Adını, 28. âyette geçen ve kıyamette diz üstü çökenleri anlatan "câsiye"den almıştır. Bu sûreye şerîat ve dehr sûresi de denilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanıyla ilgili kesin bir rivayet olmamasına rağmen, muhtevasından, Duhan Suresi'nden kısa bir süre sonra nazil olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu iki surenin muhtevaları birbirlerini tamamlayıcı niteliktedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede kafirlerin tevhid ve ahiret hakkındaki kuşkuları cevaplandırılmakla birlikte, onlar, Kur'an karşısında takındıkları tavır dolayısıyla ikaz edilmişlerdir.
Sureye tevhid hakkında deliller öne sürülmek suretiyle bir giriş yapılmıştır. Bu konuda insanın yaratılışı, yer, gök ve kainattaki harikulade nizam şahit gösterilerek şöyle buyurulmuştur: "Nereye bakarsanız bakın herşeyin tevhidi ispatladığını göreceksiniz. Çeşit çeşit canlılar, gece ve gündüzün deveranı, yağmurun yağması ve bitkilerin çıkması, rüzgarların esmesi ve hatta insanın doğuşu ile ilgili vakıalar üzerinde önyargıya sahip olmayan bir kafayla düşünülecek olursa, muhakkak surette, kainat nizamının kendi kendine meydana gelmediği veya birkaç ilahın eseri olmadığı sonucuna varılır. Çünkü kainatı bir tek Allah idare etmektedir. Ancak bu gerçeğe inanmayan, önceden karar vermiş bir insana, elbette iman nasip olmaz."
Sonraki ayetlerde ise şunlar anlatılmaktadır: "Kainatta emriniz altına verilen bunca sayısız varlık ve kuvvet, kendi kendine mi oluşmuştur?
Ya da sizin ilahlarınız mı onları yaratmıştır? Onları yaratan ve hizmetinize veren tek olan Allah'dır. Dolayısıyla akıl sahibi her insan, hamd ve şükre ancak bunları yaratan Allah'ın layık olduğu sonucuna varır."
Bundan sonra, Kur'an davetiyle alay etmelerinden dolayı kafirler ikaz edilmektedir: "Bu Kur'an, İsrailoğullarına verilen nimeti sizlere getirmektedir. Onlar nankörlük ettikleri ve aralarında "din" dolayısıyla ihtilafa düştükleri için kendilerine verilen bu nimetten mahrum olmuşlardır. Aynı nimet şimdi sizlere verilmiştir. Bu sizleri dinin anayollarına ileten bir yol göstericidir. Ona tabi olmayanlar sadece kendi kötü akibetlerini hazırlamaktadırlar. Fakat Allah'ın rahmet ve yardımına layık olanlar ise, sadece bu yol göstericiye tabi olan takva sahipleridir.
Rasulullah'ın ashabına ise, "Bu Allah'tan korkmayan kimselerin, sizlerle alay etmelerine, küstahlıklarına, sabır ve tahammülle karşı koyun. Allah en sonunda onları hesaba çekecek ve sizleri gösterdiğiniz sabırdan dolayı mükafatlandıracaktır" diye nasihat edilmiştir. Daha sonraysa kafirlerin cahiliyye inançları ele alınmıştır. Kafirlerin, "Bu hayatın sonunda başka bir hayat daha yoktur. Bizi sadece zaman öldürür. Tıpkı bir saatin belli bir süre sonra durması gibi. İşte insanoğlu da tıpkı saat gibi, hayatın sonunda, yani ölümden sonra toz toprak olur gider. Zaten "ruh" diye birşey yok ki kabzedilebilsin ve tekrar kendisine üflenerek can verilebilsin. Fakat gerçek senin dediğin gibiyse eğer ölmüş atalarımızı bir dirilt bakalım" şeklindeki sözlerine peşisıra aşağıdaki cevaplar verilmiştir:
a) Bu iddianız bir ilme dayanmamaktadır ve başka bir hayatın olmayacağı şeklindeki düşünceniz sadece bir zandır. Sizler ölümden sonra başka bir hayatın olmayacağını, ruhların kabzedilip yok olacağını gerçekten biliyor musunuz?
b) Sizler, ölümden sonra diriltilmiş bir kimseyi görmemiş olmanızı en kuvvetli bir deliliniz sayıyorsunuz. Oysa bu delil ahiret hayatını inkar etmek için yeterli midir? Sizler tecrübe ve müşahedeye dayanmayan her düşüncenin olamayacağına hükmeder ve onu imkansız mı kabul edersiniz?
c) Salih ve fasık insanların, itaat eden ve isyan eden kimselerin, zalimlerin ve mazlumların sonlarının aynı olacağı şeklindeki bir düşünce akla ve mantığa tamamen ters düşmektedir. İyilerin sonlarının iyi, kötülerinkinin ise kötü olmazsa ve yine mazlumlar adalet, zalimler ceza görmezse, kısaca herkes aynı sonuçla karşılaşırsa, bu akla uygun mu olur? Bir kimse bunun akla uygun olacağına gerçekten inanıyorsa eğer, çok yanlış düşünmektedir.
Ancak zalim ve fasık kimseler böyle düşünürler. Çünkü onlar amellerinin sonucunda kötü şeylerle karşılaşmak istemezler. Fakat bu kainatı yaratan Allah adildir. Zalimle salih kimseleri birbirinden ayırıp, onlara yaptıklarına göre ceza veya mükafat vermesi, O'nun adaletinin gereğidir ve bundan daha tabii ne olabilir?
d) Ahireti inkar, ahlaki çöküşü getirir ve onu ancak nefislerinin kölesi olan kimseler inkar ederler. Bu insanların bu gibi düşüncelere sarılmasının nedeni, arzu ettikleri her kötülüğü dilediğince yapabilmeleri dolayısıyladır. Nitekim bir insan böylesine sapık bir yola girdikten sonra, artık battıkça batar ve hatta öyle bir noktaya girer ki, tüm ahlaki hassasiyeti yok olur, sonunda ise hidayeti kabul etme yeteneğinden tamamen yoksun olur. İşte böyle bir kimse için artık hidayetin tüm kapıları kapanmış demektir.
Bu deliller sırasıyla serdedildikten sonra, kesin bir uslup kullanılarak, kafirlere şöyle denilmiştir: "Sizler nasıl Allah'ın izniyle yaşıyorsanız, yine Allah'ın izniyle hayatınız son bulur ve sonuçta O'nun huzurunda toplanırsınız. Cehaletiniz nedeniyle inanmıyorsanız yine inanmayın ama şunu iyice belleyin ki vakit gelince kendinizi Allah'ın huzurunda bulacak ve tüm amellerinizin kayıtlı olduğu defterler önünüze getirilecektir. İşte o zaman ahireti inkar etmek ve onunla eğlenmek sizlere neye mal olmuştur öğrenirsiniz.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
45
Diz Çöküş · Mekke
الجاثية
37
Sure Adı Açıklaması
Adını, 28. âyette geçen ve kıyamette diz üstü çökenleri anlatan "câsiye"den almıştır. Bu sûreye şerîat ve dehr sûresi de denilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanıyla ilgili kesin bir rivayet olmamasına rağmen, muhtevasından, Duhan Suresi'nden kısa bir süre sonra nazil olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu iki surenin muhtevaları birbirlerini tamamlayıcı niteliktedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede kafirlerin tevhid ve ahiret hakkındaki kuşkuları cevaplandırılmakla birlikte, onlar, Kur'an karşısında takındıkları tavır dolayısıyla ikaz edilmişlerdir.
Sureye tevhid hakkında deliller öne sürülmek suretiyle bir giriş yapılmıştır. Bu konuda insanın yaratılışı, yer, gök ve kainattaki harikulade nizam şahit gösterilerek şöyle buyurulmuştur: "Nereye bakarsanız bakın herşeyin tevhidi ispatladığını göreceksiniz. Çeşit çeşit canlılar, gece ve gündüzün deveranı, yağmurun yağması ve bitkilerin çıkması, rüzgarların esmesi ve hatta insanın doğuşu ile ilgili vakıalar üzerinde önyargıya sahip olmayan bir kafayla düşünülecek olursa, muhakkak surette, kainat nizamının kendi kendine meydana gelmediği veya birkaç ilahın eseri olmadığı sonucuna varılır. Çünkü kainatı bir tek Allah idare etmektedir. Ancak bu gerçeğe inanmayan, önceden karar vermiş bir insana, elbette iman nasip olmaz."
Sonraki ayetlerde ise şunlar anlatılmaktadır: "Kainatta emriniz altına verilen bunca sayısız varlık ve kuvvet, kendi kendine mi oluşmuştur?
Ya da sizin ilahlarınız mı onları yaratmıştır? Onları yaratan ve hizmetinize veren tek olan Allah'dır. Dolayısıyla akıl sahibi her insan, hamd ve şükre ancak bunları yaratan Allah'ın layık olduğu sonucuna varır."
Bundan sonra, Kur'an davetiyle alay etmelerinden dolayı kafirler ikaz edilmektedir: "Bu Kur'an, İsrailoğullarına verilen nimeti sizlere getirmektedir. Onlar nankörlük ettikleri ve aralarında "din" dolayısıyla ihtilafa düştükleri için kendilerine verilen bu nimetten mahrum olmuşlardır. Aynı nimet şimdi sizlere verilmiştir. Bu sizleri dinin anayollarına ileten bir yol göstericidir. Ona tabi olmayanlar sadece kendi kötü akibetlerini hazırlamaktadırlar. Fakat Allah'ın rahmet ve yardımına layık olanlar ise, sadece bu yol göstericiye tabi olan takva sahipleridir.
Rasulullah'ın ashabına ise, "Bu Allah'tan korkmayan kimselerin, sizlerle alay etmelerine, küstahlıklarına, sabır ve tahammülle karşı koyun. Allah en sonunda onları hesaba çekecek ve sizleri gösterdiğiniz sabırdan dolayı mükafatlandıracaktır" diye nasihat edilmiştir. Daha sonraysa kafirlerin cahiliyye inançları ele alınmıştır. Kafirlerin, "Bu hayatın sonunda başka bir hayat daha yoktur. Bizi sadece zaman öldürür. Tıpkı bir saatin belli bir süre sonra durması gibi. İşte insanoğlu da tıpkı saat gibi, hayatın sonunda, yani ölümden sonra toz toprak olur gider. Zaten "ruh" diye birşey yok ki kabzedilebilsin ve tekrar kendisine üflenerek can verilebilsin. Fakat gerçek senin dediğin gibiyse eğer ölmüş atalarımızı bir dirilt bakalım" şeklindeki sözlerine peşisıra aşağıdaki cevaplar verilmiştir:
a) Bu iddianız bir ilme dayanmamaktadır ve başka bir hayatın olmayacağı şeklindeki düşünceniz sadece bir zandır. Sizler ölümden sonra başka bir hayatın olmayacağını, ruhların kabzedilip yok olacağını gerçekten biliyor musunuz?
b) Sizler, ölümden sonra diriltilmiş bir kimseyi görmemiş olmanızı en kuvvetli bir deliliniz sayıyorsunuz. Oysa bu delil ahiret hayatını inkar etmek için yeterli midir? Sizler tecrübe ve müşahedeye dayanmayan her düşüncenin olamayacağına hükmeder ve onu imkansız mı kabul edersiniz?
c) Salih ve fasık insanların, itaat eden ve isyan eden kimselerin, zalimlerin ve mazlumların sonlarının aynı olacağı şeklindeki bir düşünce akla ve mantığa tamamen ters düşmektedir. İyilerin sonlarının iyi, kötülerinkinin ise kötü olmazsa ve yine mazlumlar adalet, zalimler ceza görmezse, kısaca herkes aynı sonuçla karşılaşırsa, bu akla uygun mu olur? Bir kimse bunun akla uygun olacağına gerçekten inanıyorsa eğer, çok yanlış düşünmektedir.
Ancak zalim ve fasık kimseler böyle düşünürler. Çünkü onlar amellerinin sonucunda kötü şeylerle karşılaşmak istemezler. Fakat bu kainatı yaratan Allah adildir. Zalimle salih kimseleri birbirinden ayırıp, onlara yaptıklarına göre ceza veya mükafat vermesi, O'nun adaletinin gereğidir ve bundan daha tabii ne olabilir?
d) Ahireti inkar, ahlaki çöküşü getirir ve onu ancak nefislerinin kölesi olan kimseler inkar ederler. Bu insanların bu gibi düşüncelere sarılmasının nedeni, arzu ettikleri her kötülüğü dilediğince yapabilmeleri dolayısıyladır. Nitekim bir insan böylesine sapık bir yola girdikten sonra, artık battıkça batar ve hatta öyle bir noktaya girer ki, tüm ahlaki hassasiyeti yok olur, sonunda ise hidayeti kabul etme yeteneğinden tamamen yoksun olur. İşte böyle bir kimse için artık hidayetin tüm kapıları kapanmış demektir.
Bu deliller sırasıyla serdedildikten sonra, kesin bir uslup kullanılarak, kafirlere şöyle denilmiştir: "Sizler nasıl Allah'ın izniyle yaşıyorsanız, yine Allah'ın izniyle hayatınız son bulur ve sonuçta O'nun huzurunda toplanırsınız. Cehaletiniz nedeniyle inanmıyorsanız yine inanmayın ama şunu iyice belleyin ki vakit gelince kendinizi Allah'ın huzurunda bulacak ve tüm amellerinizin kayıtlı olduğu defterler önünüze getirilecektir. İşte o zaman ahireti inkar etmek ve onunla eğlenmek sizlere neye mal olmuştur öğrenirsiniz.
Vahtilâfil leyli ven nehâri ve mâ enzelallâhu mines semâi min rızkın fe ahyâ bihil arda ba’de mevtihâ ve tasrîfir rîyâhı âyâtun li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah’ın gökten rızık (yağmur) indirip onunla yeryüzüne, ölümden sonra can vermesinde, rüzgarları (bir yönden bir yöne) çevirmesinde aklını kullanan bir toplum için ayetler vardır.)— O. Kuntman
Tilke âyâtullahi netlûhâ aleyke bil hakk(hakkı), fe bi eyyi hadîsin ba’dallâhi ve âyâtihî yû’minûn(yû’minûne).
İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir. (Bütün insanları uyaran bildirilerdir. Ey Muhammed) Onları sana hak olarak okuyoruz. Artık -o müşrikler- Allah'a (Onun vahdaniyetine) ve O'nun ayetlerine -iman etmedikten sonra, hangi söze inanacaklar? (Elbette hiçbir söze inanmazlar)— O. Kuntman
45:6
7
وَيْلٌ لِكُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ ٧
Veylun li kulli effâkin esîm(esîmin).
(Böylece) Yalancı, günahkar olan her kişinin vay haline!— O. Kuntman
Yesmeu âyâtillâhi tutlâ aleyhi summe yusırru mustekbiren ke en lem yesma’hâ, fe beşşirhu bi azâbin elîm(elîmin).
Ki o kimse, Allah’ın kendisine okunan ayetlerini işittiği halde, büyüklük taslayarak duymamazlıktan gelir. (Şirk ve küfründe) direnir. (Ey Muhammed) işte böylelerini çetin azap ile müjdele!— O. Kuntman
Min verâihim cehennem(cehennemu), ve lâ yugnî anhum mâ kesebû şey’en ve lâ mattehazû min dûnillâhi evliyâe, ve lehum azâbun azîm(azîmun).
(Bu azap dünyada olanıdır) ötelerinde de cehennem vardır. Ne kazandıkları şeyler (mallar evlatlar ve ameller) ne de Allah'ı bırakıp edindikleri dostlar, kendilerini cehennem azabından kurtaramaz, onlar için çok şiddetli bir azap vardır.— O. Kuntman
Hâzâ hudâ(huden), vellezîne keferû bi âyâti rabbihim lehum azâbun min riczin elîm(elîmun).
Bu (Kur'an) bir hidâyet rehberidir. (Kendisine tabi olanları doğru yola iletir) Rablerinin ayetlerini inkâr edenlere gelince onlar için en dehşetli azap vardır.— O. Kuntman
Allâhullezî sahhare lekumul bahre li tecriyel fulku fîhi bi emrihî ve li tehtegû min fadlihî ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).
Allah, emreder (de rüzgâr vasıtasıyle yelkenli) gemiler suda akıp gider, böylece deryaları hizmetinize sunar ki (ticaret ve kazanç yolları) O'nun size lütfettiği rızıkları arayıp bulasınız ve O’na şükredesiniz.— O. Kuntman
Ve sahhare lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minh(minhu), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
O, (bununla yetinmemiş) göklerde ve yerde ne varsa hepsini de, katından (bağış olarak) sizin hizmetinize sunmuştur. Elbette bu nimetlerde düşünen bir toplum için ibretler vardır. (Ki onlar Rablerine her zaman şükrederler, büyüklük taslamazlar)— O. Kuntman
Men amile sâlihan fe li nefsih(nefsihî), ve men esâe fe aleyhâ summe ilâ rabbikum turceûn(turceûne).
Kim (Rabbine şükrederse) sâlih amel işlerse, kendi yararınadır; Kim de (verdiği nimetlere rağmen nankörlükte bulunup) Kötü amel işlerse kendi zararınadır! (Nasıl olsa) sonunda Rabbinize döndürüleceksiniz! (Nankörlükte bulunanlar bundan ibret alsınlar)— O. Kuntman
Ve lekad âteynâ benî isrâîlel kitâbe vel hukme ven nubuvvete ve rezaknâhum minet tayyibâti ve faddalnâhum alel âlemîn(âlemîne).
(Nitekim) Andolsun biz, İsrailoğullarına da, kitap, hüküm ve peygamberlik vermiştik. Onları temiz şeylerden rızıklandırmış, âlemlere (o zamanki diğer kavimlere) de üstün kılmıştık. (Buna rağmen Rablerine nankörlükte bulundular)— O. Kuntman
Ve âteynâhum beyyinâtin minel emr(emri), fe mahtelefû illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, inne rabbeke yakdî beynehum yevmel kıyâmeti fî mâ kânû fîhi yahtelifûn(yahtelifûne).
(Her peygamber geldiğinde) Din konusunda onlara açık deliller vermiştik. (Herkes hakkına razı olsun, Rablerinin nimetlerine nankörlük edip başkasının hakkına tecavüz etmesin, harama yönelmesin diye emretmiştik) Ama onlar, kendilerine bu ilim (ve emirler) geldikten sonra, aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphe yok ki Rabbin ayrılığa düştükleri şeyler hakkında, kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.— O. Kuntman
Summe cealnâke alâ şerîatin minel emri fettebi’ hâ ve lâ tettebi’ ehvâellezîne lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
(Ey Muhammed) sonra seni de apaçık bir şeriat sahibi kıldık, o halde sen O’na tabi ol (müşriklerden yüz çevir) o kendini bilmezlerin hevâ heveslerine iltifat etme.— O. Kuntman
İnnehum len yugnû anke minallâhi şey’â(şey’en), ve innez zâlimîne ba’duhum evliyâu ba’d(ba’din), vallâhu veliyyul muttekîn(muttekîne).
Kuşkusuz onlar, Allah’tan gelecek yardımı senden uzaklaştıramazlar. Muhakkak ki zalimler birbirinin dostudur. (Onun için onlara ancak, zalim olanlar uyar) Allah ise takva sahiplerinin dostudur. (Zulümden, haksızlıktan korunanları sever, onlara yardım eder)— O. Kuntman
Hâzâ basâiru lin nâsi ve huden ve rahmetun li kavmin yûkınûn(yûkınûne).
Bu (Kur'an) insanların kalp gözünü açan (basiret kazandıran) bir nurdur, kesin olarak inanan bir toplum için de, bir hidayet rehberi ve bir rahmettir. (Onları doğru yola iletir ve gerçek mutluluğa erdirir)— O. Kuntman
Em hasibellezînecterahûs seyyiâti en nec’alehum kellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti sevâen mahyâhum ve memâtuhum, sâe mâ yahkumûn(yahkumûne).
Yoksa o kötülükleri (şirk ve küfrü) kazananlar, ölümlerinde ve sağlıklarında (ahirette ve bu dünyada) Kendilerini, iman edip sâlih amel işleyenlerle eşit tutacağımızı mı sandılar? Onlar ne kadar saçma bir hüküm veriyorlar! (Yoksa onlar da, -hak etmedikleri halde- cennete gireceklerini mi zannediyorlar?— O. Kuntman
Ve halakallâhus semâvâti vel arda bil hakkı ve li tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
(Oysa) Allah gökleri ve yeri, hak üzre yaratmıştır ki herkes kazandığı ne ise (işlediği ameller iyi-kötü ne ise) onun karşılığını -hiç haksızlığa uğratılmadan- görsün.— O. Kuntman
E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
(Ey Muhammed) Hevâ ve hevesini ilah edinen (nefsinin güzel gördüğü her- şeyin peşinde koşan, çirkin gördüğü şeyi -hak daveti- ise reddeden) şu kimseye bak.. ki Allah onu (hak davete ulaştıktan sonra bile bile şirk ve küfürde direndiği için) doğru yoldan saptırmış kulağını, kalbini mühürlemiş ve gözünün üstüne de bir perde çekmiştir. Şimdi onu, Allah'tan başka kim hidayete erdirebilir? (Ey müşrikler bu uyarılardan da) hâlâ ibret almayacak mısınız? (Kalbleriniz mühürlenmeden tevbe edip imana gelmiyecek misiniz)?— O. Kuntman
Ve kâlû mâ hiye illâ hayâtuned dunyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ yuhlikunâ illed dehr(dehru), ve mâ lehum bi zâlike min ilm(ilmin), in hum illâ yezunnûn(yezunnûne).
Onlar (aynı zamanda) "Bizim için ne varsa bu dünya hayatıdır. (Kimimiz) ölür gider, (kimimiz de dünyaya gelir) dirilir. Bizi ancak (durmadan akıp giden) zaman yıpratır, helak eder" de derler. Oysa onların bu konuda - zaman hakkında- hiçbir bilgisi yoktur, sadece zanna göre hayali saçma hüküm verirler. (Zamanı da yaratan Allah Teâlâ’dır, O, dilerse zamanı da durdurur helak eder ki O, hem Evvel'dir hem de Ahir'dir"-Hadîd/3)— O. Kuntman
Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin mâ kâne huccetehum illâ en kâlû’tû bi âbâinâ in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Onlara ayetlerimiz okunduğunda; "Doğru sözlü iseniz, atalarımızı getirin" derler de, (ahiretin yokluğuna güya) kuvvetli bir delil getirirler.— O. Kuntman
(Ey Muhammed) De ki: Sizi Allah diriltiyor, (eceliniz gelince) sonra O öldürüyor. Sonunda -hakkında kuşku götürmeyen- o kıyamet gününde ise hepinizi bir araya toplayacaktır! (Her şeye gücü yeten Rabbiniz elbette ahirette sizi yeniden diriltmeye de kâdirdir. Ne var ki) İnsanların çoğu bilmezler. (Ahirete iman etmezler de gaflet uçurumuna sürüklenip sapıklığa düşerler)— O. Kuntman
Ve lillâhi mulkus semâvâti vel ard(ardı), ve yevme tekûmus sâatu yevme izin yahserul mubtılûn(mubtılûne).
Göklerin ve yerin mülk ve hükümranlığı sadece Allah’ındır!.. Kıyametin kopacağı gün, işte o gün bâtıla saplananlar hüsrâna uğrayacaklardır.— O. Kuntman
Ve terâ kulle ummetin câsiyeh(câsiyeten), kullu ummetin tud’â ilâ kitâbihâ, el yevme tuczevne mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
(Ey Muhammed) O gün her ümmeti diz çökmüş olarak görürsün. (Rablerinin huzurunda hesap için toplanmışlardır) Her ümmet kendi kitabına (herkes amel defterine) çağırılır. Onlara: "Bu gün -dünyadayken-yapmış olduğunuz amellerin karşılığı verilecektir.— O. Kuntman
Karşınızda gerçeği söyleyen (sizin hakkınızda şahitlik eden) kitap bizim kitabımızdır, şüphe yok ki, her ne yapıyor idiyseniz hepsini (meleklere) yazdırıyorduk" diye nida olunur.— O. Kuntman
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar