Adını 25. ayetinden almıştır. Arapça'da demir anlamına gelen "hadid" kelimesiyle isimlenmiş ve demirin önemine işaret ettiği için bu adı almıştır
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin "Medeni" olduğuna dair görüş birliği vardır. Nitekim muhtevasından, surenin Uhud Savaşı ile Hudeybiye Antlaşması arasında bir dönemde nazil olduğu anlaşılmaktadır. Civardaki tüm kafirlerin tehdidi altında bulunan Medine'deki küçük İslâm toplumu, zayıf olmasına rağmen çevresindeki müşrik Arap güçlerine karşı sürekli teyakkuz halindeydi. İşte böyle bir ortamda İslâm, kendi davetine icabet edenlerden canları ve malları konusunda fedakarlıklar istemektedir. Bu yüzdendir ki, surede müminlerden canları ve malları konusunda yapacakları fedakarlıklar teşvik ve talep edilmektedir. Nitekim 10. ayette de teyid edildiği gibi Allah müminlere seslenerek "Zaferden sonra İslâm'ı yayma yolunda mallarını sarfedip, canlarıyla savaşanlar elbette zaferden önce mal ve canlarıyla savaşanlarla bir değildir." buyurulmaktadır. Hz. Enes 6. ayetin açıklamasını yaparken "Kur'an'ın nazil oluşundan itibaren geçen 17 sene içerisinde ilk kez müminlere böylesine şiddetli bir ikazda bulunulmuştur" demektedir. (İbn Merduye) . Bu rivayete dayanarak Hadid Suresi'nin hicretin 4. ve 5. yıllarında nazil olduğu söylenebilir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu sure, Allah yolunda infak (sarfetmek-harcamak) konusunda yapılan telkin ve teşvikleri ihtiva eder. İslâm tarihinin, İslâm ile cahiliyenin kıyasıya birbirleriyle ölüm kalım savaşı yaptığı o nazik dönemde, bu sure müminleri mâlî fedakarlıklar yapmaları hususunda teşvik etmiştir.
Ayrıca İslâm'ın, sadece bir şahsın Müslüman olduğunu iddia etmesi, bir takım sathî ve zahirî ibadetlerde bulunması olmadığı belirtilerek Allah'a iman etmede ihlasın önemi vurgulanmıştır. Ki zaten bu da İslâm'ın gerçek ruhudur. Şayet bir kimse imanında ihlas sahibi değilse, can, mal ve çıkarlarına Allah'ın dininden daha çok önem veriyorsa bu kimsenin müminlik iddiası yalandır ve Allah indinde hiç bir değeri yoktur.
Bu sebepten ötürü öncelikle, muhatapların kendilerine seslenen yaratıcı beyan edilmiş ve daha sonra aşağıda zikredilen konular işlenmiştir.
Allah yolunda infak etmekten kaçınmamak İslâm davasının ve imanın gereğidir. Aksine davranmak sadece iman olgusuna değil, gerçeğe de ters düşer. Çünkü mal, insana Allah tarafından geçici olarak verilmiş bir nimettir. "Sizlerin bu gün sahip olduğunuz mal ve mülk yarın elinizden alınıp bir başkasına verilebilir; zira onun asıl sahibi Allah'tır. O Allah ki, kainattaki her şey O'nun emri altındadır. Allah'ın, tasarrufunuz altına vermiş olduğu mal ve mülkü kendi isteğiniz ile Allah rızası için kullandığınızda ancak bir yarar sağlamış olursunuz."
Allah yolunda bir kimsenin canını ve malını ortaya koyması her ne kadar hüsn-ü kabul görürse de, bu davranışın kıymeti, can ve maldan geçildiği şartlar nazarı dikkate alınarak değerlendirilecektir. Sözgelimi İslâm'ın tehlikede olduğu ve her an kafirlerin gücü karşısında yenilme ihtimalinin bulunduğu bir zamanda, canlarını ve mallarını verenler ile; İslâm'ın muzaffer, Müslümanların güçlü olduğu bir zamanda canlarını ve mallarını verenler arasında, elbette derece itibariyle bir farklılık olacaktır. Hak yolunda infak edilen bir mal Allah'a "Karzı-Hasen" (güzel bir borç) vermek gibidir, Allah bu karz-ı hasenin karşılığını kat kat verecektir.
Ahirette Allah'ın nuru ancak Allah yolunda mallarını ve canlarını sarfedenlere nasip olacaktır. Dünyada hakkın veya batılın hüküm süreceğine aldırış bile etmeyen münafıklar, burada her ne kadar Müslümanların saflarında gözüküyorlarsa da, ahirette Müslümanlardan ayrılarak Allah'ın nurundan mahrum kalacak ve mahşer meydanında kafirlerle birlikte olacaklardır.
Müslümanlar, hayatlarını dünyanın peşinden koşarak tüketmiş ve gaflet dolayısıyla kalpleri katılaşmış Ehli Kitap gibi olmamalıdırlar. Onlar (Ehli Kitap) nasıl mümin olabilirler ki, Allah'ın zikrini işittiklerinde kalpleri yumuşamaz ve Allah'ın indirdiği hakka boyun eğmezler?
Allah indindeki şehid ve sıddıklar, ancak Allah yolunda mallarını ve canlarını hiç gösteriş yapmadan feda eden müminlerdir.
Dünya hayatı, geçici ve aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir. Elinizdeki zinetler, aranızdaki övünme, mal ve evlat yarışı hepsi de geçicidir. Bu, tıpkı yemyeşil bir tarlanın misaline benzer: Önce sararır, sonra kurur ve çürür, sonunda da yok olup gider. Asıl kalıcı olan Cennet hayatıdır. O halde ne yapacaksanız, Cennet hayatı için yapın. Dünyada sıkıntı veya ferahlık, Allah'ın takdirine bağlıdır. Müminler, bir musibetle karşılaştıklarında meyus olmayan, zenginlik ve refah elde ettiğinde kibirlenmeyen bir karaktere sahip olmalıdırlar. Çünkü kafir ve münafıklar, Allah kendilerine nimet verdikçe kibirlenip şımaran, Allah'ın bağışladığı nimeti O'nun rızası için sarfetmeyen ve hatta başkalarını da sarfetmekten alıkoyan bir özelliğe sahiptirler.
Allah, peygamberlerini apaçık işaretlerle göndererek, adaleti tesis etmeleri için beraberlerinde Kitap ve Mizan'ı indirmiş ve hakkı ikame edip batıl güçleri ezmeleri için de, bunlarla birlikte Demir'i yaratmıştır. Böylece Allah, kimlerin dinini ikâme edeceğini ve kendine yardımda bulunacağını görecektir. "Bu imtihan ilerlemeniz ve bir üst makama yükselmeniz içindir. Yoksa Allah kendi dinini ikâme etmek için sizlere muhtaç değildir."
Daha önce de Allah tarafından peygamberler gönderilmiştir. Onların davetine icabet edenler olduğu gibi, tekrar fıska dalanlar da oldu. Hz. İsa peygamber olarak gönderildiğinde, bir çoğu iyiliğin yoluna girmişlerdi ama, ondan sonra ümmeti, ruhbanlık bid'atine saplanıverdi. Şimdi ise Hz. Muhammed (s.a) , Allah tarafından peygamber olarak gönderilmiştir. O'nun peygamberliğine iman edip Allah'tan korkarak hayatlarını sürdürenler, Allah'ın rahmetinden iki kat hak alırlar ve bu dünyada hak ve batılı açıkça görebilmeleri için kendilerine basiret bahşedilir. Ehl-i Kitap, Allah'ın lütfunu kendi tekellerinde sanmaktadırlar, sanmaya da devam etsinler. Allah'ın fazl ve rahmeti kendi elindedir ve bunu dilediğine verir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
57
Demir · Medine
الحديد
29
Sure Adı Açıklaması
Adını 25. ayetinden almıştır. Arapça'da demir anlamına gelen "hadid" kelimesiyle isimlenmiş ve demirin önemine işaret ettiği için bu adı almıştır
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin "Medeni" olduğuna dair görüş birliği vardır. Nitekim muhtevasından, surenin Uhud Savaşı ile Hudeybiye Antlaşması arasında bir dönemde nazil olduğu anlaşılmaktadır. Civardaki tüm kafirlerin tehdidi altında bulunan Medine'deki küçük İslâm toplumu, zayıf olmasına rağmen çevresindeki müşrik Arap güçlerine karşı sürekli teyakkuz halindeydi. İşte böyle bir ortamda İslâm, kendi davetine icabet edenlerden canları ve malları konusunda fedakarlıklar istemektedir. Bu yüzdendir ki, surede müminlerden canları ve malları konusunda yapacakları fedakarlıklar teşvik ve talep edilmektedir. Nitekim 10. ayette de teyid edildiği gibi Allah müminlere seslenerek "Zaferden sonra İslâm'ı yayma yolunda mallarını sarfedip, canlarıyla savaşanlar elbette zaferden önce mal ve canlarıyla savaşanlarla bir değildir." buyurulmaktadır. Hz. Enes 6. ayetin açıklamasını yaparken "Kur'an'ın nazil oluşundan itibaren geçen 17 sene içerisinde ilk kez müminlere böylesine şiddetli bir ikazda bulunulmuştur" demektedir. (İbn Merduye) . Bu rivayete dayanarak Hadid Suresi'nin hicretin 4. ve 5. yıllarında nazil olduğu söylenebilir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu sure, Allah yolunda infak (sarfetmek-harcamak) konusunda yapılan telkin ve teşvikleri ihtiva eder. İslâm tarihinin, İslâm ile cahiliyenin kıyasıya birbirleriyle ölüm kalım savaşı yaptığı o nazik dönemde, bu sure müminleri mâlî fedakarlıklar yapmaları hususunda teşvik etmiştir.
Ayrıca İslâm'ın, sadece bir şahsın Müslüman olduğunu iddia etmesi, bir takım sathî ve zahirî ibadetlerde bulunması olmadığı belirtilerek Allah'a iman etmede ihlasın önemi vurgulanmıştır. Ki zaten bu da İslâm'ın gerçek ruhudur. Şayet bir kimse imanında ihlas sahibi değilse, can, mal ve çıkarlarına Allah'ın dininden daha çok önem veriyorsa bu kimsenin müminlik iddiası yalandır ve Allah indinde hiç bir değeri yoktur.
Bu sebepten ötürü öncelikle, muhatapların kendilerine seslenen yaratıcı beyan edilmiş ve daha sonra aşağıda zikredilen konular işlenmiştir.
Allah yolunda infak etmekten kaçınmamak İslâm davasının ve imanın gereğidir. Aksine davranmak sadece iman olgusuna değil, gerçeğe de ters düşer. Çünkü mal, insana Allah tarafından geçici olarak verilmiş bir nimettir. "Sizlerin bu gün sahip olduğunuz mal ve mülk yarın elinizden alınıp bir başkasına verilebilir; zira onun asıl sahibi Allah'tır. O Allah ki, kainattaki her şey O'nun emri altındadır. Allah'ın, tasarrufunuz altına vermiş olduğu mal ve mülkü kendi isteğiniz ile Allah rızası için kullandığınızda ancak bir yarar sağlamış olursunuz."
Allah yolunda bir kimsenin canını ve malını ortaya koyması her ne kadar hüsn-ü kabul görürse de, bu davranışın kıymeti, can ve maldan geçildiği şartlar nazarı dikkate alınarak değerlendirilecektir. Sözgelimi İslâm'ın tehlikede olduğu ve her an kafirlerin gücü karşısında yenilme ihtimalinin bulunduğu bir zamanda, canlarını ve mallarını verenler ile; İslâm'ın muzaffer, Müslümanların güçlü olduğu bir zamanda canlarını ve mallarını verenler arasında, elbette derece itibariyle bir farklılık olacaktır. Hak yolunda infak edilen bir mal Allah'a "Karzı-Hasen" (güzel bir borç) vermek gibidir, Allah bu karz-ı hasenin karşılığını kat kat verecektir.
Ahirette Allah'ın nuru ancak Allah yolunda mallarını ve canlarını sarfedenlere nasip olacaktır. Dünyada hakkın veya batılın hüküm süreceğine aldırış bile etmeyen münafıklar, burada her ne kadar Müslümanların saflarında gözüküyorlarsa da, ahirette Müslümanlardan ayrılarak Allah'ın nurundan mahrum kalacak ve mahşer meydanında kafirlerle birlikte olacaklardır.
Müslümanlar, hayatlarını dünyanın peşinden koşarak tüketmiş ve gaflet dolayısıyla kalpleri katılaşmış Ehli Kitap gibi olmamalıdırlar. Onlar (Ehli Kitap) nasıl mümin olabilirler ki, Allah'ın zikrini işittiklerinde kalpleri yumuşamaz ve Allah'ın indirdiği hakka boyun eğmezler?
Allah indindeki şehid ve sıddıklar, ancak Allah yolunda mallarını ve canlarını hiç gösteriş yapmadan feda eden müminlerdir.
Dünya hayatı, geçici ve aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir. Elinizdeki zinetler, aranızdaki övünme, mal ve evlat yarışı hepsi de geçicidir. Bu, tıpkı yemyeşil bir tarlanın misaline benzer: Önce sararır, sonra kurur ve çürür, sonunda da yok olup gider. Asıl kalıcı olan Cennet hayatıdır. O halde ne yapacaksanız, Cennet hayatı için yapın. Dünyada sıkıntı veya ferahlık, Allah'ın takdirine bağlıdır. Müminler, bir musibetle karşılaştıklarında meyus olmayan, zenginlik ve refah elde ettiğinde kibirlenmeyen bir karaktere sahip olmalıdırlar. Çünkü kafir ve münafıklar, Allah kendilerine nimet verdikçe kibirlenip şımaran, Allah'ın bağışladığı nimeti O'nun rızası için sarfetmeyen ve hatta başkalarını da sarfetmekten alıkoyan bir özelliğe sahiptirler.
Allah, peygamberlerini apaçık işaretlerle göndererek, adaleti tesis etmeleri için beraberlerinde Kitap ve Mizan'ı indirmiş ve hakkı ikame edip batıl güçleri ezmeleri için de, bunlarla birlikte Demir'i yaratmıştır. Böylece Allah, kimlerin dinini ikâme edeceğini ve kendine yardımda bulunacağını görecektir. "Bu imtihan ilerlemeniz ve bir üst makama yükselmeniz içindir. Yoksa Allah kendi dinini ikâme etmek için sizlere muhtaç değildir."
Daha önce de Allah tarafından peygamberler gönderilmiştir. Onların davetine icabet edenler olduğu gibi, tekrar fıska dalanlar da oldu. Hz. İsa peygamber olarak gönderildiğinde, bir çoğu iyiliğin yoluna girmişlerdi ama, ondan sonra ümmeti, ruhbanlık bid'atine saplanıverdi. Şimdi ise Hz. Muhammed (s.a) , Allah tarafından peygamber olarak gönderilmiştir. O'nun peygamberliğine iman edip Allah'tan korkarak hayatlarını sürdürenler, Allah'ın rahmetinden iki kat hak alırlar ve bu dünyada hak ve batılı açıkça görebilmeleri için kendilerine basiret bahşedilir. Ehl-i Kitap, Allah'ın lütfunu kendi tekellerinde sanmaktadırlar, sanmaya da devam etsinler. Allah'ın fazl ve rahmeti kendi elindedir ve bunu dilediğine verir.
Sebbeha lillâhi mâ fîs semâvâti vel ard(ardı), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Göklerde ve yerkürede (bütün evrende) ne varsa (Allah’ın koyduğu yaratılış kanununa boyun eğerek lisani hâl ile adeta) Allah’ı tespih etmektedir. O, mutlak galiptir, (her konuda) doğru hüküm verendir. *— İ. Aktaş
Lehu mulkus semâvâti vel ard(ardı), yuhyî ve yumît(yumîtu), ve huve alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Göklerin ve yerkürenin (tüm evrenin) mutlak mülkiyet ve hâkimiyeti yalnızca O’nundur. Diriltir (hayat verir) ve ölümü gerçekleştirir. Ve O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.— İ. Aktaş
Huvel evvelu vel âhiru vez zâhiru vel bâtın(bâtınu), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).
O, evvel’dir (her şeyden önce mevcut olandır ve O’nun öncesi yoktur), sondur (her şey yok olduktan sonra bakî kalacak olandır, O’nun sonu ve sınırı yoktur). Ve zâhir’dir (sıfatlarının tezahürüyle, ilim ve kudretinin tecelli ve eserleriyle varlığı bilinmektedir ve görülen her şey, kâinat onu işaret eder). Ve bâtın’dır (zâtı ve mahiyeti duygularla bilinmeyen ve gözlerle görünmeyendir) ve O, her şeyi (hakkıyla) bilendir.— İ. Aktaş
Huvellezî halakas semâvâti vel ardafisitteti eyyâmin summestevâ alel arş(arşi), a’lemu mâ yelicu fîl ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines semâi ve mâ ya’rucu fîhâ, ve huve meakum eyne mâ kuntum, vallâhu bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).
O’dur ki, gökleri (uzay ve içindekileri) ve yerküreyi altı evrede (süreçte, aşamada) yaratmış ve Arş (bütün varlık âlemi) üzerinde egemenlik kurmuştur. Yere (toprağın altına) girecek, ondan çıkacak, gökten (uzaydan) inecek ve ona yükselecek olanı (uzaya fırlatılacak araç, gereç ve her şeyi) de o bilir ve nerede olursanız (her an kudret, saltanat ve ilmiyle) sizinledir. Ve Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir. *— İ. Aktaş
Yûlicul leyle fîn nehâri ve yûlicun nehâre fîl leyl(leyli) ve huve alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
O, (dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesini sağlayarak) geceyi gündüze katar (gündüzü geceye çevirir), gündüzü de geceye katar (geceyi gündüze çevirir). Ve o, gönüllerde olanı da bilir. *— İ. Aktaş
Âminû billâhi ve resûlihî ve enfikû mimmâ cealekum mustahlefîne fîh(fîhi), fellezîne âmenû minkum ve enfekû lehum ecrun kebîr(kebîrun).
(Ey insanlar!) Allah’a ve Resulüne iman edin; size kullanma yetkisi verdiği şeylerden (mallardan yoksul, muhtaç ve işsizlere) infak edin. Sizden inanmış olup (yoksul, muhtaç ve toplumun işsiz kesimine) harcama yapmış olanlara, büyük bir ödül vardır.— İ. Aktaş
Ve mâ lekum lâ tu’minûne billâh(billâhi), ver resûlu yed’ûkum li tû’minû bi rabbikum ve kad e haze mîsâkakum in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Ve size ne oluyor ki, Rabbinize iman etmeniz için elçi, sizi davet ettiği hâlde Allah’a iman etmiyorsunuz? Oysa o, (elçi) sizden kesin söz almıştı. Eğer cidden mümin olmak istiyorsanız (bu davete olumlu cevap verin). *— İ. Aktaş
Huvellezî yunezzilu alâ abdihî âyâtin beyyinâtin li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr(nûri), ve innellâhe bikum le raûfun rahîm(rahîmun).
O (Allah) ki, sizi her türlü (zihni, manevi, içtimai, ekonomik ve siyasi) karanlıklardan nûra çıkarmak için kuluna (kulunun zihnine, akıl ve düşünme merkezi olan beynine) açık belgeler halinde âyetler indirmektedir. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.— İ. Aktaş
Ve mâ lekum ellâ tunfikû fî sebîlillâhi, ve lillâhi mîrâsus semâvâti vel ard(ardı), lâ yestevî minkum men enfeka min kablil fethi ve kâtel(kâtele), ulâike a’zamu dereceten minellezîne enfekû min ba’du ve kâtelû ve kullen ve adallâhul husnâ, vallâhu bi mâ ta’melûne habîr(habîrun).
Size ne oluyor da Allah yolunda infak (harcama) yapmıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerkürenin mirası (mülkiyet ve hükümranlığı) Allah’ındır. İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve (saldırganlara karşı) savaşanlar (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi sonradan harcayan ve (saldırganlara karşı) savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel olanı (mükâfatı) vadetmiştir. Ve Allah bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. *— İ. Aktaş
Men zellezî yukridullâhe kardan hasenen fe yudâifehu lehu ve lehû ecrun kerîm(kerîmun).
Kimdir o, Allah’a (Allah’ın muhtaç, yoksul ve işsiz kullarına) güzel bir ödünç verir (yardım vb. infakta bulunur) da onu, kat kat fazlasıyla geri alacak olan? Ve (işte) böyle birisi için ayrıca onur verici bir ödül de vardır.— İ. Aktaş
Yevme terel mû’minîne vel mû’minâti yes’â nûruhum beyne eydîhim ve bi eymânihim buşrâkumul yevme cennâtun tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîh(fîhâ), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Mü’min erkeklerle mü’min kadınların (iman ve salih amellerinden kaynaklanan) nurlarının, önlerinden (etraflarından, sol) ve sağlarından (aydınlatıp) geçmekte olduğunu göreceğin gün kendilerine şöyle denir: “Bugün size müjdelenen şey içlerinden ırmaklar akan, içinde (ebedî olarak) kalacağınız cennetlerdir.” İşte bu, büyük bir başarıdır. *— İ. Aktaş
Yevme yekûlul munâfikûne vel munâfikâtu lillezîne âmenûnzurûnâ naktebis min nûrikum, kîlerci’û verâekum fel temisû nûrâ(nûren), fe duribe beynehum bi sûrin lehu bâb(bâbun), bâtınuhu fîhir rahmetu ve zâhiruhu min kıbelihil azâb(azâbu).
Münafık erkeklerle münafık kadınların, iman etmiş olanlara, “Bize bakın ki nurunuzdan biraz alalım (sizin ışığınızdan biz de aydınlanalım) diyecekleri gün (ahiret günü) kendilerine, “Arkanıza dönün de bir ışık arayın” denilecektir. Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır.— İ. Aktaş
Yunâdûnehum e lem nekun meakum, kâlû belâ ve lâkinnekum fe tentum enfusekum ve terebbastum vertebtum ve garret kumul emâniyyu hattâ câe emrullâhi ve garrekum billâhil garûr(garûmu).
(Münafıklar) onlara (kendilerini tanıyan mü’minlere): Biz (dünyada) sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. Onlar da: Evet, ama siz kendinizi aldattınız, pusu kurdunuz, şüphe ettiniz ve kuruntular sizi aldattı. Sonunda Allah’ın emri (olan ölüm) geliverdi ve o aldatıcı da sizi Allah ile aldatmış oldu” derler.— İ. Aktaş
Fel yevme lâ yû’hazu minkum fîd yetun ve lâ minellezîne keferû, me’vâkumun nâr(nâru), hiye mevlâkum, ve bi’sel masîr(masîru).
(Ey münafıklar!) Artık bugün (verebilecek olsanız bile) ne sizden ve ne de inkâr etmiş olanlardan bir bedel kabul edilmez. (Yaptıklarınız yüzünden) varacağınız yer ateştir. Size yaraşan odur ve ne kötü bir varış yeridir.— İ. Aktaş
E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
İman etmiş olanların, Allah’ın zikrine ve haktan inene gönüllerinin saygı duyacağı vakit gelmedi mi ki; daha önce kendilerine kitap verilmiş sonra üzerlerinden uzun süre geçmiş, böylece gönülleri (duyguları) katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Hâlbuki onların (gönülleri katılaşmış olan o kitap ehlinin) çoğu fasık (yoldan çıkmış) kimselerdi.— İ. Aktaş
(Ey insanlar!) Bilin ki Allah, ölümünden (kuruduktan) sonra (yağmur sebebiyle) arza (toprağa yeniden) hayat veriyor. Aklınızı kullanasınız (ve düşünesiniz) diye gerçekten, size ayetleri açıkladık.— İ. Aktaş
İnnel mussaddikîne vel mussaddikâti ve akradûllâhe kardan hasenen yudâafu lehum ve lehum ecrun kerîm(kerîmun).
Şüphesiz, (yoksul, muhtaç ve toplumun işsiz kesimine) sadaka (ve zekât) veren (yardım eden) erkeklerle sadaka (ve zekât) veren (yardım eden) kadınlar ve (erkek olsun kadın olsun) gönüllü olarak Allah’a (Allah’ın yoksul ve muhtaç kullarına infakta bulunarak) güzel bir ödünç verenler var ya, onlar (mükâfatlarını) kat kat fazlası ile alacaklardır. Ve onlar için (ayrıca çok) değerli bir ödül vardır. *— İ. Aktaş
Vellezîne âmenû billâhi ve rusulihî ulâike humus sıddîkûne veş şuhedâu inde rabbihim, lehum ecruhum ve nûruhum, vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbul cahîm(cahîmi).
Allah’a ve elçilerine inanmış olanlar var ya, işte onlar hem özü sözü doğru kimselerdir hem de (hesap günü) Rablerinin katında (hakikate) şâhitlik edecek kimselerdir. Onların hem ödülleri hem de nurları vardır. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar da cehennem ehlidir. *— İ. Aktaş
İ’lemû ennemel hayâtud dunyâ leibun ve lehvun ve zînetun ve tefâhurun beynekum ve tekâsurun fîl emvâli vel evlâd(evlâdi), ke meseli gaysin a’cebel kuffâre nebâtuhu summe yehîcu fe terâhu musferren summe yekûnu hutâmâ(hutâmen), ve fîl âhıreti azâbun şedîdun ve magfiretun minallâhi ve rıdvân(rıdvânun), ve mel hayâtud dunyâ illâ metâul gurûr(gurûri).
Bilin ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme, para ve çocuk çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, inkârcıların hoşuna giden bir bitkiyi yetiştiren bir yağmura benzer. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp oluverir. Ahirette ise Allah’tan (inkâr edip zulüm ve kötü işleri yapmış olanlara) çetin bir azap, (iman etmiş olup iyi işler yapmış olanlara da) bir bağışlanma ve hoşnutluk vardır. Ve (yine bilin ki) dünya hayatı aldanma metaından başka bir şey değildir.— İ. Aktaş
Sâbikû ilâ magfiretin min rabbikum ve cennetin arduhâ keardıs semâi vel ardı uıddet lillezîne âmenû billâhi ve rusulih(rusulihî), zâlike fadlullâhi yû’tîhi men yeşâu, vallâhu zûl fadlil azîm(azîmi).
(Ey insanlar!) Rabbinizden bir mağfirete ve eni gökle yerkürenin (uzaydaki bütün gök cisimleri ile arzın yan yana getirilmesiyle oluşan) genişliği kadar olan cennete (ulaşmak için) yarışın (koşuşun)ki, Allah’a ve (onun mesajlarını tebliğ eden) elçilerine iman etmiş olanlar için hazırlanmış (olacak)tır. İşte bu, Allah’ın lütfudur. Onu (iman etmek ve salih amellerde bulunmak suretiyle) isteyen herkese (hak edene) verir. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir. (*)— İ. Aktaş
Mâ esâbe min musîbetin fîl ardı ve lâ fî enfusikum illâ fî kitâbin min kabli en nebreehâ, inne zâlike alâllâhi yesîr(yesîrun).
Ne yerkürede ne de benliklerinizde isabet etmiş bir musibet (olay) yoktur ki, biz onu (fiili olarak) ortaya çıkarmadan (gerçekleştirmeden) önce bir kitapta (onun tespitiyle ilgili yazılı ilmimiz) olmasın. Şüphesiz bu, (bilgi, tespit ve yazılım işi zatım olan) Allah’a kolaydır.*— İ. Aktaş
Li keylâ te’sev alâ mâ fâtekum ve lâ tefrehû bi mâ âtâkum, vallâhu lâ yuhıbbu kulle muhtâlin fehûr(fehûrin).
[Allah bunu] elinizden kaçan [iyi ve güzel] şeylere üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği [iyi ve güzel] şeylerle de [boş yere] şımarmayasınız diye (açıklamaktadır): Ve Allah, kendisini beğenip övünenlerin hiçbirini sevmez. *— İ. Aktaş
Ellezîne yebhalûne ve ye’murûnen nâse bil buhl(buhli), ve men yetevelle feinnellâhe huvel ganiyyul hamîd(hamîdu).
Onlar (kendilerini beğenip övünenler) hem kendileri cimrice davranırlar hem de başkalarına cimri olmayı önerirler. Kim (imandan ve yoksullara infak yapmaktan) kaçınırsa bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir ve övgüye (en) layık olandır.— İ. Aktaş
Lekad erselnâ rusulenâ bil beyyinâti ve enzelnâ meahumul kitâbe vel mîzâne li yekûmen nâsu bil kıst(kıstı), ve enzelnel hadîde fîhi be’sun şedîdun ve menâfiu lin nâsi ve li ya’lemallâhu men yensuruhu ve rusulehu bil gayb(gaybi), innellâhe kavîyyun azîz(azîzun).
Muhakkak ki Biz, (mesajlarımızı insanlara tebliğ etmeleri için) elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların (evrensel) adaleti ayakta tutmaları (sosyal, siyasi, ekonomik ve idari bir düzen kurarak yaşamaları, sosyal adaleti sosyal güvenliği sağlamaları ve herkesin refah payını artırarak dengeli dağıtmaları) ve (böylece zatım olan) Allah (ın dinine) ve (dinini tebliğ eden) elçilerine gayb ile (görmedikleri hâlde) kimlerin yardım edeceğini belli etmek için beraberlerinde (mesajlarımızı içeren) kitabı ve ölçüyü (denge kanununu, adaleti, ölçüyü, tartıyı yerleştirecek ilkeleri) indirdik. Yine biz, kendisinde büyük bir güç ve insanlar (hatta bütün canlı organizmalar) için yararlar bulunan demiri (demir elementini) indirdik (yarattık). Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, (her işte üstün ve) mutlak galiptir. *— İ. Aktaş
Ve lekad erselnâ nûhan ve ibrâhîme ve cealnâ fî zurriyyetihimen nubuvvete vel kitâbe fe minhum muhted(muhtedin), ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Ve gerçekten, biz Nûh’u ve İbrahim’i (elçi olarak) gönderdik. Peygamberliği ve kitabı da onların nesilleri içinde devam ettirdik. Öyleyken onlardan (sonra gelen nesillerinden) doğru yolda olanlar olduğu gibi, pek çoğu da (doğru) yoldan sapmışlardı.— İ. Aktaş
Summe kaffeynâ alâ âsârihim bi rusulinâ ve kaffeynâ bi’îsebni meryeme ve âteynâhul incîle ve cealnâ fî kulûbillezînet tebeûhu re’feten ve rahmeh(rahmeten), ve rahbâniyyetenibtedeûhâ mâ ketebnâhâ aleyhim illebtigâe rıdvânillâhi fe mâ reavhâ hakka riâyetihâ, fe âteynellezîne âmenû minhum ecrehum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Sonra onların izleri üzerinden elçilerimizi ard arda gönderdik; Meryem oğlu İsa’yı da ardlarından gönderdik ve ona İncil’i verdik; ona uyanların gönüllerine şefkat ve merhamet duyguları koyduk; üzerlerine bizim gerekli kılmadığımız fakat kendilerinin güya Allah’ın rızasını kazanmak için ortaya attıkları ruhbaniyete bile gereği gibi riayet etmediler; onlardan inanmış olan kimselere karşılığını verdik; ama onlardan çoğu yoldan çıkmışlardı. *— İ. Aktaş
Yâ eyyuhâllezîne âmenût tekûllâhe ve âminû bi resûlihî yû’tikum kifleyni min rahmetihî ve yec’al lekum nûren temşûne bihî ve yagfir lekum, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Ey (göndermiş olduğum önceki elçilere) iman etmiş olanlar! (Zatım olan) Allah’a karşı gelmekten sakının ve onun (bu son) elçisine de iman edin ki, rahmetinden size iki misli versin, (elçisiyle gönderdiği kurallara uyduğunuz sürece) yürüdüğünüz yollarınızı aydınlatsın ve sizleri bağışlasın. Ve (bilin ki) Allah bağışlayandır, merhamet edendir. *— İ. Aktaş
Li ellâ ya’leme ehlul kitâbi ellâ yakdirûne alâ şey’in min fadlillâhi ve ennel fadle bi yedillâhi yû’tîhi men yeşâu, vallâhu zûl fadlil azîm(azîmi).
Böylece kitap ehli, (kendilerinin) Allah’ın lütfundan hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerini (kendilerine ait kılmaya güçlerinin yetmeyeceğini) ve şüphesiz lütuf (kendi tekellerinde değil, yalnız) Allah’ın elinde olup onu (iman etmek ve salih amellerde bulunmak suretiyle) isteyen (gereğini yapıp hak eden) kimseye vereceğini bilmezlik etmesinler! Ve Allah, büyük lütuf sahibidir. *— İ. Aktaş
57:29
Yardımcı
Site kullanımı hakkında sorun
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar