İleride de açıklanacağı gibi Hz. Peygamber (s.a) Mekke'de İslâm'ı açıkça anlatmaya başladığı zaman, daveti Kureyş'in ileri gelenleri arasında bomba etkisi yapmıştı. Bu bakımdan surenin, risaletin 4. yılında nazil olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bazı rivayetlere göre bu sure, Hz. Ömer İslâm'a girdikten sonra nazil olmuştur. Hz. Ömer'in ise, Habeşistan hicretinden sonra müslüman olduğu bilinmektedir. Fakat surenin Ebu Talib'in hastalığı zamanında nazil olduğunu bildiren rivayetlere itibar edilirse, o zaman bu surenin risaletin 10. veya 11. yılında indiğini kabul etmek gerekir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: İmam Ahmed, Nesei, Tirmizî, İbn Cerir, İbn Şeybe, İbn Ebi Hatim ve İbn İshak'dan alınan nakillerin özeti aşağıda verilmiştir:
Ebu Talib hastalandığında, Kureyş'in ileri gelenleri biraraya gelerek aralarında istişare etmişler ve Ebu Talib'in, yeğeni Muhammed'le aralarını düzeltmesi için, kendisine arabuluculuk teklifinde bulunmayı kararlaştırmışlardır. Çünkü, Ebu Talib öldükten sonra Hz. Muhammed'e (s.a) dokunacak olurlarsa, tüm Arap kabilelerinin, kendileri için, "Amcası hayatta iken, ona dokunmaya cesaret edemediler. Ama Ebu Talib öldükten sonra Muhammed'e saldırdılar" diye ta'n edeceklerini düşünmüşlerdir.
İşte bu karar üzerine, Kureyş'in ileri gelenlerinden 25 kişilik bir heyet Ebu Talib'in yanına girmiştir. Heyetin içinde, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Umeyye b. Halef, As b. Vail, Esved b. Muttalib, Ukbe b. Muayt, Utbe ve Şeybe gibi ileri gelen kafirler vardı. Bu heyet doğruca Ebu Talib'in yanına giderek, her zaman yaptıkları gibi, Hz. Peygamber'i amcasına şikayet ettiler ve ona şöyle dediler: "Muhammed kendi dini üzerinde kalsın, biz de kendi dinimiz üzerinde kalalım. O bizim dinimize karışmazsa biz de onu kendi dininde serbest bırakır ve kime ibadet ederse etsin ona dokunmayız. Ama o da bizim tanrılarımızı kötülmesin ve halk arasında dinini yaymaya çalışmasın." dediler (müfessirler yukarıdaki tespiti hangi kaynaklara dayandırarak yaptıklarını belirtmemişlerdir. ancak, lay doğruysa bu, kabul edilebilir, makul bir görüştür.) Kureyş müşrikleri İslâm yayılmaya başladığı için oldukça perişandılar. İslâm'ın davetçisi, şerefli, lekesiz bir geçmişe sahip, akıl ve ciddiyet bakımından tüm Kureyş'in en seçkin kimselerindendi. Onun sağ kolu Hz. Ebu Bekir ise, değil sadece Mekke'nin, çevredeki kabilelerin de şerefli, dürüst ve zeki bir insan olarak tanıdıkları bir şahsiyetti. Şimdi de Hz. Ömer gibi cesur ve azimetli kişiliğe sahip birinin de onlarla birleştiğini görünce, tehlikenin boyutlarının büyüdüğünü hissetmişlerdir.
Konu: Yukarıda zikredilen olaylara ve anlatılanlara surenin girişinde değinilmiştir. Kafirlerle Hz. Peygamber (s.a.) arasındaki konuşma hakkında, kafirlerin İslâm'ı, kendisinde bir eksiklik, yanlışlık gördükleri için değil, kin, haset ve körü körüne atalarını taklit ettiklerinden dolayı reddettikleri söylenmiştir. Çünkü onlar kendi içlerinden bir peygambere tabi olmayı hazmedemiyorlardı. Bunun üzerine Ebu Talib, Hz. Peygamber'i (s.a) yanına çağırarak ona "Ey yeğenim! Kavmimizin ileri gelenleri bana geldiler. Onlar, aranızda âdilane bir anlaşmanın olup, bu çekişmezliğin sona ermesini istiyorlar" dedi ve sonra yeğenine Kureyşlilerin teklifini iletti. Hz. Peygamber (s.a.) ise amcasına şöyle bir cevap verdi: "Ey amcacığım! Ben onlara öyle bir kelimeyi kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tabi olur." Kureyş heyetine Hz. Peygamber'in (s.a.) bu cevabı iletilince fena halde bozularak, cevap veremediler. Böylesine makul bir teklifi reddedebilecek kelimeleri hemen bulamamışlardı. Fakat kendilerine geldikten sonra, "Biz bir kelime değil, bin kelime bile söylemeye razıyız. Ama o kelime nedir?" dediler. Hz. Rasulüllah (s.a) "O kelime, la ilahe illallah'tır." diye cevap verdi. Bu cevabı duyar duymaz, Kureyş heyeti aniden hiddetlenerek ayağa kalktı ve söylenerek (ki ne söylediklerini surenin başında Allah Teâlâ beyan ediyor) çıkıp gittiler. İbn Sa'd "Tabakat" adlı eserinde, bu olayın tümünü sadece "Bu, Ebu Talib'in son hastalığı değildi" şeklindeki farklılıkla, yukarıdaki gibi zikretmiştir. Ona göre bu olay, "filan şahıs müslüman olmuş, filan şahıs İslâm'a girmiş" şeklindeki haberlerin kulaktan kulağa yayıldığı ilk dönemde vuku bulmuştur.
Öyle ki, bu haberler halk arasında yaygınlaşınca, Kureyş'in ileri gelenleri, Ebu Talib'e, Hz. Peygamber'i (s.a.) İslâm'ı anlatmaktan vazgeçirmesi için peşisıra heyetler gönderdiler. İşte bu heyetlerden birisi de yukarıda zikredilen heyettir.
Zemahşerî, Razî, Nisaburî ve bazı müfessirlere göre, bu heyet, Hz. Ömer İslâm'ı kabullendiği zaman Ebu Talib'e gitmiştir. Çünkü Hz.Ömer'in müslüman olması onları oldukça sarsmıştı. Fakat bu iddiayı doğrulayacak nitelikte hiçbir işaret yoktur. Çünkü onlar, sırf cehaletlerinden dolayı, içlerinden sadece bir kimsenin hakikati görmüş olmasının imkansız olduğunu öne sürerek, hakikatı tereddütle karşılıyorlardı. Üstelik bu hakikati, yani Tevhid ve Ahiret düşüncesini sadece inkâr etmekle kalmayıp, alay konusu da yapıyorlardı.
Bundan sonra Allah, "Alay ettiğiniz ve önderliğini kabul etmeye yanaşmadığınız bu şahıs, sizlerin üzerinde galip gelecek ve yine bu şehirde (Mekke'de) onun ayakları altında kalacaksınız." diye kafirleri uyarmıştır.
Ardından arka arkaya 9 peygamber zikredilmiştir. Ancak Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın kıssası, diğerlerinden daha ayrıntılı bir biçimde beyan edilmiştir.
Böylelikle Allah, Kur'an'ı okuyan kimselerin zihinlerine şu hususları yerleştirmek istiyor: "Adalet kesinlikle tarafsızdır. Allah katında ancak dürüst olan, yanlışta ısrar etmeyen, yanlışlık yapsa bile, hemen arkasından tevbe edip, dünyada ahiret hesabını dikkate alarak yaşayan kimseler makbuldur."
Daha sonra, isyan eden ve müslüman kimselerin ahiretteki hayatlarının bir tablosu çizilmiştir. Bu bölümde kafirlerin dikkati iki noktaya çekilmektedir. Birincisi, "Hiç düşünmeden körü körüne önderlerinizin peşinden koşuyor ve dalâlet yolunu takip ediyorsunuz. Fakat yarın onlar takipçilerinden önce kendilerini cehennemde bulacaklar ve birbirlerini suçlayacaklardır."
İkincisi, "Bugün mü'minleri zelil ve hakir görüyorsunuz ama yarın kendiniz azab içindeyken, cehennemde onlardan kimsenin bulunmadığını hayretle göreceksiniz."
Surenin sonunda Adem ile İblis kıssası yer almaktadır. Bu kıssanın beyan edilmesinin amacı, Kureyş'in kafirlerine, Hz. Peygamber'i (s.a.) kabul etmelerine kibirlerinin mani olduğunun hatırlatılmasıdır. Çünkü aynı kibir, İblis'i Adem'e secdeden alıkoymuştu. "Allah'ın Adem'e verdiği mevki ve rütbeye rağmen, İblis sırf hasedinden ötürü Allah'a karşı gelmiş ve lanete müstehak olmuştu. Şimdi de Allah, Hz. Muhammed'e (s.a) bir mevki ve rütbe vermişken sizler sırf hasedinizden dolayı ona karşı çıkıyorsunuz. Allah onu bir peygamber olarak görevlendirmiş olmasına rağmen, Hz. Muhammed'i (s.a) reddediyorsunuz. Bu yüzden sizlerin sonu İblis'in sonu gibi olacaktır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
38
Sad · Mekke
ص
88
Sure Adı Açıklaması
Açılış harfi (sad) , surenin adı olmuştur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İleride de açıklanacağı gibi Hz. Peygamber (s.a) Mekke'de İslâm'ı açıkça anlatmaya başladığı zaman, daveti Kureyş'in ileri gelenleri arasında bomba etkisi yapmıştı. Bu bakımdan surenin, risaletin 4. yılında nazil olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bazı rivayetlere göre bu sure, Hz. Ömer İslâm'a girdikten sonra nazil olmuştur. Hz. Ömer'in ise, Habeşistan hicretinden sonra müslüman olduğu bilinmektedir. Fakat surenin Ebu Talib'in hastalığı zamanında nazil olduğunu bildiren rivayetlere itibar edilirse, o zaman bu surenin risaletin 10. veya 11. yılında indiğini kabul etmek gerekir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: İmam Ahmed, Nesei, Tirmizî, İbn Cerir, İbn Şeybe, İbn Ebi Hatim ve İbn İshak'dan alınan nakillerin özeti aşağıda verilmiştir:
Ebu Talib hastalandığında, Kureyş'in ileri gelenleri biraraya gelerek aralarında istişare etmişler ve Ebu Talib'in, yeğeni Muhammed'le aralarını düzeltmesi için, kendisine arabuluculuk teklifinde bulunmayı kararlaştırmışlardır. Çünkü, Ebu Talib öldükten sonra Hz. Muhammed'e (s.a) dokunacak olurlarsa, tüm Arap kabilelerinin, kendileri için, "Amcası hayatta iken, ona dokunmaya cesaret edemediler. Ama Ebu Talib öldükten sonra Muhammed'e saldırdılar" diye ta'n edeceklerini düşünmüşlerdir.
İşte bu karar üzerine, Kureyş'in ileri gelenlerinden 25 kişilik bir heyet Ebu Talib'in yanına girmiştir. Heyetin içinde, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Umeyye b. Halef, As b. Vail, Esved b. Muttalib, Ukbe b. Muayt, Utbe ve Şeybe gibi ileri gelen kafirler vardı. Bu heyet doğruca Ebu Talib'in yanına giderek, her zaman yaptıkları gibi, Hz. Peygamber'i amcasına şikayet ettiler ve ona şöyle dediler: "Muhammed kendi dini üzerinde kalsın, biz de kendi dinimiz üzerinde kalalım. O bizim dinimize karışmazsa biz de onu kendi dininde serbest bırakır ve kime ibadet ederse etsin ona dokunmayız. Ama o da bizim tanrılarımızı kötülmesin ve halk arasında dinini yaymaya çalışmasın." dediler (müfessirler yukarıdaki tespiti hangi kaynaklara dayandırarak yaptıklarını belirtmemişlerdir. ancak, lay doğruysa bu, kabul edilebilir, makul bir görüştür.) Kureyş müşrikleri İslâm yayılmaya başladığı için oldukça perişandılar. İslâm'ın davetçisi, şerefli, lekesiz bir geçmişe sahip, akıl ve ciddiyet bakımından tüm Kureyş'in en seçkin kimselerindendi. Onun sağ kolu Hz. Ebu Bekir ise, değil sadece Mekke'nin, çevredeki kabilelerin de şerefli, dürüst ve zeki bir insan olarak tanıdıkları bir şahsiyetti. Şimdi de Hz. Ömer gibi cesur ve azimetli kişiliğe sahip birinin de onlarla birleştiğini görünce, tehlikenin boyutlarının büyüdüğünü hissetmişlerdir.
Konu: Yukarıda zikredilen olaylara ve anlatılanlara surenin girişinde değinilmiştir. Kafirlerle Hz. Peygamber (s.a.) arasındaki konuşma hakkında, kafirlerin İslâm'ı, kendisinde bir eksiklik, yanlışlık gördükleri için değil, kin, haset ve körü körüne atalarını taklit ettiklerinden dolayı reddettikleri söylenmiştir. Çünkü onlar kendi içlerinden bir peygambere tabi olmayı hazmedemiyorlardı. Bunun üzerine Ebu Talib, Hz. Peygamber'i (s.a) yanına çağırarak ona "Ey yeğenim! Kavmimizin ileri gelenleri bana geldiler. Onlar, aranızda âdilane bir anlaşmanın olup, bu çekişmezliğin sona ermesini istiyorlar" dedi ve sonra yeğenine Kureyşlilerin teklifini iletti. Hz. Peygamber (s.a.) ise amcasına şöyle bir cevap verdi: "Ey amcacığım! Ben onlara öyle bir kelimeyi kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tabi olur." Kureyş heyetine Hz. Peygamber'in (s.a.) bu cevabı iletilince fena halde bozularak, cevap veremediler. Böylesine makul bir teklifi reddedebilecek kelimeleri hemen bulamamışlardı. Fakat kendilerine geldikten sonra, "Biz bir kelime değil, bin kelime bile söylemeye razıyız. Ama o kelime nedir?" dediler. Hz. Rasulüllah (s.a) "O kelime, la ilahe illallah'tır." diye cevap verdi. Bu cevabı duyar duymaz, Kureyş heyeti aniden hiddetlenerek ayağa kalktı ve söylenerek (ki ne söylediklerini surenin başında Allah Teâlâ beyan ediyor) çıkıp gittiler. İbn Sa'd "Tabakat" adlı eserinde, bu olayın tümünü sadece "Bu, Ebu Talib'in son hastalığı değildi" şeklindeki farklılıkla, yukarıdaki gibi zikretmiştir. Ona göre bu olay, "filan şahıs müslüman olmuş, filan şahıs İslâm'a girmiş" şeklindeki haberlerin kulaktan kulağa yayıldığı ilk dönemde vuku bulmuştur.
Öyle ki, bu haberler halk arasında yaygınlaşınca, Kureyş'in ileri gelenleri, Ebu Talib'e, Hz. Peygamber'i (s.a.) İslâm'ı anlatmaktan vazgeçirmesi için peşisıra heyetler gönderdiler. İşte bu heyetlerden birisi de yukarıda zikredilen heyettir.
Zemahşerî, Razî, Nisaburî ve bazı müfessirlere göre, bu heyet, Hz. Ömer İslâm'ı kabullendiği zaman Ebu Talib'e gitmiştir. Çünkü Hz.Ömer'in müslüman olması onları oldukça sarsmıştı. Fakat bu iddiayı doğrulayacak nitelikte hiçbir işaret yoktur. Çünkü onlar, sırf cehaletlerinden dolayı, içlerinden sadece bir kimsenin hakikati görmüş olmasının imkansız olduğunu öne sürerek, hakikatı tereddütle karşılıyorlardı. Üstelik bu hakikati, yani Tevhid ve Ahiret düşüncesini sadece inkâr etmekle kalmayıp, alay konusu da yapıyorlardı.
Bundan sonra Allah, "Alay ettiğiniz ve önderliğini kabul etmeye yanaşmadığınız bu şahıs, sizlerin üzerinde galip gelecek ve yine bu şehirde (Mekke'de) onun ayakları altında kalacaksınız." diye kafirleri uyarmıştır.
Ardından arka arkaya 9 peygamber zikredilmiştir. Ancak Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın kıssası, diğerlerinden daha ayrıntılı bir biçimde beyan edilmiştir.
Böylelikle Allah, Kur'an'ı okuyan kimselerin zihinlerine şu hususları yerleştirmek istiyor: "Adalet kesinlikle tarafsızdır. Allah katında ancak dürüst olan, yanlışta ısrar etmeyen, yanlışlık yapsa bile, hemen arkasından tevbe edip, dünyada ahiret hesabını dikkate alarak yaşayan kimseler makbuldur."
Daha sonra, isyan eden ve müslüman kimselerin ahiretteki hayatlarının bir tablosu çizilmiştir. Bu bölümde kafirlerin dikkati iki noktaya çekilmektedir. Birincisi, "Hiç düşünmeden körü körüne önderlerinizin peşinden koşuyor ve dalâlet yolunu takip ediyorsunuz. Fakat yarın onlar takipçilerinden önce kendilerini cehennemde bulacaklar ve birbirlerini suçlayacaklardır."
İkincisi, "Bugün mü'minleri zelil ve hakir görüyorsunuz ama yarın kendiniz azab içindeyken, cehennemde onlardan kimsenin bulunmadığını hayretle göreceksiniz."
Surenin sonunda Adem ile İblis kıssası yer almaktadır. Bu kıssanın beyan edilmesinin amacı, Kureyş'in kafirlerine, Hz. Peygamber'i (s.a.) kabul etmelerine kibirlerinin mani olduğunun hatırlatılmasıdır. Çünkü aynı kibir, İblis'i Adem'e secdeden alıkoymuştu. "Allah'ın Adem'e verdiği mevki ve rütbeye rağmen, İblis sırf hasedinden ötürü Allah'a karşı gelmiş ve lanete müstehak olmuştu. Şimdi de Allah, Hz. Muhammed'e (s.a) bir mevki ve rütbe vermişken sizler sırf hasedinizden dolayı ona karşı çıkıyorsunuz. Allah onu bir peygamber olarak görevlendirmiş olmasına rağmen, Hz. Muhammed'i (s.a) reddediyorsunuz. Bu yüzden sizlerin sonu İblis'in sonu gibi olacaktır.
Sâd [²]. Şanlı, şerefli Kur/an hakkı için [³],
[1] Mekke'de nâzil olmuş (88) âyettir. [2] Veya «amelini kur'an'a arzet, evamirini işle, nevahisinden kaçın». [3] Veya şöhretli, nasihati havi. Yemin edilen şey mahzuftur «Muhammed gerçek peygamberdir veya Kur'an-ı Kerîm mûcizedir veya bu sûreye asla nazire getiremezler» demektir.— İ. H. İzmirli
38:1
2
بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ ٢
Belillezîne keferû fî ızzetin ve şikâk(şikâkın).
Kâfirlerin inanmayışı şüpheden dolayı değildir. Belki onlar hakkı kabule karşı gurur göstermekte, peygambere karşı gayret-i cahiliyeden dolayı ayrılıktadırlar [⁴].
[4] Yahut kâfirlerin küfürü Kur'an'da bir halel buldukların, dan dolayı değildir. Belki onlar ikrara karşı baş çekmekte, peygambere karşı ayrılık göstermektedirler.— İ. H. İzmirli
Kem ehleknâ min kablihim min karnin fe nâdev ve lâte hîne menâs(menâsin).
Onlardan evvel nice tabakaları helâk etmiştik de onlar azaptan kurtulmak için feryada başlamışlardı. Halbuki bu zaman kaçıp kurtulacak zaman değildi.— İ. H. İzmirli
Ventalekal meleu minhum enimşû vasbirû alâ âlihetikum inne hâzâ le şey’un yurâd(yurâdu).
İçlerinden ileri gelenleri birbirlerine «— Haydi yürüyün, mâbutlarmızın ibadetine göğüs gerin, çünkü bu, istenilen bir şeydir» [⁵] diyerek dağıldılar.
[5] «Bu, herkesin istediği bir haldir -zamanın istediği bir felâkettir, ondan kurtuluş yoktur - onu dâvasından döndürmek mümkün değildir, maksadı bizi bu dine sokarak bize hükmetmektir. Yoksa dini takrir etmek değildir. Allah'ın irade ettiği bir tavsiyedir, onu redde mecal yoktur, sabırdan başka çare yoktur... İlâ ahir» gibi sözlerle Ebu Talib'in meclisinden kalkıp gittiler.— İ. H. İzmirli
Mâ semi’nâ bi hâzâ fîl milletil âhıreh(âhıreti), in hâzâ illâhtilâk(illâhtilâkun).
«— Biz bunu son millette [⁶] işitmedik, bu uydurmadan başka bir şey değildir.
[6] Hıristiyan dininde veya bizim yetiştiğimiz dinlerde babalarımızın dinlerinde.— İ. H. İzmirli
E unzile aleyhiz zikru min beyninâ, bel hum fî şekkin min zikrî, bel lemmâ yezûkû azâb(azâbi).
Aramızdan yalnız ona mı Kur/an inzâl olundu [⁷]» dediler. Hayır, onlar Kur/an hakkında şek içindedir. Belki hâlâ azabımı tatmamışlardır.
[7] Niye eşraf ve büyüklerimizden Velit bin Muğîr'e veya Urvetü bin Mes'uda nâzil olmuyor— İ. H. İzmirli
Em indehum hazâinu rahmeti rabbikel azîzil vehhâb(vehhâbi).
Onlarda yegâne galip olan, dilediğine bahşeden [⁸] Rabbinin rahmet hâzineleri var mıdır ki dilediklerine veriyorlar?
[8] Rabbin için asla bir mani yoktur. Dilediğine peygamberliği bahşeder.— İ. H. İzmirli
Em lehum mulkus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ, felyertekû fîl esbâb(esbâbi).
Yoksa gökler yer ve aralarındaki şeyler onların mülkü müdür? Öyle ise iplere yapışıp göklere çıksınlar [⁹].
[9] Haydi orada tedbir-i umur etsinler, istediklerine peygamberlik versinler !— İ. H. İzmirli
Onlar orada [¹⁰] bozgunluğa uğrayacak, peygamberlerine karşı bölük bölük toplanacak âdi askerlerdir.
[10] Bedir veya Hendek bozgunluğuna veya Mekke fethine işaret olunmuştur.— İ. H. İzmirli
Kezzebet kablehum kavmu nûhın ve âdun ve fir’avnu zul evtâdi.
Onlardan evvel, Nuh ve Âd kavimleri, kazıklı Firavun [¹¹],
[11] Fir'avun, adamları dört kazığa, çarmıha çektiğinden, -kazıklarla müstahkem çadıra mâlik olduğundan- hadem ve haşem sahibi, muhkem saltanat sahibi olduğundan dolayı bu vasıf ile tavsif olunmuştur.— İ. H. İzmirli
Onların dediklerine katlan, kuvvetli kulumuz Davud/u hatırla. Çünkü o, daim Allah/a sığınırdı [¹].
[1] Veya Tanrının hoşnut olmasını arar dururdu.— İ. H. İzmirli
İnnâ sahharnel cibâle meahu yusebbıhne bil aşiyyi vel işrâk(işrâkı).
Biz dağları ona müsahhar kıldık, dağlar onunla beraber güneşin battığı ve doğduğu zamanlarda [²] tespih ederlerdi.
[2] Akşam veya yatsı vakti ile sabah veya kuşluk zamanında.— İ. H. İzmirli
38:18
19
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَـهُٓ اَوَّابٌ ٩١
Vet tayre mahşûreh(mahşûreten), kullun lehû evvâb(evvâbun).
Kuşları da müsahhar kıldık. Onlar da yanında toplanırlardı, hepsi ona tâbi olurdu [³].
[3] Dağlar, kuşlar onunla beraber tespih ederdi veya tespihte ona tâbi olurdu veya Davut Aleyhisselâm, dağlar, kuşlar hep Allah a muti idiler.— İ. H. İzmirli
Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhul hikmete ve faslel hıtâb(hıtâbi).
Onun padişahlığını muhkem kıldık, ona hikmet [⁴], dâvaları ayırdetmeye ait [⁵] ilim verdik.
[4] Peygamberlik, tam ilim ve tam amel. [5] Veya beyyine ve yemin ile hüküm demek olan hitabı fasılı.— İ. H. İzmirli
Ve hel etâke nebeul hasm(hasmi), iz tesevverûl mihrâb(mihrâbe).
Sen dâvacıların haberini aldın mı? Hani onlar çardağa [⁶] tırmanıp çıkmışlardı [⁷].
[6] Veya ibadet ve ta'at ile meşgul olduğu ikametgâha. [7] Bekçi davacıları içeriye koymadığından onlar da duvardan aşıp yanma girmişlerdi.— İ. H. İzmirli
İz dehalû alâ dâvûde fe fezia minhum kâlû lâ tehaf, hasmâni begâ ba’dunâ alâ ba’dın fahkum beynenâ bil hakkı ve lâ tuştıt vehdinâ ilâ sevâis sırât(sırâtı).
Onlar Davud/un huzuruna girince Davud onlardan ürktü. Onlar «— Korkma, biz iki dâvacıyız. Birimiz diğerimize haksızlık yapmıştır. Aramızda doğrulukla hükmet. Doğruyu ayak altına alma, bize doğru yolu göster» dediler.— İ. H. İzmirli
İnne hâzâ ahî lehu tis’un ve tis’ûne na’ceten ve liye na’cetun vâhidetun fe kâle ekfilnîhâ ve azzenî fîl hıtâb(hıtâbi).
Biri [⁸] «— Bu, benim din kardeşimdir, onun doksan dokuz koyunu, benim de bir tek koyunum vardır. O, bu koyunu bana ver ki ben ona bakayım» dedi, dedikodu da bana galebe etti [⁹].
[8] Hazret-i Davud'un «dâvanız nedir» demesine karşı böyle söylemişlerdi. [9] Yani vermeğe mecbur oldum.— İ. H. İzmirli
Kâle lekad zalemeke bi suâli na’cetike ilâ niâcih(niâcihî), ve inne kesîren minel huletâi le yebgî ba’duhum alâ ba’dın illellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve kalîlun mâ hum, ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festagfere rabbehu ve harre râkian ve enâb(enâbe). (SECDE ÂYETİ)
Davut «— * O, koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle sana zulüm ve gadir etmiştir. Mallarını birbirine karıştıran ortakların çoğu birbirlerine haksızlık yapar. Şu kadar ki iman edip iyi amel işlemiş olsunlar. Böyle olanlar da azdır» dedi. Davut kendisini intibaha düşürdüğümüzü anladı [¹⁰]. Rabbinden yarlıganmak diledi, secdeye kapandı, O/na sığındı.
[10] Dâvacıların aralarında hâkim olmak suretiyle denediğimizi anladı. O iki davacı zaten suikast için gelmişlerdi. Davut Aleyhisselâm bunu anladı da ürktü. Fakat bunlar suikastte muvaffak olamayacaklarını anlayınca öyle bir dâva tertip ettiler. Davut Aleyhisselâm diğer davacının da sözünü dinleyecekken dinlemeden, şu kadar ki ikinci davacıya bakarak itirafını anlayarak hükmetti. Davut Aleyhisselâm rıza-ı bari için onları affetti, intikam almak elinde iken vazgeçti. İşte denemek buydu. İntikam niyetinden dolayı istiğfar etti veya suikast zannettiğine pişman oldu. Davacıları melekler addederek bu hâli «Urya» kıssasına hamletmek asla doğru değildir. Bu kıssa âyat-ı celilenin siyak ve sibakına, şan-ı nübüvvete münafidir. Maamafih ancak «Urya» nın bidayeten tâlip olduğu bir kadına Hazret-i Davud'un talip olması caiz olabilir, bu bapta efdal ve ûlâ olanı terketmiş olabilir. Çünkü o zamanda bu haller olağan şeylerdi.— İ. H. İzmirli
Fe gafernâ lehu zâlik(zâlike), ve inne lehu indenâ le zulfâ ve husne meâb(meâbin).
Biz de onun bu hâlini [¹¹] yarlıgadık, çünkü o, nezdimizde bize yakın bulunacak, dönüp geleceği yeri de güzel olacaktır.
[11] Mücerret dâva ile zulüm ettiğine hükmetmesini. Yahut, başkasının, Urya'nın talip olduğu bir kadını, ehli ona nikâhtan vazgeçtikten sonra alması hususunu.— İ. H. İzmirli
Yâ dâvûdu innâ cealnâke halîfeten fîl ardı fahkum beynen nâsi bil hakkı ve lâ tettebiil hevâ fe yudılleke an sebîlillâh(sebîlillâhi), innellezîne yadıllûne an sebîlillâhi lehum azâbun şedîdun bi mâ nesû yevmel hisâb(hisâbi).
Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. Artık nâs arasında doğrulukla hükmet. Hevesine tâbi olma, yoksa o, seni Allah yolundan şaşırtır. Allah yolundan şaşıranlar yok mu, onlar hesap görülecek günü unuttuklarından dolayı şiddetli azaba uğrayacaklardır.— İ. H. İzmirli
Ve mâ halaknes semâe vel arda ve mâ beynehumâ bâtıla(bâtılen), zâlike zannullezîne keferû, fe veylun lillezîne keferû minen nâr(nâri).
Biz göğü, yeri ve aralarındakini boşuna yaratmadık, boşuna yaratmak keyfiyeti kâfirlerin zan ve tahminidir. Uğrayacakları ateşten vay kâfirlerin haline!— İ. H. İzmirli
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar