Sure adını 16. ayetten alır. Meryem sûresi, 98 âyet olup Mekke'de nâzil olmuştur. Bazı tefsircilere göre 58. âyet, bazılarına göre de 71. âyet Medine'de nâzil olmuştur. Bu sûre, diğer bahisler yanında, özellikle Hz. Meryem'den ve onun Hz. İsa'yı dünyaya getirmesinden bahsetmesi sebebiyle "Meryem sûresi" adını almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu sure Habeşistan'a hicretten önce nazil olmuştur. Sahih hadislere göre, Hz. Cafer (r.a) , Necaşi, muhacirleri sarayında topladığı zaman onun huzurunda bu sûrenin 1-40. ayetlerini okumuştur.
Tarihsel Arka-Planı:
O dönemin şartlarına Kehf Suresi'nin giriş bölümünde de kısaca değinmiştik. Burada daha çok bu ve benzeri surelerin anlamını kavramamıza yardımcı olacak ayrıntılara yer vermek istiyoruz. Kureyş'in ileri gelenleri İslâmî hareketi alay ve küçümseme ile, tehditler yaparak, iftiralar atarak bastıramayacaklarını anlayınca işkence, maddi baskı ve ekonomik kısıtlamalara baş vurdular. Yeni müslümanları kabilelerinden ayırıyor, onlara işkence yapıyor, onları açlığa mahkum ediyor, hatta İslâm'dan vazgeçmeleri için onlara fiziksel baskı ve acı uyguluyorlardı. Bu işkencenin en zavallı kurbanları ise fakirler, köleler ve Kureyş'e sığınan yabancılardı. Örneğin, Bilal, Amir bin Füheyra, Ummi Ubeys, Zinnire, Ammar bin Yasir ve onun anne-babası. Bu zavallı insanlar dövülüyor, hapsediliyor aç ve susuz bırakılıyor ve Mekke'nin kaynar kumları üzerinde sürükleniyorlardı. Çoğu kimse vasıflı işçileri çalıştırıyor ve yaptıkları işin karşılığını vermiyordu. Buna örnek olarak Buhari ve Müslim'de yer alan Habbab b. Eret olayını gösterebiliriz.
"Mekke'de demircilik (nalbantlık) yapıyordum; bir keresinde As ibn Vail'in bir işini yaptım. Paramı almaya gittiğimde "Muhammed'den vazgeçmedikçe sana ücretini ödemeyeceğim" dedi.
Aynı bağlamda Habbab derki: "Bir gün Nebi (s.a) Kabe'nin gölgesinde oturuyordu. Ona gittim ve "Ey Allah'ın Rasûlu! İşkence son sınırına ulaştı. Niçin Allah'a dua etmiyorsun?" Nebi (s.a) buna çok kızdı. Dedi ki: "Sizden önce geçen müminler sizden daha çok acı çektiler. Onların kemikleri demir taraklarla tarandı, başları testere ile kesildi, fakat yine de imanlarından dönmediler. Seni temin ederim ki, Allah dinini tamamlayacaktır ve öyle bir zaman gelecek ki bir kimse Sana'dan Hadramut'a kadar yolculuk yapacak ve Allah'dan başka korkulacak hiçbir kimse ile karşılaşmayacaktır. Fakat siz sabırsızlığa düşüyorsunuz." (Buhari)
Şartlar artık dayanılmaz hale geldiğinde, Peygamber (s.a) Peygamberliğinin 5. yılının Recep ayında ashabına şöyle bir tavsiyede bulundu: "Habeşistan'a hicret edebilirsiniz, çünkü orada hiç kimsye haksızlık yapılmasına izin vermiyen bir kral vardır. Onun ülkesinde hayır vardır. Allah size bu beladan bir kurtuluş verinceye kadar orada kalabilirsiniz."
Bundan sonra ilk planda 11 erkek ve 4 kadın Habeşistan'a doğru yola çıktılar. Kureyşliler onları sahile kadar takip etti, fakat müslümanlar şans eseri olarak Şuaybiye limanında hemen Habeşistan'a gidecek olan bir gemiye rastladılar ve kurtuldular. Birkaç ay sonra bir grup mümin daha Habeşistan'a hicret etmiş ve sayıları, Kureyş'ten 83 erkek ve 11 kadın, Kureyşli olmayanlardan da 7 kişiye ulaşmıştı. Bundan sonra Mekke'de Peygamber'le (s.a) birlikte sadece 40 kişi kalmıştı.
Bu hicretten sonra Mekke'de "onları yakalayın" diye büyük bir feryat başladı. Çünkü Kureyşli her aile bu olaydan olumsuz bir şekilde etkilenmişti. Bir oğul, bir damat, bir kız, bir kız kardeş veya bir erkek kardeş kaybetmeyen hemen hemen hiç bir aile yoktu. Mesela, muhacirler arasında Ebu Cehil'in, Ebu Süfyan'ın ve müslümanlara yaptıkları işkencelerle meşhur Kureyş'in diğer ileri gelenlerinin yakın akrabaları da vardı. Örneğin Ebu Cehil'in kardeşi, Selma bin Hişam ve yeğeni Hişam bin Ebi Huzeyfe, Ayyaş bin Ebi Rabeyye, Ümmü Seleme, Ebu Süfyan'ın kızı Ümmü Habibe, Utbe'nin oğlu ve Hind'in kardeşi Ebu Huzeyfe, Suheyl bin Amr'ın kızı Sehile vs. Bu nedenle bazılarının İslâm'a düşmanlığı daha da artarken, bazıları bundan etkilenerek İslâmı kabul ediyordu. Mesela bu hicret Hz. Ömer üzerinde çok derin etkiler yaratmıştı. Onun akrabalarından biri olan Hasme'nin kızı Leyla şöyle anlatıyor: "Kocam Ambr b. Rebia gitmişti, ben de hicret için eşyalarımı hazırlıyordum. O sırada Ömer geldi ve ben yolculuk için hazırlanmakla meşgulken beni seyretmeye başladı.
Sonra "Sen de mi hicret edeceksin?" dedi. Ben de: "Evet, Allah'a andolsun siz bize çok işkence ettiniz. Fakat Allah'ın geniş arzı bizim için açıktır. Şimdi Allah'ın bize barış ve huzur ihsan edeceği bir yere gidiyoruz." diye cevap verdim. O zaman Ömer'in yüzünde o güne dek görmediğim bir duygu ifadesi gördüm. Sadece "Allah sizinle beraber olsun" dedi ve gitti."
Hicretten sonra Kureyşliler toplantılar yaptılar ve Ebu Cehil'in üvey kardeşi Abdullah ibni Ebi Rebia'yı ve Amr b. As'ı Necaşi'yi muhacirleri Mekke'ye geri iade etmeye ikna etmek üzere değerli hediyelerle Habeşistan'a göndermeye karar verdiler. Hz. Ümmü Seleme (Nebi'nin hanımlarından biri) muhacirler arasındaydı ve olayın bu kısmını şöyle anlatmıştır: "Kureyş'in bu iki akıllı sözcüsü Habeşistan'a ulaştıklarında değerli hediyeleri Necaşi'nin sarayındaki adamları arasında dağıttılar ve onları Necaşi'yi muhacirleri geri vermeye teşvik etmeleri için ikna ettiler. Daha sonra Necaşi'nin huzuruna çıktılar, ona da değerli hediyeler verip: "Şehrimizden bazı akılsız insanlar ülkenize sığınmış, liderlerimiz bizi, bu insanları geri iade etmenizi rica etmek üzere size gönderdiler. Bu sapıklar bizim inancımızdan döndüler, sizin dininize de girmediler, fakat yeni bir din icad ettiler," dediler. Onlar konuşmalarını bitirir bitirmez, saray adamları onları destekledi ve: "Biz onları memleketlerine geri göndereceğiz, çünkü kendi kavimleri onları daha iyi bilir. Onları burada barındırmamız doğru değil. "Kral buna sinirlendi ve yeterli bir araştırma yapmadan onları geri vermeyeceğim. Bu insanlar başka bir ülkeye değil de benim ülkeme sığındıkları ve buraya barınmaya geldikleri için onlara ihanet etmeyeceğim. İlk önce onlara haber gönderip daha sonra bu insanların onlar hakkında öne sürdükleri suçlamaları araştıracağım. Sonra son kararımı vereceğim" dedi. Bundan sonra Kral Peygamber'in (s.a) ashabına haber gönderdi ve onları sarayına çağırdı.
Muhacirler Kral'ın gönderdiği haberi duyunca toplandı ve Kral'a ne söyleyeceklerini tartıştılar. Sonunda şu karara vardılar: "Kral'a Peygamberimizin (s.a) öğrettiklerini, ona hiçbir şey ekleyip eksiltmeden, bildirelim ve bizi ülkesinde barındırma veya dışarı atma kararını ona bırakalım." Saraya geldiklerinde Kral hemen onlara şu soruyu yöneltti: "Kavminizin dininden çıkıp, ne benim inandığım dine, ne de varolan dinlerden hiçbirine girmediğinizi biliyorum. İnandığınız bu yeni dinin ne olduğunu bilmek istiyorum." Bunun üzerine Cafer ibn Ebi Talib Muhacirler adına önceden hazırlanmadığı bir konuşma yaptı.
"Ey Kral! Biz cehalete batmış ve sapıtmıştık. İşte o zaman Muhammed (s.a) bize Allah'ın Rasûlü olarak geldi ve bizi islah etmek için elinden geleni yaptı. Fakat Kureyşliler ona uyanlara işkence etmeye başladılar. Bizde bu işkence ve acılardan kurtulmak amacıyla sizin ülkenize geldik." Bu konuşmadan sonra Kral: "Allah tarafından sizin peygamberinize gönderilen vahiyden bir bölümünü oku!" dedi. Bunun üzerine Cafer, Meryem suresinin Yahya ve İsa (a.s) ile ilgili kıssayı anlatan bölümünü okudu. Kral bunu dinledi ve ağlamaya başladı, o denli ağladı ki sakalları gözyaşından ıslandı. Cafer (r.a) okumasını bitirdiğinde: "Muhakkak bu söz İsa'ya indirilen aynı kaynaktan geliyor. Allah'a andolsun sizi bunların eline teslim etmeyeceğim" dedi.
Ertesi gün Amr b. As, Necaşi'ye gitti ve şöyle dedi: "Onlara bir haber daha gönder ve onların Meryem oğlu İsa ile ilgili inançlarını sor, çünkü onlar onun hakkında kötü şeyler söylüyorlar." Kral tekrar muhacirlere haber gönderdi. Muhacirler o zamana kadar Amr'ın düzenini öğrenmişlerdi. Tekrar bir araya geldiler ve Kral, Hz. İsa ile ilgili soruyu sorduğunda ne cevap vereceklerini tartıştılar. İçinde bulundukları durumun çok kritik olmasına ve hepsinin de bundan korkmalarına rağmen, bu konuda Allah'ın ve Rasûlü'nün kendilerine öğrettiği gerçekleri söylemeye karar verdiler. Saraya gittiklerinde, Kral onlara Amr İbn As'ın teklif ettiği soruyu sordu. Bunun üzerine Cafer b. Ebi Talib ayağa kalktı ve hiç tereddüt göstermeden cevap verdi: "O Allah'ın bir kulu ve elçisiydi. O bir Ruh ve Allah'ın Meryem'e ilka ettiği bir kelimesi idi" Kral yerden bir çöp aldı ve "Allah'a andolsun! İsa, sizin söylediğinizden ancak şu çöp kadar farklıdır" dedi. Bundan sonra Kral, Kureyş'in gönderdiği elçilere döndü ve: "Ben rüşvet kabul etmem", dedi. Daha sonra muhacirlere dönerek: "Burada huzur ve güvenlik içinde kalabilirsiniz." dedi.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu tarihsel arka-planı göz önünde bulundurursak, bu surenin muhacirlere Habeşistan'a yapacakları yolculuk için bir "erzak" olarak indirildiği anlaşılmaktadır. Surede sanki onlara şöyle denilmektedir: "Siz işkence çeken muhacirler olarak kendi ülkenizi bırakıp bir Hıristiyan memleketine sığınıyorsunuz. Fakat buna rağmen sahip olduğunuz bilgilerden hiçbirini gizlememelisiniz. Bu nedenle Hz. İsa'nın, Allah'ın oğlu olmadığını, Hıristiyanlara apaçık ilan etmelisiniz."
(1-40) ayetler, İsa (a.s) ve Yahya (a.s) kıssaları anlatıldıktan sonra (41-50) ayetlerde İbrahim'in (a.s) kıssasına değinilmektedir. Bu da muhacirlere bir teselli sunmaktadır, çünkü İbrahim de (a.s) onlar gibi babası, ailesi ve kavmi tarafından yapılan işkencelerle memleketinden ayrılmaya zorlanmıştır.
Bu bir taraftan muhacirlerin Hz. İbrahim'in izinden yürüdükleri ve aynı o Peygamber gibi iyi bir akibete kavuşacakları anlamına gelmektedir. Diğer taraftan bu Mekke'li müşriklere, kendilerinin müslümanların ataları ve liderleri olan İbrahim'e (a.s) işkence yapan insanların konumunda oldukları, oysa müminlerin Hz. İbrahim'in konumunda oldukları söylenmek istenmektedir.
Daha sonra (51-65) ayetlerde Hz. Muhammed'in (s.a) daha önce peygamberlerin getirdiği aynı hayat tarzını tebliğ ettiğini fakat onlara uyanların sonradan sapıttıklarını vurgularcasına diğer bazı peygamberlere de değinilmektedir.
Son bölümde (66-98) Mekkeli müşriklerin kötü tavırları sert bir şekilde eleştirilirken, müminlere hak düşmanlarının tüm çabalarına rağmen kendilerinin başarılı olacakları ve insanların en çok sevileni olacakları konusunda müjde verilmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
19
Meryem · Mekke
مريم
98
Sure Adı Açıklaması
Sure adını 16. ayetten alır. Meryem sûresi, 98 âyet olup Mekke'de nâzil olmuştur. Bazı tefsircilere göre 58. âyet, bazılarına göre de 71. âyet Medine'de nâzil olmuştur. Bu sûre, diğer bahisler yanında, özellikle Hz. Meryem'den ve onun Hz. İsa'yı dünyaya getirmesinden bahsetmesi sebebiyle "Meryem sûresi" adını almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu sure Habeşistan'a hicretten önce nazil olmuştur. Sahih hadislere göre, Hz. Cafer (r.a) , Necaşi, muhacirleri sarayında topladığı zaman onun huzurunda bu sûrenin 1-40. ayetlerini okumuştur.
Tarihsel Arka-Planı:
O dönemin şartlarına Kehf Suresi'nin giriş bölümünde de kısaca değinmiştik. Burada daha çok bu ve benzeri surelerin anlamını kavramamıza yardımcı olacak ayrıntılara yer vermek istiyoruz. Kureyş'in ileri gelenleri İslâmî hareketi alay ve küçümseme ile, tehditler yaparak, iftiralar atarak bastıramayacaklarını anlayınca işkence, maddi baskı ve ekonomik kısıtlamalara baş vurdular. Yeni müslümanları kabilelerinden ayırıyor, onlara işkence yapıyor, onları açlığa mahkum ediyor, hatta İslâm'dan vazgeçmeleri için onlara fiziksel baskı ve acı uyguluyorlardı. Bu işkencenin en zavallı kurbanları ise fakirler, köleler ve Kureyş'e sığınan yabancılardı. Örneğin, Bilal, Amir bin Füheyra, Ummi Ubeys, Zinnire, Ammar bin Yasir ve onun anne-babası. Bu zavallı insanlar dövülüyor, hapsediliyor aç ve susuz bırakılıyor ve Mekke'nin kaynar kumları üzerinde sürükleniyorlardı. Çoğu kimse vasıflı işçileri çalıştırıyor ve yaptıkları işin karşılığını vermiyordu. Buna örnek olarak Buhari ve Müslim'de yer alan Habbab b. Eret olayını gösterebiliriz.
"Mekke'de demircilik (nalbantlık) yapıyordum; bir keresinde As ibn Vail'in bir işini yaptım. Paramı almaya gittiğimde "Muhammed'den vazgeçmedikçe sana ücretini ödemeyeceğim" dedi.
Aynı bağlamda Habbab derki: "Bir gün Nebi (s.a) Kabe'nin gölgesinde oturuyordu. Ona gittim ve "Ey Allah'ın Rasûlu! İşkence son sınırına ulaştı. Niçin Allah'a dua etmiyorsun?" Nebi (s.a) buna çok kızdı. Dedi ki: "Sizden önce geçen müminler sizden daha çok acı çektiler. Onların kemikleri demir taraklarla tarandı, başları testere ile kesildi, fakat yine de imanlarından dönmediler. Seni temin ederim ki, Allah dinini tamamlayacaktır ve öyle bir zaman gelecek ki bir kimse Sana'dan Hadramut'a kadar yolculuk yapacak ve Allah'dan başka korkulacak hiçbir kimse ile karşılaşmayacaktır. Fakat siz sabırsızlığa düşüyorsunuz." (Buhari)
Şartlar artık dayanılmaz hale geldiğinde, Peygamber (s.a) Peygamberliğinin 5. yılının Recep ayında ashabına şöyle bir tavsiyede bulundu: "Habeşistan'a hicret edebilirsiniz, çünkü orada hiç kimsye haksızlık yapılmasına izin vermiyen bir kral vardır. Onun ülkesinde hayır vardır. Allah size bu beladan bir kurtuluş verinceye kadar orada kalabilirsiniz."
Bundan sonra ilk planda 11 erkek ve 4 kadın Habeşistan'a doğru yola çıktılar. Kureyşliler onları sahile kadar takip etti, fakat müslümanlar şans eseri olarak Şuaybiye limanında hemen Habeşistan'a gidecek olan bir gemiye rastladılar ve kurtuldular. Birkaç ay sonra bir grup mümin daha Habeşistan'a hicret etmiş ve sayıları, Kureyş'ten 83 erkek ve 11 kadın, Kureyşli olmayanlardan da 7 kişiye ulaşmıştı. Bundan sonra Mekke'de Peygamber'le (s.a) birlikte sadece 40 kişi kalmıştı.
Bu hicretten sonra Mekke'de "onları yakalayın" diye büyük bir feryat başladı. Çünkü Kureyşli her aile bu olaydan olumsuz bir şekilde etkilenmişti. Bir oğul, bir damat, bir kız, bir kız kardeş veya bir erkek kardeş kaybetmeyen hemen hemen hiç bir aile yoktu. Mesela, muhacirler arasında Ebu Cehil'in, Ebu Süfyan'ın ve müslümanlara yaptıkları işkencelerle meşhur Kureyş'in diğer ileri gelenlerinin yakın akrabaları da vardı. Örneğin Ebu Cehil'in kardeşi, Selma bin Hişam ve yeğeni Hişam bin Ebi Huzeyfe, Ayyaş bin Ebi Rabeyye, Ümmü Seleme, Ebu Süfyan'ın kızı Ümmü Habibe, Utbe'nin oğlu ve Hind'in kardeşi Ebu Huzeyfe, Suheyl bin Amr'ın kızı Sehile vs. Bu nedenle bazılarının İslâm'a düşmanlığı daha da artarken, bazıları bundan etkilenerek İslâmı kabul ediyordu. Mesela bu hicret Hz. Ömer üzerinde çok derin etkiler yaratmıştı. Onun akrabalarından biri olan Hasme'nin kızı Leyla şöyle anlatıyor: "Kocam Ambr b. Rebia gitmişti, ben de hicret için eşyalarımı hazırlıyordum. O sırada Ömer geldi ve ben yolculuk için hazırlanmakla meşgulken beni seyretmeye başladı.
Sonra "Sen de mi hicret edeceksin?" dedi. Ben de: "Evet, Allah'a andolsun siz bize çok işkence ettiniz. Fakat Allah'ın geniş arzı bizim için açıktır. Şimdi Allah'ın bize barış ve huzur ihsan edeceği bir yere gidiyoruz." diye cevap verdim. O zaman Ömer'in yüzünde o güne dek görmediğim bir duygu ifadesi gördüm. Sadece "Allah sizinle beraber olsun" dedi ve gitti."
Hicretten sonra Kureyşliler toplantılar yaptılar ve Ebu Cehil'in üvey kardeşi Abdullah ibni Ebi Rebia'yı ve Amr b. As'ı Necaşi'yi muhacirleri Mekke'ye geri iade etmeye ikna etmek üzere değerli hediyelerle Habeşistan'a göndermeye karar verdiler. Hz. Ümmü Seleme (Nebi'nin hanımlarından biri) muhacirler arasındaydı ve olayın bu kısmını şöyle anlatmıştır: "Kureyş'in bu iki akıllı sözcüsü Habeşistan'a ulaştıklarında değerli hediyeleri Necaşi'nin sarayındaki adamları arasında dağıttılar ve onları Necaşi'yi muhacirleri geri vermeye teşvik etmeleri için ikna ettiler. Daha sonra Necaşi'nin huzuruna çıktılar, ona da değerli hediyeler verip: "Şehrimizden bazı akılsız insanlar ülkenize sığınmış, liderlerimiz bizi, bu insanları geri iade etmenizi rica etmek üzere size gönderdiler. Bu sapıklar bizim inancımızdan döndüler, sizin dininize de girmediler, fakat yeni bir din icad ettiler," dediler. Onlar konuşmalarını bitirir bitirmez, saray adamları onları destekledi ve: "Biz onları memleketlerine geri göndereceğiz, çünkü kendi kavimleri onları daha iyi bilir. Onları burada barındırmamız doğru değil. "Kral buna sinirlendi ve yeterli bir araştırma yapmadan onları geri vermeyeceğim. Bu insanlar başka bir ülkeye değil de benim ülkeme sığındıkları ve buraya barınmaya geldikleri için onlara ihanet etmeyeceğim. İlk önce onlara haber gönderip daha sonra bu insanların onlar hakkında öne sürdükleri suçlamaları araştıracağım. Sonra son kararımı vereceğim" dedi. Bundan sonra Kral Peygamber'in (s.a) ashabına haber gönderdi ve onları sarayına çağırdı.
Muhacirler Kral'ın gönderdiği haberi duyunca toplandı ve Kral'a ne söyleyeceklerini tartıştılar. Sonunda şu karara vardılar: "Kral'a Peygamberimizin (s.a) öğrettiklerini, ona hiçbir şey ekleyip eksiltmeden, bildirelim ve bizi ülkesinde barındırma veya dışarı atma kararını ona bırakalım." Saraya geldiklerinde Kral hemen onlara şu soruyu yöneltti: "Kavminizin dininden çıkıp, ne benim inandığım dine, ne de varolan dinlerden hiçbirine girmediğinizi biliyorum. İnandığınız bu yeni dinin ne olduğunu bilmek istiyorum." Bunun üzerine Cafer ibn Ebi Talib Muhacirler adına önceden hazırlanmadığı bir konuşma yaptı.
"Ey Kral! Biz cehalete batmış ve sapıtmıştık. İşte o zaman Muhammed (s.a) bize Allah'ın Rasûlü olarak geldi ve bizi islah etmek için elinden geleni yaptı. Fakat Kureyşliler ona uyanlara işkence etmeye başladılar. Bizde bu işkence ve acılardan kurtulmak amacıyla sizin ülkenize geldik." Bu konuşmadan sonra Kral: "Allah tarafından sizin peygamberinize gönderilen vahiyden bir bölümünü oku!" dedi. Bunun üzerine Cafer, Meryem suresinin Yahya ve İsa (a.s) ile ilgili kıssayı anlatan bölümünü okudu. Kral bunu dinledi ve ağlamaya başladı, o denli ağladı ki sakalları gözyaşından ıslandı. Cafer (r.a) okumasını bitirdiğinde: "Muhakkak bu söz İsa'ya indirilen aynı kaynaktan geliyor. Allah'a andolsun sizi bunların eline teslim etmeyeceğim" dedi.
Ertesi gün Amr b. As, Necaşi'ye gitti ve şöyle dedi: "Onlara bir haber daha gönder ve onların Meryem oğlu İsa ile ilgili inançlarını sor, çünkü onlar onun hakkında kötü şeyler söylüyorlar." Kral tekrar muhacirlere haber gönderdi. Muhacirler o zamana kadar Amr'ın düzenini öğrenmişlerdi. Tekrar bir araya geldiler ve Kral, Hz. İsa ile ilgili soruyu sorduğunda ne cevap vereceklerini tartıştılar. İçinde bulundukları durumun çok kritik olmasına ve hepsinin de bundan korkmalarına rağmen, bu konuda Allah'ın ve Rasûlü'nün kendilerine öğrettiği gerçekleri söylemeye karar verdiler. Saraya gittiklerinde, Kral onlara Amr İbn As'ın teklif ettiği soruyu sordu. Bunun üzerine Cafer b. Ebi Talib ayağa kalktı ve hiç tereddüt göstermeden cevap verdi: "O Allah'ın bir kulu ve elçisiydi. O bir Ruh ve Allah'ın Meryem'e ilka ettiği bir kelimesi idi" Kral yerden bir çöp aldı ve "Allah'a andolsun! İsa, sizin söylediğinizden ancak şu çöp kadar farklıdır" dedi. Bundan sonra Kral, Kureyş'in gönderdiği elçilere döndü ve: "Ben rüşvet kabul etmem", dedi. Daha sonra muhacirlere dönerek: "Burada huzur ve güvenlik içinde kalabilirsiniz." dedi.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu tarihsel arka-planı göz önünde bulundurursak, bu surenin muhacirlere Habeşistan'a yapacakları yolculuk için bir "erzak" olarak indirildiği anlaşılmaktadır. Surede sanki onlara şöyle denilmektedir: "Siz işkence çeken muhacirler olarak kendi ülkenizi bırakıp bir Hıristiyan memleketine sığınıyorsunuz. Fakat buna rağmen sahip olduğunuz bilgilerden hiçbirini gizlememelisiniz. Bu nedenle Hz. İsa'nın, Allah'ın oğlu olmadığını, Hıristiyanlara apaçık ilan etmelisiniz."
(1-40) ayetler, İsa (a.s) ve Yahya (a.s) kıssaları anlatıldıktan sonra (41-50) ayetlerde İbrahim'in (a.s) kıssasına değinilmektedir. Bu da muhacirlere bir teselli sunmaktadır, çünkü İbrahim de (a.s) onlar gibi babası, ailesi ve kavmi tarafından yapılan işkencelerle memleketinden ayrılmaya zorlanmıştır.
Bu bir taraftan muhacirlerin Hz. İbrahim'in izinden yürüdükleri ve aynı o Peygamber gibi iyi bir akibete kavuşacakları anlamına gelmektedir. Diğer taraftan bu Mekke'li müşriklere, kendilerinin müslümanların ataları ve liderleri olan İbrahim'e (a.s) işkence yapan insanların konumunda oldukları, oysa müminlerin Hz. İbrahim'in konumunda oldukları söylenmek istenmektedir.
Daha sonra (51-65) ayetlerde Hz. Muhammed'in (s.a) daha önce peygamberlerin getirdiği aynı hayat tarzını tebliğ ettiğini fakat onlara uyanların sonradan sapıttıklarını vurgularcasına diğer bazı peygamberlere de değinilmektedir.
Son bölümde (66-98) Mekkeli müşriklerin kötü tavırları sert bir şekilde eleştirilirken, müminlere hak düşmanlarının tüm çabalarına rağmen kendilerinin başarılı olacakları ve insanların en çok sevileni olacakları konusunda müjde verilmektedir.
Kâle rabbî innî ve henel azmu minnî veştealer re’su şeyben ve lem ekun bi duâike rabbî şakıyyâ(şakıyyen).
Dedi ki Yâ Rab! Kemiğim gevşedi [²], başımın tüyü tutuştu [³]. Yâ Rab! Sana duamda hiçbir zaman mahrum kalmadım.
[2] İhtiyarladım. [3] Bütün saçlarım ağardı.— İ. H. İzmirli
Ve innî hıftul mevâliye min verâî ve kânetimreetî âkıran feheb lî min ledunke veliyyâ(veliyyen).
5, 6. Benden sonra yerime gelecek amcazadelerim gibi akrabalarımdan [⁴] korkuyorum. Karım da kısırdır. Artık tarafından din işini görecek bir oğul bağışla ki bana da Yakup hanedanına da vâris [⁵] olsun. Yâ Rab! Onu hoşnut olduklarından kıl.
[4] Onların hüsn-ü harekette bulunmayacaklarından. [5] Onun ilmine, nübüvvetine.— İ. H. İzmirli
Yerisunî ve yerisu min âli ya’kûbe vec’alhu rabbî radıyyâ(radıyyen).
5, 6. Benden sonra yerime gelecek amcazadelerim gibi akrabalarımdan [⁴] korkuyorum. Karım da kısırdır. Artık tarafından din işini görecek bir oğul bağışla ki bana da Yakup hanedanına da vâris [⁵] olsun. Yâ Rab! Onu hoşnut olduklarından kıl.
[4] Onların hüsn-ü harekette bulunmayacaklarından. [5] Onun ilmine, nübüvvetine.— İ. H. İzmirli
Kâle rabbî ennâ yekûnu lî gulâmun ve kânetimreetî âkıran ve kad belagtu minel kiberi ıtiyyâ(ıtiyyen).
Zekeriya «— Yâ Rab! Karım kısırken benim de ihtiyarlıktan kemiklerim kurumuşken [⁶] nasıl oğlum olur?», dedi.
[6] Veya pek ziyade ihtiyarladığım halde.— İ. H. İzmirli
Zekeriya dedi ki Yâ Rab! Müjde için bana bir alâmet yap. Allah sana alâmet, sıhhatin düzgünken [⁷] üç gün üç gece bir düziye nâs ile konuşamamaklığındır.
[7] Lisanında tutukluk, dilsizlik yokken, lisanında düzgünken.— İ. H. İzmirli
Fe harece alâ kavmihî minel mihrâbi fe evhâ ileyhim en sebbihû bukreten ve aşiyyâ(aşiyyen).
Zekeriya namazgahından [⁸] kavmine çıkıp onlara sabah, akşam tespihte [⁹] bulunmalarını işaret etti [¹⁰].
[8] Veya mescit veya çardaktan. [9] Salât, hamd, tenzihte. [10] Yahut yere yazdı. Çünkü dil ile konuşamadı.— İ. H. İzmirli
Yâ yahyâ huzil kitâbe bi kuvveh(kuvvetin), ve âteynâhul hukme sabiyyâ(sabiyyen).
«— Yahya! [¹] Kitabı kalb kuvveti ile al. » Biz, ona çocukken hikmet [²] verdik.
[1] Zekeriya'ya Yahya'yı verdik, hitaba müstahak olduğu bir zamanda sözle dedik. [2] Veya peygamberlik, Tevrat'ı anlamak, bilmek.— İ. H. İzmirli
Ve hanânen min ledunnâ ve zekâh(zekâten), ve kâne tekıyyâ(tekıyyen).
13, 14. Nezdimizden kalb yumuşaklığı ve mürüvvet günahlardan pâklık [³] da verdik. O, tabiatıyle sakınıcıydı. Ana ve babasına da iyilikleri, şefkati vardı. Allah/a karşı serkeş, âsi değildi.
[3] Veya sadaka vermeklik, halk tarafından meth-ü sena edilmeklik.— İ. H. İzmirli
Ve berren bi vâlideyhi ve lem yekun cebbâren asıyyâ(asıyyen).
13, 14. Nezdimizden kalb yumuşaklığı ve mürüvvet günahlardan pâklık [³] da verdik. O, tabiatıyle sakınıcıydı. Ana ve babasına da iyilikleri, şefkati vardı. Allah/a karşı serkeş, âsi değildi.
[3] Veya sadaka vermeklik, halk tarafından meth-ü sena edilmeklik.— İ. H. İzmirli
Fettehazet min dûnihim hicâben fe erselnâ ileyhâ rûhanâ fe temessele lehâ beşeren seviyyâ(seviyyen).
Onlardan tarafa bir perde çekti [⁵]. Ona ruhumuzu [⁶] gönderdik. Ruh ona, tam bir insan şeklinde göründü.
[5] Yıkanmak veya çamaşır yıkamak veya çamaşır değiştirmek için ailesi ile kendi arasına bir perde çekti. [6] Cebrâil Aleyhisselâm.— İ. H. İzmirli
Kâle kezâlik(kezâliki), kâle rabbuki huve aleyye heyyin(heyyinun), ve li nec’alehû âyeten lin nâsi ve rahmeten minnâ, ve kâne emren makdıyyâ(makdıyyen).
Ruh dedi ki hâl dediğin gibidir. Fakat Rabbin buyurdu ki o bana göre kolaydır. Biz, onu nâs/a kudretimize alâmet, nezdimizden mü/minlere bais-i rahmet kılacağız. Bu iş olup bitmiştir. Geri dönemez.— İ. H. İzmirli
Fe ecâe hel mehâdû ilâ ciz’ın nahleh(nahleti), kâlet yâ leytenî mittu kable hâzâ ve kuntu nesyen mensiyyâ(mensiyyen).
Doğurma sancısı onu bir hurma ağacı kütüğüne dayanmaya mecbur etti [⁷], «— Keşke bundan evvel ölseydim de büsbütün unutulmuş olsaydım!» dedi [⁸].
[7] Oraya da gizlenip doğurmak için. [8] Âdet i beşer üzere hayasından.— İ. H. İzmirli
Fe nâdâhâ min tahtihâ ellâ tahzenî kad ceale rabbuki tahteki seriyyâ(seriyyen).
24, 25. Aşağısından ona bir nida geldi: Mahzun olma Rabbin ayağının altından küçük bir çay akıtmıştır, hurma ağacının kütüğünü kendine doğru salla. Ondan sana taze hurma düşer.— İ. H. İzmirli
Ve huzzî ileyki bi ciz’ın nahleti tusâkıt aleyki rutaben ceniyyâ(ceniyyen).
24, 25. Aşağısından ona bir nida geldi: Mahzun olma Rabbin ayağının altından küçük bir çay akıtmıştır, hurma ağacının kütüğünü kendine doğru salla. Ondan sana taze hurma düşer.— İ. H. İzmirli
Fe kulî veşrabî ve karrî aynâ(aynen), fe immâ terayinne minel beşeri ehaden fe kûlî innî nezertu lir rahmâni savmen fe len ukellimel yevme insiyyâ(insiyyen).
Ye, iç, oğlun ile gözün aydın olsun. Şâyet insandan birini görürsen o da sana çocuğu sorarsa işaretle «— Ben esirgeyen Zat/a sükût orucu adamışım. Bugün [¹] hiçbir insan ile konuşmayacağım» dersin.
[1] Bundan böyle.— İ. H. İzmirli
Ey Harun/un hemşiresi! [³] Senin baban fena adam, zâni değildi. Anan da fahişe değildi. Bu çocuk nedir?
[3] Harun neslinden olan veya Harun namındaki bir zâninin kız kardeşi yani fahişe! Veya Harun namındaki salih bir adamın kız kardeşi!— İ. H. İzmirli
Kâle innî abdullâh(abdullâhi), âtâniyel kitâbe ve cealenî nebiyyâ(nebiyyen).
30, 33. İsa söze başlayıp dedi ki «— Ben Tanrı/nın kuluyum. Bana kitap verdi, beni peygamber kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana namazı, zekâtı emretti. Beni valideme şefkatli ve iyilik edici kıldı, beni kendine karşı serkeş, bedbaht kılmadı. Doğduğum gün, öldüğüm gün diri olarak kalkacağım gün Allah tarafından bana selâm olsun.»— İ. H. İzmirli
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar