Enam 165 Ayet Mekke · الأنعام
6

Enam

Davar · Mekke
6
Davar · Mekke
الأنعام
165
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَۜ ثُمَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ ١
Elhamdu lillâhillezî halakas semâvâti vel arda ve cealez zulumâti ven nûr(nûra), summellezîne keferû bi rabbihim ya’dilûn(ya’dilûne).
Hamd gökleri ve yeri (yoktan) yaratan, karanlıkları ve aydınlığı¹ var eden Allah’a aittir. Böyleyken kâfirler, hâlâ Rablerine (başkalarını) denk tutuyorlar. 1 Burada karanlığın çoğul, aydınlığı tekil olması bu ifâdenin mecâzî olabileceğini çağrıştırmaktadır. Zîrâ karanlığın küfrün yerine kullanılması, küfrün çokluğuna, nurun îman yerine kullanılması ise hakkın tekliğine işaret olabilir. Bk. (Bakara: 257, Mâide: 16, Ra’d: 16, İbrahim: 1, 5, Ahzab: 43, Fâtır: 20, Hadid: 9, Talak: 1)— M. Türk
6:1
2
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ ط۪ينٍ ثُمَّ قَضٰٓى اَجَلاًۜ وَاَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ اَنْتُمْ تَمْتَرُونَ ٢
Huvellezî halakakum min tînin summe kadâ ecelâ(ecelen), ve ecelun musemmen ındehu summe entum temterûn(temterûne).
Sizi çamurdan yaratan,¹ sonra size bir yaşama süresi takdir eden Odur. (Asıl kâinat için) belirlenen ömrün bilgisi ise Onun katındadır.² Sonra siz (kalkıp) bir de şüphe ediyorsunuz. 1 Bununla kastedilen öncelikle insanoğlunun babası olan Hz. Âdem’in çamurdan yaratılmasıdır. Bu ifâdeden bir de; çamurdan bitkilerin, bitkilerden meninin, meniden de insanın yaratılması anlaşılabilir. 2 Ecel: Belli bir zaman parçası ve bu parçanın sonuna, bir şey için belirlenmiş zaman dilimine “ecel” denir. İnsanın veya herhangi bir canlının eceli, kendisine tâyin edilen ömürdür. Allah katında her canlı için tâyin edilmiş bir ecel vardır. Eceli geldiğinde dünya hayatı son bulur. İnsanın Dünyadaki eceli demek, ölümüne kadar olan ömrü yani ölümü demektir. Öldüğü anda bu ecel gelmiş olur. Hangi mana tasavvur edilirse edilsin bu ecel birdir. Bir kere tahakkuk eder. Bir insan için ölüme kadar iki ecel tasavvuruna imkân yoktur. Ve artık ona ecelsiz öldü demek yanlıştır. O gün anlaşılır ki ezelde takdir olunan ömür, bu gün tahakkuk etmiştir. Ecel, kazâ ve kaderle ilgili bir meseledir. Nasıl diğer olayları Allah, geçmiş ve geleceği kuşatan ilmiyle belirlemişse, eceli de ilmiyle takdir etmiştir. “Öldürülen kişi de eceliyle mi ölmüştür? Öldürülmüş olmasaydı daha bir müddet yaşayacak mıydı, yaşamayacak mıydı?” gibi sorular ister istemez akla gelmektedir. Mutezîle’den bir kısım âlimlere göre öldürülen kişi eceliyle ölmemiştir. Ehl-i Sünnet’in tamamına göre öldürülen kişi eceliyle ölmüştür. Ancak katil bu fiilinden dolayı ceza görür. Eceliyle ölmediğini söylemek yanlıştır. Allah o kişinin öldürüleceğini önceden bilmektedir ve ecelini de ona göre tâyin etmiştir. Bir canlının ömründen azaltılması, bir kim senin benzerlerine nazaran ömrünün eksiltilmesidir. Yoksa Allah’ın ilminde mevcut olan ömrünün eksiltilmesi anlamında değildir. O halde Allah katındaki ilim, yani kader, katiyen değişmez. Bu ayette zikrolunan iki ecelin izahı şu şekilde olabilir: ecel yetmekle insanın, her şeyi her işi bitmiş olmaz. Bundan sonra da diğer bir ecel, bir nihayet gelecektir. Bu ecelde bu müddetin nihayetinde ve huzur-ı ilâhîde iyi ve kötü her sorumluluk son bulacak. Dünya hayatı kapanacak, ondan sonra ya ebediyen sevap veya ebediyen ceza devresi gelecektir. İşte bu akıbete, kıyamet, sâat, yevm-i ba’s, yevm-i ceza, yevm-i din denilir. Ve artık bunun sonu yoktur. Ecel-i mevtten başka bir ecel olan bu “ecel-i müsemmâ”, ahiretin başlangıcı olan “sâat” ve “vakit” manasınadır. (Elmalılı)— M. Türk
6:2
3
وَهُوَ اللّٰهُ فِي السَّمٰوَاتِ وَفِي الْاَرْضِۜ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ ٣
Ve huvellâhu fîs semâvâti ve fîl ard(ardı), ya’lemu sirrakum ve cehrekum ve ya’lemu mâ teksibûn(teksibûne).
O göklerde ve yeryüzünde (tek) olan, sizin gizlinizi, açığınızı ve yaptığınız her şeyi bilen, Allah’tır.— M. Türk
6:3
4
وَمَا تَأْت۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ ٤
Ve mâ te’tîhim min âyetin min âyâti rabbihim illâ kânû anhâ mu’rıdîn(mu’rıdîne).
O (kâfirlere) Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmeye görsün, mutlaka ondan yüz çevirirler.— M. Türk
6:4
5
فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۜ فَسَوْفَ يَأْت۪يهِمْ اَنْبٰٓـؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ٥
Fe kad kezzebû bil hakkı lemmâ câehum, fe sevfe ye’tîhim enbâû mâ kânûbihî yestehziûn(yestehziûne).
Buna rağmen onlar gerçek¹ kendilerine gelince hemen onu yalanladılar. Fakat hafife aldıkları şeylerin haberleri, onlara çok yakında gelecektir. 1 Buradaki hak; Kur’an, İslâm veya Hz. Muhammed (a.s) olabilir.— M. Türk
6:5
6
اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَاَرْسَلْنَا السَّمَٓاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَاراًۖ وَجَعَلْنَا الْاَنْهَارَ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمْ فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْناً اٰخَر۪ينَ ٦
E lem yerev kem ehleknâ min kablihim min karnin mekkennâhum fîl ardı mâ lem numekkin lekum ve erselnes semâe aleyhim midrâren ve cealnâl enhâre tecrî min tahtihim fe ehleknâhum bi zunûbihim ve enşe’nâ min ba’dihim karnen âharîn(âharîne).
(O kâfirler) onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, üzerlerine gökten bolca yağmur indirdiğimiz ve altlarından ırmaklar akıttığımız, nice milletleri¹ günâhları sebebiyle helâk ettiğimizi ve onların ardından da başka milletler yarattığımızı hiç bilmiyorlar mı? 1 Karn: İki manaya gelir: Birisi zamandan bir müddette yaşayan ümmet, bir zamanın ahalisi olan toplum, demektir. Diğeri de belirli bir süreye denir ki asır gibi ekseriyetle yüz sene takdir edilmiştir. Burada kastedilen birincisidir. Yani: “biz, zaman zaman nice sivrilmiş ümmetler, ne toplumlar helâk ettik” demektir.— M. Türk
6:6
7
وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَاباً ف۪ي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِاَيْد۪يهِمْ لَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ ٧
Ve lev nezzelnâ aleyke kitâben fî kırtâsin fe le mesûhu bi eydîhim le kâlelezîne keferû in hâzâ illâ sihrun mubîn(mubînun).
Eğer sana kâğıda yazılmış, (somut) bir kitap indirseydik onlar da ona elleriyle dokunsalardı, yine de o kâfirler: “Bu kesinlikle apaçık bir büyüden başka bir şey değildir!” derlerdi.¹ 1 Bu âyet, Mekkeli müşriklerin, Peygamberimize: “Ey Muhammed! Allah’a yemin olsun ki sen, bize onun Allah’ın katından geldiğine ve senin Onun elçisi olduğuna şâhitlik eden dört melek eşliğinde Allah’ın katından bir kitap getirmedikçe biz sana asla îman etmeyiz.” demeleri üzerine nâzil olmuştur. (Vâhidî) Müşriklerin bu tür istekleri için Bk. (İsra: 90, 93) Peygamberin doğruluğuna inanmayan kâfirler, Peygamberliği, bir büyü, bir göz boyayıcılık, olarak göstermek istedikleri için Kur’an karşısında ilk söz olarak hep; “bu apaçık bir büyüdür.” demişlerdir.— M. Türk
6:7
8
وَقَالُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌۜ وَلَوْ اَنْزَلْنَا مَلَكاً لَقُضِيَ الْاَمْرُ ثُمَّ لَا يُنْظَرُونَ ٨
Ve kâlû lev lâ unzile aleyhi melek(melekun), ve lev enzelnâ meleken, le kudıyel emru summe lâ yunzarûn(yunzarûne).
(Bir de o kâfirler): “Ona bir melek indirilse olmaz mıydı?” dediler. Eğer ona bir melek indirseydik onların işleri bitirilir, sonra kendilerine bir süre bile verilmezdi.¹ 1 Azap, o kadar ani gelirdi ki gözlerini bile açmaya fırsat bulamazlardı. Önceki peygamberlerin ümmetlerine gelen musibetler genelde meleklerin son uyarıcı olarak gelmesinden sonra olmuştur.— M. Türk
6:8
9
وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكاً لَجَعَلْنَاهُ رَجُلاً وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ ٩
Ve lev cealnâhu meleken le cealnâhu raculen ve le lebesnâ aleyhim mâ yelbisûn(yelbisûne).
Eğer Biz o Peygamberi (insan değil de) bir melek kılsaydık, yine de onu bir erkek şeklinde¹ gönderirdik.² O zaman da onları (kendi kendilerine) düştükleri şüpheye Biz, düşürmüş olurduk. 1 Buradan; Meleklerin kadın şeklinde gönderilmeyeceği anlaşılmaktadır. Peygamberler de kadınlardan olmayacağına göre, buradaki (رَجُلًا) ifâdesini feminist, hümanist veya ne olduğu belli olmayan kaygılarla “adam veya insan” şeklinde tercüme etmek doğru değildir. Zaten Kur’an’da ismi zikredilen tüm peygamberler erkektir. Kâfirler, Melekleri hep kadın olarak hayal ediyorlardı. Böylece kâfirlerin bu tezleri de çürütülmüştür. Ayrıca melekleri gönderen Allah olduğuna göre, onları nasıl isterse, öyle gönderir. Vahiy ve uyarı için gelen meleklerin tamamı da hep erkek şeklinde göndermiştir. 2 Allah o gönderdiği Peygamberi beşer değil, onların dedikleri gibi Melek olarak gönderse idi mutlaka onu bir erkek suretine koyar da gönderirdi. Cebrail Rasulullah’a da çok defa Dıhyet’ül-Kelbî suretine girerek inerdi. Bazen de Peygamberle beraber Sahabeye de gayet beyaz elbiseli ve çok siyah saçlı bir adam suretinde görünürdü. Üzerinde hiç bir sefer alameti görünmez ve Sahabeden hiç biri de tanımazdı. Vahiy hadîslerinde Peygamberimizin: “Melek bana bazen erkek şeklinde görünürdü” buyurulduğu bilinmektedir. Cebrailin bir a’rabî suretinde geldiği, imanı, İslam’ı, İhsanı, sorarak İslâm’ın binâsını talim ettiği de meşhurdur. Melek, Hz. Meryem’e, bir erkek suretinde görünmüştü. Hz. İbrahim’e ve Hz. Lût’a da melekler erkek misafir suretinde gelmişlerdi. Melekler hakikatte onların hayalleri gibi kızlar değildir. Hatta onlara karşı kadın suretinde görünmeleri bile ihtimal dışıdır. Buna işareten bu ayette: “Peygamberi melek gönderecek olsa idik her halde bir erkek sûretine kor da gönderirdik” buyurulmuştur. Şimdi Peygamberin, beşer olduğundan dolayı kendilerine benzediğine itiraz edenler, o zaman da Meleği insan suretinde görecekler ve ona da: “biz senin Melek olduğunu ne bilelim? Sen de bizim gibi bir beşersin” diyecekler, melek olduğuna inanmayacaklar ve sözlerini dinlemeyeceklerdi.— M. Türk
6:9
10
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ ٠١
Ve lekadistuhzie bi rusulin min kablike fe hâka billezîne sehırû minhum mâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
Yemin olsun ki, senden önceki Peygamberlerle de mutlaka alay edildi, (ama sonunda) alay ettikleri şeyler, alay edenlerin kendilerini kuşatıverdi.¹ 1 Aynı âyet için Bk (Enbiyâ: 41)— M. Türk
6:10
11
قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ ١١
Kul sîrû fîl ardı summenzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
(Sen onlara): “Yeryüzünde gezin-dolaşın da yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu bir görün!” de.— M. Türk
6:11
12
قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلْ لِلّٰهِۜ كَتَبَ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۜ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ٢١
Kul li men mâ fîs semâvâti vel ard(ardı), kul lillâh(lillâhi), ketebe alâ nefsihir rahmeh(rahmete), le yecmeannekum ilâ yevmil kıyâmeti lâ reybe fîh(fîhi), ellezîne hasirû enfusehum fe hum lâ yu’minûn(yu’minûne).
(Ve bir de): “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” diye sor ve hemen: “Tabiî ki Allah’ındır.” de. O (öncelikle) rahmet etmeyi kendi kendine ilke edindi.¹ O sizi, geleceğinde asla şüphe olmayan kıyamet günü kesinlikle bir araya getirecektir. Ama buna, ancak kendilerine yazık edenler inanmazlar. 1 Allah’ın rahmeti asıldır ve Dünyada müslüman-kâfir, ayırımı yapmadan herkesi kapsar. Çünkü her şey, yaratılışından itibaren, mutlaka Allah’ın rahmetinden nasibini hiçbir ayırım yapılmadan almıştır. Zîrâ Allah’ın, onu yaratmaya layık görmesi, sıhhat ve rızık vermesi, yaşatmaya devam ettirmesi, îman-küfür noktasında serbest bırakması ve hemen helâk edivermemesi gibi şeyler, hep Allah’ın Rahman sıfatının bir tecellisi olan rahmetidir. Allah, mahlûkatın yegâne malik ve hâkimi, rahmet ve gazaba kadir ve her ne isterse yapma hakkı olduğu ve Ona tesir edecek bir güç bulunmadığı halde bizzat Kendisi ihsan buyurarak bütün mülküne rahmetini vâcib kılmıştır. O Allah, bütün eşyayı başlangıçta rahmetiyle yaratıp akıl ve hürriyet vermiştir. Bütün bunlar, Allahu Teâlâ’nın rahmet etmeyi kendine ilke edinmesinden dolayıdır. Ahlâk-ı ilâhî; tersine gazabını hak edenleri cezalandırmada acele etmez. Tövbe ve ilticayı kabul eder. Eğer böyle olmasaydı sizi de çoktan o helak olanların yanına gönderirdi. Fakat yine Allah’ın rahmeti kendine yazmış olmasından dolayıdır ki mühlet vermesi, sonsuza kadar gidemez, bunun bir süresi vardır. Ve elbette Allah bunların cezasını vakti gelince mutlaka verecektir. Konu ile ilgili olarak Bk. (En’am: 54, A’raf: 156)— M. Türk
6:12
13
وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي الَّيْلِ وَالنَّهَارِۜ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ٣١
Ve lehu mâ sekene fîl leyli ven nehâr(nehâri), ve huves semîul alîm(alîmu).
Gece ve gündüzde barınan her şey Onundur. Ve O hakkıyla işitendir, eksiksiz bilendir.— M. Türk
6:13
14
قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَتَّخِذُ وَلِياًّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُۜ قُلْ اِنّ۪ٓي اُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ٤١
Kul e gayrallâhi ettehızu veliyyen fâtırıs semâvâti vel ardı ve huve yut’ımu ve lâ yut’am(yut’amu), kul innî umirtu en ekûne evvele men esleme ve lâ tekûnenne minel muşrikîn(muşrikîne).
(Ey Muhammed!): “Gökleri ve yeri yoktan yaratan, herkesi yedirdiği halde kendisi yedirilmeyen Allah dururken, başka birisini mi dost edineceğim?” de. Bir de onlara: “Bana Müslüman olanların ilki olmam emredildi¹ ve sakın müşriklerden olma! denildi.” de. 1 “Bana Müslüman olanların ilki olmam emredildi.” Yani bana getirdiğim dine önce benim iman etmem, indirilen hükümlere önce benim itaat etmem emredildi. İşte bunu örnek alan Müslümanlar, Allah yolunda yapılacak bir iş için, “bunu kimse yapmazsa sonunda ben yaparım” demeyip, “bu işi ilk önce ben yaparım” demekle yükümlüdürler. İşte böyle olursa yapılacak her şey anında yerine getirilir. Yok, tersi olursa o işin yapılması neredeyse imkânsız hale gelir. Tıpkı bu günkü Müslümanların hali gibi…— M. Türk
6:14
15
قُلْ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ٥١
Kul innî ehâfu in asaytu rabbî azâbe yevmin azîm(azîmin).
Ve: “Ben, Rabbime isyan edersem büyük gün (olan âhiretin) azabından korkarım” de.¹ 1 Aynı âyet için Bk. (Zümer: 13)— M. Türk
6:15
16
مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُۜ وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْمُب۪ينُ ٦١
Men yusraf anhu yevme izin fe kad rahımeh(rahımehu), ve zâlikel fevzul mubîn(mubînu).
O gün kimin azabı giderilirse, şüphesiz Allah, ona rahmet etmiştir. İşte apaçık kurtuluş da budur.— M. Türk
6:16
17
وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۜ وَاِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٧١
Ve in yemseskellâhu bi durrin fe lâ kâşife lehu illâ huve, ve in yemseske bi hayrın fe huve alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Ve eğer Allah sana bir zarar dokundurursa artık Ondan başka onu giderecek hiçbir şey yoktur ve eğer sana bir hayır dilerse de Onun gücü, kesinlikle her şeye yeter.— M. Türk
6:17
18
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ ٨١
Ve huvel kâhiru fevka ıbâdih(ıbâdihî), ve huvel hakîmul habîr(habîru).
Kulları üzerinde kesin otorite sahibi olan Odur. O, hüküm (ve hikmet) sahibidir, her şeyden haberi olandır.— M. Türk
6:18
19
قُلْ اَيُّ شَيْءٍ اَكْبَرُ شَهَادَةًۜ قُلِ اللّٰهُ شَه۪يدٌ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ وَاُو۫حِيَ اِلَيَّ هٰذَا الْقُرْاٰنُ لِاُنْذِرَكُمْ بِه۪ وَمَنْ بَلَغَۜ اَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ اَنَّ مَعَ اللّٰهِ اٰلِهَةً اُخْرٰىۜ قُلْ لَٓا اَشْهَدُۚ قُلْ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَاِنَّن۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۢ ٩١
Kul eyyu şey’in ekberu şehâdeh(şehâdeten), kulillâhu şehîdun, beynî ve beynekum ve ûhiye ileyye hâzâl kur’ânu li unzirekum bihî ve men belag(belaga), e innekum le teşhedûne enne meallâhi âliheten uhrâ, kul lâ eşhed(eşhedu), kul innemâ huve ilâhun vâhidun ve innenî berîun mimmâ tuşrikûn(tuşrikûne).
(Ey Muhammed! Onlara): “En büyük şâhit kimdir?” diye sor ve hemen: “Benimle sizin aranızda Allah şâhittir ki, bu Kur’an bana, kendisiyle sizi ve sizden sonra ulaştığı herkesi¹ uyarmam için vahyolunmuştur. Siz de gerçekten Allah’la beraber başka ilâhlar olduğuna şâhitlik edebilir misiniz?” de. Ve sonra da: “Ben, buna asla şâhitlik etmem. Tek ilâh ancak ve ancak O (Allah)’tır. Ben ise, sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım.” de.² 1 Bu ifâdeden; Kur’an’ın ve hükümlerinin sadece o döneme ait olmayıp, tüm zamanlara hitâp ettiği anlaşılmaktadır. 2 Mekke’liler, “Ey Muhammed! Allah senden başka bir Rasul bulamadı mı? Biz seni tasdik eden bir kimse göremiyoruz. Yahudi ve Hıristiyanlara da senin hakkında sorduk, onlar da kendilerinde senin nübüvvetine dair bir haber olmadığını söylüyorlar. Binaenaleyh bize senin nübüvvetine şehadet edecek bir şahit göster” demeleri üzerine bu ayet, nâzil olmuştur. (Elmalılı)— M. Türk
6:19
20
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۢ اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ۟ ٠٢
Ellezîne âteynâhumul kitâbe ya’rifûnehu kemâ ya’rifûne ebnâehum ellezîne hasirû enfusehum fe hum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Kendilerine kitap verdiklerimiz,¹ o (Peygamberi) kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler.² Ama buna ancak kendilerine yazık edenler, inanmazlar. 1 Yani kendilerini Yahûdî ve Hıristiyan olarak tanımlayanlar… 2 Âyetin bu bölümü için Bk. (Bakara: 146)— M. Türk
6:20
21
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ ١٢
Ve men azlemu mimmenifterâ alâllâhi keziben ev kezzebe bi âyâtih(âyatihî), innehu lâ yuflihuz zâlimûn(zâlimûne).
Yalanlarını Allah’a yakıştırandan¹ veya Onun âyetlerini yalanlayandan² daha zalim kim olabilir? İşte böyle zalimler asla kurtuluşa eremezler. 1 Allah’ın âyetlerini bozan, keyfine göre anlayan, Allah demediği halde dedi diyen beyinsizlerden… 2 Allah’ın âyetlerini saklayan, beğenmeyen, inkâr eden, alternatif âyetler ve tanrılar, arayandan…— M. Türk
6:21
22
وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا اَيْنَ شُرَكَٓاؤُ۬كُمُ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ ٢٢
Ve yevme nahşuruhum cemîan summe nekûlu lillezîne eşrakû eyne şurekâukumullezîne kuntum tez’umûn(tez’umûne).
Ve o gün Biz (cehennemliklerin) hepsini mahşerde toplayıp, sonra Allah’a şirk koşanlara; “sizin (Benim ortağım olduğunu) iddia ettiğiniz ortaklarınız hani şimdi nerede?” deriz.— M. Türk
6:22
23
ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا وَاللّٰهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِك۪ينَ ٣٢
Summe lem tekun fitnetuhum illâ en kâlû vallâhi rabbinâ mâ kunnâ muşrikîn(muşrikîne).
Sonra (o gün onların): “Rabbimiz olan Allah’a yemin ederiz ki biz, müşriklerden değildik.” demekten başka bir çareleri olmayacak.— M. Türk
6:23
24
اُنْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ ٤٢
Unzur keyfe kezebû alâ enfusihim ve dalle anhum, mâ kânû yefterûn(yefterûne).
Onların kendilerine karşı nasıl yalan söylediklerine ve uydurdukları şeylerin de kendilerini terk ettiğine bir bak.— M. Türk
6:24
25
وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَۚ وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ ٥٢
Ve minhum men yestemiu ileyk(ileyke), ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minû bihâ, hattâ izâ câuke yucâdilûneke yekûlullezîne keferû in hâzâ illâ esâtîrul evvelîn(evvelîne).
Onların içerisinden bir kısmı, seni dinler (gibi yaparlar) fakat Biz onların kalplerine, o (âyetleri) hakkıyla kavrayıp anlamalarını engelleyen bir kapalılık,¹ kulaklarına da bir ağırlık verdik. Bu yüzden o kâfirler senden ne kadar mûcize görürlerse görsünler, inanmadıkları gibi senin yanına geldiklerinde de: “Bu Kur’an, kesinlikle eskilerin masallarından² başka bir şey değildir.” diyerek seninle tartışırlar. 1 Ekinne: Kimsenin bilmediği garib bilinmeyen ve kat kat örtüler demektir. 2 Esatir: (سَطَرَ) fiilinden türetilmiştir. (سَطْر) çoğulu, sütûr, sütûr’un çoğulu estâr, estârın çoğulu da esatîr’dır. Razî ve İbnu Abbas, (أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ) “esatîr’ül-evvelîn”i: “evvelkilerin satırlara dökerek yazdıkları şeyler” diye tefsir etmişlerdir. Bazıları da esatirin; hurafeler, batıl, uydurma, saçma, masal demek olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu, tefsir değil, manadır. Latince “isturya, istuvar, historie” kelimeleri de her ne kadar “tarih” diye tercüme edilmekte ise de “esatir” kelimesiyle alâkalıdır. Esatir, öncekilerin yazdıkları şeyler, hurafeler, uydurma masallar, destanlar demektir. Yunanlılar buna “Mitoloji” derler. Yunanlılar, masallar, tarihî efsaneler yazmayı bir edebi sanat addetmişler ve bu suretle birçok tanrı ve eski kahraman hikâyeleri yazmışlardır. Bunları da bilginin kaynağı saymışlar, tarih, felsefe ve ilk dinler bunlardan çıkmıştır, demişlerdir. Birçokları da tarihin, felsefenin, ilmin, dinin birer masal demek olduğu vehmine kapılarak yeni yeni masallar uydurmakla yeni tarihler, yeni felsefeler, yeni dinler, ilimler icat olunabileceği vehmine düşmüşler. Dinin, hakkın bir hakikati olduğunu, ilkel din dediklerinin bile bir hak dinin bozulan bir şekli olduğunu anlamamışlardır. Hatta bunu Darwin nazariyesinin bıraktığı yerden alarak dinlerde de tekâmül olduğu yalanına çevirmişlerdir. Bunlar hak ve batılı ayırt etmeyerek tüm dinlere (أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ) “esatır’ül-evvelîn” ve “hurafeler” dermişlerdir. İşte bu âyet bize gösteriyor ki; “Kur’an, kesinlikle eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diyen kâfirler de bunlardan ve bunların pirlerindendir. Kâfirler böyle demekle; “Kur’an ilâhî, bir kitap değil, bunun kaynağı eskiden yazılmış olan kitaplardır, Muhammed bunu eski kitaplardan yazdırıyor. Öyleyse bu bir mûcize olmayıp, boş satırlardan, hurafelerden ve masallardan ibarettir.” demek istiyorlar. Bu günkü kâfirlerin de İslâm’a karşı yegâne sözleri; hurafe demekten başka bir şey değildir. Hatta bazıları da: “bu dine hurafeler karışmış bunları ıslah etmeli” diyerek dindarlık kisvesi altında, dinsizlik yapmaktadırlar. (Özetle-Elmalılı) Bk. (Enfal: 31, Nahl: 24, Furkan: 5, Neml: 68, Ahkaf:17, Kalem:15, Mutaffifin:13,Mü’minûn: 83)— M. Türk
6:25
26
وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْـَٔوْنَ عَنْهُۚ وَاِنْ يُهْلِكُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ ٦٢
Ve hum yenhevne anhu ve yen’evne anh(anhu), ve in yuhlikûne illâ enfusehumve mâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Onlar, hem insanları Kur’an’dan uzak tutarak, hem de kendileri ondan uzak durarak, aslında farkına varmadan kendilerini mahvediyorlar.— M. Türk
6:26
27
وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلَا نُكَذِّبَ بِاٰيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ ٧٢
Ve lev terâ iz vukıfû alen nâri fe kâlû yâ leytenâ nureddu ve lâ nukezzibe bi âyâti rabbinâ ve nekûne minel mu’minîn(mu’minîne).
Sen, cehennemin önünde durdurulduklarında: “Ah ne olurdu, keşke biz, dünyaya bir daha döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamayıp inananlardan olsaydık.” dediklerinde, onların hallerini bir görsen!— M. Türk
6:27
28
بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُۜ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ ٨٢
Bel bedâ lehum mâ kânû yuhfûne min kabl(kablu),ve lev ruddû le âdû li mâ nuhû anhuve innehum le kâzibûn(kâzibûne).
Doğrusu (onların böyle demeleri) daha önce gizledikleri (kötülükleri) yüzlerine vurulduğundan dolayıdır. Yok, eğer onlar (dünyaya) geri gönderilselerdi, yine menedildikleri şeyi yapmağa dönerlerdi. Çünkü onlar, gerçekten yalancıdırlar.— M. Türk
6:28
29
وَقَالُٓوا اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوث۪ينَ ٩٢
Ve kâlû in hiye illâ hayatuned dunyâ ve mâ nahnu bi meb’ûsîn(meb’ûsîne).
(Onlar daha önce de): “(Bizim için) dünya hayatımızdan başka (gerçek) yoktur ve biz, bir daha asla diriltilmeyeceğiz.” demişlerdi.¹ 1 Bk. (Mü’minun: 37, Casiye: 24)— M. Türk
6:29
30
وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلٰى رَبِّهِمْۜ قَالَ اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقِّۜ قَالُوا بَلٰى وَرَبِّنَاۜ قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ۟ ٠٣
Ve lev terâ iz vukıfû alâ rabbihim, kâle e leyse hâzâ bil hakk(hakkı), kâlû belâ ve rabbinâ, kâle fe zûkûl azâbe bimâ kuntum tekfurûn(tekfurûne).
Sen onları Rablerinin huzuruna getirildikleri zaman bir görsen! Rableri onlara: “Nasıl! Bu (yeniden dirilme) gerçek değil miymiş?” diyecek. Onlar: “Evet! Rabbimize yemin olsun ki (gerçekmiş!)” diyecekler. (Allah da:) “Öyleyse inkârınızın karşılığı olan şu azabı, tadın bakalım.” diyecek.— M. Türk
6:30
Yükleniyor...
Enam
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle