Surenin adı, içinde mü'min bir kimseden bahsedilen 28. ayetten alınmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İbn Abbas ve Cabir b. Ziyad'a göre, bu sure Zümer Suresi'nden hemen sonra nazil olmuştur. Bu surenin Kur'an'daki tertibi, nüzul sırasıyla mutabakat halindedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: Bu surenin ihtiva ettiği konulardan, surenin nazil olduğu zamanda, müslümanların ne gibi zorluklarla karşı karşıya bulundukları ve o dönemin şartları oldukça açık bir şekilde anlaşılıyor. Müşrikler Mekke'de, Rasûlullah'ın (s.a) davetine iki tür yöntemle karşı koyuyorlardı. Birincisi, çeşitli tartışma ortamları açmak ve yalan, iftira yoluyla Rasûlullah'ı (s.a) ve müslümanları yıpratmak. Böylece hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan kimselerin kafalarında istifhamlar oluşturarak, onları tereddüde düşürmek istiyorlardı. İkincisi Hz. Peygamber'in (s.a) öldürülmesini sağlamak için şiddetli bir muhalefet havası estirerek planlar yapıyorlardı. Böylece o öldürülse bile, hiç kimse aldırmayacaktı. Hatta bir defasında Hz. peygamber'i (s.a) öldürme denemesine dahi kalkıştılar. Buhari, Abdullah bin Ömer bin As'tan şöyle bir rivayet nakleder: "Bir gün Rasûlullah (s.a) Harem-i Şerif'te namaz kılmakta idi. Aniden Ukbe bin Ebi Muayt, Rasûlullah'ın (s.a) boynuna bir bez parçası sardı ve sıkmak sureti ile onu öldürmeye kalkıştı. Tam o sırada Hz. Ebubekir (r.a) yetişerek, Ukbe'yi itti ve Rasûlullah'ı (s.a) onun elinden kurtardı."
Hz. Abdullah, Hz. Ebubekir'in (r.a) Ukbe ile mücadele ederken "Siz sadece "Benim Rabbim Allah'tır." dediği için mi bir kimseyi öldürüyorsunuz?" dediğini söyler. Aynı hadisi farklı bir şekilde İbn Hişam ve ayrıca Neseî ve İbn Ebi Hatim de nakletmişlerdir.
Konu: Surenin başında bu iki husus açıkça anlatıldıktan sonra, aynı konular çerçevesi içinde, gayet etkili ve ders verici yorumlar yapılmıştır. Kafirlerin, Hz. Peygamber'i (s.a.) öldürme planları hakkında Al-i Firavun'un kıssası (23. ayetten 55. ayete kadar) zikredilerek şu üç gruba da ayrı ayrı dersler verilmiştir.
1) Kafirlere, "Sizler Firavun'un Hz. Musa'ya (a.s) yapmak istediği aynı şeyleri Hz. Muhammed'e de yapmak istiyorsunuz" denmektedir. Sizler kendi akibetinizin, Firavun'un akibeti gibi olmasını mı istiyorsunuz?"
2) Hz. Peygamber (s.a) ve ashabına Allah, "Bu zalim ve kafirler ne kadar kuvvetli ve size karşı ne kadar üstün görünüyorlarsa da, yaymaya çalıştığınız dinin sahibi olan Allah'ın herkesten kuvvetli ve herşeye kadir olduğuna yürekten inanmalısınız." diye buyurmaktadır. Binaenaleyh, bunların tehdit ve zulümlerine karşı Allah'a sığının ve hiç korkmadan İslâm dinini yaymak için çalışmaya devam edin. Allah'a iman edenlerin her türlü tehdide karşı verdikleri cevap, Hz. Musa'nın (a.s) Firavun'a verdiği cevap gibidir: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınıyorum." Şayet sizler önünüzdeki tehlikelerden hiç korkmadan, İslâm'ı tebliğ etmeye devam ederseniz, şüphesiz o takdirde zafer sizlerin olacaktır. Günümüzün Firavun'ları da, Mısır Firavunu'nun gördüğü gibi zaferin iman edenlerin olduğunu göreceklerdir. Zafer gelinceye değin, üzerinize adeta bir tufan gibi arka arkaya gelen her türlü zulüm ve eleştiriye, sabırla karşı koymalısınız.
3) Bu iki grubun dışında, Rasûlullah'ın (s.a) davetinin hak olduğunu anlayan ve Kureyş kafirlerinin Hz. Peygamber'e (s.a.) haksız yere ve açıkça zulmettiğini gören üçüncü bir grup daha vardır. Fakat bu kimseler buna rağmen Hak-Batıl arasında devam eden savaşa seyirci kalıyorlar. Bu yüzden Allah, "Yazıklar olsun! Hakka tecavüz edilirken sizler hâlâ seyretmektesiniz" diye buyurdu. Böyle bir durumda vicdanı tamamen kararmamış olan kimseler her türlü bahaneyi bir kenara iterek, Hakkı savunmalıdırlar. Tıpkı Firavun'un Hz. Musa'yı (a.s) öldürmek istediğinde, o ana kadar imanını gizleyen bir mü'minin "Ben işimi Allah'a bırakıyorum" diyerek, Hakkı müdafaa için ortaya çıkışı gibi. Hepinizin bildiği gibi, Firavun o mü'mine dokunmaya cesaret edememiş ve ona bir zarar da verememiştir.
Kafirlerin, Mekke'de süren, Hakkı yenilgiye uğratma mücadelesine karşılık, Allah Teâlâ, tevhid ve ahiret düşüncesi ile ilgili delilleri serdetmiştir. Zaten kafirler ile Hz. Peygamber (s.a) arasındaki ihtilafın merkez noktası burasıydı. Bu delillerle, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) karşı ortaya koydukları tavrın ilmî ve mantıkî hiçbir delile dayanmadığı isbat edilmiştir. Ayrıca Allah, Kureyş'in ileri gelenlerinin asıl itirazlarının Hz. Peygamber'in (s.a) mesajına olmayıp, bunun bir bahane olarak öne sürüldüğünü belirtmiştir. Onların asıl korkusu, iktidarın ellerinden çıkma ihtimaliydi. Bu yüzden, o kadar şiddetle Rasûlullah'a (s.a) karşı çıkıyorlardı. Dolayısıyla 58. ayette açıkça şöyle denilmiştir: "Sizlerin Peygambere karşı çıkmanızın nedeni tekebbürden başka bir şey değildir. Hz. Peygamber'in (s.a.) davetini kabul ettiğiniz takdirde büyüklüğünüzün ortadan kalkacağını bildiğinizden dolayı, Rasûlullah'ın (a.s) davetini engellemek için elinizden gelen her hileye başvuruyorsunuz."
Bu surede aynı konular işlenerek, kafirlere tekrar tekrar "Şayet bu mücadeleden vazgeçmezseniz, akibetiniz sizden önceki toplumlar gibi olacak ve ahirette de onlardan daha beter cezalara uğrayacaksınız. İşte o vakit pişman olursunuz ama pişmanlığınızın sizlere bir yararı dokunmaz" denilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
40
Bağışlayan · Mekke
غافر
85
Sure Adı Açıklaması
Surenin adı, içinde mü'min bir kimseden bahsedilen 28. ayetten alınmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İbn Abbas ve Cabir b. Ziyad'a göre, bu sure Zümer Suresi'nden hemen sonra nazil olmuştur. Bu surenin Kur'an'daki tertibi, nüzul sırasıyla mutabakat halindedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel arkaplan: Bu surenin ihtiva ettiği konulardan, surenin nazil olduğu zamanda, müslümanların ne gibi zorluklarla karşı karşıya bulundukları ve o dönemin şartları oldukça açık bir şekilde anlaşılıyor. Müşrikler Mekke'de, Rasûlullah'ın (s.a) davetine iki tür yöntemle karşı koyuyorlardı. Birincisi, çeşitli tartışma ortamları açmak ve yalan, iftira yoluyla Rasûlullah'ı (s.a) ve müslümanları yıpratmak. Böylece hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan kimselerin kafalarında istifhamlar oluşturarak, onları tereddüde düşürmek istiyorlardı. İkincisi Hz. Peygamber'in (s.a) öldürülmesini sağlamak için şiddetli bir muhalefet havası estirerek planlar yapıyorlardı. Böylece o öldürülse bile, hiç kimse aldırmayacaktı. Hatta bir defasında Hz. peygamber'i (s.a) öldürme denemesine dahi kalkıştılar. Buhari, Abdullah bin Ömer bin As'tan şöyle bir rivayet nakleder: "Bir gün Rasûlullah (s.a) Harem-i Şerif'te namaz kılmakta idi. Aniden Ukbe bin Ebi Muayt, Rasûlullah'ın (s.a) boynuna bir bez parçası sardı ve sıkmak sureti ile onu öldürmeye kalkıştı. Tam o sırada Hz. Ebubekir (r.a) yetişerek, Ukbe'yi itti ve Rasûlullah'ı (s.a) onun elinden kurtardı."
Hz. Abdullah, Hz. Ebubekir'in (r.a) Ukbe ile mücadele ederken "Siz sadece "Benim Rabbim Allah'tır." dediği için mi bir kimseyi öldürüyorsunuz?" dediğini söyler. Aynı hadisi farklı bir şekilde İbn Hişam ve ayrıca Neseî ve İbn Ebi Hatim de nakletmişlerdir.
Konu: Surenin başında bu iki husus açıkça anlatıldıktan sonra, aynı konular çerçevesi içinde, gayet etkili ve ders verici yorumlar yapılmıştır. Kafirlerin, Hz. Peygamber'i (s.a.) öldürme planları hakkında Al-i Firavun'un kıssası (23. ayetten 55. ayete kadar) zikredilerek şu üç gruba da ayrı ayrı dersler verilmiştir.
1) Kafirlere, "Sizler Firavun'un Hz. Musa'ya (a.s) yapmak istediği aynı şeyleri Hz. Muhammed'e de yapmak istiyorsunuz" denmektedir. Sizler kendi akibetinizin, Firavun'un akibeti gibi olmasını mı istiyorsunuz?"
2) Hz. Peygamber (s.a) ve ashabına Allah, "Bu zalim ve kafirler ne kadar kuvvetli ve size karşı ne kadar üstün görünüyorlarsa da, yaymaya çalıştığınız dinin sahibi olan Allah'ın herkesten kuvvetli ve herşeye kadir olduğuna yürekten inanmalısınız." diye buyurmaktadır. Binaenaleyh, bunların tehdit ve zulümlerine karşı Allah'a sığının ve hiç korkmadan İslâm dinini yaymak için çalışmaya devam edin. Allah'a iman edenlerin her türlü tehdide karşı verdikleri cevap, Hz. Musa'nın (a.s) Firavun'a verdiği cevap gibidir: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınıyorum." Şayet sizler önünüzdeki tehlikelerden hiç korkmadan, İslâm'ı tebliğ etmeye devam ederseniz, şüphesiz o takdirde zafer sizlerin olacaktır. Günümüzün Firavun'ları da, Mısır Firavunu'nun gördüğü gibi zaferin iman edenlerin olduğunu göreceklerdir. Zafer gelinceye değin, üzerinize adeta bir tufan gibi arka arkaya gelen her türlü zulüm ve eleştiriye, sabırla karşı koymalısınız.
3) Bu iki grubun dışında, Rasûlullah'ın (s.a) davetinin hak olduğunu anlayan ve Kureyş kafirlerinin Hz. Peygamber'e (s.a.) haksız yere ve açıkça zulmettiğini gören üçüncü bir grup daha vardır. Fakat bu kimseler buna rağmen Hak-Batıl arasında devam eden savaşa seyirci kalıyorlar. Bu yüzden Allah, "Yazıklar olsun! Hakka tecavüz edilirken sizler hâlâ seyretmektesiniz" diye buyurdu. Böyle bir durumda vicdanı tamamen kararmamış olan kimseler her türlü bahaneyi bir kenara iterek, Hakkı savunmalıdırlar. Tıpkı Firavun'un Hz. Musa'yı (a.s) öldürmek istediğinde, o ana kadar imanını gizleyen bir mü'minin "Ben işimi Allah'a bırakıyorum" diyerek, Hakkı müdafaa için ortaya çıkışı gibi. Hepinizin bildiği gibi, Firavun o mü'mine dokunmaya cesaret edememiş ve ona bir zarar da verememiştir.
Kafirlerin, Mekke'de süren, Hakkı yenilgiye uğratma mücadelesine karşılık, Allah Teâlâ, tevhid ve ahiret düşüncesi ile ilgili delilleri serdetmiştir. Zaten kafirler ile Hz. Peygamber (s.a) arasındaki ihtilafın merkez noktası burasıydı. Bu delillerle, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) karşı ortaya koydukları tavrın ilmî ve mantıkî hiçbir delile dayanmadığı isbat edilmiştir. Ayrıca Allah, Kureyş'in ileri gelenlerinin asıl itirazlarının Hz. Peygamber'in (s.a) mesajına olmayıp, bunun bir bahane olarak öne sürüldüğünü belirtmiştir. Onların asıl korkusu, iktidarın ellerinden çıkma ihtimaliydi. Bu yüzden, o kadar şiddetle Rasûlullah'a (s.a) karşı çıkıyorlardı. Dolayısıyla 58. ayette açıkça şöyle denilmiştir: "Sizlerin Peygambere karşı çıkmanızın nedeni tekebbürden başka bir şey değildir. Hz. Peygamber'in (s.a.) davetini kabul ettiğiniz takdirde büyüklüğünüzün ortadan kalkacağını bildiğinizden dolayı, Rasûlullah'ın (a.s) davetini engellemek için elinizden gelen her hileye başvuruyorsunuz."
Bu surede aynı konular işlenerek, kafirlere tekrar tekrar "Şayet bu mücadeleden vazgeçmezseniz, akibetiniz sizden önceki toplumlar gibi olacak ve ahirette de onlardan daha beter cezalara uğrayacaksınız. İşte o vakit pişman olursunuz ama pişmanlığınızın sizlere bir yararı dokunmaz" denilmiştir.
O, günahı yarlıgayan, tövbeyi kabul eden, ukubette şiddetli, in/am ve ihsanı bol olan Zat/tır. O/ndan başka tapacak yoktur. Dönüş O/nun tarafınadır.— İ. H. İzmirli
Allah/ın âyetlerinde, kâfirlerden başka çene çalan bulunmaz [⁴]. Onların şehirlerde dolaşmaları seni aldatmasın [⁵].
[4] Âyetlere tecavüz etmez, onların iptaline yeltenmez. [5] Ticaret ile gidip gelmelerini, bol bol geçinmelerini aldırma. Sonu fenadır.— İ. H. İzmirli
Kezzebet kablehum kavmu nûhın vel ahzâbu min ba’dıhım ve hemmet kullu ummetin bi resûlihim li ye’huzûhu ve câdelû bil bâtılı li yudhıdû bihil hakka fe ehaztuhum, fe keyfe kâne ıkâb(ıkâbi).
Onlardan evvel Nuh kavini, onlardan sonra gelen fırkalar da [⁶] peygamberlerini yalancı saymışlardı. Her bir ümmetin maksadı peygamberlerini yakalayıp öldürmekti. Hak/kı ayak altına almak uğrunda boş sözlerle çene çalmışlardı. Ben de onları yakaladım, ukubetim nasıl oldu? Bak azabımdan kurtulabildiler mi?
[6] Âd ve Semud kavimleri.— İ. H. İzmirli
Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke vekıhim azâbel cahîm(cahîmi).
Arş/ı taşıyanlar, arş/ın etrafında dolaşanlar Rablerini överek tespih ve tenzih ederler, kalpleriyle O/na inanırlar, mü/minler için yarlıganmak (bağışlanmak) dilerler: «— Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin herşeyi kaplamıştır. Artık tövbe edip yolunda gidenleri yarlığa (bağışla) , onları Cehennem azabından koru».— İ. H. İzmirli
Rabbenâ ve edhilhum cennâti adninilletî vaadtehum ve men salaha min âbâihim ve ezvâcihim ve zurriyyâtihim inneke entel azîzul hakîm(hakîmu).
«— Ey Rabbimiz! Onları babalarından, zevcelerinden, zürriyetlerinden salâh halde bulunanları vaadettiğin Cennetlere sok. Çünkü yegâne galip sensin, hakim sensin».— İ. H. İzmirli
İnnellezîne keferû yunâdevne le maktullâhi ekberu min maktikum enfusekum iz tud’avne ilel îmâni fe tekfurûn(tekfurûne).
Kâfirler yok mu, ateşe girerlerken [¹] onlara «— Allah/ın sizi düşman tutması bugün öz nefislerinizi [²] düşman tutmanızdan daha şiddetlidir. Çünkü siz dünyada imana dâvet olundunuz da kâfir oldunuz» diye nida olunacak [³].
[1] O esnada keşke yok olsaydık gibi sözler ile öz nefislerine düşmanlık gösterdikleri veya birbirlerini düşman tuttukları zaman. [2] Veya birbirinizi. [3] Veya imana dâvet olunup kâfir olduğunuz zaman Allah'ın âzabı sizin öz nefsinize olan düşmanlıktan daha şiddetlidir diye nida olunacak.— İ. H. İzmirli
Kâlû rabbenâ emettenesneteyni ve ahyeytenesneteyni fa’terefnâ bi zunûbinâ fe hel ilâ hurûcin min sebîl(sebîlin).
Onlar «— Ey Rabbimiz bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin, işte günahlarımızı itiraf ettik, artık buradan çıkmaya bir yol var mıdır?» diyecekler.— İ. H. İzmirli
Zâlikum bi ennehû izâ duiyallâhu vahdehu kefertum, ve in yuşrek bihî tu’minû, fel hukmu lillâhil aliyyil kebîr(kebîri).
Bulunduğunuz bu azabın sebebi şudur ki ne vakit size «— Tanrı birdir» denilse siz kâfir olurdunuz, O/na şerik koşuldu mu iman getirirdiniz, bugün hüküm yüce, ulu Tanrı/nındır.— İ. H. İzmirli
Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
O, mertebeleri yükseltir [⁴] arş sahibidir. Kavuşulacak [⁵] gün ile korkutmak için kullarından dilediği kimseye kendi buyurultusuyle peygamberlik ruhunu, vahiy telkin eder.
[4] Mü'minlerin derecelerini yahut halkın ulûm ve ahlâkta derecelerini yükseltir. Yahut sıfat-ı celilesi yüksektir. [5] Azaba kavuşulacak, veya halk birbirine kavuşacak.— İ. H. İzmirli
Yevme hum bârizûn(bârizûne) lâ yahfâ alâllâhi min hum şey’un, li menil mulkul yevm(yevme), lillâhil vâhidil kahhâr(kahhâri).
İşte o gün, mahlûkat kabirlerinden çıkarlar [⁶], onların hiçbir işi Allah/a hafi kalmaz. Bugün mülk kimindir? Tek ve kahhar olan Allah/ındır [⁷].
[6] Yahut meydana çıkarlar, ötede beride saklı kalmazlar, amelleri tahir, sırları münkeşif olur. [7] Soran Allah, cevap veren gene Allah'tır. Çünkü hem tek, hem kahhar olan Allah'ın sualine cevap verecek bir fert bulunamaz.— İ. H. İzmirli
Ve enzirhum yevmel âzifeti izil kulûbu ledel hanâciri kâzımîn(kâzımîne), mâ liz zâlimîne min hamîmin ve lâ şefîin yutâu.
Onları, gelip çatacak olan gün ile korkut. O gün yürekler, korkudan gırtlağa dayanmış, gam ve gussa ile dolmuş bir haldedir. Zalimler için ne candan bir dost, ne sözü tutulur bir şefaatçi bulunamaz.— İ. H. İzmirli
Vallâhu yakdî bil hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yakdûne bi şey’in, innallâhe huves semîul basîr(basîru).
Allah doğrulukla işi bitirir, O/nu bırakarak taptıkları putlar hiçbir işi bitiremezler, çünkü her sözünüzü işiten, her hareketinizi gören, Allah/tır.— İ. H. İzmirli
E ve lem yesîrû fîl ardı fe yenzurû keyfe kâne âkibetullezîne kânû min kablihim, kânû hum eşedde min hum kuvveten ve âsâran fîl ardı fe ehazehumullâhu bi zunûbihim ve mâ kâne lehum minallâhi min vâk(vâkın).
Onlar yeryüzünde gezip kendilerinden evvel gelenlerin hangi akıbete uğradıklarını görmüyorlar mı? Onlar kendilerinden daha kuvvetli, yeryüzünde daha çok eser göstermiş kimselerdi [²]. Allah onları günahları sebebiyle azaba çarptı. Onları Allah/ın azabından koruyan bulunmadı.
[2] Yapıları, kaleleri daha çoktu. Veya kılıç kuşanmış, mızrak tutmuş adamlardı.— İ. H. İzmirli
Zâlike bi ennehum kânet te’tîhim rusuluhum bil beyyinâti fe keferû fe ehazehumullâh(ehazehumullâhu), innehu kaviyyun şedîdul ikâb(ikâbi).
Bu azap şunun içindir ki onlara peygamberleri açık mûcizeler getirmişlerdi, onlar ise kâfir oldulardı, bunun üzerine Allah onları azaba çarptı. Çünkü O, kuvvetli, ukubette şiddetlidir.— İ. H. İzmirli
Ve lekad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ve sultânin mubîn(mubînin).
23, 24. * Biz Musa/yı, Firavun/a, Haman/a ve Karun/a mûcizelerimizle, apaşikâr bir burhanla göndermiştik. Onlar ise Musa hakkında «büyücüdür, yalana dadanmıştır» demişlerdi.— İ. H. İzmirli
İlâ fir’avne ve hâmâne ve kârûne fe kâlû sâhirun kezzâb(kezzâbun).
23, 24. * Biz Musa/yı, Firavun/a, Haman/a ve Karun/a mûcizelerimizle, apaşikâr bir burhanla göndermiştik. Onlar ise Musa hakkında «büyücüdür, yalana dadanmıştır» demişlerdi.— İ. H. İzmirli
Fe lemmâ câehum bil hakkı min indinâ kâlûktulû ebnâellezîne âmenû meahu vestahyû nisâehum, ve mâ keydul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
Musa onlara tarafımızdan hak bir din getirince onlar «— Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını diri bırakın [³]» dediler. Kâfirlerin bu hileleri ancak beyhude olmaktan ibaret kaldı.
[3] Tekrar yine böyle işkenceye başlayın.— İ. H. İzmirli
Ve kâle fir’avnu zerûnî aktul mûsâ vel yed’u rabbeh(rabbehu), innî ehâfu en yubeddile dînekum ev en yuzhire fîl ardıl fesâd(fesâde).
Firavun dedi ki «— Beni bırakın ki Musa/yı öldüreyim, o da varsın Rabbini çağırsın da kendisini benden kurtarsın. Çünkü ben onun dininizi değiştireceğinden veya Mısır toprağında fesat çıkaracağından korkuyorum.— İ. H. İzmirli
Ve kâle raculun mû’minun min âli fir’avne yektumu îmânehû e taktulûne raculen en yekûle rabbiyallâhu ve kad câekum bil beyyinâti min rabbikum, ve in yeku kâziben fe aleyhi kezibuh(kezibuhu), ve in yeku sâdikan yusibkum ba’dullezî yeidukum, innallâhe lâ yehdî men huve musrifun kezzâb(kezzâbun).
Firavun ailesinden olup mü/minken imanını gizleyen bir adam Firavun/un etrafında bulunanlara dedi ki «— Rabbim Allah/tır, diyen ve size Rabbinizden açık mûcizeler getiren adamı öldürecek misiniz? Bilfarz o yalancıysa yalanın vebali kendinedir, şayet sözünde gerçekse size vaadettiği azabın bir kısmı başınıza gelir. Çünkü Allah haddin geçeni, yalana dadananı hidayete erdirmez»;— İ. H. İzmirli
Yâ kavmi lekumul mulkul yevme zâhirîne fîl ardı fe men yensurunâ min be’sillâhi in câenâ, kâle fir’avnu mâ urîkum illâ mâ erâ ve mâ ehdîkum illâ sebîler reşâd(reşâdi).
«— Ey kavmim! Bugün saltanat sizindir, Mısır toprağında İsrail oğullarına galipsiniz. Musa/yı öldürünce bize Allah/ın azabı gelecek olursa bizi ondan kim kurtarabilir?» Firavun dedi ki «— Ben size ancak muvafık gördüğüm reyi bildiriyorum [¹] ben size ancak doğru bir yol gösteriyorum».
[1] Hakkınızda muvafık gördüğüm rey Musa'yı öldürmektir. Bu bapta başka bir reyim yoktur. Onu da size bildirdim; bunun sözüne kulak asmayın. Benim işime mâni olmayın.— İ. H. İzmirli
30, 31. O mü/min olan adam da şöyle dedi: «-— Ey kavmim! Peygamberlerini yalancı saymak mutatları olan Nuh, Âd ve Semud kavmi, ondan sonra gelen kavim gibi güruhların geçirdikleri bir gün gibi bize bir gün gelmesinden [²] korkuyorum. Allah kulları için asla zulüm etmek istemez [³]»;
[2] Onların uğradıkları bir akıbet gibi bir akıbete uğramanızdan. [3] Günahsız hiçbir kimseye asla ukubet etmez.— İ. H. İzmirli
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar