Sûre, adını ilk âyetindeki "el-müddessir" kelimesinden almıştır. "Müddessir", örtüsüne bürünen, sarınan demektir. Hz. Peygamber'e hitap eden ilk âyet, Müzzemmil sûresinden önce nâzil olmuştur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin ilk yedi ayeti Mekke döneminin henüz başlarında nazil olmuştur. Buhari, Tirmizi, Müsned-i Ahmed'te Hz. Cabir bin Abdullah'tan bu ayetlerin Allah Rasulü'ne nazil olan ilk ayetler olduğu bile rivayet edilmektedir. Öte taraftan Allah Rasulü'ne ilk nazil olan ayetlerin "İkra"dan "ma'lem ya'lem" e kadar olan bölüm olduğu hususunda ittifak vardır. Fakat sahih olan rivayetlerden sabittir ki bu vahiyden az bir müddet sonra nazil olmuştur. İşte bu aradan sonra yeniden vahiy gelmeye başladığında ilk gelen ayet bu olmuştur. İmam Zühri bu konuda şöyle söylemektedir: "Bir müddet Allah Rasulü'ne vahiy kesilmişti. Bunun üzerine çok fazla üzülmüş ve kedere boğulmuştu. Bazen dağın tepesine gidip oradan kendisini aşağıya atmayı bile düşünür olmuştu. O zaman Cebrail (a.s) O'na gözükür ve "Sen Allah'ın Rasulü'sün" diyerek O'na hatırlatmada bulununca Peygamber de huzura kavuşur, sonra bu üzüntü ve ıztırabı giderdi." (İbn Cerir)
Daha sonra İmam Zühri, Abdullah bin Cabir'den şu rivayeti nakletmektedir: "Allah Rasulü, vahyin gelmediği o dönemden bahsederken şöyle söylerdi: "Bir gün yolda gidiyordum. Aniden gökten bir ses geldi. Başımı kaldırdığımda daha önce Hira mağarasında gördüğüm o meleğin bana geldiğini gördüm.
Yer ve gök arasında bir kürsüde oturmuştu. Bunu görünce müthiş dehşete kapıldım. Hemen eve gelerek "Beni örtün!" diye bağırdım. Evdekiler hemen üzerime bir yorgan örttüler. İşte sonra Allah tarafından bu "ey örtünen!" vahyi nazil oldu. Ve bundan sonra da devamlı olarak vahiy gelmeye devam etti." (Buhari, Müslim, Müsned-i Ahmed, İbn Cerir.)
Surenin geri kalan kısmı, yani 8. ayetten sonuncu ayete kadar olan bölüm İslâm'ın açıktan açığa tebliğ edilmeye başlanıldıktan sonraki ilk hac mevsiminde Mekke'de nazil olmuştur. Bunun ayrıntılı açıklaması İbn Hişam'ın Siret'inde verilmekte olup az ileride bunu nakledeceğiz.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Yukarıda açıklandığına göre Rasulüllah'a inen ilk vahiy Alak Suresi'nin ilk beş ayeti idi. O surede "Oku, yaratan Rabbinin adı ile. O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin sonsuz kerem sahibidir" denilmektedir. Bu, vahiy nüzulunun ilk tecrübesidir. Bu vahiyde Allah Rasulü'ne ne kadar büyük bir iş için tayin edildiği ve ileride yapacağı şeyler için bunun sadece bir başlangıç olduğu söylenilmektedir. Bundan sonra O, bir müddet yalnız bırakıldı. Bu sayede bu şoku atlatması ve yeniden sakinleşerek zihinsel olarak gelecek olan vahiyleri almaya ve peygamberliğin gereklerini yüklenmeye hazır olması istenmiştir. İşte bu fetret döneminden sonra yeniden vahiy gelmeye başladığında ilk gelen ayetler bu Müddessir Suresi'nin ilk yedi ayetiydi. Burada ilk defa Allah Rasulü'ne, "Kalk ve halka gitmekte oldukları yolun sonucundan onları korkut ve dünyada Allah'tan başka yücelttiklerinin yerine sen yalnızca O'nun yüceliğini haykır!" emri verilmiştir. Bunun yanında, vazifesi gereği yaşayışının her bakımdan temiz olması ve bütün dünyevî faydaları bir kenara bırakarak tam bir ihlâs ile insanların ıslahı için görevini yerine getirmesi emrolunmuştur. Son cümlede ise "Bu görevi yerine getirirken sana gelecek olan zorluk ve musibetlere karşı da Rabbinin hatırı için sabret" telkininde bulunulmaktadır.
Bu ilahi fermana göre Allah Rasulü tebliğ vazifesine ve Kur'an'ın peş peşe nazil olan surelerini anlatmaya başladığı zaman öyle bir telaş başladı ki muhalifler bu panikte şiddetle karşı koymaya başladılar. Bir kaç ay böyle geçtikten sonra hacc mevsimi gelmişti. Mekke'dekiler bu sefer: "Hacc için bütün Arabistan'dan kafileler gelecek ve eğer Muhammed (s.a) bunları ziyaret ederek bu hacılara Kur'an okursa, bu emsalsiz ve etkili kelamı duyan hacılar tarafından Arabistan'ın en ücra köşelerine kadar İslâm'ın çağrısı yayılır ve sonra da kimbilir neler olur" diyerek telaşa düştüler. Bunun üzerine Kureyşin ileri gelenleri bir toplantı yaparak gelen hacılara Hz. Muhammed'e (s.a) karşı propaganda yapılması kararını aldılar.
Görüş birliğinden sonra toplantıda bulunanlara Velid bin Muğire şöyle dedi: "Muhammed hakkında bir fikir etrafında toplanalım, ihtilafa düşmeyelim. Yoksa birbirimizi yalancı çıkarmış ve sözlerimizin bir kısmı öbür kısmını yalanlamış olur. O zaman itibarımız kaybolur. Bir şey üzerinde birleşelim ki herkes Muhammed için hacılara aynı şeyi söylesin." Bunun üzerine bazıları: "Onun bir kahin olduğunu söyleyelim" dediler. Velid, "Hayır, Tanrıya andolsun ki o bir kahin değildir. Kahinleri gördük. Muhammed'in okuduğu şeyler öyle kahin mırıldanışı ve tekerlemeleri cinsinden değil" dedi. Bazıları, "Öyleyse deli olduğunu söyleriz" dediler. Velid, "Hayır, o bir deli değil ki. Deliliği gördük, biliyoruz. Halbuki Muhammed'in durumu deliliğin insanda meydana getirdiği baygınlık, titreyiş ve vesveseye benzemiyor" dedi. Kureyşliler "Peki öyleyse şair olduğunu söyleyelim" dediler. Velid, "Hayır, o bir şair de olamaz. Biz şiirin her çeşidini biliriz. Bu sözler ise şiir değildir" dedi. Kureyşliler "Öyleyse büyücü olduğunu söyleyelim" dediler. Velid, "Hayır, o büyücü değil. Biz büyücüleri ve yaptıkları büyüleri gördük. Muhammed'in sözleri büyücülerin okuyup üfürmelerine ve düğüm düğümlemelerine benzemiyor" dedi. O zaman Kureyşliler Velid'e, "Ey Abduşşems! Peki ama ne söyleyelim?" deyince Ebu Cehil, Velid'e, "Sen kendi görüşünü söylemezsen bu insanlar senden razı olmayacaklar" dedi. Velid onlara, "Tanrıya and olsun ki onun sözlerinde bambaşka bir tatlılık var. Sözlerinin başlangıcı sağlam bir hurma ağacına, sonları da o ağacın meyvelerine benzer. Muhammed hakkında bu dediklerinizin herhangi birini söylerseniz bunun doğru olmadığı anlaşılır" dedi. Kureyşliler Velid'in bu söylediklerini kabul ederek dağıldılar. Sonra bu karar gereğince hacca gelen halkı bekleyip önlerine çıkarak rast geldikleri herkese Muhammed'den sakınmasını söylemeye ve onun bir sihirbaz olduğunu ve sihrinin bütün aileleri parçaladığını anlatmaya başladılar. Ama bütün bunların sonucu sadece onların yapabildikleri şey onun ismini baştanbaşa bütün Arap yarımadasına duyurmak oldu. (Sireti İbn Hişam, C.L. ss. 288-289, Ebu Cehil'in Velid'e kendi görüşünü söylemesinde ısrar etmesi olayını İkrime'nin rivayetinden İbn Cerir kendi tefsirinde nakletmiştir.)
Bu surenin ikinci kısmında yorumu yapılan bu aynı hadisenin konuları şöyle sıralanır:
8. ayetten 10. ayete kadar Hakk'ı tahkir edenlere "bugün yaptığınızın kötü sonucunu kıyamet günü göreceksiniz" denilmektedir.
11. ayetten 26. ayete kadar olan bölümde Muğire oğlu Velid'in ismi anılmadan Allah'ın nimetlerle donattığı ama bunlara karşılık onun Hakk'a karşı gelerek düşman olduğu kişinin zihni yapısı yansıtılmaktadır.
Çünkü o bir yandan Hz. Muhammed'in (s.a) ve Kur'an'ın doğru olduğuna inanıyorken, öte taraftan kendi kavminin arasındaki makam ve mevkiini tehlikeye sokmak istemiyordu. Bu yüzden iman etmemişti. Ve bir süre kendi içinde bocalamadan sonra sadece iman etmemekle yetinmeyerek kavmini de iman etmekten caydırmak için bunun bir büyü olduğunu ilan etmişti. İşte burada onun bu aşikar çirkin yüzü ortaya serilerek bu şahsın bütün bunlara rağmen hala daha nimetler beklediği anlatılmaktadır. Oysaki nimetlere değil cehenneme müstehaktır artık.
Bundan sonra 27. ayetten 48. ayete kadar cehennemin korkunçluğu beyan edilerek hangi karaktere sahip olanların ona müstehak olacakları açıklanmaktadır.
Sonra 49. ayetler ile 53. ayetler arası kafirlerin gerçek hastalıklarının asıl sebebinin onların ahiret hakkında korkularının olmaması ve herşeyin bu dünyadan ibaret olduğunu zannetmeleri olduğu bildirilmektedir. Onun için onlar, Kur'an'dan tıpkı aslanı görmüş yaban eşeği gibi kaçmaktalar. İman etmek için de acaip acaip gayri mantıki şartlar ileri sürülüyor. Aslında onların bu şartları yerine getirilse de onlar ahireti inkar edecekler ve iman etmeyecekler.
En sonunda da açık açık, "Allah bir kimsenin imanına muhtaç değil ki onların şartlarını kabul etsin. Kur'an herkese takdim edilen genel bir öğüttür. Kim isterse kabul etsin. Allah insanların O'na itaat etmemekten korkmalarını ister. Ve takvayı ve Allah korkusunu seçmiş bir kimseyi de daha önce ne kadar günah işlemişse işlesin, affetmek de O'nun şanındandır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
74
Gizlenen · Mekke
المدثر
56
Sure Adı Açıklaması
Sûre, adını ilk âyetindeki "el-müddessir" kelimesinden almıştır. "Müddessir", örtüsüne bürünen, sarınan demektir. Hz. Peygamber'e hitap eden ilk âyet, Müzzemmil sûresinden önce nâzil olmuştur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin ilk yedi ayeti Mekke döneminin henüz başlarında nazil olmuştur. Buhari, Tirmizi, Müsned-i Ahmed'te Hz. Cabir bin Abdullah'tan bu ayetlerin Allah Rasulü'ne nazil olan ilk ayetler olduğu bile rivayet edilmektedir. Öte taraftan Allah Rasulü'ne ilk nazil olan ayetlerin "İkra"dan "ma'lem ya'lem" e kadar olan bölüm olduğu hususunda ittifak vardır. Fakat sahih olan rivayetlerden sabittir ki bu vahiyden az bir müddet sonra nazil olmuştur. İşte bu aradan sonra yeniden vahiy gelmeye başladığında ilk gelen ayet bu olmuştur. İmam Zühri bu konuda şöyle söylemektedir: "Bir müddet Allah Rasulü'ne vahiy kesilmişti. Bunun üzerine çok fazla üzülmüş ve kedere boğulmuştu. Bazen dağın tepesine gidip oradan kendisini aşağıya atmayı bile düşünür olmuştu. O zaman Cebrail (a.s) O'na gözükür ve "Sen Allah'ın Rasulü'sün" diyerek O'na hatırlatmada bulununca Peygamber de huzura kavuşur, sonra bu üzüntü ve ıztırabı giderdi." (İbn Cerir)
Daha sonra İmam Zühri, Abdullah bin Cabir'den şu rivayeti nakletmektedir: "Allah Rasulü, vahyin gelmediği o dönemden bahsederken şöyle söylerdi: "Bir gün yolda gidiyordum. Aniden gökten bir ses geldi. Başımı kaldırdığımda daha önce Hira mağarasında gördüğüm o meleğin bana geldiğini gördüm.
Yer ve gök arasında bir kürsüde oturmuştu. Bunu görünce müthiş dehşete kapıldım. Hemen eve gelerek "Beni örtün!" diye bağırdım. Evdekiler hemen üzerime bir yorgan örttüler. İşte sonra Allah tarafından bu "ey örtünen!" vahyi nazil oldu. Ve bundan sonra da devamlı olarak vahiy gelmeye devam etti." (Buhari, Müslim, Müsned-i Ahmed, İbn Cerir.)
Surenin geri kalan kısmı, yani 8. ayetten sonuncu ayete kadar olan bölüm İslâm'ın açıktan açığa tebliğ edilmeye başlanıldıktan sonraki ilk hac mevsiminde Mekke'de nazil olmuştur. Bunun ayrıntılı açıklaması İbn Hişam'ın Siret'inde verilmekte olup az ileride bunu nakledeceğiz.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Yukarıda açıklandığına göre Rasulüllah'a inen ilk vahiy Alak Suresi'nin ilk beş ayeti idi. O surede "Oku, yaratan Rabbinin adı ile. O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin sonsuz kerem sahibidir" denilmektedir. Bu, vahiy nüzulunun ilk tecrübesidir. Bu vahiyde Allah Rasulü'ne ne kadar büyük bir iş için tayin edildiği ve ileride yapacağı şeyler için bunun sadece bir başlangıç olduğu söylenilmektedir. Bundan sonra O, bir müddet yalnız bırakıldı. Bu sayede bu şoku atlatması ve yeniden sakinleşerek zihinsel olarak gelecek olan vahiyleri almaya ve peygamberliğin gereklerini yüklenmeye hazır olması istenmiştir. İşte bu fetret döneminden sonra yeniden vahiy gelmeye başladığında ilk gelen ayetler bu Müddessir Suresi'nin ilk yedi ayetiydi. Burada ilk defa Allah Rasulü'ne, "Kalk ve halka gitmekte oldukları yolun sonucundan onları korkut ve dünyada Allah'tan başka yücelttiklerinin yerine sen yalnızca O'nun yüceliğini haykır!" emri verilmiştir. Bunun yanında, vazifesi gereği yaşayışının her bakımdan temiz olması ve bütün dünyevî faydaları bir kenara bırakarak tam bir ihlâs ile insanların ıslahı için görevini yerine getirmesi emrolunmuştur. Son cümlede ise "Bu görevi yerine getirirken sana gelecek olan zorluk ve musibetlere karşı da Rabbinin hatırı için sabret" telkininde bulunulmaktadır.
Bu ilahi fermana göre Allah Rasulü tebliğ vazifesine ve Kur'an'ın peş peşe nazil olan surelerini anlatmaya başladığı zaman öyle bir telaş başladı ki muhalifler bu panikte şiddetle karşı koymaya başladılar. Bir kaç ay böyle geçtikten sonra hacc mevsimi gelmişti. Mekke'dekiler bu sefer: "Hacc için bütün Arabistan'dan kafileler gelecek ve eğer Muhammed (s.a) bunları ziyaret ederek bu hacılara Kur'an okursa, bu emsalsiz ve etkili kelamı duyan hacılar tarafından Arabistan'ın en ücra köşelerine kadar İslâm'ın çağrısı yayılır ve sonra da kimbilir neler olur" diyerek telaşa düştüler. Bunun üzerine Kureyşin ileri gelenleri bir toplantı yaparak gelen hacılara Hz. Muhammed'e (s.a) karşı propaganda yapılması kararını aldılar.
Görüş birliğinden sonra toplantıda bulunanlara Velid bin Muğire şöyle dedi: "Muhammed hakkında bir fikir etrafında toplanalım, ihtilafa düşmeyelim. Yoksa birbirimizi yalancı çıkarmış ve sözlerimizin bir kısmı öbür kısmını yalanlamış olur. O zaman itibarımız kaybolur. Bir şey üzerinde birleşelim ki herkes Muhammed için hacılara aynı şeyi söylesin." Bunun üzerine bazıları: "Onun bir kahin olduğunu söyleyelim" dediler. Velid, "Hayır, Tanrıya andolsun ki o bir kahin değildir. Kahinleri gördük. Muhammed'in okuduğu şeyler öyle kahin mırıldanışı ve tekerlemeleri cinsinden değil" dedi. Bazıları, "Öyleyse deli olduğunu söyleriz" dediler. Velid, "Hayır, o bir deli değil ki. Deliliği gördük, biliyoruz. Halbuki Muhammed'in durumu deliliğin insanda meydana getirdiği baygınlık, titreyiş ve vesveseye benzemiyor" dedi. Kureyşliler "Peki öyleyse şair olduğunu söyleyelim" dediler. Velid, "Hayır, o bir şair de olamaz. Biz şiirin her çeşidini biliriz. Bu sözler ise şiir değildir" dedi. Kureyşliler "Öyleyse büyücü olduğunu söyleyelim" dediler. Velid, "Hayır, o büyücü değil. Biz büyücüleri ve yaptıkları büyüleri gördük. Muhammed'in sözleri büyücülerin okuyup üfürmelerine ve düğüm düğümlemelerine benzemiyor" dedi. O zaman Kureyşliler Velid'e, "Ey Abduşşems! Peki ama ne söyleyelim?" deyince Ebu Cehil, Velid'e, "Sen kendi görüşünü söylemezsen bu insanlar senden razı olmayacaklar" dedi. Velid onlara, "Tanrıya and olsun ki onun sözlerinde bambaşka bir tatlılık var. Sözlerinin başlangıcı sağlam bir hurma ağacına, sonları da o ağacın meyvelerine benzer. Muhammed hakkında bu dediklerinizin herhangi birini söylerseniz bunun doğru olmadığı anlaşılır" dedi. Kureyşliler Velid'in bu söylediklerini kabul ederek dağıldılar. Sonra bu karar gereğince hacca gelen halkı bekleyip önlerine çıkarak rast geldikleri herkese Muhammed'den sakınmasını söylemeye ve onun bir sihirbaz olduğunu ve sihrinin bütün aileleri parçaladığını anlatmaya başladılar. Ama bütün bunların sonucu sadece onların yapabildikleri şey onun ismini baştanbaşa bütün Arap yarımadasına duyurmak oldu. (Sireti İbn Hişam, C.L. ss. 288-289, Ebu Cehil'in Velid'e kendi görüşünü söylemesinde ısrar etmesi olayını İkrime'nin rivayetinden İbn Cerir kendi tefsirinde nakletmiştir.)
Bu surenin ikinci kısmında yorumu yapılan bu aynı hadisenin konuları şöyle sıralanır:
8. ayetten 10. ayete kadar Hakk'ı tahkir edenlere "bugün yaptığınızın kötü sonucunu kıyamet günü göreceksiniz" denilmektedir.
11. ayetten 26. ayete kadar olan bölümde Muğire oğlu Velid'in ismi anılmadan Allah'ın nimetlerle donattığı ama bunlara karşılık onun Hakk'a karşı gelerek düşman olduğu kişinin zihni yapısı yansıtılmaktadır.
Çünkü o bir yandan Hz. Muhammed'in (s.a) ve Kur'an'ın doğru olduğuna inanıyorken, öte taraftan kendi kavminin arasındaki makam ve mevkiini tehlikeye sokmak istemiyordu. Bu yüzden iman etmemişti. Ve bir süre kendi içinde bocalamadan sonra sadece iman etmemekle yetinmeyerek kavmini de iman etmekten caydırmak için bunun bir büyü olduğunu ilan etmişti. İşte burada onun bu aşikar çirkin yüzü ortaya serilerek bu şahsın bütün bunlara rağmen hala daha nimetler beklediği anlatılmaktadır. Oysaki nimetlere değil cehenneme müstehaktır artık.
Bundan sonra 27. ayetten 48. ayete kadar cehennemin korkunçluğu beyan edilerek hangi karaktere sahip olanların ona müstehak olacakları açıklanmaktadır.
Sonra 49. ayetler ile 53. ayetler arası kafirlerin gerçek hastalıklarının asıl sebebinin onların ahiret hakkında korkularının olmaması ve herşeyin bu dünyadan ibaret olduğunu zannetmeleri olduğu bildirilmektedir. Onun için onlar, Kur'an'dan tıpkı aslanı görmüş yaban eşeği gibi kaçmaktalar. İman etmek için de acaip acaip gayri mantıki şartlar ileri sürülüyor. Aslında onların bu şartları yerine getirilse de onlar ahireti inkar edecekler ve iman etmeyecekler.
En sonunda da açık açık, "Allah bir kimsenin imanına muhtaç değil ki onların şartlarını kabul etsin. Kur'an herkese takdim edilen genel bir öğüttür. Kim isterse kabul etsin. Allah insanların O'na itaat etmemekten korkmalarını ister. Ve takvayı ve Allah korkusunu seçmiş bir kimseyi de daha önce ne kadar günah işlemişse işlesin, affetmek de O'nun şanındandır.
Ey (nübüvvet hil’âtine) bürünüp sarınan (peygamberlik görevini üstlenen)! (*)— İ. Aktaş
74:1
2
قُمْ فَاَنْذِرْۙ ٢
Kum fe enzir.
Kalk; artık (inkâr, zulüm ve cehalet karanlıklarında bocalayan insanlığı Kur’an ile) uyar!— İ. Aktaş
74:2
3
وَرَبَّكَ فَـكَبِّرْۙ ٣
Ve rabbeke fe kebbir.
Ve (sen hem yüreğinle hem de söz ve davranışlarınla) yalnız Rabbini yücelt (Rabbinin büyüklüğünü, yüceliğini anlat).— İ. Aktaş
74:3
4
وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْۙ ٤
Ve siyâbeke fe tahhir.
Ve elbiseni (kılık- kıyafetini, özellikle bedenini, çevreni, maddi ve manevi yönden kendini, kişiliğini, düşünce ve duygularını daima) temiz tut. *— İ. Aktaş
74:4
5
وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْۙ ٥
Verrucze fehcur.
Ve (her türlü maddi ve manevi) pislikten (şirkten, çirkin davranışlardan, günahlardan), kaçınıp uzak dur.— İ. Aktaş
74:5
6
وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُۙ ٦
Ve lâ temnun testeksir(testeksiru).
Ve (ayrım yapmaksızın herkese) iyilik yapmayı da kendine kazanç aracı kılma (yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma)!— İ. Aktaş
74:6
7
وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْۜ ٧
Ve li rabbike fasbir.
Ve yalnız Rabbin için (onların eziyetlerine ve hak davanın meşakkatlerine) sabret.— İ. Aktaş
74:7
8
فَاِذَا نُقِرَ فِي النَّاقُورِۙ ٨
Fe izâ nukıre fîn nâkû(nâkûri).
8,9,10. (Yeniden diriliş için) Sûra üflendiği zaman, işte o gün, inkârcılara (ve hakikati kabul etmeyenlere) kolay olmayan zorlu bir gündür. (*)— İ. Aktaş
74:8
9
فَذٰلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَس۪يرٌۙ ٩
Fe zâlike yevme izin yevmun asî(asîrun).
8,9,10. (Yeniden diriliş için) Sûra üflendiği zaman, işte o gün, inkârcılara (ve hakikati kabul etmeyenlere) kolay olmayan zorlu bir gündür. (*)— İ. Aktaş
74:9
10
عَلَى الْـكَافِر۪ينَ غَيْرُ يَس۪يرٍ ٠١
Alel kâfirîne gayru yesîr(yesîrin).
8,9,10. (Yeniden diriliş için) Sûra üflendiği zaman, işte o gün, inkârcılara (ve hakikati kabul etmeyenlere) kolay olmayan zorlu bir gündür. (*)— İ. Aktaş
74:10
11
ذَرْن۪ي وَمَنْ خَلَقْتُ وَح۪يداًۙ ١١
Zernî ve men halaktu vahîdâ(vahîden).
(Resulüm!) Beni, kendini tek (adam ve herkesten üstün) sanan (kibirlenip böbürlenen) o yarattığım kimse ile baş başa bırak. (*)— İ. Aktaş
74:11
12
وَجَعَلْتُ لَهُ مَالاً مَمْدُوداًۙ ٢١
Ve ce’altu lehu mâlen memdûdâ(memdûden).
Ve geniş mal (nice maddi imkânlar) vermiştim ona!— İ. Aktaş
74:12
13
وَبَن۪ينَ شُهُوداًۙ ٣١
Ve benîne şuhûdâ(şuhûden).
Bir de gözü önünden ayrılmayan (emrinden çıkmayan mutluluk kaynağı) evlatlar.— İ. Aktaş
74:13
14
وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْه۪يداًۙ ٤١
Ve mehhedtu lehu temhîdâ(temhîden).
Ayrıca (bütün bunların ötesinde rahat yaşaması için) her türlü imkânı önüne serdim.— İ. Aktaş
74:14
15
ثُمَّ يَطْمَعُ اَنْ اَز۪يدَۗ ٥١
Summe yatmau en ezîd(ezîde).
Sonra da (büyük bir hırs ile) daha da arttırmamı umuyor.— İ. Aktaş
74:15
16
كَلَّاۜ اِنَّهُ كَانَ لِاٰيَاتِنَا عَن۪يداًۜ ٦١
Kellâ, innehu kâne li âyâtinâ anîdâ(anîden).
Hayır, (umduğu gibi olmayacak.) Şüphesiz o, bizim ayetlerimize (mesaj ve delillerimize) karşı inatçı kesilmiştir.— İ. Aktaş
74:16
17
سَاُرْهِقُهُ صَعُوداًۜ ٧١
Se urhikuhu saûdâ(saûden).
(Bu nedenle) ben de onu (kibirlenen ve kendini herkesten üstün sayan o bencil kimseyi) zorlu bir yokuşa süreceğim. *— İ. Aktaş
74:17
18
اِنَّهُ فَـكَّرَ وَقَدَّرَۙ ٨١
İnnehu fekkere ve kadder(kaddere).
Şüphesiz o, (Kur’an’a ve İslâm’a nasıl karşı çıkacağını) düşündü ve (bunu engellemek için bir) plan yaptı.— İ. Aktaş
74:18
19
فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَۙ ٩١
Fe kutile keyfe kadder(kaddere).
Artık o (rahmetimden) dışlanmış oldu, (Kur’an ve tebliği engellemek için) nasıl da (bir) plan yaptı.— İ. Aktaş
74:19
20
ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَۙ ٠٢
Summe kutile keyfe kadder(kaddere).
Sonra (bu tutumundan dönüş yapmayınca) o (tamamen) dışlanmış oldu, (Kur’an’ın tebliğ edilmesini engellemek için de) nasıl da (bir) plan yaptı. (*)— İ. Aktaş
74:20
21
ثُمَّ نَظَرَۙ ١٢
Summe nazar(nazare).
Sonra, (önemli bir şey söyleyecekmiş tavırlarıyla) şöyle bir bakındı.— İ. Aktaş
74:21
22
ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَۙ ٢٢
Summe abese ve beser(besere).
Sonra (bir iş yapamamanın üzüntüsü ve öfkesinden) kaşlarını çattı, suratını astı.— İ. Aktaş
74:22
23
ثُمَّ اَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَۙ ٣٢
Summe edbere vestekber(vestekbere).
Nihayet (mesajlarımıza, Kur’an’a) sırtını döndü ve (düşünüp bulduğu fikirden dolayı) böbürlendi.— İ. Aktaş
74:23
24
فَقَالَ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُۙ ٤٢
Fe kâle in hâzâ illâ sihrun yu’ser(yu’seru).
24, 25. Artık, ’bu (Kur’an), aktarılagelen bir büyüden başka bir şey değildir’.“Bu, ancak insan sözüdür.”dedi.— İ. Aktaş
74:24
25
اِنْ هٰذَٓا اِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِۜ ٥٢
İn hâzâ illâ kavlul beşer(beşeri).
24, 25. Artık, ’bu (Kur’an), aktarılagelen bir büyüden başka bir şey değildir’.“Bu, ancak insan sözüdür.”dedi.— İ. Aktaş
74:25
26
سَاُصْل۪يهِ سَقَرَ ٦٢
Se uslîhi sekar(sekare).
Ben de (kapıldığı o kibir ve gururu ile insanları Kur’an dan saptırması nedeniyle) onu (ahirette) sakara sokacağım!— İ. Aktaş
74:26
27
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا سَقَرُۜ ٧٢
Ve mâ edrâke mâ sekar(sekaru).
(Resulüm!) Sakar’ı sana bildiren nedir?— İ. Aktaş
74:27
28
لَا تُبْق۪ي وَلَا تَذَرُۚ ٨٢
Lâ tubkî ve lâ tezer(tezeru).
O, (içine atılanı hem aynı hâlde) bırakmaz; hem de (kendi hâline) terk etmez! *— İ. Aktaş
74:28
29
لَـوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِۚ ٩٢
Levvâhatun lil beşer(beşeri).
O (sakar), beşer (insanlar) için (kendi özünü gösteren ve dikkatleri üzerinde yoğunlaştırıp) ortaya çıkan göstergeler (levhalar, ekranlar gibi)dir. (*)— İ. Aktaş
74:29
30
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَۜ ٠٣
Aleyhâ tis'ate aşer(aşare).
Onun üzerinde on dokuz (görevli amir, yönetici melek) vardır. (*)— İ. Aktaş
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar