Adını, 28. âyette geçen ve kıyamette diz üstü çökenleri anlatan "câsiye"den almıştır. Bu sûreye şerîat ve dehr sûresi de denilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanıyla ilgili kesin bir rivayet olmamasına rağmen, muhtevasından, Duhan Suresi'nden kısa bir süre sonra nazil olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu iki surenin muhtevaları birbirlerini tamamlayıcı niteliktedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede kafirlerin tevhid ve ahiret hakkındaki kuşkuları cevaplandırılmakla birlikte, onlar, Kur'an karşısında takındıkları tavır dolayısıyla ikaz edilmişlerdir.
Sureye tevhid hakkında deliller öne sürülmek suretiyle bir giriş yapılmıştır. Bu konuda insanın yaratılışı, yer, gök ve kainattaki harikulade nizam şahit gösterilerek şöyle buyurulmuştur: "Nereye bakarsanız bakın herşeyin tevhidi ispatladığını göreceksiniz. Çeşit çeşit canlılar, gece ve gündüzün deveranı, yağmurun yağması ve bitkilerin çıkması, rüzgarların esmesi ve hatta insanın doğuşu ile ilgili vakıalar üzerinde önyargıya sahip olmayan bir kafayla düşünülecek olursa, muhakkak surette, kainat nizamının kendi kendine meydana gelmediği veya birkaç ilahın eseri olmadığı sonucuna varılır. Çünkü kainatı bir tek Allah idare etmektedir. Ancak bu gerçeğe inanmayan, önceden karar vermiş bir insana, elbette iman nasip olmaz."
Sonraki ayetlerde ise şunlar anlatılmaktadır: "Kainatta emriniz altına verilen bunca sayısız varlık ve kuvvet, kendi kendine mi oluşmuştur?
Ya da sizin ilahlarınız mı onları yaratmıştır? Onları yaratan ve hizmetinize veren tek olan Allah'dır. Dolayısıyla akıl sahibi her insan, hamd ve şükre ancak bunları yaratan Allah'ın layık olduğu sonucuna varır."
Bundan sonra, Kur'an davetiyle alay etmelerinden dolayı kafirler ikaz edilmektedir: "Bu Kur'an, İsrailoğullarına verilen nimeti sizlere getirmektedir. Onlar nankörlük ettikleri ve aralarında "din" dolayısıyla ihtilafa düştükleri için kendilerine verilen bu nimetten mahrum olmuşlardır. Aynı nimet şimdi sizlere verilmiştir. Bu sizleri dinin anayollarına ileten bir yol göstericidir. Ona tabi olmayanlar sadece kendi kötü akibetlerini hazırlamaktadırlar. Fakat Allah'ın rahmet ve yardımına layık olanlar ise, sadece bu yol göstericiye tabi olan takva sahipleridir.
Rasulullah'ın ashabına ise, "Bu Allah'tan korkmayan kimselerin, sizlerle alay etmelerine, küstahlıklarına, sabır ve tahammülle karşı koyun. Allah en sonunda onları hesaba çekecek ve sizleri gösterdiğiniz sabırdan dolayı mükafatlandıracaktır" diye nasihat edilmiştir. Daha sonraysa kafirlerin cahiliyye inançları ele alınmıştır. Kafirlerin, "Bu hayatın sonunda başka bir hayat daha yoktur. Bizi sadece zaman öldürür. Tıpkı bir saatin belli bir süre sonra durması gibi. İşte insanoğlu da tıpkı saat gibi, hayatın sonunda, yani ölümden sonra toz toprak olur gider. Zaten "ruh" diye birşey yok ki kabzedilebilsin ve tekrar kendisine üflenerek can verilebilsin. Fakat gerçek senin dediğin gibiyse eğer ölmüş atalarımızı bir dirilt bakalım" şeklindeki sözlerine peşisıra aşağıdaki cevaplar verilmiştir:
a) Bu iddianız bir ilme dayanmamaktadır ve başka bir hayatın olmayacağı şeklindeki düşünceniz sadece bir zandır. Sizler ölümden sonra başka bir hayatın olmayacağını, ruhların kabzedilip yok olacağını gerçekten biliyor musunuz?
b) Sizler, ölümden sonra diriltilmiş bir kimseyi görmemiş olmanızı en kuvvetli bir deliliniz sayıyorsunuz. Oysa bu delil ahiret hayatını inkar etmek için yeterli midir? Sizler tecrübe ve müşahedeye dayanmayan her düşüncenin olamayacağına hükmeder ve onu imkansız mı kabul edersiniz?
c) Salih ve fasık insanların, itaat eden ve isyan eden kimselerin, zalimlerin ve mazlumların sonlarının aynı olacağı şeklindeki bir düşünce akla ve mantığa tamamen ters düşmektedir. İyilerin sonlarının iyi, kötülerinkinin ise kötü olmazsa ve yine mazlumlar adalet, zalimler ceza görmezse, kısaca herkes aynı sonuçla karşılaşırsa, bu akla uygun mu olur? Bir kimse bunun akla uygun olacağına gerçekten inanıyorsa eğer, çok yanlış düşünmektedir.
Ancak zalim ve fasık kimseler böyle düşünürler. Çünkü onlar amellerinin sonucunda kötü şeylerle karşılaşmak istemezler. Fakat bu kainatı yaratan Allah adildir. Zalimle salih kimseleri birbirinden ayırıp, onlara yaptıklarına göre ceza veya mükafat vermesi, O'nun adaletinin gereğidir ve bundan daha tabii ne olabilir?
d) Ahireti inkar, ahlaki çöküşü getirir ve onu ancak nefislerinin kölesi olan kimseler inkar ederler. Bu insanların bu gibi düşüncelere sarılmasının nedeni, arzu ettikleri her kötülüğü dilediğince yapabilmeleri dolayısıyladır. Nitekim bir insan böylesine sapık bir yola girdikten sonra, artık battıkça batar ve hatta öyle bir noktaya girer ki, tüm ahlaki hassasiyeti yok olur, sonunda ise hidayeti kabul etme yeteneğinden tamamen yoksun olur. İşte böyle bir kimse için artık hidayetin tüm kapıları kapanmış demektir.
Bu deliller sırasıyla serdedildikten sonra, kesin bir uslup kullanılarak, kafirlere şöyle denilmiştir: "Sizler nasıl Allah'ın izniyle yaşıyorsanız, yine Allah'ın izniyle hayatınız son bulur ve sonuçta O'nun huzurunda toplanırsınız. Cehaletiniz nedeniyle inanmıyorsanız yine inanmayın ama şunu iyice belleyin ki vakit gelince kendinizi Allah'ın huzurunda bulacak ve tüm amellerinizin kayıtlı olduğu defterler önünüze getirilecektir. İşte o zaman ahireti inkar etmek ve onunla eğlenmek sizlere neye mal olmuştur öğrenirsiniz.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
45
Diz Çöküş · Mekke
الجاثية
37
Sure Adı Açıklaması
Adını, 28. âyette geçen ve kıyamette diz üstü çökenleri anlatan "câsiye"den almıştır. Bu sûreye şerîat ve dehr sûresi de denilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanıyla ilgili kesin bir rivayet olmamasına rağmen, muhtevasından, Duhan Suresi'nden kısa bir süre sonra nazil olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu iki surenin muhtevaları birbirlerini tamamlayıcı niteliktedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede kafirlerin tevhid ve ahiret hakkındaki kuşkuları cevaplandırılmakla birlikte, onlar, Kur'an karşısında takındıkları tavır dolayısıyla ikaz edilmişlerdir.
Sureye tevhid hakkında deliller öne sürülmek suretiyle bir giriş yapılmıştır. Bu konuda insanın yaratılışı, yer, gök ve kainattaki harikulade nizam şahit gösterilerek şöyle buyurulmuştur: "Nereye bakarsanız bakın herşeyin tevhidi ispatladığını göreceksiniz. Çeşit çeşit canlılar, gece ve gündüzün deveranı, yağmurun yağması ve bitkilerin çıkması, rüzgarların esmesi ve hatta insanın doğuşu ile ilgili vakıalar üzerinde önyargıya sahip olmayan bir kafayla düşünülecek olursa, muhakkak surette, kainat nizamının kendi kendine meydana gelmediği veya birkaç ilahın eseri olmadığı sonucuna varılır. Çünkü kainatı bir tek Allah idare etmektedir. Ancak bu gerçeğe inanmayan, önceden karar vermiş bir insana, elbette iman nasip olmaz."
Sonraki ayetlerde ise şunlar anlatılmaktadır: "Kainatta emriniz altına verilen bunca sayısız varlık ve kuvvet, kendi kendine mi oluşmuştur?
Ya da sizin ilahlarınız mı onları yaratmıştır? Onları yaratan ve hizmetinize veren tek olan Allah'dır. Dolayısıyla akıl sahibi her insan, hamd ve şükre ancak bunları yaratan Allah'ın layık olduğu sonucuna varır."
Bundan sonra, Kur'an davetiyle alay etmelerinden dolayı kafirler ikaz edilmektedir: "Bu Kur'an, İsrailoğullarına verilen nimeti sizlere getirmektedir. Onlar nankörlük ettikleri ve aralarında "din" dolayısıyla ihtilafa düştükleri için kendilerine verilen bu nimetten mahrum olmuşlardır. Aynı nimet şimdi sizlere verilmiştir. Bu sizleri dinin anayollarına ileten bir yol göstericidir. Ona tabi olmayanlar sadece kendi kötü akibetlerini hazırlamaktadırlar. Fakat Allah'ın rahmet ve yardımına layık olanlar ise, sadece bu yol göstericiye tabi olan takva sahipleridir.
Rasulullah'ın ashabına ise, "Bu Allah'tan korkmayan kimselerin, sizlerle alay etmelerine, küstahlıklarına, sabır ve tahammülle karşı koyun. Allah en sonunda onları hesaba çekecek ve sizleri gösterdiğiniz sabırdan dolayı mükafatlandıracaktır" diye nasihat edilmiştir. Daha sonraysa kafirlerin cahiliyye inançları ele alınmıştır. Kafirlerin, "Bu hayatın sonunda başka bir hayat daha yoktur. Bizi sadece zaman öldürür. Tıpkı bir saatin belli bir süre sonra durması gibi. İşte insanoğlu da tıpkı saat gibi, hayatın sonunda, yani ölümden sonra toz toprak olur gider. Zaten "ruh" diye birşey yok ki kabzedilebilsin ve tekrar kendisine üflenerek can verilebilsin. Fakat gerçek senin dediğin gibiyse eğer ölmüş atalarımızı bir dirilt bakalım" şeklindeki sözlerine peşisıra aşağıdaki cevaplar verilmiştir:
a) Bu iddianız bir ilme dayanmamaktadır ve başka bir hayatın olmayacağı şeklindeki düşünceniz sadece bir zandır. Sizler ölümden sonra başka bir hayatın olmayacağını, ruhların kabzedilip yok olacağını gerçekten biliyor musunuz?
b) Sizler, ölümden sonra diriltilmiş bir kimseyi görmemiş olmanızı en kuvvetli bir deliliniz sayıyorsunuz. Oysa bu delil ahiret hayatını inkar etmek için yeterli midir? Sizler tecrübe ve müşahedeye dayanmayan her düşüncenin olamayacağına hükmeder ve onu imkansız mı kabul edersiniz?
c) Salih ve fasık insanların, itaat eden ve isyan eden kimselerin, zalimlerin ve mazlumların sonlarının aynı olacağı şeklindeki bir düşünce akla ve mantığa tamamen ters düşmektedir. İyilerin sonlarının iyi, kötülerinkinin ise kötü olmazsa ve yine mazlumlar adalet, zalimler ceza görmezse, kısaca herkes aynı sonuçla karşılaşırsa, bu akla uygun mu olur? Bir kimse bunun akla uygun olacağına gerçekten inanıyorsa eğer, çok yanlış düşünmektedir.
Ancak zalim ve fasık kimseler böyle düşünürler. Çünkü onlar amellerinin sonucunda kötü şeylerle karşılaşmak istemezler. Fakat bu kainatı yaratan Allah adildir. Zalimle salih kimseleri birbirinden ayırıp, onlara yaptıklarına göre ceza veya mükafat vermesi, O'nun adaletinin gereğidir ve bundan daha tabii ne olabilir?
d) Ahireti inkar, ahlaki çöküşü getirir ve onu ancak nefislerinin kölesi olan kimseler inkar ederler. Bu insanların bu gibi düşüncelere sarılmasının nedeni, arzu ettikleri her kötülüğü dilediğince yapabilmeleri dolayısıyladır. Nitekim bir insan böylesine sapık bir yola girdikten sonra, artık battıkça batar ve hatta öyle bir noktaya girer ki, tüm ahlaki hassasiyeti yok olur, sonunda ise hidayeti kabul etme yeteneğinden tamamen yoksun olur. İşte böyle bir kimse için artık hidayetin tüm kapıları kapanmış demektir.
Bu deliller sırasıyla serdedildikten sonra, kesin bir uslup kullanılarak, kafirlere şöyle denilmiştir: "Sizler nasıl Allah'ın izniyle yaşıyorsanız, yine Allah'ın izniyle hayatınız son bulur ve sonuçta O'nun huzurunda toplanırsınız. Cehaletiniz nedeniyle inanmıyorsanız yine inanmayın ama şunu iyice belleyin ki vakit gelince kendinizi Allah'ın huzurunda bulacak ve tüm amellerinizin kayıtlı olduğu defterler önünüze getirilecektir. İşte o zaman ahireti inkar etmek ve onunla eğlenmek sizlere neye mal olmuştur öğrenirsiniz.
(Bu) Kitab’ın (Kur’an’ın) indirilişi, Aziz (yegâne galip olan, kudreti daima üstün gelen), Hakîm (her konuda doğru hüküm veren) Allah (tarafın)dandır.— İ. Aktaş
İnne fîs semâvâti vel ardı le âyâtin lil mû’minîn(mû’minîne).
Şüphesiz göklerde (uzayda) ve yeryüzünde (bulunan delilleri araştırarak) inananlar (ve inanmak isteyenler) için (rubûbiyet, azamet ve kudretimizi gösteren) nice belgeler vardır.— İ. Aktaş
Ve fî halkıkum ve mâ yebussu min dâbbetin âyâtun li kavmin yûkınûn(yûkınûne).
Hem kendi yaratılışınızda hem de (yeryüzünde) türetip yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanacak bir toplum için (rubûbiyet, azamet ve kudretimizi gösteren) nice kanıtlar vardır.— İ. Aktaş
Vahtilâfil leyli ven nehâri ve mâ enzelallâhu mines semâi min rızkın fe ahyâ bihil arda ba’de mevtihâ ve tasrîfir rîyâhı âyâtun li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
Ve (dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesiyle), gece ile gündüzün birbiri ardına gelmesinde, Allah’ın gökten (buluttan) rızık (yağmur) indirip onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve rüzgârı estirmesinde aklını (anlama ve düşünme yeteneğini) kullanan kimseler için nice deliller vardır.— İ. Aktaş
Tilke âyâtullahi netlûhâ aleyke bil hakk(hakkı), fe bi eyyi hadîsin ba’dallâhi ve âyâtihî yû’minûn(yû’minûne).
İşte bunlar (zatım olan) Allah’ın ayetleridir (vahdaniyet ve kudretinin alametleridir). Onları sana gerçekle okuyoruz (bildiriyoruz). Öyleyse Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? *— İ. Aktaş
45:6
7
وَيْلٌ لِكُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ ٧
Veylun li kulli effâkin esîm(esîmin).
Durmadan iftira eden (yalan uyduran, yalana, sahtekârlığa dadanan, yalanda sınır tanımayan), günahkârların vay haline!— İ. Aktaş
Yesmeu âyâtillâhi tutlâ aleyhi summe yusırru mustekbiren ke en lem yesma’hâ, fe beşşirhu bi azâbin elîm(elîmin).
O, Allah’ın kendisine okunan ayetlerini işitir de sonra büyüklük taslayarak sanki hiç onları duymamış gibi (inkâr, zulüm ve isyanında) direnir. (Öyleyse) ona can yakıp inleten müthiş azabı haber ver.— İ. Aktaş
Min verâihim cehennem(cehennemu), ve lâ yugnî anhum mâ kesebû şey’en ve lâ mattehazû min dûnillâhi evliyâe, ve lehum azâbun azîm(azîmun).
(Yaptıklarından dolayı) ötelerinden de cehennem vardır (onları beklemektedir). Ne kazandıkları (onca servet, ün, makam ve elde ettikleri başarılar) ve ne de Allah’ın yanı sıra edindikleri veliler (koruyucular, yardımcılar) kendilerine bir yarar sağlayabilir. Onlar için büyük bir azap vardır. *— İ. Aktaş
Hâzâ hudâ(huden), vellezîne keferû bi âyâti rabbihim lehum azâbun min riczin elîm(elîmun).
İşte bu (Kur’an insanlığa) doğru yolu gösteren bir rehberdir. Rablerinin ayetlerini (hakikatleri reddedip) inkâr etmiş olanlara ise (ahirette) elem verici kötü bir azap vardır.— İ. Aktaş
Allâhullezî sahhare lekumul bahre li tecriyel fulku fîhi bi emrihî ve li tehtegû min fadlihî ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).
Allah odur ki denizi (belli yasalara boyun eğdirerek) sizin istifadenize verdi (ve size gemi yapıp kullanma yeteneğini bahşetti) ki, gemiler onun emriyle (onun doğa kanunuyla denizin engin sularında) akıp gitsinler, siz de (gemilerle seyahat etmek, deniz ticaretini yapmak, bütün deniz ürünlerinden istifade etmek, inci ve mercan gibi değerli mücevherleri çıkarmak suretiyle) onun lütfundan (rızkından) arayıp bulasınız ve (size verdiği bunca nimetlere karşılık) şükredesiniz.— İ. Aktaş
Ve sahhare lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minh(minhu), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
(Ey insanlar!) Göklerde (uzayda) bulunan şeyleri de (bütün gök cisimleri dâhil uzayda bulunan yıldızlar ve yıldızların patlamalarıyla oluşan süpernovaların çıkardıkları çok büyük enerji sayesinde üretilen, sonra uzaya dağılan ve daha sonra yerkürenin atmosferine girip yağmurla toprağa inen ve dünya üzerindeki canlıların vücudunu oluşturan elementler gibi) ve yerkürede bulunan şeylerin hepsini de (Allah) kendisinden bir lütuf olarak sizin istifadenize sunmuştur. Şüphesiz bunda düşünen (ve bilimsel araştırmalar yapan) bir toplum için nice ayetler (Allah’ın birliğini, kudretini ve evren için kurduğu düzeni gösteren nice kanıtlar) vardır. *— İ. Aktaş
Kul lillezîne âmenû yagfirû lillezîne lâ yercûne eyyâmallâhi li yecziye kavmen bi mâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
(Resulüm!) İman etmiş olanlara de ki: (Kendilerine zulüm, kötülük ve eziyet ettiklerinde) Allah’ın günlerini (hesap, mükâfat ve ceza günlerini) ummayanları (ahirete inanmayanları) bağışlasınlar ki (Allah,) yaptıklarından (affettiklerinden) dolayı o (iyi ve erdemli mü’min) toplumu mükâfatlandırsın. (*)— İ. Aktaş
Men amile sâlihan fe li nefsih(nefsihî), ve men esâe fe aleyhâ summe ilâ rabbikum turceûn(turceûne).
Her kim (erkek olsun kadın olsun) doğru ve uygun bir iş yapmışsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlemişse kendi aleyhine işlemiş olur ve sonunda (hesap vermek üzere) hepiniz Rabbinize döndürüleceksiniz.— İ. Aktaş
Ve lekad âteynâ benî isrâîlel kitâbe vel hukme ven nubuvvete ve rezaknâhum minet tayyibâti ve faddalnâhum alel âlemîn(âlemîne).
Muhakkak ki biz, (inanıp iyi ve yararlı işler yaptıkları dönemlerde) İsrailoğullarına kitap, hükümranlık ve peygamberlik vermiş, onları güzel ve temiz (helal ve sağlıklı) yiyeceklerle rızıklandırdırmış ve onları (o dönemlerde) milletlerin üstüne çıkarmış idik.*— İ. Aktaş
Ve âteynâhum beyyinâtin minel emr(emri), fe mahtelefû illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, inne rabbeke yakdî beynehum yevmel kıyâmeti fî mâ kânû fîhi yahtelifûn(yahtelifûne).
Ve onlara (dini) emirden açıklayıcı belgeler vermiştik. Ancak kendilerine (doğru) bilgiler geldikten sonra, yalnızca aralarındaki ’hakka tecavüz ve azgınlıktan’ dolayı ihtilafa düştüler. Elbette ki Rabbin, hakkında ihtilafa düştükleri şeyde (konularda) kıyamet günü aralarında (adaletle) hükmedecektir.— İ. Aktaş
Summe cealnâke alâ şerîatin minel emri fettebi’ hâ ve lâ tettebi’ ehvâellezîne lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
(Ey Resulüm!) Sonra seni de bu emirden (din ve dünya işlerinde insanların uyacakları) bir şeriat (hukuk ve hayat sistemi) üzerinde kıldık; öyleyse sen (yalnız) ona uy ve sakın (hakikati) bilmeyenlerin hevalarına (tutku, istek ve kuruntularına) uyma. *— İ. Aktaş
İnnehum len yugnû anke minallâhi şey’â(şey’en), ve innez zâlimîne ba’duhum evliyâu ba’d(ba’din), vallâhu veliyyul muttekîn(muttekîne).
Şüphesiz onlar, Allah’tan hiçbir şeyi senden savamazlar. Ve şüphesiz zalim kimseler birbirlerinin velisi (sahibi, koruyucusu, yardımcısı ve destekçisi) dir. Allah da (inkâr, zulüm, isyan ve kötülüklerden) sakınanların velisidir.— İ. Aktaş
Hâzâ basâiru lin nâsi ve huden ve rahmetun li kavmin yûkınûn(yûkınûne).
Bu (Kur’an), insanlara (kurtuluş yollarını gösteren) kanıtlar sunmaktadır; kesin bilgiyle inanacak bir toplum için de bir hidayet ve bir rahmettir.— İ. Aktaş
Em hasibellezînecterahûs seyyiâti en nec’alehum kellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti sevâen mahyâhum ve memâtuhum, sâe mâ yahkumûn(yahkumûne).
Yoksa! Kötülükleri yapmayı alışkanlık hâline getirmiş olanlar kendilerini, iman edip salih amel işlemiş olanlar (erdemliler) gibi yapacağımızı; hayatlarının ve ölümlerinin bir olacağını mı sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!— İ. Aktaş
Ve halakallâhus semâvâti vel arda bil hakkı ve li tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
Hâlbuki Allah, gökleri ve yerküreyi (evreni), hak (gerçek ve anlamlı bir amaç) ile (şaşmaz bir düzen ve uygunluk içerisinde) yaratmıştır. Öyleyse herkes (yapıp) kazanmış olduğunun karşılığını (tam) görecek ve hiçbir kimseye haksızlık edilmeyecektir.— İ. Aktaş
E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Heva ve hevesini (bencil tutkularını, boş gurur ve kuruntularını) tanrı edinmiş bulunan, bilgisi olduğu hâlde (sapıklığı tercih etmesi yüzünden) Allah’ın sapık bulduğu, (gerçekleri de duymak istemediğinden) kulağını ve (gerçekleri anlamak istemediğinden melekler âleminde tanınması için) kalbini (akıl merkezi olan beynini manen) işaretlediği ve (gerçekleri görmek istemediğinden) gözünü de (manen) perdelediği (bu durumda olan) kimseyi hiç düşündün mü? Artık (buna devam ettiği sürece) onu Allah’tan başka kim doğru yola ulaştırabilir? O hâlde, hâlâ düşünmeyecek misiniz? *— İ. Aktaş
Ve kâlû mâ hiye illâ hayâtuned dunyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ yuhlikunâ illed dehr(dehru), ve mâ lehum bi zâlike min ilm(ilmin), in hum illâ yezunnûn(yezunnûne).
Ve (dirilmeyi inkâr edenler) dediler ki: “Dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Birilerimiz ölür, birilerimiz doğar (hayat böylece devam eder gider). Bizi ancak zaman yok eder (öldükten sonra da dirilmeyiz).” Oysa bu hususta onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece (delilsiz) varsayımda bulunuyorlar.— İ. Aktaş
Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin mâ kâne huccetehum illâ en kâlû’tû bi âbâinâ in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Onlara açıkça ayetlerimiz (mesajlarımız) okunduğu zaman (ortaya sürdükleri) delilleri (iddiaları) ancak: ’Eğer doğru sözlüler iseniz (ölmüş) atalarımızı (diriltip) getirin’ demek olur.— İ. Aktaş
(Ey Resulüm, insanlara) de ki: “Allah’tır size hayat veren, sonra canlarınızı alan ve sonra da geleceğinde hiçbir şüphe bulunmayan, Kıyamet Günü (diriltip) bir araya getirecek olan.” Ama insanların çoğu (bunun böyle olduğunu) bilmezler.— İ. Aktaş
Ve terâ kulle ummetin câsiyeh(câsiyeten), kullu ummetin tud’â ilâ kitâbihâ, el yevme tuczevne mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
(O gün) her ümmeti (yaptıklarının hesabını vermek üzere zatım olan Allah’ın huzurunda) toplanmış görürsün. Her ümmet, kendi kitabına (yaptığı işlerin tutanağı olan amel defterine) çağırılır: (Onlara şöyle denecektir:)"Bugün size yaptıklarınızın karşılığı verilmektedir.*— İ. Aktaş
(İşte ey insanlar!) ‘’Bu, (içinde tüm bilgilerinizi kayıt altında tuttuğumuz) bizim kitabımız; sizin aleyhinizde hak ile konuşuyor. Gerçekten biz, sizin (dünyada) yapmakta olduklarınızı (asıl nüshası üzerinden) kaydediyorduk.— İ. Aktaş
Fe emmellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fe yudhıluhum rabbuhum fî rahmetih(rahmetihî), zâlike huvel fevzul mubîn(mubînu).
İnanmış ve iyi işler yapmış olanlara (erdemli kimselere) gelince; Rableri onları (o gün) rahmetinin kapsamına alır. İşte apaçık başarı (kazanç) budur!— İ. Aktaş
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar