde ayetini okuduğunda hemen secdeye gidince, kafirler de onunla birlikte secdeye gitmişler, fakat bu davranışlarının hemen akabinde, bir zaaf içine düştüklerini farketmişlerdir. Hatta bunun üzerine bazı kimseler onların ileri gelenlerini "Sizler hem bu Kur'an'ı dinlemekten başkalarını menediyorsunuz hem de bu sözleri kendiniz dinlediğiniz yetmiyormuş gibi bir de secdeye gidiyorsunuz," diye eleştirmeye başlamışlardır.
Onlar da kendilerini şu şekilde savunmuşlardır "Biz Muhammed'in, "Lat, Uzza ve üçüncüleri olan Menat yüce bir makama sahip ilahlardır ve onların şefaat etmeleri umulur" diye söylediğini zannettiğimizden O'nun dinimizi kabul ettiğini düşündük." Oysa ayetlerin siyak ve sibakına bakıldığında, onların "yanlış anladık" şeklindeki iddialarının saçma olduğu açıkça görülür. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Hacc an: 96-101
Konu: Bu surede Mekkeli müşrikler, Kur'an ve Hz. Peygamber (s.a) karşısında takındıkları tavır dolayısıyla uyarılmışlardır.
Sure şöyle bir girişle başlamaktadır: "Sizlerin iddia ettiği gibi, ne Hz. Peygamber (s.a.) yolunu kaybetmiş ve azmıştır ne de tebliğ etiği mesaj kendisinin uydurduğu bir sözdür. Tam aksine onun tebliğ ettiği mesaj, kendisine Allah tarafından vahyolunmaktadır. O mesaj kendi zan ve hevasının ürünü değil, hakikatın ta kendisidir. Çünkü O bizzat müşahadelerine dayanan hakikatleri sizlere aktarmaktadır. O kendisine vahiy getiren meleği kendi gözleriyle görmüş ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın büyük işaretlerini bizzat müşahade etmiştir. O'nun sizlere aktardıkları kendi düşünceleri değil, bizzat müşahede ettiği hakikatlerdir. Ancak tüm bunlara karşılık sizler O'na, tıpkı gördüğü şeyleri anlatan birine, kendi görmemesine rağmen karşı çıkan, inatçı kör bir adam gibi tavır alıyorsunuz.
Bundan sonra sırasıyla şu üç konu üzerinde durulmuştur:
1) İnandığınız din zanna dayanmaktadır. İlahlıkla hiçbir ilgileri olmamasına rağmen, Lat, Uzza ve Menat gibi putlara tapıyorsunuz. Melekleri Allah'ın kızları olarak nitelediğiniz halde, kendiniz kız çocuklarınızı yüz karası ve utanç vesilesi olarak kabul ediyorsunuz. Onların sizleri Allah'ın azabından kurtaracağını mı sanıyorsunuz? Oysa tüm melekler bir araya gelseler, Allah'ın bir emrini bile değiştiremezler. Bu inançlarınızın ilmi ve akli hiçbir delil ve mesnedi yoktur. Bunlar sadece sizlerin akide haline getirdiğiniz vehim ve arzularınızdır. Fakat bu büyük bir sapıklıktır. Çünkü "din" zan değil, hakikattır, dolayısıyla zanna değil ilme (vahye) dayanmalıdır. İşte Hz. Muhammed (s.a) sizlere ilme (vahye) dayanan bir din getirmiştir, ama sizler ondan yüz çeviriyorsunuz. Öyle ki, size doğru bir bilgi getiren kimseyi sapıklıkla suçluyorsunuz. Ancak böyle davranmanızın asıl nedeni, dünyanın peşinden koşup ahiret hayatına inanmıyor olmanızdır. Ayrıca Hakka da talib değilsiniz. Çünkü bu sapık inançlarınızın, nasıl bir sonla karşılaşmanıza sebep olacağını düşünme zahmetine bile katlanmıyorsunuz.
2) Allah bu kainatın yegane sahibidir. Doğru yol üzerinde olanlar, ancak Allah'ın gösterdiği yolu izleyenlerdir. Bu yolun dışına çıkanlar ise sapıklardan başkası değildir. Allah, kimin doğru yolu, kimin sapık yolu izlediğini çok iyi bilir.
Bu yüzden salih amel işleyenler mükafatlandırılırken, kötülük yapanlar da cezalandırılacaklardır. Bu karar ise, sizlerin zannına göre değil, Allah'ın ilmine göre verilecektir. Çünkü kimin takva sahibi olduğunu, kimin olmadığını en iyi bilen O'dur. Binaenaleyh, sizler büyük günahlardan sakınırsanız, küçük günahları Allah affedecektir.
3) Asırlar önce Hz. İbrahim'in ve Hz. Musa'nın sahifelerinde beyan olunan dinin temel prensipleri, şimdi tekrar beyan olunmaktadır. Yani, Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği din yeni bir din olmayıp, Allah'ın her dönemde gönderdiği dinin ta kendisidir. O'nun şimdi tebliğ ettiği bu dini, daha önceki Peygamberler de tebliğ etmiştir. Ayrıca daha önce gelen sahifelerde, Ad, Semud, Nuh ve Lut kavimlerinin başlarına gelen felakete neden olarak tıpkı şimdi Kureyşlilerin isyan ettiği gibi, onlarında isyan etmiş olmaları gösterilmektedir.
Bu açıklamalardan sonra, kıyamet saatinin yakın olduğu ve onu önlemeye kimsenin gücünün yetmeyeceği bildirilmektedir. "Tıpkı daha önceki peygamberlerin kendi kavimlerini uyardıkları gibi, Hz. Muhammed (s.a) ve Kur'an da sizi kıyametin geleceğini haber vererek uyarmaktadır."
"Şimdi siz bu sözden (Kur'an'dan) dolayı mı hayretler içinde kalıyorsunuz? Ve gülüyorsunuz da, ağlamıyorsunuz ve başkaldırıyorsunuz? Haydi Allah'a secde edin, O'na itaat ve kulluk edin!"
İşte bu ayetleri işitince en mütekebbir kafirler dahi, Rasûlüllah (s.a) ile birlikte secdeye kapandılar.
Gurup vaktindeki [²] yıldız [³] hakkı için,
[1] Mekke'de nâzil olmuş (62) âyettir. [2] Veya tulü' vaktindeki. [3] Ülker yıldızı veya sabit yıldızlar veya zühre veya nüzul eden Kur'an yıldızı veya yeryüzündeki ot.— İ. H. İzmirli
53:1
2
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰىۚ ٢
Mâ dalle sâhıbukum ve mâ gavâ.
Sizinki ne yolunu şaşırdı! Ne Hak/tan ayrıldı!— İ. H. İzmirli
53:2
3
وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰىۜ ٣
Ve mâ yentıku anil hevâ.
O, arzusuna göre söz söylemez,— İ. H. İzmirli
53:3
4
اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰىۙ ٤
İn huve illâ vahyun yûhâ.
O/nun sözü kendine vahiy olunan bir vahiyden başka bir şey değildir.— İ. H. İzmirli
53:4
5
عَلَّمَهُ شَد۪يدُ الْقُوٰىۙ ٥
Allemehu şedîdul kuvâ.
5, 7. Ona pek kuvvetli, pek heybetli [⁴] biri [⁵] öğretti de göğün en yüksek bir kenarında olduğu halde doğruldu [⁶].
[4] Veya pek yakışıklı veya ilmi çok veya dirayette ve amelde pek kuvvetli. [5] Allah veya melek. Diğer naziri olan zamirlerde de böyledir. [6] Veya melek işinde müstakimdir veya o, en yüksek bir ufuktadır, peygamberden yüksek bir yerde bulunmuştur— İ. H. İzmirli
53:5
6
ذُومِرَّةٍۜ فَاسْتَوٰىۙ ٦
Zû mirreh(mirretin), festevâ.
5, 7. Ona pek kuvvetli, pek heybetli [⁴] biri [⁵] öğretti de göğün en yüksek bir kenarında olduğu halde doğruldu [⁶].
[4] Veya pek yakışıklı veya ilmi çok veya dirayette ve amelde pek kuvvetli. [5] Allah veya melek. Diğer naziri olan zamirlerde de böyledir. [6] Veya melek işinde müstakimdir veya o, en yüksek bir ufuktadır, peygamberden yüksek bir yerde bulunmuştur— İ. H. İzmirli
53:6
7
وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰىۜ ٧
Ve huve bil ufukil a’lâ.
5, 7. Ona pek kuvvetli, pek heybetli [⁴] biri [⁵] öğretti de göğün en yüksek bir kenarında olduğu halde doğruldu [⁶].
[4] Veya pek yakışıklı veya ilmi çok veya dirayette ve amelde pek kuvvetli. [5] Allah veya melek. Diğer naziri olan zamirlerde de böyledir. [6] Veya melek işinde müstakimdir veya o, en yüksek bir ufuktadır, peygamberden yüksek bir yerde bulunmuştur— İ. H. İzmirli
53:7
8
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰىۙ ٨
Summe denâ fe tedellâ.
Sonra peygambere yaklaşıp aşağı sarktı,— İ. H. İzmirli
53:8
9
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰىۚ ٩
Fe kâne kâbe kavseyni ev ednâ.
Araları iki yay [⁷] kadar veya daha az kaldı,
[7] Nazm-ı kerim Arap âdeti üzere vârit olmuştur. Büyükler barışıp muahede yaparlarsa yaylarını çıkarırlar, birbirlerine yaklaştırırladı.— İ. H. İzmirli
53:9
10
فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِه۪ مَٓا اَوْحٰىۜ ٠١
Fe evhâ ilâ abdihî mâ evhâ.
Allah/ın vahiy ettiğini kuluna vahiy etti [⁸].
[8] Veya peygamber dergâh ı ilâhiyete yaklaştı, huzurda secde etti. Allah peygambere ne vahiy ettiyse etti. Nazm-ı kerîm meleke i ittisali temsil olabilir.— İ. H. İzmirli
53:10
11
مَا كَذَبَ الْفُؤٰ۬ادُ مَا رَاٰى ١١
Mâ kezebel fuâdu mâ reâ.
Peygamberin gördüğünü kalbi yalan çıkarmadı [⁹].
[9] Kalbi ile gördüğü şeyin gerçek, doğru olduğunu yakînen bildi, yahut gözü ile gördüğünü kalbi tasdik etti. Hayâl olmadığını bildi. Veya gördüğüne kalbi şahit oldu. Gördüğü de acayip ve garip âyat-ı İlâhiye'dir. Yahut Cibril Aleyhisselâmın kendisidir.— İ. H. İzmirli
53:11
12
اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى ٢١
E fe tumâr rûnehu alâ mâ yerâ.
Hâlâ onun görüp bildiği şeyde ona karşı yaygara mı ediyorsunuz?— İ. H. İzmirli
53:12
13
وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰىۙ ٣١
Ve lekad reâhu nezleten uhrâ.
* Peygamber O/nu [¹⁰] bir kere daha
[10] Cibril aleyhisselâmı veya âyât-ı ilâhiye'yi.— İ. H. İzmirli
53:13
14
عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ٤١
İnde sidretil muntehâ.
Sidre-i münteha [¹¹] yanında görmüştü.
[11] Sidye Arabistan kirazı ağacı olup hudut başını temsil ediyor ki, mahlûkun ilmi ancak oraya kadar çıkıyor, demektir veya ukalânın (akıllıların) hayrette kaldıkları zaman gördü.— İ. H. İzmirli
53:14
15
عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰىۜ ٥١
İndehâ cennetul me’vâ.
Sakınanların barındıkları uçmak O/nun yanındadır.— İ. H. İzmirli
53:15
16
اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰىۙ ٦١
İz yagşes sidrete mâ yagşâ.
Sidre/yi neler kaplamıştı! - Neler [¹²].
[12] Vasfı kabil olmayan şeyler kaplamıştı, veya nihayet derecede nur sarmıştı.— İ. H. İzmirli
53:16
17
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ٧١
Mâ zâgal basaru ve mâ tegâ.
Peygamberin gözü bir tarafa kaymadı, sağa ve sola dönmedi [¹³].
[13] Ne gördüyse hakikat üzere gördü.— İ. H. İzmirli
53:17
18
لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْـكُبْرٰى ٨١
Lekad reâ min âyâti rabbihil kubrâ.
* O, Rabbinin pek büyük nişanlarını görmüştü [¹⁴].
[14] Tevhit ve kudrete ait burhanların en büyüğünü görüp yakînen tevhidi bilmişti.— İ. H. İzmirli
53:18
19
اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰىۙ ٩١
E fe reeytumul lâte vel uzzâ.
Lât ve Uzza/ya,— İ. H. İzmirli
53:19
20
وَمَنٰوةَ الثَّالِثَةَ الْاُخْرٰى ٠٢
Ve menâtes sâlisetel uhrâ.
Üçüncü olarak Menat/a ne dersiniz?— İ. H. İzmirli
53:20
21
اَلَـكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْاُنْثٰى ١٢
E lekumuz zekeru ve lehul unsâ.
«— Oğlan sizin, kız Tanrı/nın mıymış?» [¹⁵]
[15] Yâni putlarınız olan (Lât, Uzza, Menat)' ın ellerinden bir şey gelir mi Bunlar mâbut mudur? Yoksa âhirette işe mi yarar? Bununla da iktifa etmezsiniz, erkeği kendinize, kadını Allah'a isnat edersiniz? Bu, nasıl iş!— İ. H. İzmirli
53:21
22
تِلْكَ اِذاً قِسْمَةٌ ض۪يزٰى ٢٢
Tilke izen kısmetun dîzâ.
Artık, bu taksim, insafsızca bir taksimdir.— İ. H. İzmirli
İn hiye illâ esmâun semmeytumûhâ entum ve âbâukum mâ enzelallâhu bihâ min sultân(sultânin), in yettebiûne illez zanne ve mâ tehvel enfus(enfusu), ve lekad câehum min rabbihimul hudâ.
Taptığınız putlar, Allah tarafından indirilmiş hiçbir burhana dayanmaksızın, sizin ve babalarınızın taktıkları birtakım adlardan ibarettir. Onlar yalnız zan ve tahmine, nefislerinin arzusuna tâbi olurlar. * Halbuki kendilerine Rablerinden bir rehber gelmişti [¹⁶].
[16] Kendilerine peygamber gelmişken yine putlara tapıyorlar.— İ. H. İzmirli
53:23
24
اَمْ لِلْاِنْسَانِ مَا تَمَنّٰىۘ ٤٢
Em lil insâni mâ temennâ.
İnsan umduğuna nâil olabilir mi [¹⁷] ? Nasıl olabilir?
[17] Kâfirler arzu ettikleri putların şefaatine, istediklerine peygamberlik verebilmeye nâil olamazlar. İnsan arzu ettiği her şeye nâil olamaz.— İ. H. İzmirli
53:24
25
فَلِلّٰهِ الْاٰخِرَةُ وَالْاُو۫لٰى۟ ٥٢
Fe lillâhil âhiretu vel ûlâ.
Çünkü âhiret de, dünya da Allah/ındır.— İ. H. İzmirli
Ve kem min melekin fîs semâvâti lâ tugnî şefâatuhum şey’en illâ min ba’di en ye’zenallâhu limen yeşâu ve yerdâ.
Göklerde nice melekler vardır ki şefaatleri hiçbir fayda vermez. Yalnız Tanrı, dilediği kimse hakkında onlara izin verip hoşnut olduktan sonra fayda verir.— İ. H. İzmirli
Ve mâ lehum bihî min ilm(ilmin), in yettebiûne illez zann(zanne), ve innez zanne lâ yugnî minel hakkı şey'â(şey’en).
Onların bu sözleri hakkında hiçbir bilgileri yoktur. Onlar öyle kimselerdir ki zandan başka bir şeye ittiba etmezler. Zan ise insanı bir hakkı bilmekten vâreste (kurtulmuş, rahat) kılamaz.— İ. H. İzmirli
Zâlike mebleguhum minel ilm(ilmi), inne rabbeke huve a’lemu bi men dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bi menihtedâ.
Onların bilgileri işte o kadardır. Çünkü Rabbin kendi yolundan sapanı herkesten iyi bildiği gibi doğru yolu bulanları da herkesten iyi bilir.— İ. H. İzmirli
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar