Sure, adını birinci ayetten almıştır. Bu kelime, surenin adı olmakla birlikte, ayrıca surenin muhtevasını yansıtır; çünkü bu surede münafıkların tutum ve davranışları konusunda yorumlar yapılmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İleride beyan edileceği üzere, bu sure Hz. Peygamber, Benu Mustalık Gazvesi'nden dönüşte yolda veya döndükten sonra Medine'de nazil olmuştur. Biz, Nur Suresi'nin giriş bölümünde, Beni Mustalık Gazvesi'nin H. 6. yılın Şaban ayında vuku bulduğunu incelemelerimiz sonucunda beyan etmiştik. Dolayısıyla bu surenin nüzul zamanı kesin surette bilinmiş olmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplanı: Bu sure, belirli bir hadise üzerine nazil olmuştur. Ancak bu hadise zikredilmeden önce, o dönemde Medine'deki münafıkların tarihine bir göz atılması gerekir. Çünkü sözkonusu hadise bir tesadüf eseri vukubulmamıştır. Bilakis ardında birtakım zincirleme hadiseler vardır ve bu hadise onların son halkasıdır.
Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye gelmezden önce, Evs ve Hazreç kabileleri, aralarında yaptıkları savaşlar dolayısıyla oldukça yıpranmış ve liderliği altında toplanmak üzere bir şahıs hakkında görüş birliğine varmışlardı. Bu liderin tacı dahi hazırlandı. Bu şahıs Hazrec Kabilesi'nin reisi, Abdullah İbn Übey İbn Selûl'dür. İbn İshak'ın açıklamasına göre, Hazrec Kabilesi'nin ileri gelenleri O'nun liderliğinde ittifak halindeydiler ve ilk kez Evs ve Hazrec kabileleri, bir kimsenin liderliğinde birleşmişlerdi. (İbn Hişam, cilt: 2, sh: 234)
Böyle bir atmosferde, İslâm'ın mesajı Medine'ye ulaşmış ve bu iki kabilenin ileri gelenlerinden bazıları Müslüman olmaya başlamışlardı. Hicretten önce Akabe biatı esnasında, Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye gelmesi için davet edildiğinde, Hz. Abbas bin Ubade bin Nedle el-Ensari, Abdullah bin Übey'in de biat etmesi ve bu davete kendisinin de ortak olarak hepsinin görüş birliği ile Medine'nin İslâm'ın merkezi haline gelmesi için, bu daveti ertelemek istemişti. Ancak iki kabileden müteşekkil 75 kişilik heyet, bu maslahatı önemsemeyip, akabinde her tehlikeyi, göze alarak, Hz. Peygamber'i (s.a) Medine'ye davet etmişlerdir. (İbn Hişam, cilt: 2, sh: 89, Ayrıca bu hadise ile ilgili ayrıntılar Enfal Suresi'nin giriş bölümünde de verilmiştir.)
Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) hicret edip, Medine'ye geldiğinde, İslâm her eve girmiş bulunmaktaydı. Abdullah İbn Übey çaresizliğinden ve kabilesinin kendisine olan güvenini kaybetmeyi istemediği için, Müslüman olmaktan başka çıkar yol bulamayıp, İslâm'ı kabul etmiş görünür. İki kabilenin de ileri gelenlerinden bazı kimseler, her ne kadar onun gibi İslâm'a girmiş iseler de, aslında kalplerinde hased ateşi yanmaktaydı. Özellikle İbn Übey içlerinde bu işe en çok üzülenlerdendi. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a) Medine'ye gelişi, onun kral olmasını engellemişti. İşte bu yüzden O, yıllarca iki yüzlülüğü sebebiyle tuhaf ve birbirine zıt davranışlarda bulunmuştur. Öyle ki bir taraftan, her Cuma namazına iştirak eder ve Hz. Peygamber (s.a) hutbe için minbere çıkar çıkmaz ayağa kalkarak şöyle derdi: "Ey cemaat! Allah'ın Rasulü aranızda bulunmaktadır. Allah onunla sizleri şereflendirmiştir. Bu yüzden o ne söylüyorsa tasdikleyin, emirlerini dikkatle dinleyin ve ona itaat edin." (İbn Hişam, cilt: 3, sh: 111) diğer taraftan da kendisinin ikiyüzlülüğü her geçen gün iyice açığa çıkıyordu. Sonunda samimi Müslümanlar Abdullah İbn Übey ve arkadaşlarının Hz. Peygamber'e (s.a.) ve ashabına karşı büyük bir kin beslediklerini anlamışlardı.
Bir defasında Hz. Peygamber (s.a) yoldan geçerken Abdullah İbn Übey kendisine küstahlık yapar ve Hz. Peygamber bunu Sa'd bin Ubeyde'ye anlatır. Bunun üzerine O, Rasulullah'a şöyle der: "Ya Rasulellah; ona yumuşak davranınız. Çünkü siz Medine'ye gelmezden önce, biz onu kendimize kral yapmak için hazırlanıyorduk. Şimdi ise o, sizin kendisinin krallığına mani olduğunuza inanıyor." (İbn Hişam, Cilt: 2, sh: 237, 238)
Bedir Savaşı sonrasında bir Yahudi kabilesi olan Benu Kaynuka, Müslümanlarla kendi aralarındaki antlaşmayı hiçe sayarak bir kenara itmiş ve Müslümanlar tarafından bir tahrik sözkonusu olmaksızın huzursuzluk çıkarmaya başlamışlardır. Hz. Peygamber de (s.a) buna karşılık onların üzerine yürüdüğünde, Abdullah İbn Übey onları himaye etme amacıyla ayağa kalkarak, Hz. Peygamber'in (s.a.) zırhından tutmuş ve şöyle demiştir: "Allah'a yemin ederim ki, bizim bu eski müttefikimizi affetmedikçe seni bırakmam. Çünkü bu 700 savaşçı düşmanlarımızla yaptığımız her savaşta, bizlerin yanında yer aldılar. Şimdi sen bir günde hepsini yok etmek mi istiyorsun?" (İbn Hişam, cilt: 3, sh: 51-52)
Uhud Savaşı esnasında, yine aynı şahıs açıkça Müslümanlara ihanet etmiş ve 300 arkadaşı ile birlikte savaş meydanından geri çekilmiştir. Onun böylesine nazik bir anda geri çekilmesinden niyetinin ne olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Kureyş 3.000 askeri ile Medine'ye saldırıya hazırlandığında, Hz. Peygamber (s.a) sadece 1.000 kişiyle birlikte onlara karşı koymak için Medine'den dışarı çıkmıştı. O münafık ise, bu 1.000 kişiden üçyüzünü yanına alarak savaş meydanını terketmiş ve böylece Hz. Peygamber (s.a) 3000 kişilik düşman ordusuna, 700 kişi ile karşı koyma durumunda bırakılmıştır.
Bu vakıadan sonra Medine'deki tüm Müslümanlar bu şahsın kesinlikle münafık olduğunu ve yanındaki adamların nifaklarını açığa vurduklarını anlamışlardır. Bu yüzden, Uhud Savaşı sonrasında Hz. Peygamber (s.a) Cuma namazında hutbe irad etmek için minbere çıktığında her zaman olduğu gibi ayağa kalkmış, fakat yanında oturan Müslümanlar hemen elbisesinin eteğini çekerek, ona oturmasını ve konuşmaya layık olmadığını söylemişlerdir. Medine'de ilk kez birisinin kendisini böylesine küçük düşürmesi üzerine, İbn Übey öfkeden kızarmış ve cemaatin başları üzerinden geçerek, mescidi terketmiştir. Mescidin kapısında Ensar'dan bazı kimseler ona, "Sen ne yapıyorsun? Git ve hemen, Hz. Peygamber'den (s.a.) özür dile" demişlerse de, o buna daha da öfkelenerek, özür dilemeyeceğini söylemiştir. (İbn Hişam, cilt: 3, sh: 111)
H. 4. yılda vuku bulan Benu Nadir hadisesinde, İbn Ubey ve arkadaşları bu sefer daha açık bir şekilde Müslümanlara karşı, İslâm düşmanlarını himaye etmişlerdir. Bir yanda Hz. Peygamber (s.a) ve arkadaşları Yahudilere karşı savaşa hazırlanırlarken, öbür yanda bu münafıklar gizlice Yahudilere teslim olmamaları için mesajlar gönderiyor ve "Biz sizin arkanızdayız. Savaş olursa, size yardım edeceğiz, yurtlarınızı terkedecek olursanız biz de sizinle birlikte çıkarız" diyorlardı. Ancak onların bu gizli hesaplarını Allah, tıpkı Haşr Suresi'nde olduğu gibi açıkça ortaya çıkarmıştır.
Ancak Abdullah İbn Übey ve arkadaşlarının münafık oldukları tüm açıklığıyla belli olmasına rağmen, Hz. Peygamber (s.a) onların yaptıklarına göz yummaya devam etmiştir. Zira münafıklar hâlâ güçlü bir gruptu Evs ve Hazreç kabilelerinin ileri gelenlerinin bu grubu kollamasının yanısıra, Medine nüfusunun en az üçte biri onların yanındaydı. Nitekim Uhud Savaşı'nda bu gerçek ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla dışarıdaki düşmanlar ile savaşırken, bir de içteki düşmanlarla uğraşmak akıllıca bir davranış olmazdı. Bu sebepten ötürü Hz. Peygamber (s.a) münafıklara, onların zahiri iman iddialarını göz-önüne alarak davranmaya devam etmiştir. Öte yandan münafıklar da kendilerinin kafir olduğunu açıkça ilan edecek veyahut düşmanları Müslümanlara saldırdığında, onlarla birlikte olup Müslümanlara karşı savaşacak güçte değillerdi. Her ne kadar onlar görünüşte güçlü görünüyorlarsa da, aslında kendi içlerinde birçok zaafları da taşıyorlardı. Nitekim bu zaaflar Haşr Suresi'nin 12-14. ayetlerinde ortaya konmuştur. İşte onlar bu nedenlerden dolayı Müslüman görünmeyi tercih ediyorlardı. Öyle ki namaz kılıyorlar, zekat veriyorlar ve hatta samimi Müslümanların gerek bile duymadıkları derecede, konuşurken İslâm ile ilgili büyük iddialarda bulunuyorlardı. Ayrıca bu münafıklar kendi nifaklarını gizlemek için birçok yalan ve hileye başvurmak zorunda kalıyorlardı. Böyle yapmakla, kendileriyle birlikte olduklarını ihsas etmek amacıyla kabilelerini (Evs ve Hazrec) kandırmaya çalışıyorlardı. Dolayısıyla, bir yandan kabilelerinden kopmaları sonucunda başlarına gelecek belalardan bu yalanlar vasıtasıyla korunurlarken, diğer yandan kabile bağlarını kullanarak fitne ve fesadlarını daha rahat bir şekilde sürdürüyorlardı.
İşte bu nedenler dolayısıyla Abdullah İbn Ubey ve onun münafık yandaşlarının Benu Mustalik gazvesine katılmaları mümkün olmuş ve bu gazve esnasında aynı anda iki fitnenin çıkmasına sebebiyet vermişlerdir. Sözkonusu bu iki fitne, Müslüman toplumu paramparça edebilecek derecede büyüktü. Ama Kur'an'ın yol göstericiliği ve Hz. Peygamber'in (s.a) mürebbiliği sonucunda Müslümanlar, bu iki büyük fitneyi bastırabilmişler ve münafıklar tüm hesaplarının aksine kendileri zelil olmuşlardır. Bu fitnelerden birincisi Nur Suresi'nde, diğeri ise bu surede zikredilmiştir.
Sözkonusu vak'a, Buhari, Müslim, Ahmet İbn Hanbel, Nesei, Tirmizi, Beyhaki, Taberani, İbn Merduye, Abdürrezzak, İbn Cerir, İbn Sa'd ve İbn İshak tarafından birçok senetle nakledilmiştir. Kimi rivayetlerde bu vak'anın hangi gazve esnasında meydana geldiği tasrih edilmemiştir. Bazı rivayetlerde ise bu hadisenin Tebuk gazvesinde vuku bulduğu nakledilmiştir. Ancak tüm siyer ve mağazi alimleri, bu olayın Benu Mustalik gazvesi esnasında meydana geldiği hususunda görüş birliği içindedirler. Nitekim tüm rivayetleri bir araya getirdiğimizde, sözkonusu hadisenin şöyle cereyan ettiği anlaşılıyor:
Benu Mustalık gazvesinin zaferle sonuçlanması sonrasında, İslâm ordusu hâlâ oradan ayrılmamışken, Muraysi kuyusu çevresinde iki Müslüman (Hz. Ömer'in seyisi Cahcah bin Mesud Giffari ve Sinan bin Dabrul-Cuheyni) birbirleriyle kavga ederler. (Bu olayın kahramanları diğer rivayetlerde değişik isimlerle anılıyorlarsa da, biz İbn Hişam'da verilen isimleri naklettik) Taraflardan bir tanesi olan Sinan, Cüheyni kabilesine mensuptu ve Cüheyni kabilesi de Hazrec'in müttefiklerindendi. Tartışmanın başında her ikisi de birbirlerine sözle karşılık verirlerken, Cahcah, Sinan'a tekme atar, ve Kadim dönemlerde, Yemen adetlerine göre tekme yemek büyük bir hakaret olarak telakki edildiğinden, Sinan Ensarı, Cancah ta Muhacirleri yardıma çağırır. İbn Übey olayı haber alınca, Evs ve Hazrec kabilesini kışkırtmak için "Koşun müttefikinize yardım edin" diyerek bağırmaya başlar. Diğer taraftan muhacirler de koşup gelince, ortaya öyle bir durum çıkar ki, neredeyse Muhacir ve Ensar birbirlerine saldıracak gibi olurlar. Oysa biraz önce birlik içinde, düşman bir kabileyi yenilgiye uğratmışlar ve şimdi ise daha oradan ayrılmadan birbirleriyle kavga etmek durumuna düşmüşlerdir. Gürültüler üzerine dışarı çıkan Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi: "Bu cahiliyye çağrısı da nedir? Sizin bu yaptığınız cahiliyettir ve bu çok kötü bir şeydir." Hz. Peygamber'in (s.a) bu sözleri üzerine her iki taraftanda samimi Müslümanlar bir araya gelerek hadiseyi yatıştırmışlar ve Sinan da Cancah'dan af dilemiş ve barışmışlardır.
Bu olay üzerine tüm münafıklar Abdullah İbn Ubey'in yanına gidip, ona şöyle dediler: "Bizler senin hakkında bir takım ümitler besliyorduk ve sen de bizi müdafaa ediyordun. Fakat artık öyle anlaşılıyor ki, sen de bize karşı bu dilencilerin yanındasın." Zaten için için yanmakta olan İbn Übey, bu sözleri duyunca dayanamayıp patlamış ve şu sözleri sarfetmiştir: "Bu sizlerin kendi suçunuzdur. Çünkü sizler, onlara ülkenizde kendiniz yer verdiniz, onlar ile mallarınızı paylaştınız. Şimdi ise onlar güçlenmiş ve düşmanlarımız olmuşlardır. Bizim bu dilencilerle olan durumumuz, "köpeğini semizlet, seni yesin" diyen adamın durumu gibidir. Fakat siz onlar ile alakanızı keserseniz onlar yok olup giderler. Fakat Allah'a yemin ederim ki Medine'ye döndüğümüzde, şerefliler şerefsizleri oradan çıkaracaktır."
Bu toplantıda tesadüfen, o zaman genç bir delikanlı olan Zeyd bin Erkam da bulunuyordu. O bu toplantıda münafıkların tüm konuşmalarını gidip Ensar'ın ileri gelenlerinden biri olan amcasına aktarmıştı. O da yeğeninin kendisine anlattıklarını, Rasulullah'ın (s.a) huzuruna varıp aynen anlatmıştır. Bunun üzerine Rasulullah (a.s) Zeyd'i çağırarak, kendisine toplantıda işittiklerini yeniden anlattırmış ve ona, "Sen İbn Ubey'in böyle dediğini sanabilirsin" demiştir. Fakat Zeyd'in, tüm söylediklerini bizzat kulaklarıyla duyduğuna yemin etmesi üzerine, Hz. Peygamber (s.a) İbn Ubey'i çağırarak, bir de ona sormuştur. Ancak İbn Ubey kesinlikle tüm suçlamaları reddederek, böyle birşey söylemediğine yemin eder. Ensar'dan yaşlı ve ileri gelenler de, Zeyd'in bir genç olarak yanlış anlamasının mümkün olabileceğini, dolayısıyla bir kabile reisi dururken bir gence itimat edemiyeceklerini söylemişlerdir. Fakat Hz. Peygamber, Zeyd'i tanıyordu, Abdullah İbn Ubey'i de. Bu bakımdan o hakikati anlamıştı!..
Hz. Ömer bu olaydan haberdar olur olmaz Hz. Peygamber'e (s.a.) (s.a) şöyle der: "Ya Rasulellah! İzin verin bana, bu münafığın kellesini uçurayım. Yok eğer bana izin vermeyi uygun görmüyorsanız, Ensar'dan Muaz bin Cebel ve Ubade bin Beşir'e yahut Sa'd bin Muaz veya Muhammed bin Mesleme'ye emredin, onlar bu münafığı öldürsünler." Bazı rivayetlerde Ensar'dan muhtelif kimselerin isimleri verilerek, Hz. Ömer, Rasulullah'a "Bunlardan birini seç" der. Hz. Peygamber (s.a) ise, "Böyle yapmayın.
Çünkü ben bu şekilde davranırsam, Muhammed arkadaşlarını öldürtüyor derler" buyurur ve daha sonra hemen yola çıkmaları emrini verir. Oysa bu emir, hiç uygun bir vakitte verilmediği gibi, Hz. Peygamber'in (s.a) de böyle aniden yola çıkması adeti değildi. 30 saat hiç dinlenmeden yola devam edilmesi sonucunda, herkes yorgun ve bitkin düşünce durdular ve herkes uyudu. Hz. Peygamber'in (s.a.) böyle yapmasının nedeni, Muraysi kuyusunun çevresinde vuku bulan hadisenin izlerini silmekti. Ensar'ın ileri gelenlerinden biri olan Hz. Usad bin Hudeyr Hz. Peygamber'e (s.a) "Ya Rusülellah! Bu saatte hareket etmemizi emrettiniz. Ancak münasip değildir. Ayrıca siz hiçbir zaman bu şekilde yola çıkmazdınız. Bunun sebebi nedir acaba?" diye sormuş ve Hz. Peygamber (s.a) "Sen efendinin ne yaptığını işitmedin mi? şeklinde cevap vermiştir. O "Hangi efendim?" deyince, Hz. Peygamber, "İbn Ubey" deyip karşılık vermiştir. Bunun üzerine, "O ne yaptı?" diye sormuş ve Hz. Peygamber (s.a) onun, "Medine'ye döndüğümüzde şerefliler şerefsizleri çıkaracaktır" dediğini nakletmiştir. Hz. Usud ise, "Ya Rasulellah! Allah'a yemin ederim ki, şeref sahibi olan sizsiniz ve zelil olan odur. Ne zaman isterseniz onu kovabilirsiniz" demiştir.
Bu haber yavaş yavaş Ensar arasında yayılmış ve onlar da İbn Ubey'e karşı müthiş bir öfke oluşturmuştur. Hemen İbn Ubey'e giderek, Hz. Peygamber'den (s.a.) af dilemesini söylemişler, ama buna karşılık İbn Ubey öfkesiyle şöyle demiştir: "Siz O'na iman et, dediniz iman ettim, zekat ver dediniz, verdim, şimdi ise Muhammed'e secde etmediğim kaldı." Bu sözleri üzerine Ensar'ın ona kızgınlığı artmış ve kendisine lanetler yağdırmışlardır. Sonra ise bu kafile Medine'ye girmek üzere iken, Abdullah İbn Ubey'in oğlu -ki onun adı da Abdullah idi- kılıcını çekerek babasına karşı dikilmiş ve şöyle demiştir: "Sen, Medine'ye döndüğümüzde şerefli olanlar şerefsizleri çıkaracak demişsin. Sen şerefin Allah'a ve O'nun Rasulü'ne ait olduğunu şimdi anlarsın. Allah'a yemin ederim ki, Rasulullah izin vermedikçe Medine'ye giremezsin." Bunun üzerine İbn Ubey, "Ey Hazrec kabilesi! Bakın oğlum, benim Medine'ye girmeme mani oluyor" diye bağırmaya başlar. Bu olay Hz. Peygamber'e (s.a.) ulaştırılınca O, "Abdullah'a babasının girmesine izin vermesini söyleyin" der. Söz kendisine iletilince, Hz. Abdullah, babasına "Madem Hz. Peygamber (s.a) izin vermiş, o halde girebilirsin" demiştir. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) Hz. Ömer'e, "Gördün mü?
Sen bana, izin ver onu öldüreyim dediğinde, sana onu öldürmen için müsaade etseydim eğer, birçok kişi onun için üzülecekti. Ama sen, onu bugün öldürürsen hiçbir şey olmayacaktır" diye buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Ömer, "Allah'a yemin ederim ki, Allah Rasulü'nün sözleri benim sözlerimden daha çok hikmete mebnidir" diye karşılık vermiştir.
Bu surede muhtemelen Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye vasıl olduktan sonra indirilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
63
İkiyüzlüler · Medine
المنافقون
11
Sure Adı Açıklaması
Sure, adını birinci ayetten almıştır. Bu kelime, surenin adı olmakla birlikte, ayrıca surenin muhtevasını yansıtır; çünkü bu surede münafıkların tutum ve davranışları konusunda yorumlar yapılmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
İleride beyan edileceği üzere, bu sure Hz. Peygamber, Benu Mustalık Gazvesi'nden dönüşte yolda veya döndükten sonra Medine'de nazil olmuştur. Biz, Nur Suresi'nin giriş bölümünde, Beni Mustalık Gazvesi'nin H. 6. yılın Şaban ayında vuku bulduğunu incelemelerimiz sonucunda beyan etmiştik. Dolayısıyla bu surenin nüzul zamanı kesin surette bilinmiş olmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplanı: Bu sure, belirli bir hadise üzerine nazil olmuştur. Ancak bu hadise zikredilmeden önce, o dönemde Medine'deki münafıkların tarihine bir göz atılması gerekir. Çünkü sözkonusu hadise bir tesadüf eseri vukubulmamıştır. Bilakis ardında birtakım zincirleme hadiseler vardır ve bu hadise onların son halkasıdır.
Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye gelmezden önce, Evs ve Hazreç kabileleri, aralarında yaptıkları savaşlar dolayısıyla oldukça yıpranmış ve liderliği altında toplanmak üzere bir şahıs hakkında görüş birliğine varmışlardı. Bu liderin tacı dahi hazırlandı. Bu şahıs Hazrec Kabilesi'nin reisi, Abdullah İbn Übey İbn Selûl'dür. İbn İshak'ın açıklamasına göre, Hazrec Kabilesi'nin ileri gelenleri O'nun liderliğinde ittifak halindeydiler ve ilk kez Evs ve Hazrec kabileleri, bir kimsenin liderliğinde birleşmişlerdi. (İbn Hişam, cilt: 2, sh: 234)
Böyle bir atmosferde, İslâm'ın mesajı Medine'ye ulaşmış ve bu iki kabilenin ileri gelenlerinden bazıları Müslüman olmaya başlamışlardı. Hicretten önce Akabe biatı esnasında, Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye gelmesi için davet edildiğinde, Hz. Abbas bin Ubade bin Nedle el-Ensari, Abdullah bin Übey'in de biat etmesi ve bu davete kendisinin de ortak olarak hepsinin görüş birliği ile Medine'nin İslâm'ın merkezi haline gelmesi için, bu daveti ertelemek istemişti. Ancak iki kabileden müteşekkil 75 kişilik heyet, bu maslahatı önemsemeyip, akabinde her tehlikeyi, göze alarak, Hz. Peygamber'i (s.a) Medine'ye davet etmişlerdir. (İbn Hişam, cilt: 2, sh: 89, Ayrıca bu hadise ile ilgili ayrıntılar Enfal Suresi'nin giriş bölümünde de verilmiştir.)
Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) hicret edip, Medine'ye geldiğinde, İslâm her eve girmiş bulunmaktaydı. Abdullah İbn Übey çaresizliğinden ve kabilesinin kendisine olan güvenini kaybetmeyi istemediği için, Müslüman olmaktan başka çıkar yol bulamayıp, İslâm'ı kabul etmiş görünür. İki kabilenin de ileri gelenlerinden bazı kimseler, her ne kadar onun gibi İslâm'a girmiş iseler de, aslında kalplerinde hased ateşi yanmaktaydı. Özellikle İbn Übey içlerinde bu işe en çok üzülenlerdendi. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a) Medine'ye gelişi, onun kral olmasını engellemişti. İşte bu yüzden O, yıllarca iki yüzlülüğü sebebiyle tuhaf ve birbirine zıt davranışlarda bulunmuştur. Öyle ki bir taraftan, her Cuma namazına iştirak eder ve Hz. Peygamber (s.a) hutbe için minbere çıkar çıkmaz ayağa kalkarak şöyle derdi: "Ey cemaat! Allah'ın Rasulü aranızda bulunmaktadır. Allah onunla sizleri şereflendirmiştir. Bu yüzden o ne söylüyorsa tasdikleyin, emirlerini dikkatle dinleyin ve ona itaat edin." (İbn Hişam, cilt: 3, sh: 111) diğer taraftan da kendisinin ikiyüzlülüğü her geçen gün iyice açığa çıkıyordu. Sonunda samimi Müslümanlar Abdullah İbn Übey ve arkadaşlarının Hz. Peygamber'e (s.a.) ve ashabına karşı büyük bir kin beslediklerini anlamışlardı.
Bir defasında Hz. Peygamber (s.a) yoldan geçerken Abdullah İbn Übey kendisine küstahlık yapar ve Hz. Peygamber bunu Sa'd bin Ubeyde'ye anlatır. Bunun üzerine O, Rasulullah'a şöyle der: "Ya Rasulellah; ona yumuşak davranınız. Çünkü siz Medine'ye gelmezden önce, biz onu kendimize kral yapmak için hazırlanıyorduk. Şimdi ise o, sizin kendisinin krallığına mani olduğunuza inanıyor." (İbn Hişam, Cilt: 2, sh: 237, 238)
Bedir Savaşı sonrasında bir Yahudi kabilesi olan Benu Kaynuka, Müslümanlarla kendi aralarındaki antlaşmayı hiçe sayarak bir kenara itmiş ve Müslümanlar tarafından bir tahrik sözkonusu olmaksızın huzursuzluk çıkarmaya başlamışlardır. Hz. Peygamber de (s.a) buna karşılık onların üzerine yürüdüğünde, Abdullah İbn Übey onları himaye etme amacıyla ayağa kalkarak, Hz. Peygamber'in (s.a.) zırhından tutmuş ve şöyle demiştir: "Allah'a yemin ederim ki, bizim bu eski müttefikimizi affetmedikçe seni bırakmam. Çünkü bu 700 savaşçı düşmanlarımızla yaptığımız her savaşta, bizlerin yanında yer aldılar. Şimdi sen bir günde hepsini yok etmek mi istiyorsun?" (İbn Hişam, cilt: 3, sh: 51-52)
Uhud Savaşı esnasında, yine aynı şahıs açıkça Müslümanlara ihanet etmiş ve 300 arkadaşı ile birlikte savaş meydanından geri çekilmiştir. Onun böylesine nazik bir anda geri çekilmesinden niyetinin ne olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Kureyş 3.000 askeri ile Medine'ye saldırıya hazırlandığında, Hz. Peygamber (s.a) sadece 1.000 kişiyle birlikte onlara karşı koymak için Medine'den dışarı çıkmıştı. O münafık ise, bu 1.000 kişiden üçyüzünü yanına alarak savaş meydanını terketmiş ve böylece Hz. Peygamber (s.a) 3000 kişilik düşman ordusuna, 700 kişi ile karşı koyma durumunda bırakılmıştır.
Bu vakıadan sonra Medine'deki tüm Müslümanlar bu şahsın kesinlikle münafık olduğunu ve yanındaki adamların nifaklarını açığa vurduklarını anlamışlardır. Bu yüzden, Uhud Savaşı sonrasında Hz. Peygamber (s.a) Cuma namazında hutbe irad etmek için minbere çıktığında her zaman olduğu gibi ayağa kalkmış, fakat yanında oturan Müslümanlar hemen elbisesinin eteğini çekerek, ona oturmasını ve konuşmaya layık olmadığını söylemişlerdir. Medine'de ilk kez birisinin kendisini böylesine küçük düşürmesi üzerine, İbn Übey öfkeden kızarmış ve cemaatin başları üzerinden geçerek, mescidi terketmiştir. Mescidin kapısında Ensar'dan bazı kimseler ona, "Sen ne yapıyorsun? Git ve hemen, Hz. Peygamber'den (s.a.) özür dile" demişlerse de, o buna daha da öfkelenerek, özür dilemeyeceğini söylemiştir. (İbn Hişam, cilt: 3, sh: 111)
H. 4. yılda vuku bulan Benu Nadir hadisesinde, İbn Ubey ve arkadaşları bu sefer daha açık bir şekilde Müslümanlara karşı, İslâm düşmanlarını himaye etmişlerdir. Bir yanda Hz. Peygamber (s.a) ve arkadaşları Yahudilere karşı savaşa hazırlanırlarken, öbür yanda bu münafıklar gizlice Yahudilere teslim olmamaları için mesajlar gönderiyor ve "Biz sizin arkanızdayız. Savaş olursa, size yardım edeceğiz, yurtlarınızı terkedecek olursanız biz de sizinle birlikte çıkarız" diyorlardı. Ancak onların bu gizli hesaplarını Allah, tıpkı Haşr Suresi'nde olduğu gibi açıkça ortaya çıkarmıştır.
Ancak Abdullah İbn Übey ve arkadaşlarının münafık oldukları tüm açıklığıyla belli olmasına rağmen, Hz. Peygamber (s.a) onların yaptıklarına göz yummaya devam etmiştir. Zira münafıklar hâlâ güçlü bir gruptu Evs ve Hazreç kabilelerinin ileri gelenlerinin bu grubu kollamasının yanısıra, Medine nüfusunun en az üçte biri onların yanındaydı. Nitekim Uhud Savaşı'nda bu gerçek ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla dışarıdaki düşmanlar ile savaşırken, bir de içteki düşmanlarla uğraşmak akıllıca bir davranış olmazdı. Bu sebepten ötürü Hz. Peygamber (s.a) münafıklara, onların zahiri iman iddialarını göz-önüne alarak davranmaya devam etmiştir. Öte yandan münafıklar da kendilerinin kafir olduğunu açıkça ilan edecek veyahut düşmanları Müslümanlara saldırdığında, onlarla birlikte olup Müslümanlara karşı savaşacak güçte değillerdi. Her ne kadar onlar görünüşte güçlü görünüyorlarsa da, aslında kendi içlerinde birçok zaafları da taşıyorlardı. Nitekim bu zaaflar Haşr Suresi'nin 12-14. ayetlerinde ortaya konmuştur. İşte onlar bu nedenlerden dolayı Müslüman görünmeyi tercih ediyorlardı. Öyle ki namaz kılıyorlar, zekat veriyorlar ve hatta samimi Müslümanların gerek bile duymadıkları derecede, konuşurken İslâm ile ilgili büyük iddialarda bulunuyorlardı. Ayrıca bu münafıklar kendi nifaklarını gizlemek için birçok yalan ve hileye başvurmak zorunda kalıyorlardı. Böyle yapmakla, kendileriyle birlikte olduklarını ihsas etmek amacıyla kabilelerini (Evs ve Hazrec) kandırmaya çalışıyorlardı. Dolayısıyla, bir yandan kabilelerinden kopmaları sonucunda başlarına gelecek belalardan bu yalanlar vasıtasıyla korunurlarken, diğer yandan kabile bağlarını kullanarak fitne ve fesadlarını daha rahat bir şekilde sürdürüyorlardı.
İşte bu nedenler dolayısıyla Abdullah İbn Ubey ve onun münafık yandaşlarının Benu Mustalik gazvesine katılmaları mümkün olmuş ve bu gazve esnasında aynı anda iki fitnenin çıkmasına sebebiyet vermişlerdir. Sözkonusu bu iki fitne, Müslüman toplumu paramparça edebilecek derecede büyüktü. Ama Kur'an'ın yol göstericiliği ve Hz. Peygamber'in (s.a) mürebbiliği sonucunda Müslümanlar, bu iki büyük fitneyi bastırabilmişler ve münafıklar tüm hesaplarının aksine kendileri zelil olmuşlardır. Bu fitnelerden birincisi Nur Suresi'nde, diğeri ise bu surede zikredilmiştir.
Sözkonusu vak'a, Buhari, Müslim, Ahmet İbn Hanbel, Nesei, Tirmizi, Beyhaki, Taberani, İbn Merduye, Abdürrezzak, İbn Cerir, İbn Sa'd ve İbn İshak tarafından birçok senetle nakledilmiştir. Kimi rivayetlerde bu vak'anın hangi gazve esnasında meydana geldiği tasrih edilmemiştir. Bazı rivayetlerde ise bu hadisenin Tebuk gazvesinde vuku bulduğu nakledilmiştir. Ancak tüm siyer ve mağazi alimleri, bu olayın Benu Mustalik gazvesi esnasında meydana geldiği hususunda görüş birliği içindedirler. Nitekim tüm rivayetleri bir araya getirdiğimizde, sözkonusu hadisenin şöyle cereyan ettiği anlaşılıyor:
Benu Mustalık gazvesinin zaferle sonuçlanması sonrasında, İslâm ordusu hâlâ oradan ayrılmamışken, Muraysi kuyusu çevresinde iki Müslüman (Hz. Ömer'in seyisi Cahcah bin Mesud Giffari ve Sinan bin Dabrul-Cuheyni) birbirleriyle kavga ederler. (Bu olayın kahramanları diğer rivayetlerde değişik isimlerle anılıyorlarsa da, biz İbn Hişam'da verilen isimleri naklettik) Taraflardan bir tanesi olan Sinan, Cüheyni kabilesine mensuptu ve Cüheyni kabilesi de Hazrec'in müttefiklerindendi. Tartışmanın başında her ikisi de birbirlerine sözle karşılık verirlerken, Cahcah, Sinan'a tekme atar, ve Kadim dönemlerde, Yemen adetlerine göre tekme yemek büyük bir hakaret olarak telakki edildiğinden, Sinan Ensarı, Cancah ta Muhacirleri yardıma çağırır. İbn Übey olayı haber alınca, Evs ve Hazrec kabilesini kışkırtmak için "Koşun müttefikinize yardım edin" diyerek bağırmaya başlar. Diğer taraftan muhacirler de koşup gelince, ortaya öyle bir durum çıkar ki, neredeyse Muhacir ve Ensar birbirlerine saldıracak gibi olurlar. Oysa biraz önce birlik içinde, düşman bir kabileyi yenilgiye uğratmışlar ve şimdi ise daha oradan ayrılmadan birbirleriyle kavga etmek durumuna düşmüşlerdir. Gürültüler üzerine dışarı çıkan Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi: "Bu cahiliyye çağrısı da nedir? Sizin bu yaptığınız cahiliyettir ve bu çok kötü bir şeydir." Hz. Peygamber'in (s.a) bu sözleri üzerine her iki taraftanda samimi Müslümanlar bir araya gelerek hadiseyi yatıştırmışlar ve Sinan da Cancah'dan af dilemiş ve barışmışlardır.
Bu olay üzerine tüm münafıklar Abdullah İbn Ubey'in yanına gidip, ona şöyle dediler: "Bizler senin hakkında bir takım ümitler besliyorduk ve sen de bizi müdafaa ediyordun. Fakat artık öyle anlaşılıyor ki, sen de bize karşı bu dilencilerin yanındasın." Zaten için için yanmakta olan İbn Übey, bu sözleri duyunca dayanamayıp patlamış ve şu sözleri sarfetmiştir: "Bu sizlerin kendi suçunuzdur. Çünkü sizler, onlara ülkenizde kendiniz yer verdiniz, onlar ile mallarınızı paylaştınız. Şimdi ise onlar güçlenmiş ve düşmanlarımız olmuşlardır. Bizim bu dilencilerle olan durumumuz, "köpeğini semizlet, seni yesin" diyen adamın durumu gibidir. Fakat siz onlar ile alakanızı keserseniz onlar yok olup giderler. Fakat Allah'a yemin ederim ki Medine'ye döndüğümüzde, şerefliler şerefsizleri oradan çıkaracaktır."
Bu toplantıda tesadüfen, o zaman genç bir delikanlı olan Zeyd bin Erkam da bulunuyordu. O bu toplantıda münafıkların tüm konuşmalarını gidip Ensar'ın ileri gelenlerinden biri olan amcasına aktarmıştı. O da yeğeninin kendisine anlattıklarını, Rasulullah'ın (s.a) huzuruna varıp aynen anlatmıştır. Bunun üzerine Rasulullah (a.s) Zeyd'i çağırarak, kendisine toplantıda işittiklerini yeniden anlattırmış ve ona, "Sen İbn Ubey'in böyle dediğini sanabilirsin" demiştir. Fakat Zeyd'in, tüm söylediklerini bizzat kulaklarıyla duyduğuna yemin etmesi üzerine, Hz. Peygamber (s.a) İbn Ubey'i çağırarak, bir de ona sormuştur. Ancak İbn Ubey kesinlikle tüm suçlamaları reddederek, böyle birşey söylemediğine yemin eder. Ensar'dan yaşlı ve ileri gelenler de, Zeyd'in bir genç olarak yanlış anlamasının mümkün olabileceğini, dolayısıyla bir kabile reisi dururken bir gence itimat edemiyeceklerini söylemişlerdir. Fakat Hz. Peygamber, Zeyd'i tanıyordu, Abdullah İbn Ubey'i de. Bu bakımdan o hakikati anlamıştı!..
Hz. Ömer bu olaydan haberdar olur olmaz Hz. Peygamber'e (s.a.) (s.a) şöyle der: "Ya Rasulellah! İzin verin bana, bu münafığın kellesini uçurayım. Yok eğer bana izin vermeyi uygun görmüyorsanız, Ensar'dan Muaz bin Cebel ve Ubade bin Beşir'e yahut Sa'd bin Muaz veya Muhammed bin Mesleme'ye emredin, onlar bu münafığı öldürsünler." Bazı rivayetlerde Ensar'dan muhtelif kimselerin isimleri verilerek, Hz. Ömer, Rasulullah'a "Bunlardan birini seç" der. Hz. Peygamber (s.a) ise, "Böyle yapmayın.
Çünkü ben bu şekilde davranırsam, Muhammed arkadaşlarını öldürtüyor derler" buyurur ve daha sonra hemen yola çıkmaları emrini verir. Oysa bu emir, hiç uygun bir vakitte verilmediği gibi, Hz. Peygamber'in (s.a) de böyle aniden yola çıkması adeti değildi. 30 saat hiç dinlenmeden yola devam edilmesi sonucunda, herkes yorgun ve bitkin düşünce durdular ve herkes uyudu. Hz. Peygamber'in (s.a.) böyle yapmasının nedeni, Muraysi kuyusunun çevresinde vuku bulan hadisenin izlerini silmekti. Ensar'ın ileri gelenlerinden biri olan Hz. Usad bin Hudeyr Hz. Peygamber'e (s.a) "Ya Rusülellah! Bu saatte hareket etmemizi emrettiniz. Ancak münasip değildir. Ayrıca siz hiçbir zaman bu şekilde yola çıkmazdınız. Bunun sebebi nedir acaba?" diye sormuş ve Hz. Peygamber (s.a) "Sen efendinin ne yaptığını işitmedin mi? şeklinde cevap vermiştir. O "Hangi efendim?" deyince, Hz. Peygamber, "İbn Ubey" deyip karşılık vermiştir. Bunun üzerine, "O ne yaptı?" diye sormuş ve Hz. Peygamber (s.a) onun, "Medine'ye döndüğümüzde şerefliler şerefsizleri çıkaracaktır" dediğini nakletmiştir. Hz. Usud ise, "Ya Rasulellah! Allah'a yemin ederim ki, şeref sahibi olan sizsiniz ve zelil olan odur. Ne zaman isterseniz onu kovabilirsiniz" demiştir.
Bu haber yavaş yavaş Ensar arasında yayılmış ve onlar da İbn Ubey'e karşı müthiş bir öfke oluşturmuştur. Hemen İbn Ubey'e giderek, Hz. Peygamber'den (s.a.) af dilemesini söylemişler, ama buna karşılık İbn Ubey öfkesiyle şöyle demiştir: "Siz O'na iman et, dediniz iman ettim, zekat ver dediniz, verdim, şimdi ise Muhammed'e secde etmediğim kaldı." Bu sözleri üzerine Ensar'ın ona kızgınlığı artmış ve kendisine lanetler yağdırmışlardır. Sonra ise bu kafile Medine'ye girmek üzere iken, Abdullah İbn Ubey'in oğlu -ki onun adı da Abdullah idi- kılıcını çekerek babasına karşı dikilmiş ve şöyle demiştir: "Sen, Medine'ye döndüğümüzde şerefli olanlar şerefsizleri çıkaracak demişsin. Sen şerefin Allah'a ve O'nun Rasulü'ne ait olduğunu şimdi anlarsın. Allah'a yemin ederim ki, Rasulullah izin vermedikçe Medine'ye giremezsin." Bunun üzerine İbn Ubey, "Ey Hazrec kabilesi! Bakın oğlum, benim Medine'ye girmeme mani oluyor" diye bağırmaya başlar. Bu olay Hz. Peygamber'e (s.a.) ulaştırılınca O, "Abdullah'a babasının girmesine izin vermesini söyleyin" der. Söz kendisine iletilince, Hz. Abdullah, babasına "Madem Hz. Peygamber (s.a) izin vermiş, o halde girebilirsin" demiştir. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) Hz. Ömer'e, "Gördün mü?
Sen bana, izin ver onu öldüreyim dediğinde, sana onu öldürmen için müsaade etseydim eğer, birçok kişi onun için üzülecekti. Ama sen, onu bugün öldürürsen hiçbir şey olmayacaktır" diye buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Ömer, "Allah'a yemin ederim ki, Allah Rasulü'nün sözleri benim sözlerimden daha çok hikmete mebnidir" diye karşılık vermiştir.
Bu surede muhtemelen Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye vasıl olduktan sonra indirilmiştir.
İzâ câekel munâfikûne kâlû neşhedu inneke le resûlullâh(resûlullâhi), vallâhu ya’lemu inneke le resûluh(resûluhu), vallâhu yeşhedu innel munâfikîne le kâzibûn(kâzibûne).
(Ey Muhammed!) Münâfıklar,¹ senin yanına gelince: “Biz gerçekten senin kesinlikle Allah’ın elçisi olduğuna inanıyoruz.” dediler. Zâten Allah senin kendisinin elçisi olduğunu bilip duruyor. Hattâ Allah münâfıkların tam birer yalancı olduklarını da biliyor.
1 Münâfık: Sözlükte “tarla faresi yuvasına girmek, olduğundan başka türlü görünmek” anlamındaki “nifâk” mastarından türemiş bir sıfattır. Kelimenin, “tarla faresinin bir tehlike anında kaçmasını sağlamak üzere yuvası için hazırladığı birden fazla çıkış noktasının birinden girip diğerinden çıkması” biçimindeki kök manasından hareketle münafık, “dinin bir kapısından girip diğerinden kaçan çifte şahsiyetli kimse” olarak da tanımlanmıştır. İçinden gerçek anlamda iman etmemiş olup, çeşitli sebeplerden dolayı ve menfaati icabı kendini Müslüman göstererek Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlere düşmanlığını gizleyen kimse demektir. “Nifak, kalpte olursa küfür, amelde olursa suçtur.” (Kurtubî) Bu bakımdan, münafıklardaki nifak hâli îtikâdî ve amelî olarak iki grupta toplanır: 1. İtikâdî nifak: Kur’an-ı Kerim’de karakterize edilen, dünyada iken Müslüman muamelesi görüp, âhirette inançsızlığı ortaya çıkınca kâfirlerden daha kötü muameleye tâbî tutulmasına sebep olacak olan nifak halidir. (Nisâ: 145) 2. Amelî Nifak: Bazı tutum ve davranışlarıyla itikadî nifaka kısmî bir benzeyiş içinde bulunmakla beraber, inançlarında açık bir nifakın söz konusu olmadığı Müslüman kişilerin durumudur. Meselâ: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vadettiğinde vaadinden döner, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder” (Tirmîzî) hadisi ve benzerî hadisler îtikâdî nifaka yaklaşılmaması için alınan tedbirler ve tembihler mahiyetindeki emirlerdir. Zira amelî nifak çoğalınca ileride Müslümanın îtikâdî nifaka yaklaşma tehlikesi doğabilir. Kur’an-ı Kerim insanları; mü’min, kâfir, münâfık olmak üzere üç grupta toplar. (Bakara: 1-20) Münafıklar: İslâm toplumu içinde fesatçıdırlar. (Bakara: 9-13) İnananlarla yan yana gelince, “sizinle beraberiz” derler. Fakat şeytanlarıyla baş başa kalınca; “biz onları aldattık” diye alay ederler.” (Bakara: 13-15) Namaza üşene üşene kalkarlar (Nisâ: 142-143) İnsanları Allah yolundan döndürmek için yalan yere yemin ederler. (Mücadele: 14) Münafıkların kalbi verimsiz toprak gibidir (A’raf: 58), dönektirler. (Nisâ: 141, Ankebût: 10-11) Bunlar görünüşte îman edip kalpleriyle kâfirdirler. (Münafıkûn: 3) Ebedî Cehennemliktirler. (Tevbe: 67-69) Kötü sözlerin Müslümanlar arasında yayılmasını isterler. (Nûr: 19) Kur’an-ı Kerim âyetleriyle alay ederler. (Nisa: 140) İslâm toplumu içinde yalan-yanlış uydurma haber yayarlar (Ahzâb, 33/60-61) Kur’an’da Mekke döneminde inen ayetler münafıklardan bahsetmez. Zira şirk döneminde imansızlığı gizlemeye ihtiyaçları— M. Türk
Zâlike bi ennehum âmenû summe keferû fe tubia alâ kulûbihim fe hum lâ yefkahûn(yefkahûne).
Bu (münâfıklar,) hep böyledir. Onlar, önce îman eder, sonra da inkâr ederler. Onların kalpleri (bu yüzden) mühürlenmiştir. Artık onlar hiçbir şey anlamazlar.— M. Türk
Ve izâ reeytehum tu’cibuke ecsâmuhum, ve in yekûlû tesma’, li kavlihim, ke ennehum huşubun musennedeh(musennedetun), yahsebûne kulle sayhatin aleyhim, humul aduvvu fahzerhum, kâtelehumullâhu ennâ yû’fekûn(yû’fekûne).
Sen, onları görünce onların kalıpları hoşuna gider ve konuştukları zaman da söylediklerini dinlemek istersin. Hâlbuki onlar, yontulmuş kereste gibidirler.¹ İşte bu hak düşmanları, her söylenileni kendilerinin aleyhine sanırlar. Onun için onlardan sakın. Allah, onları kahretsin. Onlar (dünyada haktan) işte böyle çevriliyorlar.
1 Onlara dıştan bakınca giyimleri kuşamları, şıklıkları, güzellikleri ile bedenlerinin süsü ve manzarası hoşuna gider. İmreneceğin tutar. Ve konuşurlarsa konuşmalarına kulak verirsin, dillerinin fesahati, sözlerinin akıcılığı, tatlılığı ve konuşma sanatına olan merak ve yatkınlıkları hasebiyle güzel laf ederler. Konuşmaya başladıkları zaman mecliste bulunanların dinleyesi gelir. Medine münafıklarının başları olan Abdullah b. Übeyy, Mugis b. Kays, Cedd b. Kays ve arkadaşları hep böyle iri vücutlu, yakışıklı, giyim ve kuşamlarına itina gösteren, düzgün konuşan, dilleri ve dış görünüşleri alımlı kimseler idiler. Ya Rasulallah! diye söze başladıkça Hz. Peygamber de sözlerini dinlerdi. Onlar ise kendilerine söz söylendiği zaman resmî bir tavırla ve dıştan ağır başlı bir vaziyette yontulmuş keresteler gibi dinler ve sessizce dururlardı. Oturdukları yerde dayanmış ahşap keresteler gibi dışları, endamları düzgün, hareketsizce kurulur otururlardı. Ancak içleri bilgi ve şuurdan, yetişme ve gelişme kabiliyetinden mahrum, sağlamlık ve dayanıklılıktan uzak, boş, kuru tahtalara ve direklere benzerdi. Yalan söylemeye de alışkın olduklarından lehlerinde söyleneni de yalan kabul ederek hep aleyhlerinde mânâ çıkarırlardı. (Elmalılı)— M. Türk
Ve izâ kîle lehum teâlev yestagfir lekum resûlullâhi levvev ruûsehum ve reeytehum yesuddûne ve hum mustekbirûn(mustekbirûne).
(Ey Muhammed!) Bir de onlara: “Gelin, Allah’ın Elçisi sizin affedilmeniz için (Allah’a) duâ etsin.” denilince onlar, (kibirlenerek) başlarını çevirirler ve sen de onların, büyüklük taslayarak¹ çekip gittiklerini görürsün.
1 Müstekbirler için Bk. (A’raf: 75)— M. Türk
Sevâun aleyhim estagferte le hum em lem testagfir lehum, len yagfirallâhu lehum, innallâhe lâ yehdîl kavmel fâsikîn(fâsikîne).
Sen, onların bağışlanmasını istesen de istemesen de onlar için birdir. Çünkü Allah, onları kesinlikle affetmeyecektir. Şüphesiz Allah, fasıklar toplumunu, asla hak yola ulaştırmaz.— M. Türk
Humullezîne yekûlûne lâ tunfikû alâ men inde resûlillâhi hattâ yenfaddû, ve lillâhi hazâinus semâvâti vel ardı ve lâkinnel munâfikîne lâ yefkahûn(yefkahûne).
O (münâfıklar): “Allah’ın Elçisinin yanında bulunanlara hiç bir şey vermeyin de sonunda (onun etrafından) dağılıp gitsinler.” diyorlar. Oysa göklerin ve yerin tüm hazineleri Allah’ındır, fakat münâfıklar bunu anlamıyorlar.²
1 Zeyd b. Erkam (r.a)’den: Bir savaşta idim. Abdullah b. Übey’in; “Peygamberin yanındakilere hiçbir şey vermeyin de etrafından dağılsınlar...” dediğini işitince bunu, amcama söyledim. O da Peygamberimize söylemiş. Peygamberimiz beni çağırttı, ben de anlattım. Efendimiz, Abdullah b. Übey ve arkadaşlarını çağırtıp bunu sordu. Onlar da söylemediklerine yemin ettiler. Bunun üzerine Rasûlüllah, beni yalancılıkla itham edip onları tasdik etti. Ben de bundan dolayı öyle üzüldüm ki gittim evime oturdum. Amcam bana; “kendini Rasûlullah’a karşı yalancı çıkaracak kadar ileri gitmekten ne istedin?” dedi. Bunun üzerine Allah, “münafıkun sûresini” indirdi. Peygamberimiz, adam gönderip, beni çağırttı ve “Allah seni tasdik buyurdu ey Zeyd” dedi. (Buha-rî, Tirmizî, Müsned) Bu sûre nâzil olunca, Rasûlullah Zeyd b. Erkam’ın kulağını tuttu ve “Allah, bunun kulağına vefa verdi.” buyurdu. Abdullah b. Übey’in oğlu Abdullah, babasının bu durumunu öğrenince, Peygamberimizin huzuruna geldi ve; “Ey Allah’ın Elçisi! Bu sözünden dolayı, babamı öldürmeyi emretmişsin. Şâyet onu öldürteceksen bunu, bana emret. Ben, onun başını sana getireyim... Korkarım ki benden başka birisine emredersiniz ve o da babamı öldürürse, nefsim buna tahammül edemez. Bir Müslüman’ı bir kâfire bedel olarak öldürmüş olur, bu sebeple de cehenneme girerim.” dedi, Rasûlullah; “Hayır! Biz, ona iyilikle muamele ederiz, beraberimizde bulunduğu sürece de iyilikle sohbet ederiz.” buyurdu.— M. Türk
Yekûlûne le in reca’nâ ilel medîneti le yuhricennel eazzu min hel ezell(ezelle), ve lillâhil izzetu ve li resûlihî ve lil mû’minîne ve lâkinnel munâfikîne lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Onlar (bir de): “Eğer Medîne’ye dönersek, üstün olan (bizler,) zayıf olan (Müslümanları) oradan elbette sürüp çıkaracaktır.” diyorlar. Şunu iyi bilsinler ki; asıl üstünlük¹ Allah’a, Onun Elçisi’ne ve Müslümanlara aittir, fakat münâfıklar, bunu bilmiyorlar.
1 İzzet: İnsanın kendi nefsinin hakikatini tanıması ve onu basit şeyler için hakarete düşürmeyip kıymetli tutmasıdır. Kibir ise; insanın kendisini bilmemesi ve kendisini bulunduğu seviyenin üzerinde görmesidir. İzzetin zıddı zillet, kibrin zıddı tevazu’dur. Hz. Hasan’a (r.a) birisi: “Ey Hasan! İnsanlar sende biraz kibir var zannediyorlar” deyince, Hz. Hasan: “o kibir değil, izzettir” demiş, bu ayeti okumuştur. Görülüyor ki bu âyette mü’minler, yani nifak eserinden uzak olan hâlis mü’minler izzet şerefiyle mümtaz kılınmışlardır. Çünkü hâlis mü’min fanî şeylere zebun olmaz, Allah’tan başkasına secde etmez. Bundan dolayı salihlerden bir kadın pejmürde bir halde idi ve şöyle demişti: “Sen İslâm üzere değil misin? İşte o, o izzettir ki beraberinde zillet yoktur ve o servettir ki beraberinde fakirlik yoktur.” (Elmalılı) Konu ile ilgili olarak Bk. (Nisa: 139, Yunus: 65, Fatır: 10)— M. Türk
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tulhikum emvâlukum ve lâ evlâdukum an zikrillâh(zikrillâhi), ve men yef'al zâlike fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Ey îman edenler! Mallarınız da, çocuklarınız da sakın size, Allah’ı anmayı¹ (ve Allah için çalışmayı) unutturmasın.² İşte böyle yapanlar, gerçekten hüsrana uğrayanların ta kendileridir. ³
1 Zikrullah: Allah düşüncesi ve Allah’ı anma ki, müfessirlerin beyanına göre burada kastedilen; Allah’ı zikir için yapılan namaz gibi ibadetlerle onun meyvesi olarak Allah sevgisiyle yapılan ibadetlerdir. Gerçek ibadete layık olan Allahu Teâlâ’yı Onun isim, sıfat, emir ve yasaklarını, sevap ve azabı ile izzetinin hükümlerini düşündüren, rızasına vesile olan farz ve nafile ibadetlerden, namaz, oruç, zekât, hac, cihat, Kur’ân okuma, tehlil (lâilâhe illallah), tesbih, (sübhânellah) ve tahmid (elhamdülillah) gibi sırf Allah’a yaklaşmak için yapılan ve daima Allah’ı andırıp Allah için Allah’a layık güzel işler düşündürmeye alıştıran ibadetlerdir. Yoksa zikrullah; kerametleri kendilerinden menkul ve müritleri tarafından uydurulan bazı zevatın uydurdukları, tepinerek transa girmeler, şirk ve küfür içerikli ilahiler, nefesler, şathiyeler eşliğinde yapılan illüzyonlu ayinler, uydurma rüyalarla dizayn edilen toplantılar değildir. 2 Ey o, Allah’a ve Rasulü’ne samimiyetle iman etmiş olup da Allah katından müminlere tahsis edilen ilâhî izzete ermek isteyen müminler! Sizleri dünya meşguliyetlerinin en vazgeçilmezi olan mal ve evlat işleri, onların bakımı, derdi ve zevki Allah’ı anmaktan alıkoymasın, oyalamasın. Bu, “bunlarla hiç meşgul olmayın demek değil, fakat bunlar sizi, asıl izzetin ruhu olan Allah’ı zikretmekten alıkoymasın” demektir. 3 Bk. (Kehf: 46, Sebe’: 37, Teğabün: 14, 15)— M. Türk
Ve enfikû mimmâ rezaknâkum min kabli en ye’tiye ehadekumul mevtu fe yekûle rabbi lev lâ ahhartenî ilâ ecelin karîbin fe assaddeka ve ekun mines sâlihîn(sâlihîne).
Sizden birinize ölüm gelip de: “Ey Rabbim! Benim ölümümü bir süre geciktirsen, ben de böylece biraz sadaka¹ verip iyilerden olsam olmaz mı?” demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden sadaka verin.
1 Sadaka için Bk. (Bakara: 271, 276, Tevbe: 60 ve dipnotları, 79, 104)— M. Türk
Ve len yûahhırallâhu nefsen izâ câe eceluhâ, vallâhu habîrun bi mâ ta’melûn(ta’melûne).
Oysa Allah eceli gelmiş bir kimsenin (ölümünü) kesinlikle ertelemez. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan (tümüyle) haberdardır.— M. Türk
63:11
Yardımcı
Site kullanımı hakkında sorun
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar