Tahrim 12 Ayet Medine · التحريم
66

Tahrim

Yasaklama · Medine
66
Yasaklama · Medine
التحريم
12
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَٓا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكَۚ تَبْتَغ۪ي مَرْضَاتَ اَزْوَاجِكَۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ١
Yâ eyyuhen nebiyyu lime tuharrimu mâ ehallallâhu lek(leke), tebtegî merdâte ezvâcik(ezvâcike), vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Ey Peygamber! Hanımlarının rızasını gözeterek, Allah’ın helal kıldığı bir şeyi¹ kendine niçin haram ediyorsun?² Allah, çok bağışlayandır, pek esirgeyendir.³ 1 Bu âyetten: a- Peygamber de olsa hiç kimsenin Allah’ın haram kıldığı şeyleri helal, helal kıldığı şeyleri de haram kılma yetkisinin olmadığı. b- Helal olan bir şeyi sevmemekle haram kılmanın ayrı şeyler olduğu. c- Helal olan bir şeyi, sadece birilerinin hatırı için haram kılmanın yasak olduğu. d- Birilerinin de bir başkasını Allah’ın emirlerine ters düşürmeye zorlayıcı bir tavır takınmasının yasak olduğu, anlaşılmaktadır. 2 Şari’: Kanun koyan, hüküm vaz’ eden demektir. İslâm Dininde “Mutlak Şâri’” Allahu Teâlâ’dır. Peygamberimize şar’i (veya şari-i sani) denilmesi ise mutlak anlamda değildir. Nitekim mutlak şar’i yalnız Allahu Teâlâ’dır. Peygamberimiz de ancak şari’in koyduğu şeriat’la insanları bu şeriat’a davet eder. Peygamberimizin koyduğu emir ve yasaklar onun kendi kafasından çıkardığı şeyler değildir. Onun bildirdiği emir ve nehiyler Allah’ın ona gönderdiği vahiydir. Peygamberimiz Allah’ın bildirdiği emirlerle insanlar hakkında bazı hükümler verebilir. Ancak bu hükümler ona vahiyle gelir. O da bu hükümlerle bağlı olarak insanların menfaatine bazı hükümler bildirir. Bu, onun mutlak anlamda şar’i olduğunu değil, Allah’ın hükümlerini insanlara tebliğ eden ve bunlarla bazı hükümler çıkartan bir şar’i olduğunu gösterir. Böyle denildiğinde o, Allah’a denk kılınmış olmaz. Nitekim mutlak şar’i başka, mutlak şar’inin hükümleriyle hükümler çıkartan başkadır. Bu iki şar’i farklıdır. Birincisi, “mutlak anlamda şeriat koymak, hüküm vaz’ etmektir.” İkincisi ise; “mutlak şar’inin koyduğu şeriatla hükmedip yeni bir hüküm çıkarmaktır.” Bu iki unsuru birbirine karıştırmamak gerekir. Allahu Teâlâ: “Ey îman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahibine de (itaat edin.) Eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüzde o konunun (çözümünü) Allah’a ve Peygamber’e havâle edin. Çünkü böyle yapmanız, (sizin için) daha hayırlı ve sonuç bakımından da en iyisidir.” (Nisa: 59) buyurmuştur. Allah bu ayette, “Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin” buyurmamış, “Allah’a itaat edin” buyurduktan sonra tekrar ayrı olarak “Rasulü’ne itaat edin” buyurmuştur. Bu da gösteriyor ki Rasulullah’a itaat etmek yani Rasulullah’ın “sahih sünnetine” uymak İslam’ın temellerindendir. Aynı şekilde bu da gösteriyor ki Kur’an nasıl bir teşri kaynağı ise Rasulullah’ın sözleri de bir teşri kaynağıdır. Onun için Rasulullah (s.a.v): “Ben size neyi yasaklamışsam ondan uzak durun. Size neyi emretmişsem gücünüz nispetinde onu yerine getirin. Sizden önceki kavimlerin helak olmalarının sebebi nebilerine gereksiz çok soru sormalarıdır.” (Müslim) buyurmuştur. Bu ve birçok ayeti kerimede ifade edildiği gibi Rasulullah (s.a.v)’den hüküm istenir. Fakat Rasulullah’ın vereceği hüküm müstakil bir hüküm olmayıp Allah’ın hükmüne bağlıdır. O halde Rasulullah (s.a.v) de Şâridir, hüküm koyucudur ama mutlak ve müstakil kanun koyucu değil, Allah’ın vahyine, kanununa bağlı bir Şâri’dir. İslam şeriatında; namaz vakitleri, rekâtları, Cuma suresi inmeden önce Cuma namazı, ehli eşek etinin haram kılınması, yırtıcı ve leş yiyen hayvanların etinin haram kılınması, Altının ve ipeğin ümmetin erkeklerine haram kılınması, kadının, halasıyla aynı anda nikâh altına alınmasının yasaklanması… hep sünnetle emredilmiştir. Eğer Efendimiz Allah’ın rızasına uygun olmayan bir hüküm ortaya koymuşsa bu da daha sonra vahiyle düzeltilmiştir. Sünneti delil olarak almayı kabul etmeyenlerin genellikle bu konuda bir kısım lakırdılarla meseleyi geçiştirmeye çalışmaları niyetlerinin ne olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. 3 Bu sûrenin ilk dört âyetinin indirilme sebebi şu iki olaydır: a- Hz. Aişe (r.a)’dan: Peygamber (s.a.v) her ikindi namazının sonrasında eşlerine uğrardı. Bir ara Zeyneb b. Cahş’ın odasında onun ikram ettiği bal şerbetini içtiği için daha fazla kalmaya başlamıştı. Ben bunu çok kıskandım ve Hafsa, Sevde, Safiye ile o yanımıza gelince; “ağzından meğafir kokusu geldiğini” söylemeyi kararlaştırdık. (Meğafir, kötü kokulu bir çiçektir.) Onun Zeyneb’in yanında çok kalmaması için başvurduğumuz bu hile tesirini gösterdi. Peygamber (s.a.v): “bir daha bal şerbeti içmemeye” söz verdi. (Buhari, Müslim, Nesâî) b- Bir gün Peygamberimiz, eşi Hafsa’nın odasında diğer eşi Mariye ile bir süre kalır. Hafsa bunu öğrenince çok gücenir ve Peygamber (s.a.v)’e çatar. Bunun üzerine Pey-gamberimiz de onu memnun etmek için, “bir daha Mariye ile beraber olmayacağına” söz verir. Hz. Hafsa da bunu Hz. Aişe’ye gizlice anlatır. (Bu rivâyet, Kütüb-i Sittede zikredilmemektedir.)— M. Türk
66:1
2
قَدْ فَرَضَ اللّٰهُ لَـكُمْ تَحِلَّةَ اَيْمَانِكُمْۚ وَاللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ وَهُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ٢
Kad faradallâhu lekum tehillete eymânikum, vallâhu mevlâkum, ve huvel alîmul hakîm(hakîmu).
Allah yeminlerinizi (keffaretle) çözmeyi¹ size meşru kılmıştır. Çünkü Allah, sizin sahibinizdir ve O her şeyi bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir. 1 Tehılle: Helâl etmek, çözmek, helâl kılmak demektir. Yeminin helâl kılınması; a- yaptığı yemine uymakla, b- İnşaallah kaydıyla istisna etmekle c- Yeminin ısrarında bir günâh varsa bozup, keffaret vermekle olur. Yemin ve çeşitleri ile ilgili olarak Bk. (Bakara: 225, Maide: 89)— M. Türk
66:2
3
وَاِذْ اَسَرَّ النَّبِيُّ اِلٰى بَعْضِ اَزْوَاجِه۪ حَد۪يثاًۚ فَلَمَّا نَبَّاَتْ بِه۪ وَاَظْهَرَهُ اللّٰهُ عَلَيْهِ عَرَّفَ بَعْضَهُ وَاَعْرَضَ عَنْ بَعْضٍۚ فَلَمَّا نَبَّاَهَا بِه۪ قَالَتْ مَنْ اَنْبَاَكَ هٰذَاۜ قَالَ نَبَّاَنِيَ الْعَل۪يمُ الْخَب۪يرُ ٣
Ve iz eserren nebiyyu ilâ ba’dı ezvâcihî hadîsâ(hadîsen), fe lemmâ nebbeet bihî ve azherehullâhu aleyhi arrefe ba’dahu ve a’rada an ba’d(ba’dın), fe lemmâ nebbeehâ bihî kâlet men enbeeke hâzâ, kâle nebbeeniyel alîmul habîr(habîru).
Hani Peygamber eşlerinden birine bir sır söylemiş,¹ o da bunu (başkalarına) haber vermişti. Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, (Peygamber) de (bu sırrın) bir kısmını açıklamış, bir kısmını da (açıklamaktan) vazgeçmişti. Peygamber sonunda bu durumu (eşine) söyleyince (eşi): “Bunu sana kim haber verdi?” demişti. Peygamber de: “Bana (her şeyi) çok iyi bilen, (her şeyden) haberdar olan (Allah) haber verdi.” demişti. 1 Âyette sır buyrulmakla, bunun karı koca arasında kalması gereken bir söz olduğu anlaşılmaktadır. Allah, âyette o eşin ismini de bu sözün ne olduğunu da bildirmeyerek, aile sırlarının bilenler tarafından dahi ifşa edilmesinin câiz olmayacağına işaret buyurmaktadır. O halde doğrusu bunların kim ve ne olduğunu Allah bilir deyip tecessüs yapılmamasıdır.— M. Türk
66:3
4
اِنْ تَتُوبَٓا اِلَى اللّٰهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَاۚ وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْر۪يلُ وَصَالِـحُ الْمُؤْمِن۪ينَۚ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَعْدَ ذٰلِكَ ظَه۪يرٌ ٤
İn tetûbâ ilâllâhi fe kad sagat kulûbukumâ, ve in tezâherâ aleyhi fe innallâhe huve mevlâhu ve cibrîlu ve sâlihul mû’minîn(mû’minîne), vel melâiketu ba’de zâlike zahîr(zahîrun).
(Ey Peygamber eşleri!) Kalpleriniz¹ eğildiği için eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ!) Yok, eğer ona karşı birbirinize destekçi olmağa kalkışırsanız, şunu iyi bilin ki Allah onun dostu, Ondan başka Cebrâil, iyi Müslümanlar ve melekler de onun yardımcısıdır. 1 (قُلُوبٌ)’un çoğul, zamirin ise ikil olmasından; iki grup haline gelen tüm annelerimizin kalplerinin kastedildiği anlaşılabilir. Zîrâ bu olaylar arasında annelerimiz Aişe ve Zeynep taraftarları olmak üzere, ikiye ayrılmışlardı.— M. Türk
66:4
5
عَسٰى رَبُّهُٓ اِنْ طَلَّقَكُنَّ اَنْ يُبْدِلَهُٓ اَزْوَاجاً خَيْراً مِنْكُنَّ مُسْلِمَاتٍ مُؤْمِنَاتٍ قَانِتَاتٍ تَٓائِبَاتٍ عَابِدَاتٍ سَٓائِحَاتٍ ثَيِّبَاتٍ وَاَبْكَاراً ٥
Asâ rabbuhû in tallakakunne en yubdilehû ezvâcen hayren min kunne muslimâtin mû’minâtin kânitâtin tâibâtin âbidâtin sâihâtin seyyibâtin ve ebkârâ(ebkâren).
Eğer o (Peygamber,) sizi boşasaydı, Rabbi ona sizlerden daha hayırlı, Müslüman, gönülden inanan, itaat eden, tevbe eden, ibâdetini tam yapan, (hayır için) her işe koşan, gerek dul, gerekse bakire eşler verebilirdi.— M. Türk
66:5
6
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْل۪يكُمْ نَاراً وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ ٦
Yâ eyyuhâllezîne âmenû kû enfusekum ve ehlîkum nâren vakûduhân nâsu vel hicâretu aleyhâ melâiketun gılâzun şidâdun lâ ya’sûnallâhe mâ emerehum ve yef’alûne mâ yu’merûne.
Ey îman edenler! Kendinizi ve yakınlarınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan ve başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini derhal yapan meleklerin bulunduğu cehennemin ateşinden koruyun.— M. Türk
66:6
7
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَعْتَذِرُوا الْيَوْمَۜ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ۟ ٧
Yâ eyyuhâllezîne keferû lâ ta’tezirûl yevm(yevme), innemâ tuczevne mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
(O melekler ki, cehennemliklere): “Ey kâfirler! Bugün özür dilemeyin. Çünkü siz, sadece yaptıklarınızla cezâlandırılıyorsunuz.” derler.— M. Türk
66:7
8
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا تُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ تَوْبَةً نَصُوحاًۜ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُكَفِّرَ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللّٰهُ النَّبِيَّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۚ نُورُهُمْ يَسْعٰى بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّـنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَاۚ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٨
Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meah(meahu), nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).
Ey îman edenler! Allah’a gönülden tevbe edin.¹ Umulur ki Rabbiniz, kötülüklerinizi örter. Allah’ın Peygamberini ve onunla beraber inanmış olanları utandırmayacağı günde, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere sokar. (O gün) onların (îmanlarının) nuru, önlerinden ve sağ taraflarından koşarken: “Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla.² Doğrusu, senin gücün her şeye yeter.” derler. 1 Tevbe: Lügatte, geri dönmek, pişman olmak demektir. İslâmi terim olarak ise; yaptığı günâhı bırakıp Allah’a yönelmek, kabahatten kabahat olduğu için pişmanlık duyarak vazgeçmektir. Bir kimsenin herhangi bir kötülükten, vicdanında onun çirkinliğini hissederek değil de bedenine veya malına zarar verdiği korkusuyla vazgeçmesi tevbe değildir. Yani tevbe; yaptığı kabahatin bir menfaatini bile görse, onun gerçekten çirkinliğini duyup, tiksinerek vazgeçmektir. Nasuh; halis, temiz veya çok ıslah edici, hiç bir eksik bırakmayacak şekilde eksiklikleri düzeltip onarıcı demektir. Nasuh tevbe ise, kabahatlerden başka bir sebeple değil, sadece Allah’ın rızasına ters oldukları için vicdanında pişmanlık duyarak ve yaptığına son derece üzülerek ve bir daha o çirkinliği yapmamağa karar vererek vazgeçmek ve kendisini buna alıştırıp, hiç bir sebep ve engel, karşısında o kabahate tekrar dönmemeğe karar vermekle olur. Hz. Ali, (r.a) bir bedevînin: “Ey Allah’ım senden af diliyorum ve sana tevbe ediyorum.” dediğini işitince o bedevîye: “Ey adam! Böyle tevbe yalancıların tevbesidir. Gerçek tevbe; geçmiş günâhlara pişman olmak, yapmadığı farzları iade, bütün zulümleri ret, hasımlarla helâlleşmek, işlediği günâha bir daha dönmemeğe azmetmek, nefsi kötülüklerde büyüttüğü gibi Allaha itaatte eritmek ve ona kötülüklerin tadını tattırdığı gibi itaatin de acısını tattırmaktır.” buyurmuştur. (Elmalılı) 2 Bk. (Hadid: 12)— M. Türk
66:8
9
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ٩
Yâ eyyuhen nebiyyu câhidil kuffâre vel munâfikîne vagluz aleyhim, ve me’vâhum cehennem(cehennemu), ve bi’sel masîr(masîru).
Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla savaş ve onlara karşı sert davran. Onların barınma yerleri, gidilecek yerlerin en kötüsü olan cehennemdir.¹ 1 Aynı âyet için Bk. (Tevbe: 73)— M. Türk
66:9
10
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا امْرَاَتَ نُوحٍ وَامْرَاَتَ لُوطٍۜ كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً وَق۪يلَ ادْخُلَا النَّارَ مَعَ الدَّاخِل۪ينَ ٠١
Dareballâhu meselen lillezîne keferûmreete nûhın vemreete lût(lûtın), kânetâ tahte abdeyni min ibâdinâ sâlihayni fe hânetâhumâ fe lem yugniyâ anhumâ minallâhi şey’en ve kîledhulen nâre mead dâhılîn(dâhilîne).
Allah, kâfirlere; kullarımızdan iki iyi insanın nikâhları altında iken, onlara hainlik eden ve (sonunda kocaları) onlara Allah’tan gelen azabı engelleyemeyen, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını örnek olarak veriyor. Zîrâ sonunda o ikisine de: “Haydi, ateşe giren herkesle beraber siz de (cehenneme) girin.” denilecek.¹ 1 Bu âyette; kâfirlerin, Peygamberlerin eşleri bile olsalar, âhirette kimsenin kimseye bir faydasının olmayacağı, temsili olarak anlatılmaktadır. Nuh (a.s) ile Lut (a.s)’ın eşleri onlara ihanet etmişti. Nuh’un karısı ona deli demiş, arabozuculuk yapmış ve Nuh’un sır olarak telakki ettiği vahiy haberlerini müşriklere duyurmuştu. Lut’un karısı da münafıklık ediyor, evinde duyduğunu kavmine ulaştırıyordu. Lut’un gizli gelen misafirlerini de haber vermişti. Bu konudaki rivayetlerin özeti budur. Said b. Cübeyr, “Nuh’un karısının ne yaptığını bilmiyorum, fakat Lut’un karısı misafirlerini haber veriyordu.” demiştir. Hıyanet ile nifak birdir. Ancak hıyanet, söz ve emanet itibarıyla, nifak da din itibarıyla söylenir. Sonra da bunlar birbirinin yerine kullanılırlar. Şu halde hıyanet gizlice ahdi bozarak hakka muhalefet etmektir ki, bunun tersi emanettir. Bu âyetteki hıyanet de bu anlamdadır. Her hıyaneti yaptılar demek değil, münafıklık ederek bir emanete hıyanet ettiler demektir. Buradaki hıyanetten maksadın, döşeklerine hıyanet, yani ahlâksızlık ve zina olmayacağı bütün tefsirlerde beyan edilmiştir. Zira “Hiçbir peygamberin karısı zina etmemiştir.” hadisi de buna işaret etmektedir. Fakat bir peygambere karşı en küçük bir hıyanet bile küfürdür, hakkı inkârdır. Velev bir söz olsun, emanete hıyanetin her türlüsü de hıyanettir. Gerek Nuh (a.s) ve gerek Lut (a.s)’ın eşleri de iffetsizlik etmiş değil, ancak eş olma şerefinin gerektirdiği iman ve itaate, sahip olamamış, elde ettikleri nimetin kıymetini takdir etmeyerek küfür ve nankörlüğe meyletmiş, hayra ve iyiliğe çalışan eşlerinin başarılarını kolaylaştırmaya çalışacak yerde onlara eziyette bulunmuşlardır. Bununla da yetinmeyerek Allah düşmanlarının fesatlarına yardım edecek gizli haberler vererek fitneyi tahrik etmek suretiyle emanete hıyanet etmişler ve böylece Allah’ın gazabına uğramışlardır. Onun için Allah’ın salih kulu olan o iki peygamber onları, o hanımlarını Allah’ın azabından kurtaramadılar. O kadınlara, kocalarının iyi kimseler olması, peygamberliği ve kurtarmak için gösterdikleri gayretler zerre kadar fayda vermedi. Nuh hanımını gemisine alamadı da “Aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve iman edenleri gemiye yükle...” (Hûd: 40) buyuruldu. Lut (a.s) da kendi şehrinden dışarı çıkaramadı, bu yüzden de “Karından başka sizden hiçbiri geri kalmasın...” (Hûd: 81) denildi. Ve o iki kadına şöyle seslenildi: “Girin ateşe, girenlerle beraber!” İkisi de helak olan kâfirlerle beraber cehenneme gittiler. Demek ki yalnız kocalarının iyiliği, Allah katındaki büyük derecesi ve peygamberliği bile, inkâr eden hanımlarını Allah’ın azabından, o şiddetli meleklerin vazifeli oldukları cehennem ateşinden kurtaramaz. (Elmalılı)— M. Türk
66:10
11
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا امْرَاَتَ فِرْعَوْنَۢ اِذْ قَالَتْ رَبِّ ابْنِ ل۪ي عِنْدَكَ بَيْتاً فِي الْجَنَّةِ وَنَجِّن۪ي مِنْ فِرْعَوْنَ وَعَمَلِه۪ وَنَجِّن۪ي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ ١١
Ve dareballâhu meselen lillezîne âmenûmreete fir’avn(fir’avne), iz kâlet rabbibni lî indeke beyten fîl cenneti ve neccinî min fir’avne ve amelihî ve neccinî minel kavmiz zâlimîn(zâlimîne).
Allah îman edenlere de Firavun’un; “Ey Rabbim! Bana kendi katında olan cennette bir ev yap, beni Firavundan ve onun yaptıklarından koru ve beni şu zâlimler topluluğundan kurtar.” diyen karısını,¹ örnek olarak veriyor. 1 Bu âyette de bir Müslüman’ın, kâfir birinin eşi bile olsa, Allah’ın ona yardım edeceği ve onu cennetine koyacağı temsili olarak anlatılmaktadır.— M. Türk
66:11
12
وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرٰنَ الَّت۪ٓي اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا ف۪يهِ مِنْ رُوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِه۪ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِت۪ينَ ٢١
Ve meryemebnete ımrânelletî ahsanet fercehâ fe nefahnâ fîhi min rûhınâ ve saddekat bi kelimâti rabbihâ ve kutubihî ve kânet minel kânitîn(kânitîne).
Ve; iffetini koruyan,¹ ona kendi rûhumuzdan bir rûh (olarak İsa’yı) üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik eden ve (Rabbine) gönülden bağlananlardan olan, İmran kızı Meryem’i de (örnek olarak veriyor.) 1 Bu âyetteki (فَنَفَخْنَا فِيهِ) ifâdesindeki (ه) zamirinin müzekker, (Enbiyâ: 91)’deki (هَا) zamirinin ise müennes olması hakkında birçok yorum yapılmışsa da en uygun olanı şöyledir: Eğer (فَرْجٌ) kelimesi mastar olarak düşünülürse, “insanın bacakları arası” demektir. Fakat bu kelime, kinâye olarak, “erkek ve kadının avret mahalli olan uzvu” anlamında kullanılır ve müzekkerliği de müennesliği de câizdir. Bu sebeple bu kelimeye gönderilen zamir, (Enbiyâ: 91)’de müennes, burada ise müzekker olarak kullanılmıştır. Geniş açıklama için Bk. (Enbiya: 91) En doğrusunu Allah bilir.— M. Türk
66:12
Tahrim
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle