Casiye 37 Ayet Mekke · الجاثية
45

Casiye

Diz Çöküş · Mekke
45
Diz Çöküş · Mekke
الجاثية
37
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
حٰمٓۜ ١
Hâ mîm.
Hâ, Mîm.— M. Türk
45:1
2
تَنْز۪يلُ الْـكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ ٢
Tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil hakîm(hakîmi).
Bu Kitabın indirilmesi, O çok güçlü, hüküm (ve hikmet) sahibi olan Allah’ın katındandır.¹ 1 Aynı âyet için Bk. (Zümer: 1, Ahkaf: 2)— M. Türk
45:2
3
اِنَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِن۪ينَۜ ٣
İnne fîs semâvâti vel ardı le âyâtin lil mû’minîn(mû’minîne).
Şüphesiz, inananlar için göklerde ve yerde (nice) mûcizeler vardır.— M. Türk
45:3
4
وَف۪ي خَلْقِكُمْ وَمَا يَبُثُّ مِنْ دَٓابَّةٍ اٰيَاتٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَۙ ٤
Ve fî halkıkum ve mâ yebussu min dâbbetin âyâtun li kavmin yûkınûn(yûkınûne).
Sizin kendi yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde üretip durmakta olduğu canlılarda gönülden inanan bir toplum için mûcizeler vardır.— M. Türk
45:4
5
وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ رِزْقٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ اٰيَاتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ٥
Vahtilâfil leyli ven nehâri ve mâ enzelallâhu mines semâi min rızkın fe ahyâ bihil arda ba’de mevtihâ ve tasrîfir rîyâhı âyâtun li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
Gece ile gündüzün birbirini izlemesinde, Allah’ın gökten rızk(a sebep olarak yağmur) indirip onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve rüzgârları (değişik yönlerden) estirmesinde aklını kullanabilen bir toplum için mûcizeler vardır.— M. Türk
45:5
6
تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۚ فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَ اللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ يُؤْمِنُونَ ٦
Tilke âyâtullahi netlûhâ aleyke bil hakk(hakk‎ı), fe bi eyyi hadîsin ba’dallâhi ve âyâtihî yû’minûn(yû’minûne).
İşte bütün bunlar, Allah’ın sana mutlak gerçekler olarak açıkladığımız âyetleridir. Artık o (kâfirler) Allah’ın ve Onun âyetlerinin dışında hangi söze inanacaklar?¹ 1 Yani Allah’a ve âyetlerine inanmadıktan sonra o îmansızlar, hangi söze inanırlar ki.— M. Türk
45:6
7
وَيْلٌ لِكُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ ٧
Veylun li kulli effâkin esîm(esîmin).
Günâhtan korkmayan sahtekâr kimselerin tamamına birden, yazıklar olsun.— M. Türk
45:7
8
يَسْمَعُ اٰيَاتِ اللّٰهِ تُتْلٰى عَلَيْهِ ثُمَّ يُصِرُّ مُسْتَكْبِراً كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَاۚ فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ ٨
Yesmeu âyâtillâhi tutlâ aleyhi summe yusırru mustekbiren ke en lem yesma’hâ, fe beşşirhu bi azâbin elîm(elîmin).
(Öyle kimse) Allah’ın kendisine okunan âyetlerini işitir de büyüklük taslayarak onu hiç işitmemiş gibi (inkârında) direnir.¹ Artık sen onu acı bir azapla müjdele. 1 Israr Arapçada mecâzen, “eşeğin kulaklarını dikip dayatması” anlamına gelir. Yani tıpkı, “eşeğin şuursuzca direndiği gibi direnir durur” demektir.— M. Türk
45:8
9
وَاِذَا عَلِمَ مِنْ اٰيَاتِنَا شَيْـٔاًۨ اتَّخَذَهَا هُزُواًۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌۜ ٩
Ve izâ alime min âyâtinâ şey’enittehazehâ huzuvâ(huzuven), ulâike lehum azâbun muhîn(muhînun).
(Yine o kimse) âyetlerimizden bir şey duyduğu zaman, hemen onunla alay eder.¹ İşte böyleleri için (âhirette,) alçaltıcı bir azap vardır. 1 Bu âyet, (Duhân: 33-34.) âyetleri duyunca onunla alay eden Ebû Cehil’in durumuna işaret etmektedir.— M. Türk
45:9
10
مِنْ وَرَٓائِهِمْ جَهَنَّمُۚ وَلَا يُغْن۪ي عَنْهُمْ مَا كَسَبُوا شَيْـٔاً وَلَا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۜ ٠١
Min verâihim cehennem(cehennemu), ve lâ yugnî anhum mâ kesebû şey’en ve lâ mattehazû min dûnillâhi evliyâe, ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Arkalarında cehennem (onları bekler.) Ve (onlara dünyadayken) yaptıkları şeyler ve Allah’ı bırakıp da edindikleri dostlar hiç bir yarar sağlamaz. İşte böyleleri için (âhirette) çok büyük bir azap vardır.— M. Türk
45:10
11
هٰذَا هُدًىۚ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ اَل۪يمٌ۟ ١١
Hâzâ hudâ(huden), vellezîne keferû bi âyâti rabbihim lehum azâbun min riczin elîm(elîmun).
(Gerçekten) en doğru yolu gösteren rehber bu (Kur’an)’dır. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince onlar için de en iğrenç olanından acıklı bir azap vardır.— M. Türk
45:11
12
اَللّٰهُ الَّذ۪ي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ ف۪يهِ بِاَمْرِه۪ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَۚ ٢١
Allâhullezî sahhare lekumul bahre li tecriyel fulku fîhi bi emrihî ve li tehtegû min fadlihî ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).
Şükretmeniz için kendi emriyle gemiler yüzsün ve bu sayede Onun lütfundan nasibinizi arayasınız diye denizleri sizin emrinize veren, Allah’tır.— M. Türk
45:12
13
وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً مِنْهُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ٣١
Ve sahhare lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minh(minhu), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
(O Allah) Kendinden¹ (bir nîmet olarak) göklerde ve yerdekilerin tümüne sizin için² boyun eğdirdi.³ Şüphesiz bunda, dü-şünen bir topluluk için gerçekten mûcizeler vardır. 1 (جَمِيعًا مِنْهُ) ifâdesindeki (مِنْ) harf-i cerrini Hıristiyanlar ve bazı sufi ekolleri “ba’ziyyet bildirir” şeklinde anlayarak; Hıristiyanlar; “Hz. İsa’nın Allah’ın bir cüz’ü olduğuna, vahdet-i vücutçular da kendi bâtıl düşüncelerine” delil gibi göstermeye çalışmışlardır. Aslında (مِنْهُ) ifâdesi (سَخَّرَ) fiilinin (تَسْخِيرًا كَائِناً مِنْهُ) şeklindeki takdiriyle mutlak mef’ulü olur. Yani boyun eğdirme, insanların ve varlıkların sebebiyle değil “bizzat Allah’ın insanlara bir lütfundan” dolayıdır. Yoksa bu âyeti, “göklerde ve yerde kendisinden bir parça olan bütün varlıkları” şeklinde anlamak mümkün değildir. Ayrıca (جَمِيعًا مِنْهُ) ifâdesindeki (مِنْ) i’rab yönüyle; hâl olarak düşünülürse anlamı: “O Allah, bütün bu eşyayı Kendi katından meydana gelmiş olarak emrinize amade kıldı” şeklinde olur. 2 (وَسَخَّرَ لَكُمْ) ifadesi; “sizin emrinize verdi” veya “sizin için boyun eğdirdi” şeklinde tercüme edilebilir. Bu tercümenin ikisi de, insanların bütün her şeyden daha önemli olduğunu ifade eder. Çünkü bütün gökler ve yerdeki eşyanın insana boyun eğmesi, insanın hepsine hâkimiyetini ve üstünlüğünü ifâde edeceği gibi insan için boyun eğdirilmiş olması da insanın; “yaratılışın hedefi” olmasını ifâde eder. Her iki durumda ise insan, diğer varlıklardan daha gelişmiş bir şekilde yaratılmıştır. İnsanın iki yönü vardır. Birisi fizikî, birisi de rûhî yönüdür. Fizikî yönüyle açıkça biliniyor ki insanın yaratılışı gökler ve yerin yanında bir zerre denemeyecek kadar küçüktür. Allah tarafından “içine ruhumdan üflediğim” ifadeleriyle yüceltilmiş olan insan ruhu, âlemlerin diğer canlı ve cansız cisimlerinin sahip olmadığı yüksek bir kapsamlılığa sahiptir. İşte bu âyette açıkça ifâde edilen “itaat ettirme” de bu yönüyledir. İnsanın bir bakışla yer ve gökten ne kadar geniş bir sahayı görebildiği göz önünde bulundurulursa bu “itaat ettirmenin” bir anı düşünülmüş olur. Bu âyetin, bilhassa tefekkür âyeti olmak üzere seçilmiş olması da gösterir ki buradaki genel itaat ettirmeden maksat, ruhî yönden itaat ettirmedir. Fiilen itaat ettirme ise onun bir neticesi olarak meydana gelir. 3 Yani başka birinin tavassutuyla değil, yalnız Kendisinin yaratma ve emrinize âmâde kılma arzusuyla, Zatından bir lütuf olmak üzere onların tamamını sizin istifadenize ve hizmetinize sundu. Bunda tefekkür edecek bir toplum için; Allahu Teâlâ’nın insan üzerindeki nimetinin çokluğuna, insana olan ikramının önemine ve insanın Allah’tan başkasına kulluğunun câiz olamayacağına delâlet eden birçok âyetler vardır.— M. Türk
45:13
14
قُلْ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ اَيَّامَ اللّٰهِ لِيَجْزِيَ قَوْماً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ٤١
Kul lillezîne âmenû yagfirû lillezîne lâ yercûne eyyâmallâhi li yecziye kavmen bi mâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
(Ey Muhammed!) Îman edenlere: “(Allah’ın) her topluma kazandıklarının karşılığını vermesi için Allah’ın (azap) günlerinden¹ korkmayanları (şimdilik) bağışlamalarını.” söyle. 1 Allah’ın günleri: Araplar, savaş gibi büyük tarihî olaylara “eyyam” derler. Meselâ Arapların büyük tarihî olaylarına mecâzen “Eyyam-ı Arap” denilir. “Eyyamullah” da “Allah’ın mü’-minler’e yardımı, sevap ve mükâfatı, kâfirlere azabı, için tayin ettiği zaman” demektir ki, bu da âhiret hayatıdır. Âyette kastedilen, gerektiğinde savaşmayı yasaklamak değil, kişisel olarak bayağı kavgaları yasaklamaktır. Bundan dolayı savaşı emreden ayetlerle bu âyetin nesh edilmesi gerekmez.— M. Türk
45:14
15
مَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَاۘ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ ٥١
Men amile sâlihan fe li nefsih(nefsihî), ve men esâe fe aleyhâ summe ilâ rabbikum turceûn(turceûne).
Kim, (inandığı) iyi işleri yaşarsa, kendisinin iyiliğinedir, kim de kötülük ederse o da kendi zararınadır. Sonra hepiniz Rabbinize döndürüleceksiniz.— M. Türk
45:15
16
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪ـلَ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَۚ ٦١
Ve lekad âteynâ benî isrâîlel kitâbe vel hukme ven nubuvvete ve rezaknâhum minet tayyibâti ve faddalnâhum alel âlemîn(âlemîne).
Yemin olsun Biz İsrâil oğullarına Kitap, hükümranlık ve Peygamberlik verdik, onları en güzel nîmetlerle besledik ve onları (bu dönemlerinde) bütün toplumlara üstün kıldık.— M. Türk
45:16
17
وَاٰتَيْنَاهُمْ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْاَمْرِۚ فَمَا اخْتَلَفُٓوا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُۙ بَغْياً بَيْنَهُمْۜ اِنَّ رَبَّكَ يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ٧١
Ve âteynâhum beyyinâtin minel emr(emri), fe mahtelefû illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, inne rabbeke yakdî beynehum yevmel kıyâmeti fî mâ kânû fîhi yahtelifûn(yahtelifûne).
Onlara bu (son Peygamber) konusunda¹ açık deliller verdik. Fakat onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekemezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin kıyamet günü onların ayrılığa düştükleri her konuda aralarında adaletle hüküm verecektir. 1 İbnu Abbas; bu emrin Efendimizin geleceği ve Tihame’den Yesribe hicret edeceği bilgisi olduğunu belirtmiştir. (Kurtubî) Ayrıca âyetin bu bölümü; “Onlara din konusunda açık deliller verdik.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
45:17
18
ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَر۪يعَةٍ مِنَ الْاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِـعْ اَهْوَٓاءَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ ٨١
Summe cealnâke alâ şerîatin minel emri fettebi’ hâ ve lâ tettebi’ ehvâellezîne lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Sonunda seni de buyruğumuzdan bir şeriat¹ sahibi kıldık. Sen sadece ona uy ve sakın (hakkı) bilmeyenlerin arzularına uyma.² 1 Şerîat: İnsanların ırmaklardan su almaya vardıkları yer, açık ve geniş yol demektir. Din şeriatı da istiâre olarak Allah’ın bir toplum için gerekli olan “hukuk sistemini” göstermek için kullarına peygamberleri aracılığıyla gönderdiği ve onları hakka götüren yol yani “din”, anlamında kullanılır. Çünkü insanlar Allah’ın emirlerine ve rahmetine ancak onunla ulaşırlar. Şerîat’ın çoğulu “şerâyi” dir. Şerîat’ın eş anlamlısı olan “Şir’a” da sözlükte; yol, mezheb, metot, âdet, benzer, suya giden yol, anlamlarına gelir. Şir’a, şeriat şeklinde de kullanılmış olup aynı kökten geldikleri için ikisi de aynı anlama gelir. Mutasavvıflar; şir’anın dinin genel hükümleri yani şeriat, “minhac”ın ise; bir delil getirmeyip şeriatın da üzerinde olan, dinin en mükemmel yaşayış biçimi (!) olan “tarikatlar” olduğunu söylemişlerdir. Bu; tamamen mesnetsiz ve keyfi bir yorumdan ve yeni bir din icat etmekten başka bir şey değildir. Ancak şerîat kelimesi diğerlerine göre daha çok şöhret kazanmış, bütün emir ve yasakları ve diğer hükümleriyle “İslâm dini” karşılığında kullanılmıştır. Buna göre, “İslâm şeriatı” denildiği zaman daima; Allah’ın Muhammed (s.a.v) aracılığı ile insanlara gönderdiği “İslâm dini ve onun özellikle amele ilişkin hükümleri” anlaşılır. Şâri’; Şeriât koyan, teşrî’ ise; Şerîat koymak, kanun çıkarmak demektir. Âyetlerden anlaşıldığı üzere şerîat ve eş anlamlısı olan kelimeler, Allah’ın insanlar için koyduğu bütün hükümleri kapsamaktadır. Bu hükümleri koyanın bizzat Allah olması itibarıyla O’na “Şâri-i Hâkim” veya “Şâri-i Evvel” denildiği gibi, aynı isimler Hz. Peygamber için de kullanılır. Çünkü o da bir peygamber olarak, hükümler koymuş veya Kur’an’ın hükümlerini tamamlayıcı esaslar getiren “Şâri-i Sâni”dir. Ancak O’nun koyduğu hükümler vahyin kontrolü altındadır. O’ndan vahye aykırı bir söz, fiil veya takrir zuhur ederse, Allah bunu düzeltir. Yanlış olan veya değişmesi gereken hükmün yerini vahiy alır. Kur’an’da: “O, istek ve arzusuna göre konuşmaz. Onun (söyledikleri) vahiyden başka bir şey değildir.” (Necm: 3-4) buyurulur. İslâm Şerîatı temelde Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas delillerine dayanır ve müctehid imamlarca bir sistem halinde açıklanmıştır. Ebû Hanîfe, Şâfiî, Mâlik b. Enes ve Ahmed b. Hanbel’in temsil ettiği fıkıh ekolleri şer’î hükümleri bir bütünlük içinde sistemleştirdiler. Ana prensipler ortak olmakla birlikte ayrıntılarda farklı tefsir ve teviller İslâm hukukuna esneklik kazandırdı. Böylece çeşitli ülke ve kültür yapısı içinde yaşayan Müslümanlar bu esnekliklerden yararlanarak tercih ettikleri yönde İslâm’ı yaşama ve uygulama imkânı buldular. Bir hükmün İslâmî nitelik taşıması bu kaynaklardan birisine dayanmasına bağlıdır. İslâm’ın amele yönelik esaslarını kapsayan şerîat hükümlerini klâsik fıkıh kaynakları; “ibadetler, muâmeleler ve ceza hukuku” adı altında üç ana bölümde incelemiştir. “Bir imama inanıp bağlanmayı” inanç esası haline getiren “şîa”, kendine özgü, kapalı devre ve tek yanlı kaynaklara dayalı bir İslâm toplumu oluşturmuştur. Bazı Müslüman görünmek zorunda olanların da; Allah’ın indirdikleriyle hükmetmemek için İslâm’la şeriat’ın ayrı ayrı şeyler olduğunu söylemeleri ve bazılarının da fıkhı kabul etmeyerek kendilerince yeni bir mezheb, hatta din uydurmaları tenkite bile değmeyecek basitliktir. 2 Şeriat aslında mastardır. Sonra açık ve geniş yola isim yapılmış ve bu yola; “şer’, şir’a ve şeriat” denilmiştir. Bu da dinde Allah’ın yolu için istiare edilmiştir. Burada (شَر۪يعَةٍ)de tenvin tazim içindir. Emir, din işi yahut Allah’ın emri demektir. Yani bu Kur’an’da beyan olunduğu üzere Allah’ın sana vahiy ettiği emir ve nehyinden bir büyük ve geniş yol, muazzam bir şeriat üzere seni memur ettik. Onun için o şeriate uy, kendini ona uydur da bilmeyenlerin hevalarına uyma. Zira Allah’ın ahkâmına ilmi bulunmayan veya ilmin gereklerine tâbi olmayan kimseler sırf kendi keyif ve heveslerinin arkasından koşarlar. Hevalar ise ferde göre değişir, İsraîl Oğulları gibi ihtilafa düşürür, Allah’ın gazabına götürür. Şerîat ise toplar, tevhit ile rızasına götürür. Şerîatı takip et de cahillerin hevalarına uyma. (Elmalılı)— M. Türk
45:18
19
اِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۚ وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُتَّق۪ينَ ٩١
İnnehum len yugnû anke minallâhi şey’â(şey’en), ve innez zâlimîne ba’duhum evliyâu ba’d(ba’din), vallâhu veliyyul muttekîn(muttekîne).
Çünkü onlar, Allah’tan (gelecek) hiç bir şeyi senden uzaklaştıramazlar. Şüphesiz bu zâlimler sadece birbirlerinin dostudur. Allah ise kendisinden hakkıyla sakınanların dostudur.— M. Türk
45:19
20
هٰذَا بَصَٓائِرُ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ ٠٢
Hâzâ basâiru lin nâsi ve huden ve rahmetun li kavmin yûkınûn(yûkınûne).
Bu (Kur’an) insanların gözünü gönlünü açan bir nur, Allah’a gönülden inanan bir toplum için ise en doğru yol gösterici ve rahmettir.— M. Türk
45:20
21
اَمْ حَسِبَ الَّذ۪ينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّـَٔاتِ اَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ سَوَٓاءً مَحْيَاهُمْ وَمَمَاتُهُمْۜ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ۟ ١٢
Em hasibellezînecterahûs seyyiâti en nec’alehum kellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti sevâen mahyâhum ve memâtuhum, sâe mâ yahkumûn(yahkumûne).
Yoksa kötülükleri yapıp duran kimseler, kendilerini hayatlarında ve ölümlerinde (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlarla bir tutacağımızı mı zannediyorlar? (Eğer böyle zannediyorlarsa) ne kadar yanlış hüküm veriyorlar.— M. Türk
45:21
22
وَخَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ وَلِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ٢٢
Ve halakallâhus semâvâti vel arda bil hakkı ve li tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
Allah gökleri ve yeri, her insanın ancak kazandığının karşılığını görmesi ve kimseye zulmedilmemesi için asla değişmeyen ölçülerle yarattı.— M. Türk
45:22
23
اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ وَاَضَلَّهُ اللّٰهُ عَلٰى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلٰى سَمْعِه۪ وَقَلْبِه۪ وَجَعَلَ عَلٰى بَصَرِه۪ غِشَاوَةًۜ فَمَنْ يَهْد۪يهِ مِنْ بَعْدِ اللّٰهِۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ ٣٢
E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Şimdi sen, o ilâhını keyfine¹ göre tanımlayan,² Allah’ın (inanmayacağını) bildiği için saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve (gönül) gözüne de perde çektiği adamı görüyor musun?³ Şimdi Allah’ın dışında kim, ona hak yolu gösterebilir? (Ey kâfirler!) Siz hâlâ bunu idrak etmeyecek misiniz? 1 Heva: Nefsin kendiliğinden meylettiği arzusu, şehvetlere eğilimi, keyfe düşkünlüğü ve ilim sahibi olmadan sahibine hükmeden nefis anlamında kullanılan Kur’anî bir kavramdır. Kur’an’a göre hevâ, dalaletin en yakın sebebidir. Bu nedenle hevâlarına uyanlar, dalalete düşenler, sapkınlık içinde olanlardır. Bu bölüm meallerde genellikle “arzularını ilâh” edinen şeklinde tercüme edilmiştir. Esasen (اتَّخَذَ)fiilinin birinci mef’ulü (اِلٰهَهُ), ikinci mef’ulü ise (هَوٰيهُ)’dur. Bu mef’ul sıralamasına göre bu bölümünün anlamının; “Şimdi sen, o ilâhını hevası edinen, yani (keyfine göre tanımlayan)” şeklinde olması gerekir. Elmalılı merhum da bunu; “o kimseyi ki ilâhını hevası ittihaz etmiş” şekilde tercüme etmiştir. Bu anlam gerçeklere çok daha uygundur. Zira “arzularını ilâh edinen” kimsenin zararı, sadece kendisinedir. Ama senelerce “ilahını keyfine göre tanımlayan” toplum mühendisleri, Kur’an’da tarif edilen “Allah kavramı” yerine tamamen “keyfi bir Allah kavramı” oturtmuşlardır. Bu konuda bilhassa tasavvuf ekollerinin ve şia kaynaklı meşreplerin tarif ettikleri Allah kavramlarının İslam’la ve Kur’an’la hiçbir alakası kalmamıştır. Bugün Müslümanların pek çoğu maalesef Kur’an’daki Allah’a değil “efendilerinin tarif ettikleri Allah’a” iman gibi bir cehalet içerisinde yuvarlanıp gitmektedirler. 2 Yani bunlar kendilerine, canlrının istediğinden başka ilâh kabul etmeyen, ilahlarının nasıl olması gerektiğine kendileri karar veren ve ilahlarını kendi keyiflerine göre tanımlayan kimselerdir. Bunlar; dini, insanın sadece keyif ve zevkinden ibaret görüp, gönülleri neyi isterse, ona taparlar. Hattâ ona tapıyor görünüp diğer insanların da tapmalarını sağlayarak onları baskıları altında tutarlar. Hâlbuki Allah, Hz. Âdem’den itibaren gönderdiği Hak Dinler’de, Kendisini hep Kendisi tanımlamış ve bizim de Ona tanımladığı ve istediği şekilde iman etmemizi istemiştir. Bk. (Furkan: 43) 3 Zîrâ boş arzular ve şehvet, gönül gözünü kör, kulağı sağır, kalbi hissiz eder ve o kimse, âlim de olsa ilmine rağmen hakkı duymaz olur. Nitekim filozofların, bilerek veya bilmeyerek filozoflar gibi yaşayanların, dünya hayatına düşkün ve satılmış sözde din âlimlerinin ve temelsiz bilimlerini kendilerine din edinen sözde bilim adamlarının birçoğu, bugün bu durumdadır.— M. Türk
45:23
24
وَقَالُوا مَا هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَٓا اِلَّا الدَّهْرُۚ وَمَا لَهُمْ بِذٰلِكَ مِنْ عِلْمٍۚ اِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ ٤٢
Ve kâlû mâ hiye illâ hayâtuned dunyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ yuhlikunâ illed dehr(dehru), ve mâ lehum bi zâlike min ilm(ilmin), in hum illâ yezunnûn(yezunnûne).
(Bir de onlar): “(Bizim için) dünya hayatımızdan başka (gerçek) yoktur. (Kimimiz) ölürüz (kimimiz) yaşarız ve bizi ancak zaman¹ yok eder.” dediler. Oysa onların bu konuda bildikleri bir şey yoktur ve onlar, sadece kanaatlerine göre hüküm veriyorlar. 1 Dehr: Kur’ân’da dehr, iki âyette geçmektedir. (İnsân: 1.) âyette ki dehr, “uzun zaman” (Casiye: 24.) âyetteki dehr ise, “zamanın gelip geçmesi” anlamındadır. Dehr, bizim kullandığımız, “zaman” anlamında değildir. Çünkü zaman; şimdiye, geçmişe ve geleceğe denebilir. Dehr ise, “kesintisiz devam eden uzun zamana (âlemin ömrüne)” denir. Bu âyette işaret edilenler, cahiliyye devrindeki inkârcılar ve müşriklerdir. Zira cahiliyye devrinde, bütün hâdiseler, musibetler, gece ve gündüzden ibaret olan dehre nispet edilirdi. Bu inançtaki cahiliyye mensupları iki fırka olup, bunlardan bir fırka Allah’a inanmaz, diğeri ise her şeyi dehr’in yaptığına inanırlar, dehri yaratıcı kabul ederlerdi. Bunlar her kötülüğü dehre nispet ettiklerinden, “Dehriyye” adını almışlardır. Bu âyetteki, “ancak bizi dehr öldürür” diyenler bu gruba dâhil olanlardır ki bunlar dehre söverlerdi. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v)’in bildirdiğine göre bir kudsî hadiste Cenâb-ı Allah: “Âdemoğlu dehre söverek Bana eza verir, hâlbuki Ben dehrin yaratanıyım. Her emir Benim elimdedir, geceyi gündüzü Ben idare ederim” buyurmuştur. (Buhârî, Müslim) Yine “Sakın sizden biriniz: Vay dehre… diyerek sövmesin. Çünkü dehr ancak Allah’tır” ve “Dehre sövmeyin. Çünkü dehr ancak Allah’tır” buyurmuştur. (Buhârî, Müslim, Muvatta’) Bu hadislerdeki “dehr Allah’tır” ibaresinin anlamı: Zamanı ezelî ve ebedî kabul edip her şeyin dehr tarafından meydana getirildiğine inanan ve bu yüzden Dehriyye ismini alan, başta cahiliyye Arapları ve onların izinde giden diğer “dehrîler” (materyalistler) herhangi bir musîbete mârûz kalınca dehre söverler. Hâlbuki dehr’i ve her şeyi yaratan Allah’tır. Bu sövme, neticede Allah’a varmaktadır ve bundan dolayı dehre sövmek yasak edilmiştir. Zira Allah’ın “dehr benim” buyurması “dehrin ve her şeyin yaratıcısı benim” demektir.— M. Türk
45:24
25
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ مَا كَانَ حُجَّتَهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا ائْتُوا بِاٰبَٓائِنَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٥٢
Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin mâ kâne huccetehum illâ en kâlû’tû bi âbâinâ in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Onlara âyetlerimiz bütün açıklığıyla okununca (buna karşılık) onların tek delilleri: “eğer doğru söylüyorsanız atalarımızı diriltip getirin bakalım.” demeleri olmuştur.— M. Türk
45:25
26
قُلِ اللّٰهُ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟ ٦٢
Kulillâhu yuhyîkum summe yumîtukum summe yecmeukum ilâ yevmil kıyâmeti lâ reybe fîhi ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
(Ey Muhammed! Onlara): “sizi (önce) dirilten, sonra da vefat ettiren, daha sonra da geleceğinde asla şüphe olmayan kıyamet günü sizi bir araya getirecek olan hep Allah’tır. Fakat insanların pek çoğu bunu bilmezler.” de.— M. Türk
45:26
27
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ ٧٢
Ve lillâhi mulkus semâvâti vel ard(ardı), ve yevme tekûmus sâatu yevme izin yahserul mubtılûn(mubtılûne).
Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’a aittir. Kıyametin kopacağı gün var ya! İşte o gün bâtıl peşinde koşanlar, gerçekten perişan olurlar.— M. Türk
45:27
28
وَتَرٰى كُلَّ اُمَّةٍ جَاثِيَةً۠ كُلُّ اُمَّةٍ تُدْعٰٓى اِلٰى كِتَابِهَاۜ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٨٢
Ve terâ kulle ummetin câsiyeh(câsiyeten), kullu ummetin tud’â ilâ kitâbihâ, el yevme tuczevne mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Sen o gün her ümmeti itinalı bir şekilde¹ toplanmış olarak görürsün. Sonra her ümmet, kendi kitabıyla (yüzleşmeye) çağrılır² ve onlara: “Bugün yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız!” 1 Câsiye: İki mana ile tefsîr edilmiştir. Birisi; “diz çökmüş” manasınadır ki burada kast olunan bu olsa gerektir. Zira diz çökmek; derli toplu en itinalı ve en hürmetli vazıyettir. Birisi de; “toplanmış cemaat” manasınadır ki, “bir araya gelmiş taş yığını” anlamına gelen (جثوة) den alınmıştır. Burada asıl kastedilen, Yasin: 32 de: “Çünkü onların hepsi, (canları istese de istemese de) huzurumuza toplanıp (âhirette hesaba çekilmek üzere) getirilmişlerdir.” buyurulduğu üzere hakkın huzurunda hesap için toplanmaktır. 2 Bu ayetten, insanların bireysel olarak hesaba çekilmelerinin dışında ayrıca ümmet olarak da hesaba çekileceklerini anlamak mümkündür. Bu sebeple her Müslüman “İslam Ümmeti” içindeki görev ve sorumluluklarını bilerek bu hesaba da hazırlanmalıdır.— M. Türk
45:28
29
هٰذَا كِتَابُنَا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٩٢
Hâzâ kitâbunâ yentıku aleykum bil hakk(hakkı), innâ kunnâ nestensihu mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
“İşte bu, sizinle ilgili her şeyi dosdoğru anlatan kitabımızdır. Gerçekten Biz sizin yaptığınız her şeyi kesinlikle yazıyorduk.” (denilir.)— M. Türk
45:29
30
فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُب۪ينُ ٠٣
Fe emmellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fe yudhıluhum rabbuhum fî rahmetih(rahmetihî), zâlike huvel fevzul mubîn(mubînu).
Gerçekten (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara gelince, Rableri onları cennetine koyar. İşte apaçık kurtuluş budur.— M. Türk
45:30
Yükleniyor...
Casiye
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle