Tevbe 129 Ayet Medine · التوبة
9

Tevbe

Tövbe · Medine
9
Tövbe · Medine
التوبة
129
1
بَرَٓاءَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۜ ١
Berâetun minallâhi ve resûlihî ilâllezîne âhedtum minel muşrikîn (muşrikîne).
(Bu âyetler) Allah’tan ve Peygamberinden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere resmî bir tebliğdir.¹ Bu sûrenin başında “besmele” olmamasının sebebi, Enfâl sûresinin devamı olduğundan dolayıdır, diyenler varsa da bu rivâyetler çok kuvvetli değildir ve bu sûre başlı başına ayrı bir sûredir. Bu sûrenin başında “besmele”nin nâzil olduğunu, yazdırıldığını ve okunmasının câiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak bu “besmele çekilmemesi”, sadece sûrenin başlangıcı için geçerlidir. Bölümlerinde “besmele çekilmesi” câizdir. (Elmalılı) Abdullah b. Abbas, Ali b. Ebi Talib’e: “Niçin Tevbe Sûresi’nin başında “Besmele” yazılmadı diye sordum: ‘Çünkü Besmele bir emandır. Bu sûre ise kılıç ve savaş emri ile nazil ol¬muştur. Onda eman diye bir şey yoktur.’ buyurdu.” demiştir. Süfyan b. Uyeyne de: “Bu sûrenin baş tarafına Besmele’nin yazılmayış sebebi, besmelenin rahmet oluşundan dolayıdır. Rahmet ise bir eman¬dır. Bu sûre münafıklar hakkında ve kılıç ile inmiştir. Münafıklar için emana gerek yoktur.” demiştir. (Kurtubi) Bu konuda Razi: “Peygamber (a.s) bu sûrenin başında besmele’yi yazdırmadığı için, ashâbı da tabiin de bu sûrenin başına besmele yazmamışlardır.” der. 1 Berae: Ültimatom, ferman ve resmî tebliğ, demektir. Bu sûrenin ilk bölümü H. 9. senenin Zilkade ayında nâzil olmuştur. Mekke Hicretin 8. senesinde fethedildi. Attab b. Üseyd Mekke valisi idi. 9. sene Hz. Peygamber (s.a.v) Tebük Seferinden döndükten sonra Hz. Ebû Bekir’i hac emiri olarak tayin etti. Hac kafilesinin hareketinden sonra bu sûre nâzil oldu. Hz. Peygamber (s.a.v), Hz. Ebû Bekir başkanlığında Kâbe’ye giden hacılara bu âyetleri duyurmak üzere Hz. Hz. Ali’yi kendi devesi olan “abda” ya bindirerek gönderdi. Hz. Ali yaklaşınca, Hz. Ebû Bekir Peygamberimizin devesinin sesini işitti ve bu Rasulullah’ın devesinin sesi deyip durdu. Hz. Ali yanlarına gelince ona: “Emîr mi misin yoksa memur musun?” diye sordu. Hz. Ali: “memurum” dedi ve yürüdüler. Hz. Ebû Bekir, Arafat’ta hutbeyi okudu ve insanlara haccın kurallarını söyledi. Hz. Ali de bayramın birinci günü Cemre-i Akabe yanında ayağa kalktı ve: “Ey İnsanlar! Ben size Rasulullah’ın elçisiyim” dedi. İnsanlar: “Ne ile emrolundun?” dediler. Hz. Ali, otuz veya kırk âyet okudu ve: “Şu dört şey ile emrolundum. Bu seneden sonra bu Beyt’e müşrikler yaklaşmayacak, kimse Beyt’i çıplak tavaf etmeyecek, mü’minden başkası Cennete girmeyecek, her ahid sahibine ahdi tamamlanacak” dedi. Ve bu âyetler hacca gelen tüm insanlara duyuruldu. Bu sûrede ferman buyrulan “anlaşmaların bozulması hususu” (Enfâl 58) de zikredilen yasaya göre yapıldı. Bu resmi tebliğ: “Ülkenin artık bir “İslâm Devleti” olduğunun, müşriklerin devlet olarak tanınmadığının” resmen ilanı ve bunun nasıl yapılacağının yasasıdır. Bundan sonra müşrikler ya Müslüman olmak ya savaşmak ya da ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardı.— M. Türk
9:1
2
فَس۪يحُوا فِي الْاَرْضِ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مُخْزِي الْكَافِر۪ينَ ٢
Fesîhû fil ardı erbeate eşhurin va'lemû ennekum gayru mu'cizîllâhi ve ennallâhe muhzîl kâfirîn(kâfirîne).
(Ey müşrikler! Bu tebliğden itibaren İslâm) yurdunda dört ay daha dolaşın.¹ Şunu da iyi bilin ki Allah’ı asla âciz bırakamazsınız. Çünkü Allah kâfirleri mutlaka rezil edecektir. 1 Bu dört aylık zaman zarfında savaşa hazırlanmaları, ülkeyi terk etmeleri ya da İslâm’ı kabul edip etmeyecekleri konusunda düşünüp karar vermeleri için müşriklere canlarına ve mallarına dokunulmayacağına dâir garanti verildi.— M. Türk
9:2
3
وَاَذَانٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْاَكْبَرِ اَنَّ اللّٰهَ بَر۪ٓيءٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ وَرَسُولُهُۜ فَاِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ ٣
Ve ezanun minallâhi ve resûlihî ilân nâsi yevmel haccıl ekberi ennallâhe berîun minel muşrikîne ve resûluhu, fe in tubtum fe huve hayrun lekum, ve in tevelleytum fa'lemû ennekum gayru mu'cizîllâh (mu'cizîllâhi), ve beşşirillezîne keferû bi azâbin elîm(elîmin).
Ve (bu âyetler) bu en büyük hac¹ gününde Allah’tan ve Peygamberinden insanlara bir ilandır ki; Allah da Rasûlü de müşriklerden uzaktır.² Eğer hemen tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Yok, eğer (bundan) yüz çevirirseniz şunu iyi bilin ki, Allah’ı asla âciz bırakamazsınız. (Ey Muhammed!) Kâfirleri acıklı bir azapla müjdele.³ 1 O güne kadar “Umre”ye, “Hacc-ı Asğar” (küçük hac) deniliyordu. Esas hac, ilk defa yapıldığı için bu ifâde kullanılmış olabilir. Buna göre, “Hacc-ı Ekber” (en büyük hac) farz olan hac veya son şeklini almış olan ilk hac, anlamlarına gelebilir. 2 Hz. Osman (r.a) zamanında çoğaltılan Mushaflar, harekesiz ve noktasız olarak yazılmıştı. Fakat Arap olmayanların İslam’a girmeleri ve bunların Arapçaya vakıf olmamaları sebebiyle Kur’an’ı yanlış okuma olaylarına rastlanılır olmuştu. Dolayısıyla Kur’an’ı sağlıklı ve kolay okumayı sağlayacak nokta ve hareke gibi bir takım düzenlemelere gitmek gereği belirmişti. Kur’an’ı ilk defa harekeleme yoluna giden Eb’ul-Esved ed-Düeli’dir. Bu zat başlangıçta Basra valisi Ziyad b. Ebih’den gelen teklifi kabul etmemiş, daha sonra bir şahsın bu ayette yer alan(وَرَسُولُهُ) kelimesini(وَرَسُولِهِ) şeklinde okuduğunu duymuş, hemen vali Ziyad’a başvurarak harekeleme işine girişmiştir. Çünkü bu yanlış harekelemeyle ayetin, “Allah da Rasûlü de müşriklerden uzaktır.” şeklindeki anlamı, “Allah müşriklerden de Rasulünden de uzaktır” şekline dönüşmüştü. 3 Peygamberimizin bu hacca; “müşriklerin katılmaları ve bu hacda bazı eski geleneklerin de bulunması sebebiyle,” iştirak etmediği düşünülebilir.— M. Türk
9:3
4
اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْـٔاً وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ اَحَداً فَاَتِمُّٓوا اِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ اِلٰى مُدَّتِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ ٤
İllâllezîne âhedtum minel muşrikîne summe lem yankusûkum şey'en ve lem yuzâhirû aleykum ehaden fe etimmû ileyhim ahdehum ilâ muddetihim, innallâhe yuhıbbul muttekîn (muttekîne).
Ancak müşriklerden sizinle antlaşma yapan sonra da hiç kusur etmeyen ve sizin aleyhinize hiç kimseye arka çıkmayanlar, bunun dışındadır. Siz de onlarla olan antlaşmalarınıza süresi bitinceye kadar uyun. Muhakkak ki Allah, kendisinden hakkıyla sakınanları sever.— M. Türk
9:4
5
فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ٥
Fe izânselehal eşhurul hurumu faktulûl muşrikîne haysu vecedtumûhum ve huzûhum vahsurûhum vak'udû lehum kulle marsad (marsadin), fe in tâbû ve ekâmûs salâte ve âtûz zekâte fe hallû sebîlehum, innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Şu mühlet olarak verilen aylar¹ bitince o müşrikleri nerede bulursanız bütün köşe başlarını tutarak onlarla ya savaşın² ya yakalayıp (esir alın) ya da (yurtlarında) hapsedin. Yok, eğer tevbe eder, namazı dosdoğru ve devamlı kılar ve zekâtı da verirlerse (o zaman) onları serbest bırakın. Çünkü Allah gerçekten çok bağışlayıp, çok esirgeyendir. 1 Burada bahsedilen “Haram Aylar,” savaşın yasaklandığı dört ay değil, ikinci âyetle, müşriklerle savaşmanın, geçici olarak yasaklandığı ve Mekke’yi terk etmeleri için mühlet olarak verilen dört aydır. 2 Bu dört aydan sonra, tamamen harp hali geçerlidir. Bu yüzden onların saldırısını beklemeden, savaşa hazır olun ve onları nerede bulursanız öldürün. Bk. (Nisâ: 89)— M. Türk
9:5
6
وَاِنْ اَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ اسْتَجَارَكَ فَاَجِرْهُ حَتّٰى يَسْمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ اَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ۟ ٦
Ve in ehadun minel muşrikînestecâreke fe ecirhu hattâ yesmea kelâmallâhi summe eblighu me'menehu, zâlike bi ennehum kavmun lâ ya'lemûn(ya'lemûne).
Eğer o müşriklerden birisi senden can güvenliği isterse, Allah’ın kelâmını dinleyebilmesi için, onun can güvenliğini sağla. Sonra da onu güvende olacağı bir yere ulaştır.¹ Çünkü bunlar, gerçekten bilgisiz bir toplumdur. 1 Yani, Allah’ın kelamını dinledikten sonra, îman etmezse canı ve malı masun olarak onu, güvende olacağı yere, (vatanına) ulaştır.— M. Türk
9:6
7
كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِك۪ينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ رَسُولِه۪ٓ اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۚ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَق۪يمُوا لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ ٧
Keyfe yekûnu lil muşrikîne ahdun indallâhi ve inde resûlihî illâllezîne âhedtum indel mescidil harâm(harâmi), fe mâstekâmû lekum festekîmû lehum, innallâhe yuhıbbul muttekîn(muttekîne).
O müşriklerin Allah’la ve Onun elçisiyle herhangi bir antlaşması, nasıl mümkün olabilir ki?¹ Ancak, Mescid-i Haram yakınında antlaşma yaptıklarınız,² bunun dışındadır. Bunlar, size karşı dürüst oldukça, siz de onlara karşı dürüst olun. Muhakkak ki Allah kendisinden hakkıyla sakınanları sever. 1 Buradaki soru, inkari olduğu için bu ifâde aslında: “O müşriklerin Allah’la ve Onun elçisiyle herhangi bir antlaşması, kesinlikle yoktur.” demektir. 2 Bunlar; Hudeybiye günü, Rasûlullah ile Kureyş arasında yapılan antlaşmaya dâhil, Kinâne oğullarından olan Bekir oğulları’nın antlaşmaya riâyet edip, sözlerinde duranlarıdır. (Taberî)— M. Türk
9:7
8
كَيْفَ وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةًۜ يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ ٨
Keyfe ve in yazherû aleykum lâ yerkubû fîkum illen ve lâ zimmet (zimmeten), yurdûnekum bi efvâhihim ve te'bâ kulûbuhum, ve ekseruhum fâsikûn(fâsikûne).
(Allah’ın ve Elçisinin onlarla herhangi bir antlaşması) nasıl mümkün olabilir ki? Eğer size karşı onların ellerine bir fırsat geçse onlar, sizin gözünüzün yaşına bakmadıkları gibi sizin kişisel hukukunuzu da gözetmezler.¹ Sadece sizi dillerinin ucuyla hoşnut etmeye çalışırlar, fakat kalpleri bu kadarına bile râzı olmaz. Çünkü onların çoğunun karakteri bozuktur.² 1 Âyetin bu bölümü kelime anlamıyla, “Eğer size karşı onların ellerine bir fırsat geçse onlar, verdikleri sözlerde durmadıkları gibi sizin kişisel hukukunuzu da gözetmezler.” diye de tercüme edilebilir. Âyetin daha iyi anlaşılabilmesi için yukarıda kastedilen anlam verilmeye çalışılmıştır. Zimmet ise, korunması gereken ve zayi edilmesi tazmin edilmesini icap ettiren her hangi bir emir anlamıyla taahhüt ve tazmin etmek demektir. Şer’an bir şahsın leh ve aleyhinde icap ve kabule ehil olması, hak ve vazife ehliyeti anlamına gelir. 2 Onların insanlıkları, sadece dillerinin ucundadır, vefakârlıktan, dostluktan, Müslümanlıktan, insanlıktan, haktan, adaletten bahsederler, îman ve ibâdetten dem vururlar, kandırmak için yeminler eder, Kur’an’ı öper, namaz kılar, hattâ Kâbe’ye bile giderler. Hâlbuki onların kalplerinden geçenlerle, ağızlarından çıkan söz, taban tabana zıttır. Çünkü bunlarda insanlık ve mertlik adına bir şey yoktur. Bunlar asla utanmayan, arlanmayan karaktersiz kimselerdir. Burada “fasık” kelimesi, kök anlamı esas alınarak tercüme edilmiştir.— M. Türk
9:8
9
اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاً فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٩
İşterev bi âyâtillâhi semenen kalîlen fe saddû an sebîlihî, innehum sâe mâ kânû ya'melûn(ya'melûne).
(Bu karaktersizler) Allah’ın âyetlerini ucuza¹ sattılar ve Onun yolundan hemen dönüverdiler. Onların bu yaptıkları, gerçekten kendilerine ne kadar ağıra mâloldu.² 1 Yani; Allah adına verdikleri sözü, dünyalıklara değiştiler. Zîrâ ahirete göre dünyanın tamamı ucuzdur. 2 Ebû Süfyân b. Harb Peygamberimizin müttefiklerini bırakıp, kendi müttefikleri olan bedevî Araplara bir ziyafet vermiş, onlar da bu ziyafet sebebiyle sözlerinden dönmüşlerdi. (Kurtubî-Taberî)— M. Türk
9:9
10
لَا يَرْقُبُونَ ف۪ي مُؤْمِنٍ اِلاًّ وَلَا ذِمَّةًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ ٠١
Lâ yerkubûne fî mu'minin illen ve lâ zimmeh(zimmeten), ve ulâike humul mu'tedûn(mu'tedûne).
(Hatta bunlar) bir mü’minin bile gözünün yaşına bakmazlar ve kişisel hukukunu gözetmezler. Bunlar, işte bu kadar zâlim kimselerdir.— M. Türk
9:10
11
فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ وَنُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ١١
Fe in tâbû ve ekâmus salâte ve âtuz zekâte fe ıhvânukum fîd dîn (dîni), ve nufassılul âyâti li kavmin ya'lemûn(ya'lemûne).
(Ama) eğer bunlar tevbe eder, namazı dosdoğru ve devamlı kılar, zekâtı verirlerse işte o zaman dinde kardeşleriniz olurlar. (İşte) Biz, bilip anlamak isteyen bir topluluk için âyetleri böyle ayrıntılı olarak açıklarız.— M. Türk
9:11
12
وَاِنْ نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ فَقَاتِلُٓوا اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ اِنَّهُمْ لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ ٢١
Ve in nekesû eymânehum min ba'di ahdihim ve taanû fî dînikum fe kâtilû eimmetel kufri innehum lâ eymâne lehum leallehum yentehûn(yentehûne).
Eğer verdikleri sözden sonra yeminlerini bozar ve dininize tekrar dil uzatmaya kalkarlarsa o küfür öncüleriyle, derhal savaşın. Artık (küfürlerinden) vazgeçinceye kadar onların yeminlerinin de bir anlamı yoktur.¹ 1 Bu âyet; Ebû Süfyân, Hars b. Hişam, Süheyl b. Amr ve İkrime b. Ebû Cehil hakkında nâzil olmuştur. (Esbab-ı Nüzul-Vâhidî)— M. Türk
9:12
13
اَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْماً نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِاِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۜ اَتَخْشَوْنَهُمْۚ فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشَوْهُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ٣١
E lâ tukâtilûne kavmen nekesû eymânehum ve hemmû bi ihrâcir resûli ve hum bedeûkum evvele merrah(merratin), e tahşevnehum, fallâhu ehakku en tahşevhu in kuntum mu'minîn(mu'minîne).
(Ey mü’minler!) Yeminlerini bozan, Peygamber’i yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik ilk önce size saldırmaya başlayan bir topluma karşı hiç savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer siz (gerçek) mü’minler iseniz, şunu iyi bilin ki Allah kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.— M. Türk
9:13
14
قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ بِاَيْد۪يكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِن۪ينَۙ ٤١
Kâtilûhum yuazzibhumullâhu bi eydîkum ve yuhzihim ve yansurkum aleyhim ve yeşfi sudûre kavmin mu'minîn(mu'minîne).
(Ey mü’minler!) Siz onlarla savaşın ki, Allah da sizin ellerinizle onları cezâlandırsın, onları rezil etsin, sizi onlara galip getirsin ve mü’min toplumun gönüllerini ferahlandırsın.— M. Türk
9:14
15
وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْۜ وَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ٥١
Ve yuzhib gayza kulûbihim, ve yetûbullâhu alâ men yeşâu, vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).
Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin.¹ Böylece Allah dilediğine tevbeyi nasip eder. Gerçekten Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir. 1 14 ve 15. âyette İslâm’a göre meşru bir savaşın gayeleri; “kâfirleri cezâlandırmak, rezil-rüsva etmek, Allah’ın yardımına ulaşmak, mü’min gönülleri ferahlandırmak ve kalplerdeki öfkeyi yatıştırmak” olarak açıklanmıştır.— M. Türk
9:15
16
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلَا رَسُولِه۪ وَلَا الْمُؤْمِن۪ينَ وَل۪يجَةًۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ۟ ٦١
Em hasibtum en tutrekû ve lemmâ ya'lemillâhullezîne câhedû minkum ve lem yettehızû min dûnillâhi ve lâ resûlihî ve lâl mu'minîne velîceh(velîceten), vallâhu habîrun bi mâ ta'melûn(ta'melûne).
Yoksa siz Allah’ın içinizden cihad edenleri ve Allah’tan, Peygamberinden ve Müslümanlardan başka kimseyi kendisine dost edinmeyenleri, bilip (ortaya) çıkarmadan, kendi halinize bırakılıvereceğinizi mi sandınız? Oysa Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.¹ 1 Yoksa siz kendi halinize bırakılacağınızı, cihad ile emrolunmayacağınızı, imtihanlara tâbi tutulmayacağınızı, bulunduğunuz hal üzere keyfinize terk olunacağınızı mı zannettiniz? Yani Allah içinizden cihad edenleri ve Allah’tan, Rasulünden ve mü’minlerden başkasını dost tutmayanları hiç bilmeyecek, böyle ihlaslı mücahidlere sevap ve derece vermemiş olacak öyle mi? Heyhat! Hâlbuki Allah hepinizin bütün amellerinizden haberdardır. Binaenaleyh çalışan ile çalışmayanı, mücahid ile mücahid olmayanı, Allah’tan, Rasulünden ve mü’minlerden başkalarını dost edinenleri ve bunların zıddını yapan münafıkları ve her birinin yaptıklarını Allah’ın bilmemesi ve ona göre ecir ve cezalarını ayırt etmeyip bırakıvermesi ne mümkün? Bu sebeple de bu müşriklerle münasebette bulunmaya lâyık hiç bir yönleri, hiç bir meziyetleri, ahlâkî, dinî hiçbir haysiyetleri yoktur. (Elmalılı)— M. Türk
9:16
17
مَا كَانَ لِلْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِد۪ينَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ ٧١
Mâ kâne lil muşrikîne en ya'murû mesâcidallâhi şâhidîne alâ enfusihim bil kufr(kufri), ulâike habitat a'mâluhum ve fîn nâri hum hâlidûn (hâlidûne).
Kendi kâfirliklerini kendileri bilip dururlarken müşriklerin Allah’ın mescidlerini imar etmeleri,¹ kesinlikle mümkün değildir.² İşte onlar, bütün yaptıkları boşa giden ve cehennem ateşi içerisinde ebedî olarak kalacak kimselerdir. 1 Mescitlerin imarı; a- Binasını yenilemek, süslemek, temizlemek, döşemek ve aydınlatmakla, b- Ziyaret etmekle, içerisinde bulunup Allah için ibâdet edilmekle, ilim öğrenilmekle ve içerisinde Müslümanların dini ve toplumsal bütün işlerinin yapılmasıyla mümkündür. 2 Yani müşriklerin, kendilerinin kâfir olduklarını vicdanlarında bilip durdukları ve Kâbe’nin etrafına putlar dikip, Kâbe’yi çırılçıplak tavaf ederek, kâfirliklerini ispat etikleri halde, Allah’a ibâdet için yapılan Kâbe’yi imar etmelerine asla imkân ve ihtimâl yoktur.— M. Türk
9:17
18
اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ فَعَسٰٓى اُو۬لٰٓئِكَ اَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ ٨١
İnnemâ ya'muru mesâcidallâhi men âmene billâhi vel yevmil âhıri ve ekâmes salâte ve âtez zekâte ve lem yahşe illâllâhe fe asâ ulâike en yekûnû minel muhtedîn(muhtedîne).
Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazı dosdoğru ve devamlı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar imar ederler. İşte gerçekten dosdoğru yol üzere oldukları umulanlar bunlardır.— M. Türk
9:18
19
اَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَٓاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَجَاهَدَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ لَا يَسْتَوُ۫نَ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۢ ٩١
E cealtum sikâyetel hâcci ve ımâratel mescidil harâmi ke men âmene billâhi vel yevmil âhıri ve câhede fî sebilillâh(sebilillâhi), lâ yestevûne indallâh(indallâhi), vallâhu lâ yehdîl kavmez zâlimîn(zâlimîne).
(Ey müşrikler!) Siz hacılara su dağıtma ve Kâbe’yi onarma işiyle, Allah’a ve âhiret gününe îman edip, Allah yolunda cihad edenlerin yaptığı işi bir mi tutuyorsunuz?¹ Bunlar Allah katında asla eşit olamazlar. Ve Allah zâlim bir toplumu, asla dosdoğru yola ulaştırmaz. 1 Allah yolunda cihadı terk edip de kendilerini sadece “mescid-i dırar”lar inşa etmeye veya mescidlerin imar ve tezyinatına, şadırvan ve minare yaptırmaya, boya badana işlerine vakfedenlerin, bu âyetin kendilerine de bir şeyler söylediğini düşünmelerinde fayda olsa gerek. (Mescid-i Dırar için Bk. Tevbe: 107 ve dipnotu)— M. Türk
9:19
20
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ ٠٢
Ellezîne âmenû ve hâcerû ve câhedû fî sebîlillâhi bi emvâlihim ve enfusihim a'zamu dereceten indallâh(indallâhi) ve ulâike humul fâizûn (fâizûne).
Çünkü îman ve hicret edip mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, Allah katında en büyük dereceye sahip kimselerdir. Ve gerçekten kazananlar da bunlardır.¹ 1 Hz. Ali, Hz. Abbas’a Müslüman olduktan sonra: “amca hicret edip, Peygamberimize katılsanız olmaz mı?” deyince, o da: “ben hicretten daha iyi bir iş yapmıyor muyum? Baksana Kâbe’yi ziyaret edenlere su veriyorum ve onun bakımını yapıyorum.” der. Daha sonra da bu âyetler nâzil olur. (Elmalılı) Nu’man b. Beşîr’den, Rasûlüllah’ın minberi yanında idim, adamın birisi: “Ben Müslüman olduktan sonra sadece hacılara su dağıtmaktan başka bir iş yapmasam, başka bir şey istemem.” dedi. Diğer biri de: “Ben Müslüman olduktan sonra sadece Mescid-i Haramı imar etmekten başka bir iş yapmasam, başka bir şey istemem.” deyince, bir başkası da: “Allah yolunda cihad, bu sizin söylediklerinizden daha iyidir.” dedi. Bu olay bir Cuma günü olmuştu. Derken Ömer (r.a) bunlara: “Susun! Peygamberin minberi yanında gürültü yapmayın. Namazdan sonra bu konuyu Efendimizden sorayım.” dedi ve bu âyet nâzil oldu. (Müslim)— M. Türk
9:20
21
يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ ف۪يهَا نَع۪يمٌ مُق۪يمٌۙ ١٢
Yubeşşiruhum rabbuhum bi rahmetin minhu ve rıdvânin ve cennâtin lehum fîhâ naîmun mukîm(mukîmun).
Rab’leri onları kendi katından bir rahmet, bir rıza ve içerisinde onlara bitmez tükenmez nîmetler bulunan bir cennetle müjdeliyor.— M. Türk
9:21
22
خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ ٢٢
Hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), innallâhe indehû ecrun azîm (azîmun).
Onlar onun içerisinden hiç çıkmayıp, sürekli kalacaklardır. Çünkü en büyük mükâfat, Allah’ın katındadır.— M. Türk
9:22
23
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُٓوا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْا۪يمَانِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ٣٢
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızû âbâekum ve ihvânekum evliyâe inistehabbûl kufre alâl îmâni, ve men yetevellehum minkum fe ulâike humuz zâlimûn(zâlimûne).
Ey îman edenler! (Başkaları şöyle dursun) eğer babalarınız ve kardeşleriniz dahi îmana karşılık, küfrü tercih ederlerse, onları bile dost edinmeyin. Sizden her kim, onları dost edinirse¹ işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. 1 Yani, sizden her kim, onları dost edinirse, onların velâyetleri altına girerse, onlardan yardım isterse ve işlerini onlara havâle ederse… Bir de kâfir anneye ve babaya itaat hususu vardır ki o, normal evlatlık görevidir. Ancak Allah’a isyan hususunda, Allah’ın kullarına itaat, asla mümkün değildir. Bu âyet, bunun sınırını belirlemektedir.— M. Türk
9:23
24
قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَـهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ ٤٢
Kul in kâne âbâukum ve ebnâukum ve ıhvânukum ve ezvâcukum ve aşîretukum ve emvâlunıktereftumûhâ ve ticâratun tahşevne kesâdehâ ve mesâkinu terdavnehâ ehabbe ileykum minallâhi ve resûlihî ve cihâdin fî sebîlihî fe terabbesû hattâ ye'tiyallâhu bi emrihî, vallâhu lâ yehdîl kavmel fasikîn(fasikîne).
(Ey Muhammed!) Onlara: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, kazandığınız mallarınız, kötü gitmesinden korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız köşkler, size Allah ve Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli geliyorsa,¹ (işte o zaman) Allah’tan size bir belânın gelmesini bekleyin.² Ve (şunun iyi bilin ki) Allah böyle fasık bir toplumu, asla dosdoğru yola ulaştırmaz.” de. 1 Yani bu sevmeniz, Allah’a şirk derecesine varmamalı, Allah’ı sever gibi olmamalıdır. Konu ile ilgili olarak Bk. (Bakara: 165 ve dipnotu) 2 Yani siz, böylece cihadı terk etmekle Allah’a kulluktan çıkmış, görevlerinizi yapmamış bir takım fasıklar olacağınız için; artık her türlü helâke ve cezâya hazır olun.— M. Türk
9:24
25
لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَوَاطِنَ كَث۪يرَةٍۙ وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَـثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْـٔاً وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِر۪ينَۚ ٥٢
Lekad nasarakumullâhu fî mevâtıne kesîratin ve yevme huneynin iz a'cebetkum kesretukum fe lem tugni ankum şey'en ve dâkat aleykumul ardu bi mâ rahubet summe velleytum mudbirîn(mudbirîne).
(Ey îman edenler!) Gerçekten Allah size birçok yerde yardım ettiği gibi, o çokluğunuzla gururlanıp da size bir faydası olmayıp, yeryüzünün tüm genişliğine rağmen başınıza dar geldiği, sonra da bozguna uğrayarak geri çekilip kaçmaya başladığınız Huneyn gününde¹ de yardım etmişti. 1 Huneyn: Mekke ile Tâif arasında bir vadinin ismidir ki Müslümanlarla Hevâzin ve Sakîf kabîleleri arasındaki savaş burada olmuştur. Huneyn savaşı, H. 8. yılın Şevval ayında, Mekke’nin fethinden sonra meydana gelmiştir. Hevâzin’in asker sayısı dört bin kadarken, İslâm ordusunun on iki bin savaşçısı bulunuyordu. Bu, Müslümanların o güne kadar ulaşabildiği en büyük sayısal güç idi. Hattâ bazı Müslümanlar bununla övünmeye ve: “Bu ordunun karşısında kim durabilir ki?” demeye bile başlamışlardı. Fakat bu sayıya rağmen İslâm ordusu, önce ok yağmuruna tutuldu ve öncü kuvvetler dağıldı. Arkasından da bu ric’at, gerideki hatlara da sirâyet ederek genel bir panik başladı. Buna rağmen Hz. Peygamber (a.s.) ve bir kaç ashâbı, bütün metanetleriyle yerlerinde durdu ve panik halindeki orduyu toparlayıp, bu savaşı kazandı. Daha sonra Peygamberimiz, Huneyn’de alınan esirlerin ve ganîmetlerin Cirâne de muhafazasını emrederek Tâif üzerine yürüdü. On sekiz günlük Tâif muhasarasını kaldırdıktan sonra Cirâne’ye döndü. Bu seferde elde edilen ganimetler; altı bin esir, yirmi dört bin deve, kırk binden fazla davar ve dört bin okka kadar altın ve gümüş para idi.— M. Türk
9:25
26
ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَنْزَلَ جُنُوداً لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ ٦٢
Summe enzelallâhu sekînetehu alâ resûlihî ve alâl mu'minîne ve enzele cunûden lem terevhâ ve azzebellezîne keferû ve zâlike cezâul kâfirîn(kâfirîne).
Sonra Allah elçisine ve mü’minlere, korkularını gideren bir sükûnet verdi ve (gözlerinizle) görmediğiniz ordular indirerek¹ kâfirleri azaba uğrattı. İşte bu, o kâfirlerin cezâsıdır. 1 Bunlar Meleklerdir. Ancak adetlerinin beş bin veya sekiz bin veya on altı bin olduğu hakkında üç rivayet vardır ve kuvvetli olan görüşe göre bunların inmesi Müslümanların kalplerine takviye ve güç ve müşriklerin kalplerine ise korku verdi. İslam ordusunda dağılma söz konusu olunca Rasulullah (s.a.v) hayvanından indi ve: “Ben o Peygamberim yalan yok, ben o Abdülmuttalib’in oğluyum” buyurdu ve: “Ey Allah’ım! Yardımını gönder” diye Allah’a dua edip yardımını niyaz etti. Semadan Melekler inip Rasulullaha yardım etti. O bozguna uğramış asker derhâl derlenip toplandı. Müslümanlar öyle bir süratle toplanıyorlardı ki atları koşamayanlar inip koşuyorlardı. Bu suretle mü’minlerin hepsi tekrar Rasulullah (a.s)’ın yanında birleştiler ve o korku ve heyecanı atıp metanetle cenge giriştiler. (Elmalılı)— M. Türk
9:26
27
ثُمَّ يَتُوبُ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ٧٢
Summe yetûbullâhu min ba'di zâlike alâ men yeşâu, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Sonra Allah bunun ardından dilediğine tevbe nasip eder.¹ Çünkü Allah gerçekten çok bağışlayıp, çok esirgeyendir. 1 Tıpkı Hevâzin’in reisi Malik b. Avf ve diğer kabîlelerden bir kısmına nasip ettiği gibi…— M. Türk
9:27
28
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلَا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هٰذَاۚ وَاِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْن۪يكُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ٓ اِنْ شَٓاءَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ٨٢
Yâ eyyuhâllezîne âmenû innemâl muşrikûne necesun fe lâ yakrabûl mescidel harâme ba’de âmihim hâzâ ve in hıftum ayleten fe sevfe yugnîkumullâhu min fadlihî in şâe, innallâhe alîmun hakîm(hakîmun).
Ey îman edenler! Müşrikler birer pislikten başka bir şey değildir.¹ Artık bu yıldan sonra, Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.² Eğer yoksulluktan korkarsanız, biliniz ki Allah, dilerse ileride sizi, kendi lütfundan zenginleştirecektir. Gerçekten Allah, (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir. 1 Müşriklik; Manevi bir pislikten başka bir şey değildir. Şirk, manevi pisliklerin en fenasıdır. Bir de bunlar taharetlenmezler, gusletmezler, necasetlerden sakınmazlar, bedenleri ve elbiselerini necasetten uzak tutmazlar. Bu cihetle de kendileri aynen ve bizzat bir pislik değil ise de öyle denecek gibi pis bir haldedirler yani temiz değildirler. Hasan el-Basrî: “Bir müşrikle Mûsafaha eden abdest alsın” demiştir. Yani müşrikler, bir insan olmak itibariyle değil, sadece müşrik olmaları sebebiyle pislik gibi tiksinilecek haldedirler. Bugünkü Müslüman olduğunu söyleyen bazı şiî mezheplerin ve şiî-sünnî tarikatların, kendi akidevi sistemleri içerisinde ne derece şirkle iç içe olduklarını iyi düşünmeleri gerekmektedir. Şirk pisliği, önce iman sonra da taharet ile temizlenir. Sonra şer’an da aklen de açıktır ki, bu hüküm insan olarak yaratılmaları açısından değil, kendi tercihleri açısından arızî bir durumdur. Yani müşrikler de birer insan olmak bakımından doğuştan değil, müşrik olmaları dolayısıyla itikat ve amel yönünden pisliğe batmışlardır. Bir pislik gibi iğrenilecek durumdadırlar. Dışarıdan pislikleri görünmese bile şirkleri sebebiyle manen pistirler. 2 Yani, bu âyetle müşriklerin Kâbe’ye ve Harem hududuna girmeleri yasaklanmıştır. Bu yasak o günden beri kesintisiz uygulana gelmiştir. Hanefilere göre bu yasağa, diğer mescidler dâhil değildir. Çünkü Peygamberimiz, Mescid-i Nebevi’de müşrik Sakîf ve Necran heyetlerini, kabul buyurmuştur. Hz. Ali, (r.a) bu sûreyi ilân ederken: “bu yıldan sonra müşrikler haccetmeyecek” diye tebliğ etmiştir.— M. Türk
9:28
29
قَاتِلُوا الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَد۪ينُونَ د۪ينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حَتّٰى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ۟ ٩٢
Kâtilûllezîne lâ yu’minûne billâhi ve lâ bil yevmil âhıri ve lâ yuharrimûne mâ harramallâhu ve resûluhu ve lâ yedînûne dînel hakkı minellezîne ûtûl kitâbe hattâ yu’tûl cizyete an yedin ve hum sâgirûn(sâgirûne).
(Ey îman edenler!) Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram kabul etmeyen ve hak din olan (İslâm’ı) din edinmeyen¹ kimselerle; zelil olup, himâye altına girmelerinin karşılığı olarak cizye verecek hale gelinceye kadar, savaşın.² 1 Bu âyete göre; Yahûdî ve Hıristiyanların inançları, “Allah’a ve âhiret gününe îman” olarak, kabul edilmemektedir. Bunların îman etmiş kabul edilmelerinin şartı olarak da; bunların; “Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldıklarını haram, helal kıldıklarını helal kabul etmeleri, yani Müslüman olmaları” emredilmektedir. Bk. (Âlu İmrân: 19, 85, Mâide: 3) Demek ki bozulmuş birer din olan Yahûdîlik ve Hıristiyanlık, birer ilâhi din değildir ve Allah da böyle bir din, göndermemiştir. Bugünkü ve bundan önceki dinler arası diyalogların asıl amacı bu iki bozuk dine Müslümanlar tarafından meşruiyet kazandırma çabasından ve kâfirlere yalakalıktan başka bir şey değildir. 2 Cizye: İslâm devleti bünyesinde yaşayan gayr-i müslim (Yahûdî, Hıristiyan ve ehl-i kitap olma ihtimali olan Mecûsîler) vatandaşların mükellef olan erkeklerinden can ve mallarını koruma bedeli olarak yılda bir defa alınan vergidir. Bir İslâm beldesinde yaşayan gayr-i müslim, İslâm’a girerse cizyeden kurtulur. Müşriklere gelince onların cizye ödeyerek şirklerini sürdürmeleri asla söz konusu olamaz. Onlar için ya İslâm ya da kılıç vardır. Müslümanlar açısından cizye, ilk defa Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından konulmuştur. Hz. Muhammed (s.a.v) cizye verecek olanlara yaptığı anlaşmalarda, durumlarına göre cizyenin miktar ve şeklini belirlemiştir. Akıl hastaları, bunaklar, çocuklar, kadınlar, köleler, kör ve topallar, çok yaşlılardan cizye alınmaz. Çünkü cizye, şer’an savaşmaya muktedir olan gayr-i müslimlere ait bir yükümlülüktür. Cizyenin miktarı, yükümlülerin ekonomik durumları dikkate alınarak belirlenir. Cizye, tahakkuk ettikten sonra; mükellefin Müslüman olması, cizye tahsil edilmeden sürenin geçmiş olması ve cizye tahsil edilmeden mükellefin ölmesi durumlarında cizye düşer.— M. Türk
9:29
30
وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌۨ ابْنُ اللّٰهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَس۪يحُ ابْنُ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ قَوْلُهُمْ بِاَفْوَاهِهِمْۚ يُضَاهِؤُ۫نَ قَوْلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُۜ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُۘ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ ٠٣
Ve kâletil yahûdu uzeyrunibnullâhi ve kâletin nasârâl mesîhubnullâh(mesîhubnullâhi) zâlike kavluhum bi efvâhihim yudâhiûne kavlellezîne keferû min kablu kâtelehumullâh(kâtelehumullâhu) ennâ yu'fekûn(yu'fekûne).
Yahûdîler, “Üzeyr¹ Allah’ın oğlu” dediler, Hıristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğlu” dediler. Bu, onların kendilerinden önceki kâfirlerin sözlerine benzeterek ağızlarıyla uydurdukları bir sözdür. Allah onları kahretsin. Onlar, (dünyada haktan) işte böyle çevriliyorlar. 1 Üzeyr: Yahûdîlere göre; Yahûdîler Tevrât’ı terk edip Peygamberleri öldürmeye başlayınca Tevrât’ı bilen kalmamış. Üzeyr Yehova’ya niyaz etmiş, o da ona Tevrât’ı ezberletmiş. Üzeyr de Tevrât’ı ezberden tekrar yazmış. Bunun üzerine de Yahûdîler, “bu olsa olsa Allah’ın oğlu olur.” demişler. Yahûdîlere göre bir Peygamber olan Üzeyr’in adı Kur’an’da sadece burada geçmektedir. Kanaatimizce Üzeyr, Peygamber değildir. Kitap ve sünnette Peygamberliği ile ilgili bir bilgi de yoktur.— M. Türk
9:30
Yükleniyor...
Tevbe
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle