Bu sure adını 46-47. ayetlerde geçen el-a'raf'tan almaktadır. Bu âyetlerde A'râf'ta yani cennet ve cehennem ehli arasındaki yüksek bir yerde bulunan insanlardan söz edildiği için sûreye bu ad verilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Surede anlatılan konular hakkında yapılacak dikkatli bir inceleme bu sure ile En'am suresinin hemen hemen aynı zamanda, yani Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'de geçen hayatının son yıllarında nazil olduklarını gösterir. Ancak hangisinin daha önce geldiği kesin olarak bilinmemekte. Her halukârda, En'am ve A'raf surelerinin ele aldıkları konular ve anlatım biçimleri arasındaki benzerlik, bu iki surenin de aynı döneme ait olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. İkisi de aynı tarihsel arka-plana sahip olduklarından, okuyucu En'am suresinin mukaddimesini de göz önünde bulundurmalıdır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Surenin ana konusu, dikkat çekici bir uslûpla, "Hz. Muhammed'e (s.a) gönderilen 'İlâhî Tebliğ'e çağrı'dır. Bu, Hz. Peygamber'in (s.a) Mekkelilere yaptığı uzun süren nasihatleri neticesinde, onlar üzerinde bir tesir görülmemesi nedeniyledir. Hatta onlar, Peygamber'in (s.a) davetine karşı adeta sağır bir kulak kesilmişler ve o kadar inatçı, o kadar vurdumduymaz olmuşlardı ki, neticede Hz. Peygamber'e (s.a) , yalnızca Mekkelilerle uğraşmayı bırakıp başka insanlara da yönelmesi emrolunmuştu. Bundan dolayı Mekkelilere İlâhî Daveti kabul etmeleri için sürekli çağrıda bulunulmasının yanında, daha önceki kavimlerin, peygamberlerine karşı takındıkları yanlış tavırlarının sonuçları sert bir dille anlatılarak, bu hususa dikkatleri çekilmektedir. (O vakitte Hz. Peygamber (s.a) Mekke'den hicret etmek üzereydi.) Hitabın sonuç bölümü, Hz. Peygamber'in (s.a) ileride kendileriyle ilişkiler içinde olacağı Ehl-i Kitab'a yöneltilmektedir. Bu, hicret vaktinin artık yaklaşmakta olduğunun, "mesaj"ın öncekilerde olduğu gibi sadece kendi kavmine münhasır kalmayıp bütün insanlığa yayılacağının ifadesi idi.
Yahudilere hitab edildiğinde, onların peygamberlik müessesesine karşı münafıkça tutumlarının sonuçlarına işaret edilmektedir. Çünkü onlar sözle Hz. Musa'ya inandıklarını söylüyorlar, yalandan ibadet ediyorlar, fakat gerçekte onun öğretisine karşı gelerek ve itaattan kaçındılar. Bütün bu tavırlarının neticesi olarak, alçaklık ve rezillikle suçlandılar.
Surenin sonunda, Hz. Peygamber (s.a) ve ona uyanlara, İslam'ın tebliğ vazifesini hikmetlice yapabilmeleri için, bazı talimatlar verilmektedir. En önemlisi; muhaliflerin tahriklerine karşılık verme konusunda, kendilerini tutma ve sabretme hususuydu. Ayrıca, hislerin etkisiyle, hedeflerine zarar verecek herhangi bir yanlış adımın atılmaması tavsiye edilmektedir.
ÖZET Ana Fikir: İlâhî Çağrı'ya Davet.
Konular ve birbirleriyle alâkaları:
1-10 Bu bölümde; bütün insanlar, Hz. Muhammed (s.a) vasıtasıyla, kendilerine gönderilmiş olan Mesaj'ı izlemeye davet edilmekte ve bunu reddedişin sonuçları hakkında da uyarılmaktalar.
11-25 Hz. Adem'in hikâyesi, onun zürriyetinin, şeytanın tuzaklarına karşı uyarılması gayesiyle nakledilmektedir. Çünkü Şeytan, (Hz. Adem ve Havva örneğinde de görüldüğü gibi) her an onları saptırmaya hazırdır.
26-53 Bu bölüm; bazı İlâhi talimatları ve bunların Şeytan'ın talimatları ile olan zıdlıklarını içermekte olup her ikisinin sonuçlarının ve meyvelerinin bir resmi çizilmektedir.
54-58 Yeri, göğü ve onlarda olan herşeyi yaratan Allah tarafından gönderildiği için bu mesaj'a uyulmalıdır; o mesaj ki; O'nun, kuru toprağı diriltmek için indirdiği yağmura benzer.
59-171 Bazı meşhur Peygamberlerin -Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb, Musa- (Allah'ın selâmı üzerlerine olsun) hayatlarından olaylar, bu İlâhî Çağrıyı reddedişin kötü sonuçlarını gözler önüne sermek için verilmekte, ve yine bu maksatla, Hz. Muhammed'in (s.a) azabtan kurtulmaları için yaptığı, daveti kabullenme ve izlemeye- çağrı, hitap ve konuşmaları nakledilmektedir.
172-174 Bir önceki bölümün sonunda, İsrailoğulları ile yapılmış antlaşmadan bahsedilirken, tüm insanlığa daha en başta Adem'in Allah'ın halifesi olarak atandığı zaman yapılan sözleşmeye münasip bir şekilde telmihte bulunularak, onun zürriyetinden gelen bütün insanların verilen o ahdi hatırlaması ve Hz. Peygamber (s.a) tarafından kendilerine sunulan Mesaj'ı kabul edip izlemeleri gerçeğine dikkat çekilmektedir.
175-179 Mesaj hakkında bilgisi olduğu halde buna aldırış etmeyen insanın örneği, bu çağrıyı bâtıl addedenlere bir ihtar olsun diye verilmektedir. Mesajı tanımak için bütün kapasitelerini kullanmaya teşvik edilmekteler. Aksi halde cehennem onların kalacağı yer olacaktır.
180-198 Surenin bu sonuç kısmında, Mesaj'ı anlamak için melekelerini doğru dürüst kullanamayanların bazı sapkınlıklarına değinilmekte, bu kimseler uyarılmakta ve Hz. Peygamber'in (s.a) çağrısına karşı gösterdikleri düşmanca tutumların ciddi sonuçları konusunda bunlara ikazda bulunulmaktadır.
199-206 Sonuçta, Hz. Peygamber'e ve O'na uyanlara, davete karşı gelen ve ondan yüz çevirenlere karşı takınmaları gereken tavırlar hususunda bazı talimatlar verilmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
7
Orta yer · Mekke
الأعراف
206
Sure Adı Açıklaması
Bu sure adını 46-47. ayetlerde geçen el-a'raf'tan almaktadır. Bu âyetlerde A'râf'ta yani cennet ve cehennem ehli arasındaki yüksek bir yerde bulunan insanlardan söz edildiği için sûreye bu ad verilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Surede anlatılan konular hakkında yapılacak dikkatli bir inceleme bu sure ile En'am suresinin hemen hemen aynı zamanda, yani Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'de geçen hayatının son yıllarında nazil olduklarını gösterir. Ancak hangisinin daha önce geldiği kesin olarak bilinmemekte. Her halukârda, En'am ve A'raf surelerinin ele aldıkları konular ve anlatım biçimleri arasındaki benzerlik, bu iki surenin de aynı döneme ait olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. İkisi de aynı tarihsel arka-plana sahip olduklarından, okuyucu En'am suresinin mukaddimesini de göz önünde bulundurmalıdır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Surenin ana konusu, dikkat çekici bir uslûpla, "Hz. Muhammed'e (s.a) gönderilen 'İlâhî Tebliğ'e çağrı'dır. Bu, Hz. Peygamber'in (s.a) Mekkelilere yaptığı uzun süren nasihatleri neticesinde, onlar üzerinde bir tesir görülmemesi nedeniyledir. Hatta onlar, Peygamber'in (s.a) davetine karşı adeta sağır bir kulak kesilmişler ve o kadar inatçı, o kadar vurdumduymaz olmuşlardı ki, neticede Hz. Peygamber'e (s.a) , yalnızca Mekkelilerle uğraşmayı bırakıp başka insanlara da yönelmesi emrolunmuştu. Bundan dolayı Mekkelilere İlâhî Daveti kabul etmeleri için sürekli çağrıda bulunulmasının yanında, daha önceki kavimlerin, peygamberlerine karşı takındıkları yanlış tavırlarının sonuçları sert bir dille anlatılarak, bu hususa dikkatleri çekilmektedir. (O vakitte Hz. Peygamber (s.a) Mekke'den hicret etmek üzereydi.) Hitabın sonuç bölümü, Hz. Peygamber'in (s.a) ileride kendileriyle ilişkiler içinde olacağı Ehl-i Kitab'a yöneltilmektedir. Bu, hicret vaktinin artık yaklaşmakta olduğunun, "mesaj"ın öncekilerde olduğu gibi sadece kendi kavmine münhasır kalmayıp bütün insanlığa yayılacağının ifadesi idi.
Yahudilere hitab edildiğinde, onların peygamberlik müessesesine karşı münafıkça tutumlarının sonuçlarına işaret edilmektedir. Çünkü onlar sözle Hz. Musa'ya inandıklarını söylüyorlar, yalandan ibadet ediyorlar, fakat gerçekte onun öğretisine karşı gelerek ve itaattan kaçındılar. Bütün bu tavırlarının neticesi olarak, alçaklık ve rezillikle suçlandılar.
Surenin sonunda, Hz. Peygamber (s.a) ve ona uyanlara, İslam'ın tebliğ vazifesini hikmetlice yapabilmeleri için, bazı talimatlar verilmektedir. En önemlisi; muhaliflerin tahriklerine karşılık verme konusunda, kendilerini tutma ve sabretme hususuydu. Ayrıca, hislerin etkisiyle, hedeflerine zarar verecek herhangi bir yanlış adımın atılmaması tavsiye edilmektedir.
ÖZET Ana Fikir: İlâhî Çağrı'ya Davet.
Konular ve birbirleriyle alâkaları:
1-10 Bu bölümde; bütün insanlar, Hz. Muhammed (s.a) vasıtasıyla, kendilerine gönderilmiş olan Mesaj'ı izlemeye davet edilmekte ve bunu reddedişin sonuçları hakkında da uyarılmaktalar.
11-25 Hz. Adem'in hikâyesi, onun zürriyetinin, şeytanın tuzaklarına karşı uyarılması gayesiyle nakledilmektedir. Çünkü Şeytan, (Hz. Adem ve Havva örneğinde de görüldüğü gibi) her an onları saptırmaya hazırdır.
26-53 Bu bölüm; bazı İlâhi talimatları ve bunların Şeytan'ın talimatları ile olan zıdlıklarını içermekte olup her ikisinin sonuçlarının ve meyvelerinin bir resmi çizilmektedir.
54-58 Yeri, göğü ve onlarda olan herşeyi yaratan Allah tarafından gönderildiği için bu mesaj'a uyulmalıdır; o mesaj ki; O'nun, kuru toprağı diriltmek için indirdiği yağmura benzer.
59-171 Bazı meşhur Peygamberlerin -Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb, Musa- (Allah'ın selâmı üzerlerine olsun) hayatlarından olaylar, bu İlâhî Çağrıyı reddedişin kötü sonuçlarını gözler önüne sermek için verilmekte, ve yine bu maksatla, Hz. Muhammed'in (s.a) azabtan kurtulmaları için yaptığı, daveti kabullenme ve izlemeye- çağrı, hitap ve konuşmaları nakledilmektedir.
172-174 Bir önceki bölümün sonunda, İsrailoğulları ile yapılmış antlaşmadan bahsedilirken, tüm insanlığa daha en başta Adem'in Allah'ın halifesi olarak atandığı zaman yapılan sözleşmeye münasip bir şekilde telmihte bulunularak, onun zürriyetinden gelen bütün insanların verilen o ahdi hatırlaması ve Hz. Peygamber (s.a) tarafından kendilerine sunulan Mesaj'ı kabul edip izlemeleri gerçeğine dikkat çekilmektedir.
175-179 Mesaj hakkında bilgisi olduğu halde buna aldırış etmeyen insanın örneği, bu çağrıyı bâtıl addedenlere bir ihtar olsun diye verilmektedir. Mesajı tanımak için bütün kapasitelerini kullanmaya teşvik edilmekteler. Aksi halde cehennem onların kalacağı yer olacaktır.
180-198 Surenin bu sonuç kısmında, Mesaj'ı anlamak için melekelerini doğru dürüst kullanamayanların bazı sapkınlıklarına değinilmekte, bu kimseler uyarılmakta ve Hz. Peygamber'in (s.a) çağrısına karşı gösterdikleri düşmanca tutumların ciddi sonuçları konusunda bunlara ikazda bulunulmaktadır.
199-206 Sonuçta, Hz. Peygamber'e ve O'na uyanlara, davete karşı gelen ve ondan yüz çevirenlere karşı takınmaları gereken tavırlar hususunda bazı talimatlar verilmektedir.
Kitâbun unzile ileyke fe lâ yekun fî sadrike haracun minhu litunzire bihî ve zikrâ lil mu’minîn(mu’minîne).
(Resulüm! Bu Kur’an) Kendisiyle (bütün insanları) uyarman, inananlara da öğüt vermen için (bölüm bölüm) sana indirilen bir kitaptır. Artık onun için (bunu tebliğ ederken, putperest ve inkârcıların karşı gelmelerinden ve görevinin zorluğundan dolayı) senin gönlünde (hiç) bir sıkıntı olmasın.*— İ. Aktaş
Ittebiû mâ unzile ileykum min rabbikum ve lâ tettebiû min dûnihî evliyâ(evliyâe), kalîlen mâ tezekkerûn(tezekkerûne).
(Ey insanlar!) Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. Ve onun (Allah’ın) yanı sıra (size putperestlik inancını, putlara tapmanızı emreden ve doğru yoldan saptırmaya çalışan) birtakım veliler (hâmi, lider, yönetici ve önderler) edinip onların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az düşünüyorsunuz!*— İ. Aktaş
Ve kem min karyetin ehleknâhâ fe câehâ be’sunâ beyâten ev hum kâilûn(kâilûne).
Ve biz nice kentleri (inkâr, zulüm, isyan ve azgınlıkları yüzünden) yıkıma uğrattık. Öyle ki azabımız, onları, ya (Lut kavminde olduğu gibi) gece uyurlarken ya da (Şuayb kavmindeki gibi) gündüz (öğle vaktinde) dinlenirken yakalayıverdi.— İ. Aktaş
Fe mâ kâne da’vâhum iz câehum be’sunâ illâ en kâlû innâ kunnâ zâlimîn(zâlimîne).
O zorlu baskınımız (azabımız) başlarına geldiğinde son söz ve çığlıkları ancak, “Biz, gerçekten (haddi aşıp azgınlaşan) zalimlerdik!” demek oldu. *— İ. Aktaş
Fe le nes’elennellezîne ursile ileyhim ve le nes’elennel murselîn(murselîne).
Elbette hem kendilerine (mesajlarımızı tebliğ etmek için) elçi gönderilenleri, (mesajlarımıza uyup uymadıkları konusunda) hem de (mesajlarımızı iletmek üzere) gönderilen (elçi)leri (görevlerini yerine getirip getirmediklerini) mutlaka soracağız (bu konuda hepsini sorguya çekeceğiz).*— İ. Aktaş
Fe le nekussanne aleyhim bi ilmin ve mâ kunnâ gâibîn(gâibîne).
Ve (sonra) kendilerine mutlaka yapıp ettiklerini (kesin ve şaşmaz) bir bilgiyle anlatacağız. Hâlbuki hiçbir zaman yapıp ettiklerinden habersiz değildik. *— İ. Aktaş
Vel veznu yevme izinil hakk(hakku), fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Ölçme ve tartma işi (hak ve adalet) o gün (ahiret günü) dosdoğru gerçekleşecek ve tartıda (hak ve adalet ölçüsünde) doğru ve yararlı davranışlarının yükü ağır (fazla) gelenler; işte böyleleridir mutluluğa erişecek olanlar. *— İ. Aktaş
Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum bimâ kânû biâyâtinâ yazlimûn(yazlimûne).
Kimin de tartıları (doğru ve yararlı davranışları bakımından) hafif (az) gelirse; (dünyadayken) mesajlarımız karşısında yanlış davranmaları (yalanlamaları, aykırı davranarak her türlü zulüm ve kötülükleri yapmaları) sebebiyle kendilerini (zarar ve) ziyana sokanlardan olacaklardır. *— İ. Aktaş
Ve lekad mekkennâkum fîl ardı ve cealnâ lekum fîhâ maâyiş’(maâyişe), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Ve (ey insanlar!) Sizi yeryüzünde yerleşik kıldık (yeryüzünü sizin yaşamanıza müsait hâle getirdik.) Ve orada size çeşitli geçim kaynakları oluşturduk. Hâl böyleyken, ne kadar da az şükrediyorsunuz!— İ. Aktaş
Ve lekad halaknâkum summe savvernâkum summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), lem yekun mines sâcidîn(sâcidîne).
Muhakkak ki sizi (ana rahminde döllenmiş bir hücre olarak) yarattık, sonra size (birer beşer olarak) şekil (bütün organları tamamlanmış biçim) verdik (sizi birer beşer olarak dünyaya getirdik), sonra da meleklere dedik ki: (şu mevcut beşer türünden bir halife olarak seçtiğim) “Âdem için (onu saygın ve değerli bir varlık olarak yarattığım için bana) secde edin. Onların hepsi secde ettiler, yalnız (cin türünden olan) İblis secde edenlerden olmadı.*— İ. Aktaş
Kâle mâ meneake ellâ tescude iz emertuk(emertuke), kâle ene hayrun minh(minhu), halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).
Allah (İblis’in niçin secde etmediğini bildiği hâlde, onu sorguya çekerek bizzat kendisinin de itiraf edip bu durumu meleklere de bildirmesi için) buyurdu ki,“Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten ne alıkoydu?” O da,“Ben ondan daha iyiyim (üstünüm); beni ateşten (çok sıcak, tamamen erimiş minerallerin birikmesinden oluşan ve soğumadan önce dünyadan yükselen ateşin alevinden) yarattın, onu ise çamurdan (sulu topraktaki elementlerden) yarattın.’’ diye cevap verdi. *— İ. Aktaş
Kâle fehbit minhâ fe mâ yekûnu leke en tetekebbere fîhâ fahruc inneke mines sâgirîn(sâgirîne).
(Allah): "Madem öyle, haydi oradan (o bulunduğun ortamdan, melekler arasından) ayrıl. Orada (o bulunduğun ortamda) büyüklük taslaman (sana) yakışık olmaz! (Oradan) çık git, artık (böyle düşünüp kendini üstün ve büyük görmekle) gerçekten sen, küçük düşenlerden (değerini yitirenlerden)sin dedi.*— İ. Aktaş
7:13
14
قَالَ اَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ٤١
Kâle enzırnî ilâ yevmi yub'asûn(yub'asûne).
(İblis, yalvararak) dedi ki: “(Öyle ise) bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.’’ *— İ. Aktaş
7:14
15
قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ ٥١
Kâle inneke minel munzarîn(munzarîne).
(Allah,) "Şüphesiz sen (insan nesli hayatta olduğu müddetçe) zaten kendisine süre verilenlerden (eceli tehir edilenlerden)sin" buyurdu.*— İ. Aktaş
Kâle fe bimâ agveytenî le ak'udenne lehum sırâtekel mustekîm(mustekîme).
(Bunun üzerine İblis) dedi ki: (Ey Rabbim! Öyle ise bu emrini yerine getirmemekle) Mademki, beni (bulunduğum konumdan, bu manevi makamından) mahrûm bıraktın, (rahmetinden uzaklaştırdın) o hâlde ben de, gidip senin doğru yolunun üzerinde onlar(ı saptırmak) için pusuya yatacağım” dedi.*— İ. Aktaş
Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn(şâkirîne).
“Sonra (pusu kurup) onlara elbette önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından (vesveseyle) sokulacağım ve sen, onların çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın”dedi.*— İ. Aktaş
Kâlehruc minhâ mez'ûmen medhûrâ(medhûren), le men tebiake minhum leemleenne cehenneme minkum ecmaîn(ecmaîne).
Allah: ’’Oradan o (bulunduğun) yerden (meleklerin içinden) gözden düşmüş ve kovulmuş olarak çık! Ve onlardan sana uyacak olanlara (doğru yoldan sapıp her türlü kötülüğü yapanlara) gelince, mutlaka, sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım.’’ buyurdu. *— İ. Aktaş
Ve yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete fe kulâ min haysu şi'tumâ ve lâ takrebâ hâzihiş şecerete fe tekûnâ minez zâlimîn(zâlimîne).
Ve ey Âdem! Sen ve eşin (yeryüzünde size has kıldığım) şu cennete (bahçeye) yerleşin, canınızın çektiği her şeyden yiyin, ama sakın (meyvesinden yemek amacıyla) şu ağaca yaklaşmayın (meyvesinden yemeyin): Yoksa zalimlerden (kendinize yazık edenlerden) olursunuz! *— İ. Aktaş
Fe vesvese lehumuş şeytânu li yubdiye lehumâ mâ vuriye anhumâ min sev'âtihimâ ve kâle mâ nehâkumâ rabbukumâ an hâzihiş şecereti illâ en tekûnâ melekeyni ev tekûnâ minel hâlidîn(hâlidîne).
Derken şeytan, onların kendilerinden gizli kalan kötülüklerini (Allah’ın yasak emrine karşı zaaf ve noksanlıklarını) kendilerine göstermek (ve dolayısıyla onları da kendisi gibi saygınsızlaştırıp bulundukları yerden çıkartmak) amacıyla onlara vesvese verdi ve dedi ki Rabbiniz sizi bu ağaçtan ancak, melek (gibi) olmayasınız ya da (uzun süre) kalanlardan olmayasınız diye yasaklamıştır.*— İ. Aktaş
Fedellâhumâ bi gurûr(gurûrin), fe lemmâ zâkâş şecerete bedet lehumâ sev'âtuhumâ ve tafikâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneh(cenneti), ve nâdâhumâ rabbuhumâ e lem enhekumâ an tilkumeş şecereti ve ekul lekumâ inneş şeytâne lekumâ aduvvun mubîn(mubînun).
Ve böylece onları yanıltıcı düşüncelerle yönlendirdi. Fakat o ikisi, sözü geçen ağacın meyvesinden tadar tatmaz birden kötülükleri kendilerine göründü. Ve (böyle bir hatayı işlemekle utanç durumuna düşenlerin yaptıkları gibi hemen) bahçenin yapraklarından topladıklarıyla üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri de ikisine birden şöyle seslendi. Ben ikinizi de o ağaçtan men etmemiş miydim? Ve ben ikinize ’Kesinlikle şeytan sizin için açık bir düşmandır!’dememiş miydim? *— İ. Aktaş
Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne).
Her ikisi de: "Ey Rabbimiz! Biz (hata işlemekle) kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, hiç şüphesiz, kaybedenlerden olacağız!" dediler.— İ. Aktaş
Kâlehbitû ba'dukum li ba'dın aduvv(aduvvun), ve lekum fîl'ardı mustekarrun ve metâun ilâ hîn(hînin).
Allah: ’’(İçinde bulunduğunuz o bahçeden) ayrılın, bundan böyle, birbirinize düşmansınız” dedi. “ Ve sizin için (üzerinde yaşadığınız bu) arzda bir süreye kadar yerleşip kalmak ve yararlanıp geçinmek vardır” buyurdu.*— İ. Aktaş
Kâle fîhâ tahyevne ve fîhâ temûtûne ve minhâ tuhrecûn(tuhrecûne).
(Allah) yine buyurdu ki: ’’Orada (üzerinde yaratıldığınız o dünya gezegeni üzerinde) yaşayacaksınız, (yine) orada öleceksiniz ve (yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekilmek üzere) oradan (dirilip mahşere) çıkarılacaksınız.”— İ. Aktaş
Yâ benî âdeme kad enzelnâ aleykum libâsen yuvârî sev’âtikum ve rîşâ(rîşâen) ve libâsut takvâ zâlike hayr(hayrun), zâlike min âyâtillâhi leallehum yezzekkerûn(yezzekkerûne).
Ey İnsanoğulları! Muhakkak ki size hem mahrem yerlerinizi örtmek hem de zarafet ve güzellik aracı olmak üzere giysi (yapma yeteneği) bahşettik. Hâlbuki takva elbisesi ile kuşanıp donanmak (imanı bir şuur ve ahlâkî bir huzurla donanıp kuşanmak, erdemli bir yaşam sürdürmek ve kötülüklerden korunmak) daha iyidir. İşte bunlar, onların (insanların) düşünüp öğüt alsınlar diye (indirilen) Allah’ın ayetlerindendir.*— İ. Aktaş
Ey insanoğulları! Şeytan, anne-babanızın (manevi ebeveyninizin) kötülüklerini (insanın zaaflarını, günah ve hatalarını) kendilerine göstermek amacıyla, (manevi bir giysi olan takva) elbiselerini soyarak (kendilerine has dünyadaki) cennetten çıkardığı gibi, sizi de saptırmasın. Şüphesiz o ve yandaşları, onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Doğrusu, biz şeytanları (hakkıyla kendilerine tebliğ yapıldığı hâlde inkâr ve sapıklığı tercih edip) inanmak istemeyenlerin velileri olduklarına hükmetmişizdir.*— İ. Aktaş
Ve izâ faalû fâhişeten kâlû vecednâ aleyhâ âbâenâ vallâhu emerenâ bihâ kul innallâhe lâ ye’muru bil fahşâ(fahşâi), e tekûlûne alâllâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve onlar (o inanmayanlar) ne zaman çirkin bir iş işleseler, (hemen) "Biz atalarımızı da bu iş üzerinde bulduk; demek ki bunu bize Allah emretmiştir" derler. (Resulüm!) De ki:’’ Şüphesiz: Allah çirkin işleri emretmez. Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?" *— İ. Aktaş
Kul emere rabbî bil kıst(kısti) ve ekîmû vucûhekum inde kulli mescidin ved’ûhu muhlisîne lehud dîn(dîne), kemâ bedeekum teûdûn(teûdûne).
(Resulüm!) De ki: Rabbim yalnızca,(her işte ve her bakımdan doğru, dengeli ve) adaletli olmayı emretmiştir. Ve her secde (ibadet) edilecek yerde yüzlerinizi O’na yöneltin ve dini yalnız kendisine has kılarak, ona yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi (ahirette de sizi diriltip yine ona) döneceksiniz.— İ. Aktaş
Ferîkan hadâ ve ferîkan hakka aleyhimud dalâletu, innehumuttehazûş şeyâtîne evliyâe min dûnillâhi ve yahsebûne ennehum muhtedûn(muhtedûne).
(Allah, insanlardan) bir grubu (iman edip hidayeti tercih ettiklerinden dolayı) doğru yola iletmiş, bir gruba da sapıklık hak olmuştur. Çünkü onlar Allah’ın yanı sıra, şeytanları (insanları saptıran şeytanî güçleri) veliler (rehber, yönetici, koruyucu, yoldaş ve işlerine vekil) edinmişlerdi. Bir de, doğru yolu bulduklarını zannediyorlardı.*— İ. Aktaş
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar