Bu sure iki isimle bilinir; El-Tevbe ve El-Bera'e. Tevbenin mahiyetini ve kabul edilme şartlarını bildiren ayetlerinden (102-118) dolayı "Tevbe Suresi" adını almıştır. İkinci adı olan "El-Bera'e"yi (aklanmak, yükümlülükten kurtulmak, azade olmak) surenin ilk kelimesinden alır.
Sure başında Besmele'nin zikredilmemesinin nedeni:
Bu, Kur'an'ın başında "Besmele" zikredilmeyen tek suresidir. Müffessirler bu hususta çeşitli sebepler ileri sürmüş olsalar da, doğru olanı, İmam Razi'nin söylemiş olduğu sebeptir ki Razi'ye göre bunun sebebi, Hz. Peygamber'in (s.a) surenin başında Besmele'yi imla edip yazdırmamış olmasıdır. Bu yüzden ashabı da surenin başına "Besmele" getirmedi ve kendilerinden sonra gelen tabiin de, bu konuda onları takip etti. Bu keyfiyyet, tam ve orijinal şeklinde kalması için, Kur'an'ın eksiksiz olması hususunda son derece dikkat gösterilmiş olduğu gerçeği hakkında ilave bir delildir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Tarihsel Arka-Plan: Şimdi, surenin tarihsel arka- planını gözden geçirelim. Surede ele alınıp tartışılan olaylar dizisi, Hudeybiye Andlaşmasından sonra meydana gelmiştir. O ana kadar, Arabistan'ın üçte biri bizatihi güçlü, iyi teşkilatlanmış ve medeni bir İslam devletini kurup yerleştirmiş olan müslümanların hakimiyeti altına girmişti. Sözkonusu anlaşma, meydana getirdiği nisbi barış atmosferi içinde etkisini genişletip yayması için İslam'a daha fazla imkanlar sağladı. Bu anlaşmadan sonra, çok önemli sonuçlara götüren iki olay vuku buldu:
Tebûk Seferi zamanında Arabistan.
Arap Yarımadasının Fethi: Bu önemli neticelerden ilki, Arabistan'ın fethi idi. Hz. Peygamber (s.a) İslam'ı tebliğ için çeşitli kabilelere tebliğciler göndermiş ve iki yıl gibi çok kısa bir zaman sonunda İslam, eski "cahiliye" düzeninin ve yandaşlarının önünde çaresiz kaldıkları büyük bir güç haline gelmişti. O derece ki, Kureyş'in arasında bulunan cahiliye düzeninin ateşli taraftarları, İslam'la son ve kesin bir hesaplaşmaya girmek için anlaşmayı bozacak kadar çileden çıkmış, gözleri dönmüştü. Fakat Hz. Peygamber (s.a) anlaşmayı ihlallerinden sonra, bu gaye için yeter derecede kuvvet toplamalarına fırsat vermemek için atik davranarak hicri sekizinci yılın Ramazan ayında ani bir akın düzenlendi ve Mekke'yi fethetti. Her ne kadar fetih "cahiliye" düzeninin belkemiğini kırmışsa da bu düzenin yanlıları Huneyn Savaşıyla İslam'a karşı son bir atağa geçmek istediler. Fakat bu kendilerinin ölüm fermanı oldu. Havazin, Sakif, Nadir, Cuşum ve daha başka diğer kabileler bu ıslahatçı devrimi imha etmek üzere tüm kuvvetlerini savaş meydanında topladılar, fakat, bu kötü planlarında bütünüyle başarısızlığa uğradılar. "Cahiliye"nin Huneyn'de bozgunu, bütün Arabistan'ı İslam Yurdu (Daru'l- İslam) yapma yolunu hazırladı. Sonuç olarak, Huneyn savaşının üzerinden henüz bir yıl geçmeden, Arabistan'ın büyük bir kısmı İslam'ın etki alanına girdi ve eski düzeni omuzlayanlar, ülkenin şurasında burasında dağınık halde bulunan bir kaç kişi halinde kaldı.
İslam'ın önünde durulmaz ve korkulup çekinilen bir güç haline gelmesini hazırlayan ikinci olay, Arabistan'ın kuzeyinde yer alan Roma İmparatorluğu'nun hudutları içinde ve yakınında yaşayan Hıristiyanların tahrik edici faaliyetleri yüzünden gerekli görülen Tebûk seferi oldu. Buna göre Hz. Peygamber (s.a) üçbin kişilik bir ordu ile Roma İmparatorluğuna doğru cesaretle yürüdü, fakat Romalılar bu orduyu karşılmaktan kaçındılar. Hz. Peygamber (s.a) ve İslam'ın sahip olduğu bu gücün sonucu Arabistan'ın her yerinden artarak gelen çeşitli guruplar ve heyetler İslam'a olan sadakatlerini ve kendisine olan bağlılıklarını arzetmek için Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk seferinden dönmesini sabırsızlıkla beklemeye başladılar. Yüce Kur'an bu zaferi bekleyişi Nasr suresinde tasvir etmiştir: "Allah'ın yardımı ve fethi geldiği ve insanların dalga dalga (bölük bölük) İslam'a girdiğini gördüğün zaman..."
Tebûk'e Sefer: Tebûk'e düzenlenen sefer, Mekke fethinin hemen arefesinde Roma İmparatorluğu ile başlamış olan sürtüşmenin bir sonucu idi. Hudeybiye Andlaşmasından sonra, Arabistan'ın çeşitli bölgelerine gönderilen heyetlerden biri de, Suriye'nin kuzey bölgelerine yerleşmiş kabileleri ziyaret etti. Roma İmparatorluğunun etkisi altında olan bura halkının çoğunluğu Hıristiyandı. Uluslararası hukukun kabul edilen genel prensiplerinin aksine, bu kabilelere mensup kişiler, Zatu Talah (veya Zatu Itlah) denilen yere yakın bir mevkide, delegasyonun onbeş üyesini katlettiler. Sadece delegasyonun reisi Ka'b bin Umeyr el-Gıfari kurtulmayı ve bu elim hadiseyi rapor etmeyi başardı. Bundan başka, doğrudan doğruya Roma Kayseri'nin emri altında olan Hıristiyan Busra Valisi Şurahbil b. Amr da, benzer bir görevle kendisine elçi olarak gönderilmiş olan Haris b. Umeyr'i ölüme mahkum etmişti.
Bu olaylar Hz. Peygamber'i, Roma İmparatorluğu'na yakın bölgeyi müslümanlar için emin ve güvenli hale getirmek için güçlü bir askeri harekata girişmesinin lüzümuna inandırdı ve ikna etti.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) Hicri 8.yılın Cemadiyel Ulasında üçbin kişilik bir orduyu Suriye sınırına doğru gönderdi. Ma'an denilen yerin yakınında bir mevkie vardıklarında müslümanlar, kendileriyle savaşmak üzere Şurahbil'in yüzbin kişilik bir orduyla gelmekte olduğunu ve Hims'te olan Kayser'in de kardeşi Theodore komutasında, yüzbin kişiden müteşekkil başka bir ordu göndermiş olduğunu öğrendiler. Fakat bütün ürkütücü haberlere rağmen, düşman askerine göre oldukça az ama cesur bu bir avuç müslüman bahadırlar ordusu korkusuzca yoluna devam etti ve Şurahbil'in büyük ordusunu Mute'de karşıladı. Müslümanların, ordularıyla mukayese kabul etmez korkunç oranda (iki ordu arasındaki oran 1/33) bir düşman ordusuyla savaştıkları bu karşılaşmanın sonucu, düşman ordusunun tamamen bozguna uğraması nedeniyle çok güzel neticelendi. Bu durum, İslam'ın yayılmasına çok yardımcı oldu. Yine bunun bir sonucu olarak da, Suriye ve buna yakın yerlerde yarı bağımsız bir devlet halinde yaşamakta olan Araplar ve İran İmparatorluğu'nun idaresi altında olan Necid yöresi kabileleri İslam'a yöneldiler ve binlerce kişilik gruplar halinde İslam'ı kabul ettiler. Sözgelimi, Beni Suleym (reisleri Abbas b. Mirdap Süleymi idi) , Eşca, Gafatan, Zübyan, Feraze vs. gibi kabilelere mensup insanlar aynı dönemde İslam'a girdiler. Bütün bunlara ilaveten, Roma İmparatorluğuna bağlı Arap orduları başkumandanı Ferve b. Amr el-Cüzemi, bu zaman esnasında İslam'ı kabul etti ve onun iman etmesi tüm bölgede yaşayan halkı ciddi bir şekilde etkiledi. Kayser, Ferve'nin İslam'ı kabul ettiğini haber alınca, tutuklanmasını ve mahkemesine getirilmesini emretti. Sonra kendisine şöyle dedi: "Sen iki şeyden birini seçmek mecburiyetindesin. Ya İslam'ı terkeder, hürriyetine kavuşur ve eski makamını tekrar elde edersin ya da bir müslüman olarak kalır ve ölümü kabul edersin." O büyük bir soğukkanlıkla İslam'ı seçti ve hayatını Hakk'ın yolunda feda etti.
Kayser'in Arabistan tarafından gelmekte olan ve İmparatorluğunu tehdit eden tehlikenin farkına varmasının ardından, bu gibi olayların meydana gelmesinde şaşılacak bir husus yoktur. Bundan dolayı, Mute'de düçar olduğu mağlubiyetin intikamını almak üzere, Hicri 9. yılda askeri hazırlıklar yapmaya başladı. Gassaniler ve diğer Arap reisleri de, ordularını onun komutası altında toplamaya başladılar. İslami hareketi menfi ve müsbet yönde etkileyecek en ufak olaylar konusunda bile daima en sağlam şekilde haberdar olmaya itina gösteren Hz. Peygamber(s.a) bu hazırlıkları istihbar eder etmez, olayların varacağı noktayı hemen anladı. Buna bağlı olarak, en ufak bir tereddüt göstermeden Kayser'in bu büyük güç ve kuvvetine karşı savaşmaya karar verdi. Çünkü en hafif bir zaafiyetin, aynı anda üç büyük tehlikeyle karşı karşıya kalınmasına ve hareketin mutlak bir başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olacağını gayet iyi biliyordu. Bu tehlikelerin birincisi, Huneyn savaş meydanında, hemen hemen imha edilmiş olan "cahiliye"nin ölü gücünün tekrar canlanması ihtimali idi.
İkinci olarak, sürekli böyle bir fırsat kollayan Medine münafıkları, İslam'a mümkün olan en büyük zararı verebilmek için bu fırsatı son noktasına kadar kullanabilirlerdi. Çünkü onlar, bu gaye için gereken hazırlıkları zaten yapmış, Ebu Amir adında bir keşiş (rahip) vasıtasıyla Gassanilerin Hıristiyan olan krallarına ve Kayser'in bizzat kendisine, kurdukları şeytani planlar hakkında gizli haberler göndermişlerdi. Bütün bunlara ilaveten, aynı maksatla yapacakları gizli toplantıları düzenlemek için Medine yakınlarında bir mescid inşa etmişlerdi.
Üçüncü tehlike ise, zamanın ikinci büyük süper gücü olan İran'ı yenmiş bulunan ve çevredeki toprakları alma hırsıyla dolup taşan Kayser'den bizzat gelecek hücüm idi.
Eğer, muhtemel bu üç düşman odağının, müslümanlara karşı birleşmeleri hususunda bir fırsat verilmiş olsaydı, İslam, hemen hemen kazanılmış olan savaşı ve mücadeleyi kaybetmiş olacaktı. İşte, Hz. Peygamber'in (s.a) zamanın iki büyük imparatorlukdan biri olan Roma 'ya karşı düzenlenecek sefer için hazırlıkların yapılması konusunda açık bir beyanda bulunması bundandır. Görünen bütün şartlar, böyle bir kararın aleyhinde olmasına rağmen bu tebligat yapıldı. Nitekim ülkede kıtlık vardı ve sabırsız bir uzun bekleyişten sonra ekinlerin hasat mevsimi gelmişti. Arabistan kavurucu bir yaz mevsimi geçiriyordu ve genelde sefer hazırlıkları için yeter derecede para da yoktu. Bu imkansızlık, özellikle askeri techizat ve taşımacılıkta kendini şiddetle hissettiriyordu.
Fakat Allah'ın Rasulü, bu fırsatın aciliyetini kavradığı zaman sıralanan bütün handikaplara rağmen, kendisini Hakkı yayma görevinin devam etmesi veya yok olması konusunda karar vermek mecburiyetinde bırakan bu adımını attı. Suriye yönüne, Roma'ya karşı düzenlenecek böyle bir sefer için önceki uygulamalarının aksine, hazırlıkların yapılması konusunda açık bir tebligatta bulunulmuş olması bunun nasıl önemli bir sefer olduğunu hissettirdi. Hz. Peygamber genellikle hangi yöne doğru gitmekte olduğunun bilinmemesi ve saldıracağı düşmanın isminin önceden ifşa edilmemesi için her türlü tedbiri alırdı. Hatta, Medine'den hareket ederken bile gideceği istikameti belli etmez ve şehrin aksi istikametine doğru yola çıkardı.
Arabistan'da bulunan bütün gruplar, bu kritik kararın ciddi sonuçlarını çok iyi biliyorlardı. Müslümanların aleyhindeki bütün umutlarını İslam'ın Roma tarafından mağlup edilmesine bağlayan eski "cahiliye" düzeni taraftarlarının arta kalanları, seferin sonuçlarını büyük bir endişe içinde bekliyorlardı. Münafıklar da buna, müslümanlar eğer Suriye'de bir mağlubiyet alırlarsa, bir iç isyanla İslam'ın kuvvetinin imha hususunda son bir şansları olarak görüyorlardı. Bundan dolayı komploları kararlaştırıp oluşturmak için kendileri tarafından inşa edilmiş olan "Mescid-i Dırar" da hazır halde bekliyorlardı. Ayrıca seferi başarısız bir hareket haline çevirmek için de bir çok tedbir almışlardı. Diğer taraftan gerçek müminler, son 22 yıl boyunca, uğrunda bütün güçlerini harcamakta oldukları hareketin kaderinin şimdi olmakla olmamak noktasında asılı kaldığını anlamışlardı.
Fakat eğer onlar, böyle bir kritik anda cesarat gösterirlerse, bütün dış dünyanın kapıları yayılmak üzere olan hareketin önünde açılmış olacaktı. Fakat eğer onlar, zaafiyet ya da korkaklık gösterirlerse, o zaman Arabistan'da yapmış oldukları bütün işler toz-duman olup boşa gitmiş olacaktı.
İslam'ın o yaman müntesiplerinin söz konusu sefer için aşk ve şevkle hazırlıklara başlamış olmaları bundandır. Onlardan herbiri, sefer için gerekli techizat hazırlamaya, bulunacakları katkıda diğerini geçmeye çabaladı. Hz. Osman ve Hz. Abdurranman b. Avf paralarının çok büyük bir bölümünü bu maksat için verdiler. Hz. Ömer kazancının yarısıyla katkıda bulundu. Hz. Ebu Bekir ise malının tamamını verdi. Ashab-ı Kiramın maddeten fakir olanları da iyilik yarışında geri kalmadı ve alın terleriyle ne kazanabildilerse onları getirip Rasulullah'a (s.a) takdim ettiler.
Kadınlar bu hamiyyet yarışında mücevherlerini vermekle yer aldılar. İslam uğruna hayatlarını feda etme aşkıyla yanıp tutuşan binlerce gönüllü, Hz. Peygamber'e (s.a) geldi ve bu sefere katılmak üzere kendileri için hazırlanmış silah ve malzemelerin verilmesini rica ettiler. Techizat ve hazırlıkların yetersizliği nedeniyle silahlandırılamayan bu yiğit insanlar, üzüntüden göz yaşı döktüler. Manzara, kendilerini yeteri derecede silahlandıramadığı için Hz. Peygamber'i üzecek denli acıklı idi. Sözün kısası bu vesile, gerçek bir mümini bir münafıktan ayıracak mihenk taşına dönüştü. Çünkü sefere katılamayıp geri durmak, kişinin İslam'la olan bağının çok şüpheli olması demekti. Bundan dolayı, Tebûk seferi esnasında geriye kalan birisinin, kendisine haber verilmesi üzerine Hz. Peygamber (s.a) , "Onu kendi başına bırakın. Eğer içinde iyilik ve hayırdan birşey varsa Allah onu size katar. Eğer onun içinde iyilik ve hayırdan birşey yoksa, o zaman öyle kötü bir arkadaşı sizden uzaklaştırıp defettiği için O'na şükredin" buyurdu.
Neticede, Hz. Peygamber (s.a) , İslam uğruna çarpışacak onbini süvari olmak üzere otuzbin mücahidden müteşekkil bir ordu ile Hicri 9. yılın Receb'inde Suriye 'ye doğru harekete geçti. Develerin yetersizliğinden, orduya katılanların büyük bir çoğunluğunun yaya yürümek zorunda olmaları, bir müddet deveye binmek mecburiyetinde kaldıkları zaman bile çok seyrek sıralarını beklemek zorunda bulunmaları nazar-ı itibara alındığında seferin yapıldığı şartların zorluğu ve elverişsizliği kolayca anlaşılabilir. Buna bir de çölün yakıcı-kavurucu sıcaklığı ve su yetersizliğinin vehameti de eklenebilir. Fakat onlar, dava hakkındaki sarsılmaz kararları, ona olan bağlılıkları ve bu büyük güçlük ve engelleri göğüslemelerindeki sebatları nedeniyle hesapsız bir şekilde mükafatlandırılmışlardır.
Rasul-i Ekrem (s.a) ve ordusu, Tebûk'e vardıklarında, Kayser ve müttefiklerinin ordularını sınırdan içeriye çekmiş oldukları ve görünürde savaşılacak hiçbir düşmanın olmadığını öğrendiler. Böylece Hz. Peygamber (s.a) ve İslam ordusu çok geniş sahalarda prestijini arttıracak olan ve aynı zamanda bir damla da kan dökmedikleri manevi bir zafer kazanmış oldu.
Bu konuda, Rasul-i Ekrem'in (s.a) gazalarını kaleme alan tarihçilerin Tebûk Seferi ile ilgili olarak serdettikleri genel intibanın sahih olmadığına işaret etmek uygun olur. Onlar, olayı sanki Arabistan'ın sınırları yakınında Roma ordularının toplanması hakkındaki haberler asılsızmış gibi bir tarzda naklederler. Gerçek ise, Kayser'in ordularını toplamaya başlamış olduğu, fakat Rasul-i Ekrem'in (s.a) ondan daha önce davrandığı ve harekete geçmek için gerekli hazırlıkları tamamlamadan onun hareket sahasına girmiş olduğu şeklindedir. Bundan dolayı Kayser cesaretin onda dokuzunun kaçmakta olduğuna inanarak, ordularını sınırlardan geriye doğru çekmiştir.
Çünkü o, İslam uğruna savaşan üçbin yiğit mücahidin daha önce Mute'de yüzbin kişilik bir kuvveti perişan edip biçare hale soktuğunu henüz unutmuş değildi. Bundan dolayı o, yüz veya ikiyüzbin kişilik bir ordu ile bile aynı kıvamdaki otuzbin mücahidden meydana gelmiş ve üstelik Hz. Peygamber'in (s.a) bizzat komutasındaki böyle bir ordu ile savaşmayı göze alamadı.
Rasul-i Ekrem (s.a) , Roma İmparatoru Kayser'in kuvvetlerini sınırdan çektiğini anladığı zaman, Suriye içlerine doğru yürümesinin mi, yoksa Tebûk'te durup beklemesinin ve manevi zaferini politik ve stratejik avantaja dönüştürmenin mi daha uygun olacağını düşündü. Sonunda ikinci alternatifi seçerek Tebûk'te kalıp beklemeye karar verdi ve Tebûk'te yirmi gün kaldı. Bu zaman zarfında Hz. Peygamber (s.a) Roma İmparatorluğu ile İslam devleti arasında yer alan ve Roma İmparatorluğunun idaresi altında olan küçük tampon devletlere baskıda bulundu ve boyun eğdirip kendilerini İslam devletine cizye vermeye mecbur etti. Mesela, bazı Hıristiyan liderler, Dumetu'l-Cendel'den Ukaydin bin Abdulmelik Kindi, Eylen'den Yuhanna bin Ruba Mekna ayrıca Cerba ve Azruh kabilelerinin reisleri Medine İslam devletine itaat edip ona cizye vermeyi kabul ettiler. Bunun bir sonucu olarak İslam devletinin sınırları, Roma İmparatorluğuna kadar genişledi ve Kayser tarafından Arabistan'a karşı kullanılmakta olan bütün Arap kabileleri, bu sefer Romalılara karşı müslümanların müttefiki oldular.
Bütün bunların ötesinde Tebûk seferinde elde edilen bu moral ve manevi zafer, Romalılarla uzun sürecek bir anlaşmazlığa girmeden önce müslümanlara Arabistan üzerindeki hakimiyetlerini güçlendirmek için çok kıymetli bir fırsat sağladı. Zira bu durum, ister "şirk"in destekçileri olsun, isterse İslam kisvesi altında "şirk"lerini gizlemiş kimseler olsun, eski "cahiliye" düzeninin yakın bir gelecekte yeniden canlanıp toparlanması konusunda hala umut beslemekte olan kimselerin belini kırdı. Şartların zorlaması, bu tip insanların büyük çoğunluğunun İslam dairesinin içinde toplanmasını sağlamıştır ve en azından, sözkonusu kimselerin hemen sonraki nesillerine gerçek müslüman olma imkanını sağlamıştır. Artık geriye bu sahada, eski düzenin destekçilerinden çok zayıf bir azınlık kalmıştı, fakat artık bunlar, Allah'ın, tamamlamak üzere Rasulü'ne indirmiş olduğu İslami inkılabın önünde duramazdı.
Dönemin Problemleri: Eğer biz, daha önce geçen olayların arka planını gözönüne alırsak toplumun o dönemde karşılaşmakta olduğu problemleri kolayca anlarız.
O hususlar şunlardır:
1. Tüm Arabistan'ı tam bir "Daru'l-İslam" haline getirmek,
2. İslam'ın nüfuzunu komşu ülkelere taşımak, yaymak.
3. Münafıkların fitnelerine son vermek.
4. Müslümanları, gayri müslim dünyaya karşı cihad için hazırlamak,
1) Şimdi; madem ki tüm Arabistan'ın idaresi müminlerin eline geçmiş ve bütün muhalif kuvvetler çaresiz hale düşmüştü. O halde Arabistan'ın tam bir "Daru'l-İslam" (İslam ülkesi) haline dönüştürülmesi lüzumu hakkındaki politika hususunda açık bir deklerasyon yayınlanması gerekli idi. Bundan dolayı aşağıda zikredilen ölçüler benimsendi:
a. "Müşriklerle" olan bütün anlaşmların geçersiz olduğunu öngören açık bir beyanat ilan edildi. Buna göre, müslümanlar dört aylık bir süreden sonra anlaşmaların müşrikler lehinde getirdiği bütün sorumluluklardan azade olacaklardı. (bkz. 1-3. ayetler)
Bu deklarasyon, "şirk" temeline dayanan hayat tarzını bütünüyle kökünden kazımak ve Arabistan'ı her ne suretle olursa olsun İslam'ın ruhu ile çatışmayacak ve O'nun için bir iç tehlike arzedemeyecek şekilde sadece İslam'ın merkezi yapmak için gerekli idi.
b. Arabistan'ı ilgilendiren tüm meseleler içinde ana konumunu muhafaza eden Harem-i Şerif'e (Ka'be) hizmet, yani sedanet (Ka'be bakıcılığı) ve sikayet (su dağıtma) işlerinin bundan böyle müşriklerden alınıp müminlerin eline verileceği ve sürekli onların elinde kalacağı hususunda ilahi bir hüküm indi. (12. ve 18. ayetler arası) . Aynı şekilde "cahiliye" döneminden kalan adet ve uygulamalar artık ilga edilip kaldırılmalıydı, hatta "müşrikler" Beytullah'a yaklaştırılmamalıydılar. (28.ayet) Bu, "şirkin" her türlü eserini, sadece Allah'a ibadet ve itaatına mahsus olan Ka'be'den silip kökünden kazımak içindi.
c. "Cahiliye" günlerinde haram ayların yerlerini dağiştirmek suretiyle takip etmekte oldukları ve küfrün bir parçası olan "Nesi" konusundaki kötü uygulama yasaklanmıştır (Ayet,37) . Bu, aynı zamanda Arabistan ve daha sonra dünyanın her yerinde bulunan müslümanların hayatından, cahiliye adetlerinden arta kalanlar türlü emarenin kökünü kazıma hususunda bir ilke vazifesini görmüştür.
2) Müslümanlara, İslam'ın etkinliğini, Arabistan haricinde daha uzaklara götürmek ve yaymak için, İslam dışı güçleri kılıçla sindirmeleri ve İslam devletinin hakimiyetini kabul etmeye zorlamaları emredildi. Roma ve İran İmparatorlukları, bu yolda en büyük engeli teşkil ettikleri için onlarla bir sürtüşme ve anlaşmazlığa girilmesi kaçınılmazdı. Cihadın gayesi onları, İslam'ı kabul hususunda zorlamak değildi. Çünkü onlar İslam'ı kabul etmek veya etmemekte serbestti. Fakat cihadın hedefi,onların başkalarını kendi sapıklıklarına itmelerine ve çoğalmalarına engel olmak idi. Müslümanlara, diledikleri takdirde, onların sapıtmış hallerinden vazgeçip kurtulabilecekleri bir süre sapıklıklarına müsamaha göstermeleri, aksi halde, kafirlere İslam devletine bağlı olduklarının bir nişanesi olarak "Cizye" (29. ayet) vermeyi şart koşmaları emredildi.
3) Önemli üçüncü mesele, aleni cürümlerine rağmen, şimdiye kadar hoşgörü ile karşılanan münafıkların fitnelerine son vermek oldu. Mademki dışarıdan fiilen hiçbir baskı yoktu, o halde müslümanlar, münafıklara açıkça kafirler olarak muamelede bulunmaları emredilmeliydi ve öyle oldu (73. ayet) . Buna uygun olarak Hz. Peygamber (s.a) Tebûk seferine katılmama konusunda halkı ikna edip vazgeçirmek için istişarelerde bulunmak üzere toplandıkları Süveylim'in evini ateşe verdi. Yine bunun gibi, Tebûk dönüşünde, gerçek müminlere karşı komplolar düzenlemek maksadıyla fitnelerine bir kılıf vazifesi görmek üzere inşa ettikleri mescidi (Mesid-i Dırar) yıkmalarını ve yakmalarını emretti.
4) Müslümanların tüm İslam dışı dünyaya karşı "Cihad" etmek maksadıyla hazırlanabilmesi için, ehemmiyetsiz de olsa, "İman" konusunda maruz kaldıkları bu hafif zaafiyetlerinin tedavi edilmesi gerekliydi. Çünkü artık özellikle bütün İslam dışı dünya ile ortaya çıkacak bir sürtüşme ve mücadelede tek başına karşı koyma mecburiyeti karşısında kalındığı zaman, İslam toplumu için, iman zaafiyetinden daha büyük başka bir tehlike yoktu. Tebûk'e düzenlenen seferden geriye kalmış veya en azından ihmalkarlık göstermiş olanlar şiddetle itham edilmiş ve eğer bu farzı yerine getirmemeleri hususunda makul mazeretleri yoksa, onlar münafıklar olarak kabul edilmişlerdi. Dahası, "İla-i Kelimetullah" (Allah sözü ve hükümlerinin üstün olması) konusunda yapacağı gayretlerin ve İslam ile "küfür" arasındaki mücadelede oynayacağı rolün gelecekte bir müslümanın imanı hakkında tek ölçü olacağı hususunda açık bir beyanatta bulunulmuştur. Bu nedenle "Eğer bir kimse canını, malını vaktini ve enerjisini bu gaye için feda etmekte tereddüt gösterirse, onun imanı gerçek, saf ve makbul olarak görülmeyecektir" (81 ve 96. ayetler arası) . Bu bakımdan cihad konusunda zaaf gösteren bir kimsenin yaptığı amelleri asla cihadın yerini almayacaktır.
Bu sureyi tetkik ederken yukarıda zikredilen önemli noktalar dikkate alınırsa, o takdirde bunlar, surenin muhtevasının anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
ÖZET Temel Konu: Savaş ve Barışın Problemleri
Enfal suresinin bir devamı olarak bu sure de savaş konusundaki problemleri ele alır ve konuyu Tebûk Seferi üzerinde temellendirir.
İşlenen konular ve birbiriyle bağlantıları:
1-12 Bu bölüm, başkalarıyla yapılan anlaşmaların dokunulmazlığını (kudsiyetini) ele alır ve karşı tarafın bunlara içtenlikle uymadığı hallerde son vermeden önce gözönünde bulundurulması gereken prensip, hüküm ve nizamları ortaya koyar.
13-37 Bu bölümde müslümanlar, fitneci ve hasmane davranışlarının sonuçları konusunda gereken uyarının yapıldığı Yahudi, Hıristiyan ve müşrik Araplar'la, Allah'ın rızası için savaşmaya teşvik edilmişlerdir.
38-72 Bu kısımdaki (muhaverede) , eğer küfürle yapılan mücadeleye katılmışlarsa ancak o zaman, Allah'ın vadettiği mükafatlara varis (sahip) olacakları, müslümanlara açık ve seçik olarak anlatılmıştır. Çünkü, gerçek müslümanları münafıklardan ayıran ölçü budur. Öyleyse gerçek müslümanlar, tehlike, engel, zorluk ve iğva gibi şeylere aldırmaksızın cihadda yerlerini almalıdır.
73-90 Bu bölüm münafıklar meselesiyle ilgilidir ve onlara karşı takınılması gereken tavra ait kural ve düzenlemeler koyarak, onları gerçek müslümanlardan ayıran mümeyyiz vasıflara işaret eder.
91-110 Bu kısım, savaştan geri kalan ve Tebûk'e düzenlediği Cihad seferinde Hz. Peygamber'e eşlik etmeyenlerin durumunu ele alır. Bu amaçla sözkonusu şahıslar muhtelif kategorilere ayrılır; yani, bunlar sakatlar, hastalar, fakirler, münafıklar, hatasını anlayıp daha Hz. Peygamber (s.a) Tebûk'ten dönmeden önce nefislerine kahredenler ve hatalarını ikrar edenler gibi birkaç sınıfa ayrılır. Onların durumları, suçlarının karakteri şumulüne uygun olarak ve onlara Kainatın Hakimi olan Allah'ın, onların yardımcısı ve koruyucusu olduğu teminatı verilmiştir. Buna uygun olarak Allah, Tebûk seferinde yer almayan üç mümini samimiyetlerinden dolayı affetmiştir.
Sonuç bölümünde müminlere, hidayetleri için gerekli olan genel talimat verilmiştir.
Surede varılan sonuç şudur: "Şefkatli, merhametli ve size çok düşkün olan Rasulullah'a uyun ve kainatın Rabbi olan Allah'a tevekkül edin. O'na güvenin."
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
9
Tövbe · Medine
التوبة
129
Sure Adı Açıklaması
Bu sure iki isimle bilinir; El-Tevbe ve El-Bera'e. Tevbenin mahiyetini ve kabul edilme şartlarını bildiren ayetlerinden (102-118) dolayı "Tevbe Suresi" adını almıştır. İkinci adı olan "El-Bera'e"yi (aklanmak, yükümlülükten kurtulmak, azade olmak) surenin ilk kelimesinden alır.
Sure başında Besmele'nin zikredilmemesinin nedeni:
Bu, Kur'an'ın başında "Besmele" zikredilmeyen tek suresidir. Müffessirler bu hususta çeşitli sebepler ileri sürmüş olsalar da, doğru olanı, İmam Razi'nin söylemiş olduğu sebeptir ki Razi'ye göre bunun sebebi, Hz. Peygamber'in (s.a) surenin başında Besmele'yi imla edip yazdırmamış olmasıdır. Bu yüzden ashabı da surenin başına "Besmele" getirmedi ve kendilerinden sonra gelen tabiin de, bu konuda onları takip etti. Bu keyfiyyet, tam ve orijinal şeklinde kalması için, Kur'an'ın eksiksiz olması hususunda son derece dikkat gösterilmiş olduğu gerçeği hakkında ilave bir delildir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Tarihsel Arka-Plan: Şimdi, surenin tarihsel arka- planını gözden geçirelim. Surede ele alınıp tartışılan olaylar dizisi, Hudeybiye Andlaşmasından sonra meydana gelmiştir. O ana kadar, Arabistan'ın üçte biri bizatihi güçlü, iyi teşkilatlanmış ve medeni bir İslam devletini kurup yerleştirmiş olan müslümanların hakimiyeti altına girmişti. Sözkonusu anlaşma, meydana getirdiği nisbi barış atmosferi içinde etkisini genişletip yayması için İslam'a daha fazla imkanlar sağladı. Bu anlaşmadan sonra, çok önemli sonuçlara götüren iki olay vuku buldu:
Tebûk Seferi zamanında Arabistan.
Arap Yarımadasının Fethi: Bu önemli neticelerden ilki, Arabistan'ın fethi idi. Hz. Peygamber (s.a) İslam'ı tebliğ için çeşitli kabilelere tebliğciler göndermiş ve iki yıl gibi çok kısa bir zaman sonunda İslam, eski "cahiliye" düzeninin ve yandaşlarının önünde çaresiz kaldıkları büyük bir güç haline gelmişti. O derece ki, Kureyş'in arasında bulunan cahiliye düzeninin ateşli taraftarları, İslam'la son ve kesin bir hesaplaşmaya girmek için anlaşmayı bozacak kadar çileden çıkmış, gözleri dönmüştü. Fakat Hz. Peygamber (s.a) anlaşmayı ihlallerinden sonra, bu gaye için yeter derecede kuvvet toplamalarına fırsat vermemek için atik davranarak hicri sekizinci yılın Ramazan ayında ani bir akın düzenlendi ve Mekke'yi fethetti. Her ne kadar fetih "cahiliye" düzeninin belkemiğini kırmışsa da bu düzenin yanlıları Huneyn Savaşıyla İslam'a karşı son bir atağa geçmek istediler. Fakat bu kendilerinin ölüm fermanı oldu. Havazin, Sakif, Nadir, Cuşum ve daha başka diğer kabileler bu ıslahatçı devrimi imha etmek üzere tüm kuvvetlerini savaş meydanında topladılar, fakat, bu kötü planlarında bütünüyle başarısızlığa uğradılar. "Cahiliye"nin Huneyn'de bozgunu, bütün Arabistan'ı İslam Yurdu (Daru'l- İslam) yapma yolunu hazırladı. Sonuç olarak, Huneyn savaşının üzerinden henüz bir yıl geçmeden, Arabistan'ın büyük bir kısmı İslam'ın etki alanına girdi ve eski düzeni omuzlayanlar, ülkenin şurasında burasında dağınık halde bulunan bir kaç kişi halinde kaldı.
İslam'ın önünde durulmaz ve korkulup çekinilen bir güç haline gelmesini hazırlayan ikinci olay, Arabistan'ın kuzeyinde yer alan Roma İmparatorluğu'nun hudutları içinde ve yakınında yaşayan Hıristiyanların tahrik edici faaliyetleri yüzünden gerekli görülen Tebûk seferi oldu. Buna göre Hz. Peygamber (s.a) üçbin kişilik bir ordu ile Roma İmparatorluğuna doğru cesaretle yürüdü, fakat Romalılar bu orduyu karşılmaktan kaçındılar. Hz. Peygamber (s.a) ve İslam'ın sahip olduğu bu gücün sonucu Arabistan'ın her yerinden artarak gelen çeşitli guruplar ve heyetler İslam'a olan sadakatlerini ve kendisine olan bağlılıklarını arzetmek için Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk seferinden dönmesini sabırsızlıkla beklemeye başladılar. Yüce Kur'an bu zaferi bekleyişi Nasr suresinde tasvir etmiştir: "Allah'ın yardımı ve fethi geldiği ve insanların dalga dalga (bölük bölük) İslam'a girdiğini gördüğün zaman..."
Tebûk'e Sefer: Tebûk'e düzenlenen sefer, Mekke fethinin hemen arefesinde Roma İmparatorluğu ile başlamış olan sürtüşmenin bir sonucu idi. Hudeybiye Andlaşmasından sonra, Arabistan'ın çeşitli bölgelerine gönderilen heyetlerden biri de, Suriye'nin kuzey bölgelerine yerleşmiş kabileleri ziyaret etti. Roma İmparatorluğunun etkisi altında olan bura halkının çoğunluğu Hıristiyandı. Uluslararası hukukun kabul edilen genel prensiplerinin aksine, bu kabilelere mensup kişiler, Zatu Talah (veya Zatu Itlah) denilen yere yakın bir mevkide, delegasyonun onbeş üyesini katlettiler. Sadece delegasyonun reisi Ka'b bin Umeyr el-Gıfari kurtulmayı ve bu elim hadiseyi rapor etmeyi başardı. Bundan başka, doğrudan doğruya Roma Kayseri'nin emri altında olan Hıristiyan Busra Valisi Şurahbil b. Amr da, benzer bir görevle kendisine elçi olarak gönderilmiş olan Haris b. Umeyr'i ölüme mahkum etmişti.
Bu olaylar Hz. Peygamber'i, Roma İmparatorluğu'na yakın bölgeyi müslümanlar için emin ve güvenli hale getirmek için güçlü bir askeri harekata girişmesinin lüzümuna inandırdı ve ikna etti.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) Hicri 8.yılın Cemadiyel Ulasında üçbin kişilik bir orduyu Suriye sınırına doğru gönderdi. Ma'an denilen yerin yakınında bir mevkie vardıklarında müslümanlar, kendileriyle savaşmak üzere Şurahbil'in yüzbin kişilik bir orduyla gelmekte olduğunu ve Hims'te olan Kayser'in de kardeşi Theodore komutasında, yüzbin kişiden müteşekkil başka bir ordu göndermiş olduğunu öğrendiler. Fakat bütün ürkütücü haberlere rağmen, düşman askerine göre oldukça az ama cesur bu bir avuç müslüman bahadırlar ordusu korkusuzca yoluna devam etti ve Şurahbil'in büyük ordusunu Mute'de karşıladı. Müslümanların, ordularıyla mukayese kabul etmez korkunç oranda (iki ordu arasındaki oran 1/33) bir düşman ordusuyla savaştıkları bu karşılaşmanın sonucu, düşman ordusunun tamamen bozguna uğraması nedeniyle çok güzel neticelendi. Bu durum, İslam'ın yayılmasına çok yardımcı oldu. Yine bunun bir sonucu olarak da, Suriye ve buna yakın yerlerde yarı bağımsız bir devlet halinde yaşamakta olan Araplar ve İran İmparatorluğu'nun idaresi altında olan Necid yöresi kabileleri İslam'a yöneldiler ve binlerce kişilik gruplar halinde İslam'ı kabul ettiler. Sözgelimi, Beni Suleym (reisleri Abbas b. Mirdap Süleymi idi) , Eşca, Gafatan, Zübyan, Feraze vs. gibi kabilelere mensup insanlar aynı dönemde İslam'a girdiler. Bütün bunlara ilaveten, Roma İmparatorluğuna bağlı Arap orduları başkumandanı Ferve b. Amr el-Cüzemi, bu zaman esnasında İslam'ı kabul etti ve onun iman etmesi tüm bölgede yaşayan halkı ciddi bir şekilde etkiledi. Kayser, Ferve'nin İslam'ı kabul ettiğini haber alınca, tutuklanmasını ve mahkemesine getirilmesini emretti. Sonra kendisine şöyle dedi: "Sen iki şeyden birini seçmek mecburiyetindesin. Ya İslam'ı terkeder, hürriyetine kavuşur ve eski makamını tekrar elde edersin ya da bir müslüman olarak kalır ve ölümü kabul edersin." O büyük bir soğukkanlıkla İslam'ı seçti ve hayatını Hakk'ın yolunda feda etti.
Kayser'in Arabistan tarafından gelmekte olan ve İmparatorluğunu tehdit eden tehlikenin farkına varmasının ardından, bu gibi olayların meydana gelmesinde şaşılacak bir husus yoktur. Bundan dolayı, Mute'de düçar olduğu mağlubiyetin intikamını almak üzere, Hicri 9. yılda askeri hazırlıklar yapmaya başladı. Gassaniler ve diğer Arap reisleri de, ordularını onun komutası altında toplamaya başladılar. İslami hareketi menfi ve müsbet yönde etkileyecek en ufak olaylar konusunda bile daima en sağlam şekilde haberdar olmaya itina gösteren Hz. Peygamber(s.a) bu hazırlıkları istihbar eder etmez, olayların varacağı noktayı hemen anladı. Buna bağlı olarak, en ufak bir tereddüt göstermeden Kayser'in bu büyük güç ve kuvvetine karşı savaşmaya karar verdi. Çünkü en hafif bir zaafiyetin, aynı anda üç büyük tehlikeyle karşı karşıya kalınmasına ve hareketin mutlak bir başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olacağını gayet iyi biliyordu. Bu tehlikelerin birincisi, Huneyn savaş meydanında, hemen hemen imha edilmiş olan "cahiliye"nin ölü gücünün tekrar canlanması ihtimali idi.
İkinci olarak, sürekli böyle bir fırsat kollayan Medine münafıkları, İslam'a mümkün olan en büyük zararı verebilmek için bu fırsatı son noktasına kadar kullanabilirlerdi. Çünkü onlar, bu gaye için gereken hazırlıkları zaten yapmış, Ebu Amir adında bir keşiş (rahip) vasıtasıyla Gassanilerin Hıristiyan olan krallarına ve Kayser'in bizzat kendisine, kurdukları şeytani planlar hakkında gizli haberler göndermişlerdi. Bütün bunlara ilaveten, aynı maksatla yapacakları gizli toplantıları düzenlemek için Medine yakınlarında bir mescid inşa etmişlerdi.
Üçüncü tehlike ise, zamanın ikinci büyük süper gücü olan İran'ı yenmiş bulunan ve çevredeki toprakları alma hırsıyla dolup taşan Kayser'den bizzat gelecek hücüm idi.
Eğer, muhtemel bu üç düşman odağının, müslümanlara karşı birleşmeleri hususunda bir fırsat verilmiş olsaydı, İslam, hemen hemen kazanılmış olan savaşı ve mücadeleyi kaybetmiş olacaktı. İşte, Hz. Peygamber'in (s.a) zamanın iki büyük imparatorlukdan biri olan Roma 'ya karşı düzenlenecek sefer için hazırlıkların yapılması konusunda açık bir beyanda bulunması bundandır. Görünen bütün şartlar, böyle bir kararın aleyhinde olmasına rağmen bu tebligat yapıldı. Nitekim ülkede kıtlık vardı ve sabırsız bir uzun bekleyişten sonra ekinlerin hasat mevsimi gelmişti. Arabistan kavurucu bir yaz mevsimi geçiriyordu ve genelde sefer hazırlıkları için yeter derecede para da yoktu. Bu imkansızlık, özellikle askeri techizat ve taşımacılıkta kendini şiddetle hissettiriyordu.
Fakat Allah'ın Rasulü, bu fırsatın aciliyetini kavradığı zaman sıralanan bütün handikaplara rağmen, kendisini Hakkı yayma görevinin devam etmesi veya yok olması konusunda karar vermek mecburiyetinde bırakan bu adımını attı. Suriye yönüne, Roma'ya karşı düzenlenecek böyle bir sefer için önceki uygulamalarının aksine, hazırlıkların yapılması konusunda açık bir tebligatta bulunulmuş olması bunun nasıl önemli bir sefer olduğunu hissettirdi. Hz. Peygamber genellikle hangi yöne doğru gitmekte olduğunun bilinmemesi ve saldıracağı düşmanın isminin önceden ifşa edilmemesi için her türlü tedbiri alırdı. Hatta, Medine'den hareket ederken bile gideceği istikameti belli etmez ve şehrin aksi istikametine doğru yola çıkardı.
Arabistan'da bulunan bütün gruplar, bu kritik kararın ciddi sonuçlarını çok iyi biliyorlardı. Müslümanların aleyhindeki bütün umutlarını İslam'ın Roma tarafından mağlup edilmesine bağlayan eski "cahiliye" düzeni taraftarlarının arta kalanları, seferin sonuçlarını büyük bir endişe içinde bekliyorlardı. Münafıklar da buna, müslümanlar eğer Suriye'de bir mağlubiyet alırlarsa, bir iç isyanla İslam'ın kuvvetinin imha hususunda son bir şansları olarak görüyorlardı. Bundan dolayı komploları kararlaştırıp oluşturmak için kendileri tarafından inşa edilmiş olan "Mescid-i Dırar" da hazır halde bekliyorlardı. Ayrıca seferi başarısız bir hareket haline çevirmek için de bir çok tedbir almışlardı. Diğer taraftan gerçek müminler, son 22 yıl boyunca, uğrunda bütün güçlerini harcamakta oldukları hareketin kaderinin şimdi olmakla olmamak noktasında asılı kaldığını anlamışlardı.
Fakat eğer onlar, böyle bir kritik anda cesarat gösterirlerse, bütün dış dünyanın kapıları yayılmak üzere olan hareketin önünde açılmış olacaktı. Fakat eğer onlar, zaafiyet ya da korkaklık gösterirlerse, o zaman Arabistan'da yapmış oldukları bütün işler toz-duman olup boşa gitmiş olacaktı.
İslam'ın o yaman müntesiplerinin söz konusu sefer için aşk ve şevkle hazırlıklara başlamış olmaları bundandır. Onlardan herbiri, sefer için gerekli techizat hazırlamaya, bulunacakları katkıda diğerini geçmeye çabaladı. Hz. Osman ve Hz. Abdurranman b. Avf paralarının çok büyük bir bölümünü bu maksat için verdiler. Hz. Ömer kazancının yarısıyla katkıda bulundu. Hz. Ebu Bekir ise malının tamamını verdi. Ashab-ı Kiramın maddeten fakir olanları da iyilik yarışında geri kalmadı ve alın terleriyle ne kazanabildilerse onları getirip Rasulullah'a (s.a) takdim ettiler.
Kadınlar bu hamiyyet yarışında mücevherlerini vermekle yer aldılar. İslam uğruna hayatlarını feda etme aşkıyla yanıp tutuşan binlerce gönüllü, Hz. Peygamber'e (s.a) geldi ve bu sefere katılmak üzere kendileri için hazırlanmış silah ve malzemelerin verilmesini rica ettiler. Techizat ve hazırlıkların yetersizliği nedeniyle silahlandırılamayan bu yiğit insanlar, üzüntüden göz yaşı döktüler. Manzara, kendilerini yeteri derecede silahlandıramadığı için Hz. Peygamber'i üzecek denli acıklı idi. Sözün kısası bu vesile, gerçek bir mümini bir münafıktan ayıracak mihenk taşına dönüştü. Çünkü sefere katılamayıp geri durmak, kişinin İslam'la olan bağının çok şüpheli olması demekti. Bundan dolayı, Tebûk seferi esnasında geriye kalan birisinin, kendisine haber verilmesi üzerine Hz. Peygamber (s.a) , "Onu kendi başına bırakın. Eğer içinde iyilik ve hayırdan birşey varsa Allah onu size katar. Eğer onun içinde iyilik ve hayırdan birşey yoksa, o zaman öyle kötü bir arkadaşı sizden uzaklaştırıp defettiği için O'na şükredin" buyurdu.
Neticede, Hz. Peygamber (s.a) , İslam uğruna çarpışacak onbini süvari olmak üzere otuzbin mücahidden müteşekkil bir ordu ile Hicri 9. yılın Receb'inde Suriye 'ye doğru harekete geçti. Develerin yetersizliğinden, orduya katılanların büyük bir çoğunluğunun yaya yürümek zorunda olmaları, bir müddet deveye binmek mecburiyetinde kaldıkları zaman bile çok seyrek sıralarını beklemek zorunda bulunmaları nazar-ı itibara alındığında seferin yapıldığı şartların zorluğu ve elverişsizliği kolayca anlaşılabilir. Buna bir de çölün yakıcı-kavurucu sıcaklığı ve su yetersizliğinin vehameti de eklenebilir. Fakat onlar, dava hakkındaki sarsılmaz kararları, ona olan bağlılıkları ve bu büyük güçlük ve engelleri göğüslemelerindeki sebatları nedeniyle hesapsız bir şekilde mükafatlandırılmışlardır.
Rasul-i Ekrem (s.a) ve ordusu, Tebûk'e vardıklarında, Kayser ve müttefiklerinin ordularını sınırdan içeriye çekmiş oldukları ve görünürde savaşılacak hiçbir düşmanın olmadığını öğrendiler. Böylece Hz. Peygamber (s.a) ve İslam ordusu çok geniş sahalarda prestijini arttıracak olan ve aynı zamanda bir damla da kan dökmedikleri manevi bir zafer kazanmış oldu.
Bu konuda, Rasul-i Ekrem'in (s.a) gazalarını kaleme alan tarihçilerin Tebûk Seferi ile ilgili olarak serdettikleri genel intibanın sahih olmadığına işaret etmek uygun olur. Onlar, olayı sanki Arabistan'ın sınırları yakınında Roma ordularının toplanması hakkındaki haberler asılsızmış gibi bir tarzda naklederler. Gerçek ise, Kayser'in ordularını toplamaya başlamış olduğu, fakat Rasul-i Ekrem'in (s.a) ondan daha önce davrandığı ve harekete geçmek için gerekli hazırlıkları tamamlamadan onun hareket sahasına girmiş olduğu şeklindedir. Bundan dolayı Kayser cesaretin onda dokuzunun kaçmakta olduğuna inanarak, ordularını sınırlardan geriye doğru çekmiştir.
Çünkü o, İslam uğruna savaşan üçbin yiğit mücahidin daha önce Mute'de yüzbin kişilik bir kuvveti perişan edip biçare hale soktuğunu henüz unutmuş değildi. Bundan dolayı o, yüz veya ikiyüzbin kişilik bir ordu ile bile aynı kıvamdaki otuzbin mücahidden meydana gelmiş ve üstelik Hz. Peygamber'in (s.a) bizzat komutasındaki böyle bir ordu ile savaşmayı göze alamadı.
Rasul-i Ekrem (s.a) , Roma İmparatoru Kayser'in kuvvetlerini sınırdan çektiğini anladığı zaman, Suriye içlerine doğru yürümesinin mi, yoksa Tebûk'te durup beklemesinin ve manevi zaferini politik ve stratejik avantaja dönüştürmenin mi daha uygun olacağını düşündü. Sonunda ikinci alternatifi seçerek Tebûk'te kalıp beklemeye karar verdi ve Tebûk'te yirmi gün kaldı. Bu zaman zarfında Hz. Peygamber (s.a) Roma İmparatorluğu ile İslam devleti arasında yer alan ve Roma İmparatorluğunun idaresi altında olan küçük tampon devletlere baskıda bulundu ve boyun eğdirip kendilerini İslam devletine cizye vermeye mecbur etti. Mesela, bazı Hıristiyan liderler, Dumetu'l-Cendel'den Ukaydin bin Abdulmelik Kindi, Eylen'den Yuhanna bin Ruba Mekna ayrıca Cerba ve Azruh kabilelerinin reisleri Medine İslam devletine itaat edip ona cizye vermeyi kabul ettiler. Bunun bir sonucu olarak İslam devletinin sınırları, Roma İmparatorluğuna kadar genişledi ve Kayser tarafından Arabistan'a karşı kullanılmakta olan bütün Arap kabileleri, bu sefer Romalılara karşı müslümanların müttefiki oldular.
Bütün bunların ötesinde Tebûk seferinde elde edilen bu moral ve manevi zafer, Romalılarla uzun sürecek bir anlaşmazlığa girmeden önce müslümanlara Arabistan üzerindeki hakimiyetlerini güçlendirmek için çok kıymetli bir fırsat sağladı. Zira bu durum, ister "şirk"in destekçileri olsun, isterse İslam kisvesi altında "şirk"lerini gizlemiş kimseler olsun, eski "cahiliye" düzeninin yakın bir gelecekte yeniden canlanıp toparlanması konusunda hala umut beslemekte olan kimselerin belini kırdı. Şartların zorlaması, bu tip insanların büyük çoğunluğunun İslam dairesinin içinde toplanmasını sağlamıştır ve en azından, sözkonusu kimselerin hemen sonraki nesillerine gerçek müslüman olma imkanını sağlamıştır. Artık geriye bu sahada, eski düzenin destekçilerinden çok zayıf bir azınlık kalmıştı, fakat artık bunlar, Allah'ın, tamamlamak üzere Rasulü'ne indirmiş olduğu İslami inkılabın önünde duramazdı.
Dönemin Problemleri: Eğer biz, daha önce geçen olayların arka planını gözönüne alırsak toplumun o dönemde karşılaşmakta olduğu problemleri kolayca anlarız.
O hususlar şunlardır:
1. Tüm Arabistan'ı tam bir "Daru'l-İslam" haline getirmek,
2. İslam'ın nüfuzunu komşu ülkelere taşımak, yaymak.
3. Münafıkların fitnelerine son vermek.
4. Müslümanları, gayri müslim dünyaya karşı cihad için hazırlamak,
1) Şimdi; madem ki tüm Arabistan'ın idaresi müminlerin eline geçmiş ve bütün muhalif kuvvetler çaresiz hale düşmüştü. O halde Arabistan'ın tam bir "Daru'l-İslam" (İslam ülkesi) haline dönüştürülmesi lüzumu hakkındaki politika hususunda açık bir deklerasyon yayınlanması gerekli idi. Bundan dolayı aşağıda zikredilen ölçüler benimsendi:
a. "Müşriklerle" olan bütün anlaşmların geçersiz olduğunu öngören açık bir beyanat ilan edildi. Buna göre, müslümanlar dört aylık bir süreden sonra anlaşmaların müşrikler lehinde getirdiği bütün sorumluluklardan azade olacaklardı. (bkz. 1-3. ayetler)
Bu deklarasyon, "şirk" temeline dayanan hayat tarzını bütünüyle kökünden kazımak ve Arabistan'ı her ne suretle olursa olsun İslam'ın ruhu ile çatışmayacak ve O'nun için bir iç tehlike arzedemeyecek şekilde sadece İslam'ın merkezi yapmak için gerekli idi.
b. Arabistan'ı ilgilendiren tüm meseleler içinde ana konumunu muhafaza eden Harem-i Şerif'e (Ka'be) hizmet, yani sedanet (Ka'be bakıcılığı) ve sikayet (su dağıtma) işlerinin bundan böyle müşriklerden alınıp müminlerin eline verileceği ve sürekli onların elinde kalacağı hususunda ilahi bir hüküm indi. (12. ve 18. ayetler arası) . Aynı şekilde "cahiliye" döneminden kalan adet ve uygulamalar artık ilga edilip kaldırılmalıydı, hatta "müşrikler" Beytullah'a yaklaştırılmamalıydılar. (28.ayet) Bu, "şirkin" her türlü eserini, sadece Allah'a ibadet ve itaatına mahsus olan Ka'be'den silip kökünden kazımak içindi.
c. "Cahiliye" günlerinde haram ayların yerlerini dağiştirmek suretiyle takip etmekte oldukları ve küfrün bir parçası olan "Nesi" konusundaki kötü uygulama yasaklanmıştır (Ayet,37) . Bu, aynı zamanda Arabistan ve daha sonra dünyanın her yerinde bulunan müslümanların hayatından, cahiliye adetlerinden arta kalanlar türlü emarenin kökünü kazıma hususunda bir ilke vazifesini görmüştür.
2) Müslümanlara, İslam'ın etkinliğini, Arabistan haricinde daha uzaklara götürmek ve yaymak için, İslam dışı güçleri kılıçla sindirmeleri ve İslam devletinin hakimiyetini kabul etmeye zorlamaları emredildi. Roma ve İran İmparatorlukları, bu yolda en büyük engeli teşkil ettikleri için onlarla bir sürtüşme ve anlaşmazlığa girilmesi kaçınılmazdı. Cihadın gayesi onları, İslam'ı kabul hususunda zorlamak değildi. Çünkü onlar İslam'ı kabul etmek veya etmemekte serbestti. Fakat cihadın hedefi,onların başkalarını kendi sapıklıklarına itmelerine ve çoğalmalarına engel olmak idi. Müslümanlara, diledikleri takdirde, onların sapıtmış hallerinden vazgeçip kurtulabilecekleri bir süre sapıklıklarına müsamaha göstermeleri, aksi halde, kafirlere İslam devletine bağlı olduklarının bir nişanesi olarak "Cizye" (29. ayet) vermeyi şart koşmaları emredildi.
3) Önemli üçüncü mesele, aleni cürümlerine rağmen, şimdiye kadar hoşgörü ile karşılanan münafıkların fitnelerine son vermek oldu. Mademki dışarıdan fiilen hiçbir baskı yoktu, o halde müslümanlar, münafıklara açıkça kafirler olarak muamelede bulunmaları emredilmeliydi ve öyle oldu (73. ayet) . Buna uygun olarak Hz. Peygamber (s.a) Tebûk seferine katılmama konusunda halkı ikna edip vazgeçirmek için istişarelerde bulunmak üzere toplandıkları Süveylim'in evini ateşe verdi. Yine bunun gibi, Tebûk dönüşünde, gerçek müminlere karşı komplolar düzenlemek maksadıyla fitnelerine bir kılıf vazifesi görmek üzere inşa ettikleri mescidi (Mesid-i Dırar) yıkmalarını ve yakmalarını emretti.
4) Müslümanların tüm İslam dışı dünyaya karşı "Cihad" etmek maksadıyla hazırlanabilmesi için, ehemmiyetsiz de olsa, "İman" konusunda maruz kaldıkları bu hafif zaafiyetlerinin tedavi edilmesi gerekliydi. Çünkü artık özellikle bütün İslam dışı dünya ile ortaya çıkacak bir sürtüşme ve mücadelede tek başına karşı koyma mecburiyeti karşısında kalındığı zaman, İslam toplumu için, iman zaafiyetinden daha büyük başka bir tehlike yoktu. Tebûk'e düzenlenen seferden geriye kalmış veya en azından ihmalkarlık göstermiş olanlar şiddetle itham edilmiş ve eğer bu farzı yerine getirmemeleri hususunda makul mazeretleri yoksa, onlar münafıklar olarak kabul edilmişlerdi. Dahası, "İla-i Kelimetullah" (Allah sözü ve hükümlerinin üstün olması) konusunda yapacağı gayretlerin ve İslam ile "küfür" arasındaki mücadelede oynayacağı rolün gelecekte bir müslümanın imanı hakkında tek ölçü olacağı hususunda açık bir beyanatta bulunulmuştur. Bu nedenle "Eğer bir kimse canını, malını vaktini ve enerjisini bu gaye için feda etmekte tereddüt gösterirse, onun imanı gerçek, saf ve makbul olarak görülmeyecektir" (81 ve 96. ayetler arası) . Bu bakımdan cihad konusunda zaaf gösteren bir kimsenin yaptığı amelleri asla cihadın yerini almayacaktır.
Bu sureyi tetkik ederken yukarıda zikredilen önemli noktalar dikkate alınırsa, o takdirde bunlar, surenin muhtevasının anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
ÖZET Temel Konu: Savaş ve Barışın Problemleri
Enfal suresinin bir devamı olarak bu sure de savaş konusundaki problemleri ele alır ve konuyu Tebûk Seferi üzerinde temellendirir.
İşlenen konular ve birbiriyle bağlantıları:
1-12 Bu bölüm, başkalarıyla yapılan anlaşmaların dokunulmazlığını (kudsiyetini) ele alır ve karşı tarafın bunlara içtenlikle uymadığı hallerde son vermeden önce gözönünde bulundurulması gereken prensip, hüküm ve nizamları ortaya koyar.
13-37 Bu bölümde müslümanlar, fitneci ve hasmane davranışlarının sonuçları konusunda gereken uyarının yapıldığı Yahudi, Hıristiyan ve müşrik Araplar'la, Allah'ın rızası için savaşmaya teşvik edilmişlerdir.
38-72 Bu kısımdaki (muhaverede) , eğer küfürle yapılan mücadeleye katılmışlarsa ancak o zaman, Allah'ın vadettiği mükafatlara varis (sahip) olacakları, müslümanlara açık ve seçik olarak anlatılmıştır. Çünkü, gerçek müslümanları münafıklardan ayıran ölçü budur. Öyleyse gerçek müslümanlar, tehlike, engel, zorluk ve iğva gibi şeylere aldırmaksızın cihadda yerlerini almalıdır.
73-90 Bu bölüm münafıklar meselesiyle ilgilidir ve onlara karşı takınılması gereken tavra ait kural ve düzenlemeler koyarak, onları gerçek müslümanlardan ayıran mümeyyiz vasıflara işaret eder.
91-110 Bu kısım, savaştan geri kalan ve Tebûk'e düzenlediği Cihad seferinde Hz. Peygamber'e eşlik etmeyenlerin durumunu ele alır. Bu amaçla sözkonusu şahıslar muhtelif kategorilere ayrılır; yani, bunlar sakatlar, hastalar, fakirler, münafıklar, hatasını anlayıp daha Hz. Peygamber (s.a) Tebûk'ten dönmeden önce nefislerine kahredenler ve hatalarını ikrar edenler gibi birkaç sınıfa ayrılır. Onların durumları, suçlarının karakteri şumulüne uygun olarak ve onlara Kainatın Hakimi olan Allah'ın, onların yardımcısı ve koruyucusu olduğu teminatı verilmiştir. Buna uygun olarak Allah, Tebûk seferinde yer almayan üç mümini samimiyetlerinden dolayı affetmiştir.
Sonuç bölümünde müminlere, hidayetleri için gerekli olan genel talimat verilmiştir.
Surede varılan sonuç şudur: "Şefkatli, merhametli ve size çok düşkün olan Rasulullah'a uyun ve kainatın Rabbi olan Allah'a tevekkül edin. O'na güvenin."
Berâetun minallâhi ve resûlihî ilâllezîne âhedtum minel muşrikîn (muşrikîne).
(Bu âyetler) Allah’tan ve Peygamberinden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere resmî bir tebliğdir.¹
Bu sûrenin başında “besmele” olmamasının sebebi, Enfâl sûresinin devamı olduğundan dolayıdır, diyenler varsa da bu rivâyetler çok kuvvetli değildir ve bu sûre başlı başına ayrı bir sûredir. Bu sûrenin başında “besmele”nin nâzil olduğunu, yazdırıldığını ve okunmasının câiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak bu “besmele çekilmemesi”, sadece sûrenin başlangıcı için geçerlidir. Bölümlerinde “besmele çekilmesi” câizdir. (Elmalılı) Abdullah b. Abbas, Ali b. Ebi Talib’e: “Niçin Tevbe Sûresi’nin başında “Besmele” yazılmadı diye sordum: ‘Çünkü Besmele bir emandır. Bu sûre ise kılıç ve savaş emri ile nazil ol¬muştur. Onda eman diye bir şey yoktur.’ buyurdu.” demiştir. Süfyan b. Uyeyne de: “Bu sûrenin baş tarafına Besmele’nin yazılmayış sebebi, besmelenin rahmet oluşundan dolayıdır. Rahmet ise bir eman¬dır. Bu sûre münafıklar hakkında ve kılıç ile inmiştir. Münafıklar için emana gerek yoktur.” demiştir. (Kurtubi) Bu konuda Razi: “Peygamber (a.s) bu sûrenin başında besmele’yi yazdırmadığı için, ashâbı da tabiin de bu sûrenin başına besmele yazmamışlardır.” der. 1 Berae: Ültimatom, ferman ve resmî tebliğ, demektir. Bu sûrenin ilk bölümü H. 9. senenin Zilkade ayında nâzil olmuştur. Mekke Hicretin 8. senesinde fethedildi. Attab b. Üseyd Mekke valisi idi. 9. sene Hz. Peygamber (s.a.v) Tebük Seferinden döndükten sonra Hz. Ebû Bekir’i hac emiri olarak tayin etti. Hac kafilesinin hareketinden sonra bu sûre nâzil oldu. Hz. Peygamber (s.a.v), Hz. Ebû Bekir başkanlığında Kâbe’ye giden hacılara bu âyetleri duyurmak üzere Hz. Hz. Ali’yi kendi devesi olan “abda” ya bindirerek gönderdi. Hz. Ali yaklaşınca, Hz. Ebû Bekir Peygamberimizin devesinin sesini işitti ve bu Rasulullah’ın devesinin sesi deyip durdu. Hz. Ali yanlarına gelince ona: “Emîr mi misin yoksa memur musun?” diye sordu. Hz. Ali: “memurum” dedi ve yürüdüler. Hz. Ebû Bekir, Arafat’ta hutbeyi okudu ve insanlara haccın kurallarını söyledi. Hz. Ali de bayramın birinci günü Cemre-i Akabe yanında ayağa kalktı ve: “Ey İnsanlar! Ben size Rasulullah’ın elçisiyim” dedi. İnsanlar: “Ne ile emrolundun?” dediler. Hz. Ali, otuz veya kırk âyet okudu ve: “Şu dört şey ile emrolundum. Bu seneden sonra bu Beyt’e müşrikler yaklaşmayacak, kimse Beyt’i çıplak tavaf etmeyecek, mü’minden başkası Cennete girmeyecek, her ahid sahibine ahdi tamamlanacak” dedi. Ve bu âyetler hacca gelen tüm insanlara duyuruldu. Bu sûrede ferman buyrulan “anlaşmaların bozulması hususu” (Enfâl 58) de zikredilen yasaya göre yapıldı. Bu resmi tebliğ: “Ülkenin artık bir “İslâm Devleti” olduğunun, müşriklerin devlet olarak tanınmadığının” resmen ilanı ve bunun nasıl yapılacağının yasasıdır. Bundan sonra müşrikler ya Müslüman olmak ya savaşmak ya da ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardı.— M. Türk
(Ey müşrikler! Bu tebliğden itibaren İslâm) yurdunda dört ay daha dolaşın.¹ Şunu da iyi bilin ki Allah’ı asla âciz bırakamazsınız. Çünkü Allah kâfirleri mutlaka rezil edecektir.
1 Bu dört aylık zaman zarfında savaşa hazırlanmaları, ülkeyi terk etmeleri ya da İslâm’ı kabul edip etmeyecekleri konusunda düşünüp karar vermeleri için müşriklere canlarına ve mallarına dokunulmayacağına dâir garanti verildi.— M. Türk
Ve ezanun minallâhi ve resûlihî ilân nâsi yevmel haccıl ekberi ennallâhe berîun minel muşrikîne ve resûluhu, fe in tubtum fe huve hayrun lekum, ve in tevelleytum fa'lemû ennekum gayru mu'cizîllâh (mu'cizîllâhi), ve beşşirillezîne keferû bi azâbin elîm(elîmin).
Ve (bu âyetler) bu en büyük hac¹ gününde Allah’tan ve Peygamberinden insanlara bir ilandır ki; Allah da Rasûlü de müşriklerden uzaktır.² Eğer hemen tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Yok, eğer (bundan) yüz çevirirseniz şunu iyi bilin ki, Allah’ı asla âciz bırakamazsınız. (Ey Muhammed!) Kâfirleri acıklı bir azapla müjdele.³
1 O güne kadar “Umre”ye, “Hacc-ı Asğar” (küçük hac) deniliyordu. Esas hac, ilk defa yapıldığı için bu ifâde kullanılmış olabilir. Buna göre, “Hacc-ı Ekber” (en büyük hac) farz olan hac veya son şeklini almış olan ilk hac, anlamlarına gelebilir. 2 Hz. Osman (r.a) zamanında çoğaltılan Mushaflar, harekesiz ve noktasız olarak yazılmıştı. Fakat Arap olmayanların İslam’a girmeleri ve bunların Arapçaya vakıf olmamaları sebebiyle Kur’an’ı yanlış okuma olaylarına rastlanılır olmuştu. Dolayısıyla Kur’an’ı sağlıklı ve kolay okumayı sağlayacak nokta ve hareke gibi bir takım düzenlemelere gitmek gereği belirmişti. Kur’an’ı ilk defa harekeleme yoluna giden Eb’ul-Esved ed-Düeli’dir. Bu zat başlangıçta Basra valisi Ziyad b. Ebih’den gelen teklifi kabul etmemiş, daha sonra bir şahsın bu ayette yer alan(وَرَسُولُهُ) kelimesini(وَرَسُولِهِ) şeklinde okuduğunu duymuş, hemen vali Ziyad’a başvurarak harekeleme işine girişmiştir. Çünkü bu yanlış harekelemeyle ayetin, “Allah da Rasûlü de müşriklerden uzaktır.” şeklindeki anlamı, “Allah müşriklerden de Rasulünden de uzaktır” şekline dönüşmüştü. 3 Peygamberimizin bu hacca; “müşriklerin katılmaları ve bu hacda bazı eski geleneklerin de bulunması sebebiyle,” iştirak etmediği düşünülebilir.— M. Türk
Ancak müşriklerden sizinle antlaşma yapan sonra da hiç kusur etmeyen ve sizin aleyhinize hiç kimseye arka çıkmayanlar, bunun dışındadır. Siz de onlarla olan antlaşmalarınıza süresi bitinceye kadar uyun. Muhakkak ki Allah, kendisinden hakkıyla sakınanları sever.— M. Türk
Fe izânselehal eşhurul hurumu faktulûl muşrikîne haysu vecedtumûhum ve huzûhum vahsurûhum vak'udû lehum kulle marsad (marsadin), fe in tâbû ve ekâmûs salâte ve âtûz zekâte fe hallû sebîlehum, innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Şu mühlet olarak verilen aylar¹ bitince o müşrikleri nerede bulursanız bütün köşe başlarını tutarak onlarla ya savaşın² ya yakalayıp (esir alın) ya da (yurtlarında) hapsedin. Yok, eğer tevbe eder, namazı dosdoğru ve devamlı kılar ve zekâtı da verirlerse (o zaman) onları serbest bırakın. Çünkü Allah gerçekten çok bağışlayıp, çok esirgeyendir.
1 Burada bahsedilen “Haram Aylar,” savaşın yasaklandığı dört ay değil, ikinci âyetle, müşriklerle savaşmanın, geçici olarak yasaklandığı ve Mekke’yi terk etmeleri için mühlet olarak verilen dört aydır. 2 Bu dört aydan sonra, tamamen harp hali geçerlidir. Bu yüzden onların saldırısını beklemeden, savaşa hazır olun ve onları nerede bulursanız öldürün. Bk. (Nisâ: 89)— M. Türk
Ve in ehadun minel muşrikînestecâreke fe ecirhu hattâ yesmea kelâmallâhi summe eblighu me'menehu, zâlike bi ennehum kavmun lâ ya'lemûn(ya'lemûne).
Eğer o müşriklerden birisi senden can güvenliği isterse, Allah’ın kelâmını dinleyebilmesi için, onun can güvenliğini sağla. Sonra da onu güvende olacağı bir yere ulaştır.¹ Çünkü bunlar, gerçekten bilgisiz bir toplumdur.
1 Yani, Allah’ın kelamını dinledikten sonra, îman etmezse canı ve malı masun olarak onu, güvende olacağı yere, (vatanına) ulaştır.— M. Türk
Keyfe yekûnu lil muşrikîne ahdun indallâhi ve inde resûlihî illâllezîne âhedtum indel mescidil harâm(harâmi), fe mâstekâmû lekum festekîmû lehum, innallâhe yuhıbbul muttekîn(muttekîne).
O müşriklerin Allah’la ve Onun elçisiyle herhangi bir antlaşması, nasıl mümkün olabilir ki?¹ Ancak, Mescid-i Haram yakınında antlaşma yaptıklarınız,² bunun dışındadır. Bunlar, size karşı dürüst oldukça, siz de onlara karşı dürüst olun. Muhakkak ki Allah kendisinden hakkıyla sakınanları sever.
1 Buradaki soru, inkari olduğu için bu ifâde aslında: “O müşriklerin Allah’la ve Onun elçisiyle herhangi bir antlaşması, kesinlikle yoktur.” demektir. 2 Bunlar; Hudeybiye günü, Rasûlullah ile Kureyş arasında yapılan antlaşmaya dâhil, Kinâne oğullarından olan Bekir oğulları’nın antlaşmaya riâyet edip, sözlerinde duranlarıdır. (Taberî)— M. Türk
Keyfe ve in yazherû aleykum lâ yerkubû fîkum illen ve lâ zimmet (zimmeten), yurdûnekum bi efvâhihim ve te'bâ kulûbuhum, ve ekseruhum fâsikûn(fâsikûne).
(Allah’ın ve Elçisinin onlarla herhangi bir antlaşması) nasıl mümkün olabilir ki? Eğer size karşı onların ellerine bir fırsat geçse onlar, sizin gözünüzün yaşına bakmadıkları gibi sizin kişisel hukukunuzu da gözetmezler.¹ Sadece sizi dillerinin ucuyla hoşnut etmeye çalışırlar, fakat kalpleri bu kadarına bile râzı olmaz. Çünkü onların çoğunun karakteri bozuktur.²
1 Âyetin bu bölümü kelime anlamıyla, “Eğer size karşı onların ellerine bir fırsat geçse onlar, verdikleri sözlerde durmadıkları gibi sizin kişisel hukukunuzu da gözetmezler.” diye de tercüme edilebilir. Âyetin daha iyi anlaşılabilmesi için yukarıda kastedilen anlam verilmeye çalışılmıştır. Zimmet ise, korunması gereken ve zayi edilmesi tazmin edilmesini icap ettiren her hangi bir emir anlamıyla taahhüt ve tazmin etmek demektir. Şer’an bir şahsın leh ve aleyhinde icap ve kabule ehil olması, hak ve vazife ehliyeti anlamına gelir. 2 Onların insanlıkları, sadece dillerinin ucundadır, vefakârlıktan, dostluktan, Müslümanlıktan, insanlıktan, haktan, adaletten bahsederler, îman ve ibâdetten dem vururlar, kandırmak için yeminler eder, Kur’an’ı öper, namaz kılar, hattâ Kâbe’ye bile giderler. Hâlbuki onların kalplerinden geçenlerle, ağızlarından çıkan söz, taban tabana zıttır. Çünkü bunlarda insanlık ve mertlik adına bir şey yoktur. Bunlar asla utanmayan, arlanmayan karaktersiz kimselerdir. Burada “fasık” kelimesi, kök anlamı esas alınarak tercüme edilmiştir.— M. Türk
İşterev bi âyâtillâhi semenen kalîlen fe saddû an sebîlihî, innehum sâe mâ kânû ya'melûn(ya'melûne).
(Bu karaktersizler) Allah’ın âyetlerini ucuza¹ sattılar ve Onun yolundan hemen dönüverdiler. Onların bu yaptıkları, gerçekten kendilerine ne kadar ağıra mâloldu.²
1 Yani; Allah adına verdikleri sözü, dünyalıklara değiştiler. Zîrâ ahirete göre dünyanın tamamı ucuzdur. 2 Ebû Süfyân b. Harb Peygamberimizin müttefiklerini bırakıp, kendi müttefikleri olan bedevî Araplara bir ziyafet vermiş, onlar da bu ziyafet sebebiyle sözlerinden dönmüşlerdi. (Kurtubî-Taberî)— M. Türk
Fe in tâbû ve ekâmus salâte ve âtuz zekâte fe ıhvânukum fîd dîn (dîni), ve nufassılul âyâti li kavmin ya'lemûn(ya'lemûne).
(Ama) eğer bunlar tevbe eder, namazı dosdoğru ve devamlı kılar, zekâtı verirlerse işte o zaman dinde kardeşleriniz olurlar. (İşte) Biz, bilip anlamak isteyen bir topluluk için âyetleri böyle ayrıntılı olarak açıklarız.— M. Türk
Ve in nekesû eymânehum min ba'di ahdihim ve taanû fî dînikum fe kâtilû eimmetel kufri innehum lâ eymâne lehum leallehum yentehûn(yentehûne).
Eğer verdikleri sözden sonra yeminlerini bozar ve dininize tekrar dil uzatmaya kalkarlarsa o küfür öncüleriyle, derhal savaşın. Artık (küfürlerinden) vazgeçinceye kadar onların yeminlerinin de bir anlamı yoktur.¹
1 Bu âyet; Ebû Süfyân, Hars b. Hişam, Süheyl b. Amr ve İkrime b. Ebû Cehil hakkında nâzil olmuştur. (Esbab-ı Nüzul-Vâhidî)— M. Türk
E lâ tukâtilûne kavmen nekesû eymânehum ve hemmû bi ihrâcir resûli ve hum bedeûkum evvele merrah(merratin), e tahşevnehum, fallâhu ehakku en tahşevhu in kuntum mu'minîn(mu'minîne).
(Ey mü’minler!) Yeminlerini bozan, Peygamber’i yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik ilk önce size saldırmaya başlayan bir topluma karşı hiç savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer siz (gerçek) mü’minler iseniz, şunu iyi bilin ki Allah kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.— M. Türk
Kâtilûhum yuazzibhumullâhu bi eydîkum ve yuhzihim ve yansurkum aleyhim ve yeşfi sudûre kavmin mu'minîn(mu'minîne).
(Ey mü’minler!) Siz onlarla savaşın ki, Allah da sizin ellerinizle onları cezâlandırsın, onları rezil etsin, sizi onlara galip getirsin ve mü’min toplumun gönüllerini ferahlandırsın.— M. Türk
Ve yuzhib gayza kulûbihim, ve yetûbullâhu alâ men yeşâu, vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).
Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin.¹ Böylece Allah dilediğine tevbeyi nasip eder. Gerçekten Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 14 ve 15. âyette İslâm’a göre meşru bir savaşın gayeleri; “kâfirleri cezâlandırmak, rezil-rüsva etmek, Allah’ın yardımına ulaşmak, mü’min gönülleri ferahlandırmak ve kalplerdeki öfkeyi yatıştırmak” olarak açıklanmıştır.— M. Türk
Em hasibtum en tutrekû ve lemmâ ya'lemillâhullezîne câhedû minkum ve lem yettehızû min dûnillâhi ve lâ resûlihî ve lâl mu'minîne velîceh(velîceten), vallâhu habîrun bi mâ ta'melûn(ta'melûne).
Yoksa siz Allah’ın içinizden cihad edenleri ve Allah’tan, Peygamberinden ve Müslümanlardan başka kimseyi kendisine dost edinmeyenleri, bilip (ortaya) çıkarmadan, kendi halinize bırakılıvereceğinizi mi sandınız? Oysa Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.¹
1 Yoksa siz kendi halinize bırakılacağınızı, cihad ile emrolunmayacağınızı, imtihanlara tâbi tutulmayacağınızı, bulunduğunuz hal üzere keyfinize terk olunacağınızı mı zannettiniz? Yani Allah içinizden cihad edenleri ve Allah’tan, Rasulünden ve mü’minlerden başkasını dost tutmayanları hiç bilmeyecek, böyle ihlaslı mücahidlere sevap ve derece vermemiş olacak öyle mi? Heyhat! Hâlbuki Allah hepinizin bütün amellerinizden haberdardır. Binaenaleyh çalışan ile çalışmayanı, mücahid ile mücahid olmayanı, Allah’tan, Rasulünden ve mü’minlerden başkalarını dost edinenleri ve bunların zıddını yapan münafıkları ve her birinin yaptıklarını Allah’ın bilmemesi ve ona göre ecir ve cezalarını ayırt etmeyip bırakıvermesi ne mümkün? Bu sebeple de bu müşriklerle münasebette bulunmaya lâyık hiç bir yönleri, hiç bir meziyetleri, ahlâkî, dinî hiçbir haysiyetleri yoktur. (Elmalılı)— M. Türk
Mâ kâne lil muşrikîne en ya'murû mesâcidallâhi şâhidîne alâ enfusihim bil kufr(kufri), ulâike habitat a'mâluhum ve fîn nâri hum hâlidûn (hâlidûne).
Kendi kâfirliklerini kendileri bilip dururlarken müşriklerin Allah’ın mescidlerini imar etmeleri,¹ kesinlikle mümkün değildir.² İşte onlar, bütün yaptıkları boşa giden ve cehennem ateşi içerisinde ebedî olarak kalacak kimselerdir.
1 Mescitlerin imarı; a- Binasını yenilemek, süslemek, temizlemek, döşemek ve aydınlatmakla, b- Ziyaret etmekle, içerisinde bulunup Allah için ibâdet edilmekle, ilim öğrenilmekle ve içerisinde Müslümanların dini ve toplumsal bütün işlerinin yapılmasıyla mümkündür. 2 Yani müşriklerin, kendilerinin kâfir olduklarını vicdanlarında bilip durdukları ve Kâbe’nin etrafına putlar dikip, Kâbe’yi çırılçıplak tavaf ederek, kâfirliklerini ispat etikleri halde, Allah’a ibâdet için yapılan Kâbe’yi imar etmelerine asla imkân ve ihtimâl yoktur.— M. Türk
İnnemâ ya'muru mesâcidallâhi men âmene billâhi vel yevmil âhıri ve ekâmes salâte ve âtez zekâte ve lem yahşe illâllâhe fe asâ ulâike en yekûnû minel muhtedîn(muhtedîne).
Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazı dosdoğru ve devamlı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar imar ederler. İşte gerçekten dosdoğru yol üzere oldukları umulanlar bunlardır.— M. Türk
E cealtum sikâyetel hâcci ve ımâratel mescidil harâmi ke men âmene billâhi vel yevmil âhıri ve câhede fî sebilillâh(sebilillâhi), lâ yestevûne indallâh(indallâhi), vallâhu lâ yehdîl kavmez zâlimîn(zâlimîne).
(Ey müşrikler!) Siz hacılara su dağıtma ve Kâbe’yi onarma işiyle, Allah’a ve âhiret gününe îman edip, Allah yolunda cihad edenlerin yaptığı işi bir mi tutuyorsunuz?¹ Bunlar Allah katında asla eşit olamazlar. Ve Allah zâlim bir toplumu, asla dosdoğru yola ulaştırmaz.
1 Allah yolunda cihadı terk edip de kendilerini sadece “mescid-i dırar”lar inşa etmeye veya mescidlerin imar ve tezyinatına, şadırvan ve minare yaptırmaya, boya badana işlerine vakfedenlerin, bu âyetin kendilerine de bir şeyler söylediğini düşünmelerinde fayda olsa gerek. (Mescid-i Dırar için Bk. Tevbe: 107 ve dipnotu)— M. Türk
Ellezîne âmenû ve hâcerû ve câhedû fî sebîlillâhi bi emvâlihim ve enfusihim a'zamu dereceten indallâh(indallâhi) ve ulâike humul fâizûn (fâizûne).
Çünkü îman ve hicret edip mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, Allah katında en büyük dereceye sahip kimselerdir. Ve gerçekten kazananlar da bunlardır.¹
1 Hz. Ali, Hz. Abbas’a Müslüman olduktan sonra: “amca hicret edip, Peygamberimize katılsanız olmaz mı?” deyince, o da: “ben hicretten daha iyi bir iş yapmıyor muyum? Baksana Kâbe’yi ziyaret edenlere su veriyorum ve onun bakımını yapıyorum.” der. Daha sonra da bu âyetler nâzil olur. (Elmalılı) Nu’man b. Beşîr’den, Rasûlüllah’ın minberi yanında idim, adamın birisi: “Ben Müslüman olduktan sonra sadece hacılara su dağıtmaktan başka bir iş yapmasam, başka bir şey istemem.” dedi. Diğer biri de: “Ben Müslüman olduktan sonra sadece Mescid-i Haramı imar etmekten başka bir iş yapmasam, başka bir şey istemem.” deyince, bir başkası da: “Allah yolunda cihad, bu sizin söylediklerinizden daha iyidir.” dedi. Bu olay bir Cuma günü olmuştu. Derken Ömer (r.a) bunlara: “Susun! Peygamberin minberi yanında gürültü yapmayın. Namazdan sonra bu konuyu Efendimizden sorayım.” dedi ve bu âyet nâzil oldu. (Müslim)— M. Türk
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızû âbâekum ve ihvânekum evliyâe inistehabbûl kufre alâl îmâni, ve men yetevellehum minkum fe ulâike humuz zâlimûn(zâlimûne).
Ey îman edenler! (Başkaları şöyle dursun) eğer babalarınız ve kardeşleriniz dahi îmana karşılık, küfrü tercih ederlerse, onları bile dost edinmeyin. Sizden her kim, onları dost edinirse¹ işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir.
1 Yani, sizden her kim, onları dost edinirse, onların velâyetleri altına girerse, onlardan yardım isterse ve işlerini onlara havâle ederse… Bir de kâfir anneye ve babaya itaat hususu vardır ki o, normal evlatlık görevidir. Ancak Allah’a isyan hususunda, Allah’ın kullarına itaat, asla mümkün değildir. Bu âyet, bunun sınırını belirlemektedir.— M. Türk
Kul in kâne âbâukum ve ebnâukum ve ıhvânukum ve ezvâcukum ve aşîretukum ve emvâlunıktereftumûhâ ve ticâratun tahşevne kesâdehâ ve mesâkinu terdavnehâ ehabbe ileykum minallâhi ve resûlihî ve cihâdin fî sebîlihî fe terabbesû hattâ ye'tiyallâhu bi emrihî, vallâhu lâ yehdîl kavmel fasikîn(fasikîne).
(Ey Muhammed!) Onlara: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, kazandığınız mallarınız, kötü gitmesinden korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız köşkler, size Allah ve Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli geliyorsa,¹ (işte o zaman) Allah’tan size bir belânın gelmesini bekleyin.² Ve (şunun iyi bilin ki) Allah böyle fasık bir toplumu, asla dosdoğru yola ulaştırmaz.” de.
1 Yani bu sevmeniz, Allah’a şirk derecesine varmamalı, Allah’ı sever gibi olmamalıdır. Konu ile ilgili olarak Bk. (Bakara: 165 ve dipnotu) 2 Yani siz, böylece cihadı terk etmekle Allah’a kulluktan çıkmış, görevlerinizi yapmamış bir takım fasıklar olacağınız için; artık her türlü helâke ve cezâya hazır olun.— M. Türk
Lekad nasarakumullâhu fî mevâtıne kesîratin ve yevme huneynin iz a'cebetkum kesretukum fe lem tugni ankum şey'en ve dâkat aleykumul ardu bi mâ rahubet summe velleytum mudbirîn(mudbirîne).
(Ey îman edenler!) Gerçekten Allah size birçok yerde yardım ettiği gibi, o çokluğunuzla gururlanıp da size bir faydası olmayıp, yeryüzünün tüm genişliğine rağmen başınıza dar geldiği, sonra da bozguna uğrayarak geri çekilip kaçmaya başladığınız Huneyn gününde¹ de yardım etmişti.
1 Huneyn: Mekke ile Tâif arasında bir vadinin ismidir ki Müslümanlarla Hevâzin ve Sakîf kabîleleri arasındaki savaş burada olmuştur. Huneyn savaşı, H. 8. yılın Şevval ayında, Mekke’nin fethinden sonra meydana gelmiştir. Hevâzin’in asker sayısı dört bin kadarken, İslâm ordusunun on iki bin savaşçısı bulunuyordu. Bu, Müslümanların o güne kadar ulaşabildiği en büyük sayısal güç idi. Hattâ bazı Müslümanlar bununla övünmeye ve: “Bu ordunun karşısında kim durabilir ki?” demeye bile başlamışlardı. Fakat bu sayıya rağmen İslâm ordusu, önce ok yağmuruna tutuldu ve öncü kuvvetler dağıldı. Arkasından da bu ric’at, gerideki hatlara da sirâyet ederek genel bir panik başladı. Buna rağmen Hz. Peygamber (a.s.) ve bir kaç ashâbı, bütün metanetleriyle yerlerinde durdu ve panik halindeki orduyu toparlayıp, bu savaşı kazandı. Daha sonra Peygamberimiz, Huneyn’de alınan esirlerin ve ganîmetlerin Cirâne de muhafazasını emrederek Tâif üzerine yürüdü. On sekiz günlük Tâif muhasarasını kaldırdıktan sonra Cirâne’ye döndü. Bu seferde elde edilen ganimetler; altı bin esir, yirmi dört bin deve, kırk binden fazla davar ve dört bin okka kadar altın ve gümüş para idi.— M. Türk
Summe enzelallâhu sekînetehu alâ resûlihî ve alâl mu'minîne ve enzele cunûden lem terevhâ ve azzebellezîne keferû ve zâlike cezâul kâfirîn(kâfirîne).
Sonra Allah elçisine ve mü’minlere, korkularını gideren bir sükûnet verdi ve (gözlerinizle) görmediğiniz ordular indirerek¹ kâfirleri azaba uğrattı. İşte bu, o kâfirlerin cezâsıdır.
1 Bunlar Meleklerdir. Ancak adetlerinin beş bin veya sekiz bin veya on altı bin olduğu hakkında üç rivayet vardır ve kuvvetli olan görüşe göre bunların inmesi Müslümanların kalplerine takviye ve güç ve müşriklerin kalplerine ise korku verdi. İslam ordusunda dağılma söz konusu olunca Rasulullah (s.a.v) hayvanından indi ve: “Ben o Peygamberim yalan yok, ben o Abdülmuttalib’in oğluyum” buyurdu ve: “Ey Allah’ım! Yardımını gönder” diye Allah’a dua edip yardımını niyaz etti. Semadan Melekler inip Rasulullaha yardım etti. O bozguna uğramış asker derhâl derlenip toplandı. Müslümanlar öyle bir süratle toplanıyorlardı ki atları koşamayanlar inip koşuyorlardı. Bu suretle mü’minlerin hepsi tekrar Rasulullah (a.s)’ın yanında birleştiler ve o korku ve heyecanı atıp metanetle cenge giriştiler. (Elmalılı)— M. Türk
Summe yetûbullâhu min ba'di zâlike alâ men yeşâu, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Sonra Allah bunun ardından dilediğine tevbe nasip eder.¹ Çünkü Allah gerçekten çok bağışlayıp, çok esirgeyendir.
1 Tıpkı Hevâzin’in reisi Malik b. Avf ve diğer kabîlelerden bir kısmına nasip ettiği gibi…— M. Türk
Yâ eyyuhâllezîne âmenû innemâl muşrikûne necesun fe lâ yakrabûl mescidel harâme ba’de âmihim hâzâ ve in hıftum ayleten fe sevfe yugnîkumullâhu min fadlihî in şâe, innallâhe alîmun hakîm(hakîmun).
Ey îman edenler! Müşrikler birer pislikten başka bir şey değildir.¹ Artık bu yıldan sonra, Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.² Eğer yoksulluktan korkarsanız, biliniz ki Allah, dilerse ileride sizi, kendi lütfundan zenginleştirecektir. Gerçekten Allah, (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Müşriklik; Manevi bir pislikten başka bir şey değildir. Şirk, manevi pisliklerin en fenasıdır. Bir de bunlar taharetlenmezler, gusletmezler, necasetlerden sakınmazlar, bedenleri ve elbiselerini necasetten uzak tutmazlar. Bu cihetle de kendileri aynen ve bizzat bir pislik değil ise de öyle denecek gibi pis bir haldedirler yani temiz değildirler. Hasan el-Basrî: “Bir müşrikle Mûsafaha eden abdest alsın” demiştir. Yani müşrikler, bir insan olmak itibariyle değil, sadece müşrik olmaları sebebiyle pislik gibi tiksinilecek haldedirler. Bugünkü Müslüman olduğunu söyleyen bazı şiî mezheplerin ve şiî-sünnî tarikatların, kendi akidevi sistemleri içerisinde ne derece şirkle iç içe olduklarını iyi düşünmeleri gerekmektedir. Şirk pisliği, önce iman sonra da taharet ile temizlenir. Sonra şer’an da aklen de açıktır ki, bu hüküm insan olarak yaratılmaları açısından değil, kendi tercihleri açısından arızî bir durumdur. Yani müşrikler de birer insan olmak bakımından doğuştan değil, müşrik olmaları dolayısıyla itikat ve amel yönünden pisliğe batmışlardır. Bir pislik gibi iğrenilecek durumdadırlar. Dışarıdan pislikleri görünmese bile şirkleri sebebiyle manen pistirler. 2 Yani, bu âyetle müşriklerin Kâbe’ye ve Harem hududuna girmeleri yasaklanmıştır. Bu yasak o günden beri kesintisiz uygulana gelmiştir. Hanefilere göre bu yasağa, diğer mescidler dâhil değildir. Çünkü Peygamberimiz, Mescid-i Nebevi’de müşrik Sakîf ve Necran heyetlerini, kabul buyurmuştur. Hz. Ali, (r.a) bu sûreyi ilân ederken: “bu yıldan sonra müşrikler haccetmeyecek” diye tebliğ etmiştir.— M. Türk
Kâtilûllezîne lâ yu’minûne billâhi ve lâ bil yevmil âhıri ve lâ yuharrimûne mâ harramallâhu ve resûluhu ve lâ yedînûne dînel hakkı minellezîne ûtûl kitâbe hattâ yu’tûl cizyete an yedin ve hum sâgirûn(sâgirûne).
(Ey îman edenler!) Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram kabul etmeyen ve hak din olan (İslâm’ı) din edinmeyen¹ kimselerle; zelil olup, himâye altına girmelerinin karşılığı olarak cizye verecek hale gelinceye kadar, savaşın.²
1 Bu âyete göre; Yahûdî ve Hıristiyanların inançları, “Allah’a ve âhiret gününe îman” olarak, kabul edilmemektedir. Bunların îman etmiş kabul edilmelerinin şartı olarak da; bunların; “Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldıklarını haram, helal kıldıklarını helal kabul etmeleri, yani Müslüman olmaları” emredilmektedir. Bk. (Âlu İmrân: 19, 85, Mâide: 3) Demek ki bozulmuş birer din olan Yahûdîlik ve Hıristiyanlık, birer ilâhi din değildir ve Allah da böyle bir din, göndermemiştir. Bugünkü ve bundan önceki dinler arası diyalogların asıl amacı bu iki bozuk dine Müslümanlar tarafından meşruiyet kazandırma çabasından ve kâfirlere yalakalıktan başka bir şey değildir. 2 Cizye: İslâm devleti bünyesinde yaşayan gayr-i müslim (Yahûdî, Hıristiyan ve ehl-i kitap olma ihtimali olan Mecûsîler) vatandaşların mükellef olan erkeklerinden can ve mallarını koruma bedeli olarak yılda bir defa alınan vergidir. Bir İslâm beldesinde yaşayan gayr-i müslim, İslâm’a girerse cizyeden kurtulur. Müşriklere gelince onların cizye ödeyerek şirklerini sürdürmeleri asla söz konusu olamaz. Onlar için ya İslâm ya da kılıç vardır. Müslümanlar açısından cizye, ilk defa Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından konulmuştur. Hz. Muhammed (s.a.v) cizye verecek olanlara yaptığı anlaşmalarda, durumlarına göre cizyenin miktar ve şeklini belirlemiştir. Akıl hastaları, bunaklar, çocuklar, kadınlar, köleler, kör ve topallar, çok yaşlılardan cizye alınmaz. Çünkü cizye, şer’an savaşmaya muktedir olan gayr-i müslimlere ait bir yükümlülüktür. Cizyenin miktarı, yükümlülerin ekonomik durumları dikkate alınarak belirlenir. Cizye, tahakkuk ettikten sonra; mükellefin Müslüman olması, cizye tahsil edilmeden sürenin geçmiş olması ve cizye tahsil edilmeden mükellefin ölmesi durumlarında cizye düşer.— M. Türk
Ve kâletil yahûdu uzeyrunibnullâhi ve kâletin nasârâl mesîhubnullâh(mesîhubnullâhi) zâlike kavluhum bi efvâhihim yudâhiûne kavlellezîne keferû min kablu kâtelehumullâh(kâtelehumullâhu) ennâ yu'fekûn(yu'fekûne).
Yahûdîler, “Üzeyr¹ Allah’ın oğlu” dediler, Hıristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğlu” dediler. Bu, onların kendilerinden önceki kâfirlerin sözlerine benzeterek ağızlarıyla uydurdukları bir sözdür. Allah onları kahretsin. Onlar, (dünyada haktan) işte böyle çevriliyorlar.
1 Üzeyr: Yahûdîlere göre; Yahûdîler Tevrât’ı terk edip Peygamberleri öldürmeye başlayınca Tevrât’ı bilen kalmamış. Üzeyr Yehova’ya niyaz etmiş, o da ona Tevrât’ı ezberletmiş. Üzeyr de Tevrât’ı ezberden tekrar yazmış. Bunun üzerine de Yahûdîler, “bu olsa olsa Allah’ın oğlu olur.” demişler. Yahûdîlere göre bir Peygamber olan Üzeyr’in adı Kur’an’da sadece burada geçmektedir. Kanaatimizce Üzeyr, Peygamber değildir. Kitap ve sünnette Peygamberliği ile ilgili bir bilgi de yoktur.— M. Türk
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar