Bu sure, adını 2. ayette geçen "Haşr" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Said bin Cübeyr'den (r.a) rivayet edildiğine göre, O, İbn Abbas'a Haşr Suresi'ni sorduğunda, İbn Abbas, "Bu sure, tıpkı Enfal Suresi'nin Bedir Savaşı hakkında nazil olması gibi, Benu Nadir ile yapılan savaş hakkında nazil olmuştur," diye cevap verir. (Buhari, Müslim) . Said bin Cebeyr'den nakledilen başka bir rivayete göre, İbn Abbas, "Bu sureye Nadir Suresi de diyebilirsiniz" demiştir. Aynı görüş Mücahid, Katade, Zührî, İbn Zeyd, Yezid bin Ruman ve Muhammed bin İshak'tan da mervidir. Bu rivayetlerin hepsi de, surede sözü geçen Ehli Kitab'ın Benu Nadir olduğu hususunda ittifak halindedirler. Yezid bin Ruman, Mücahid ve İbn İshak'a göre sure tamamiyle bu savaş ile ilgili nazil olmuştur.
Bu savaşın ne zaman vuku bulduğu ile ilgili olarak İmam Zührî, Urve bin Zübeyr'den naklen savaşın Bedir'den 6 ay sonra vuku bulduğunu söylüyor. Ancak buna karşı, İbn Said, İbn Hişam ve Belâzurî, bu savaşın 4. hicrî yılın Rebi'ul-Evvel ayında vuku bulduğunu yazmaktadırlar ki doğru olanı da budur. Çünkü tüm rivayetler bu savaşın, Bîri Maune gazvesi sonunda vuku bulduğunda görüş birliği içindedirler. Yine Bîri Maune gazvesinin, Uhud Savaşı'ndan sonra vuku bulduğu tarihen sabittir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan:Bu surenin muhtevasını daha iyi kavrayabilmek için, Medine ve Hicaz Yahudilerinin tarihine bir göz atılması gerekir. Çünkü bu bilinmeden, Hz. Peygamber'in (s.a.v) Yahudilere nasıl muamele ettiğinin sebeplerini anlamak çok güç olur.Arabistan'daki Yahudiler ile ilgili olarak yazılmış güvenilir bir tarih çalışması bulunmadığı gibi, tarihleri hakkında bilgi sahibi olabileceğimiz kendi yazdıkları bir belge veya eser de yoktur. Arabistan dışındaki Yahudi tarihçi ve müellifler de onlar hakkında bir şey yazmamışlardır. Yazmayışlarının nedeni olarak da, onların genel Yahudi toplumundan koptuklarını, diğer Yahudilerle bir alakaları kalmadığını göstermektedirler. Bu bakımdan Arabistan dışındaki Yahudiler, onları kendilerinden saymazlar, zira Hicazlı Yahudiler İbrani kültüründen koptukları gibi, kültür ve hatta lisanları dahi Araplaşarak asimile olmuş ve İbranice'yi bile unutmuşlardı. 1. Miladi asra kadar Hicaz'daki hiçbir tarihi eser ve belgede, birkaç Yahudi ismi dışında, onlara ait hiçbir iz yoktur. Dolayısıyla Hicaz Yahudileri ile ilgili birçok bilgi, Araplar arasında yaygınlaşmış şifahî kaynaklara dayanır. Bu bilgilerin kaynağı da bizzat o dönemin ve o bölgenin Yahudileridir.
Arabistan'daki Yahudilerin iddialarına göre, kendileri, Hz. Musa'nın (s.a) son dönemlerinde Hicaz'a gelmiş ve orada yerleşmişlerdir. Bunu şöyle özetleyebiliriz: Hz. Musa, Yesrib (Medine) bölgesindeki Amalika kabilesine karşı bir ordu gönderip, onlara bu kabileden kimseyi hayatta bırakmamalarını emreder. Bu bölgeye gelen İsrail ordusu, Hz. Musa'nın emrini ifa eder ama çok yakışıklı bir delikanlı olan Amalika kralının oğlunu öldürmeyip yanlarına alarak, Filistin'e getirirler. Ancak onlar Filistin'e daha gelmeden Hz. Musa vefat ettiğinden, onun yerine geçenler, 'Amalika kabilesinden hiç kimseyi hayatta bırakmamanızı size bir peygamber emretmişti. Oysa siz bu genci hayatta bırakmakla onun buyruğuna karşı gelmiş oldunuz' diye bu orduyu suçlayarak toplumdan tecrid ederler. Onlar da bunun üzerine Yesrib'e (Medine) geri dönerek, oraya yerleşirler. (Kitab-ul-Ağani, cilt. 19 sh. 94) Böylece Yahudiler Arabistan'a 12 asır önce yerleştiklerini iddia etmiş oluyorlardı. Ancak bu iddiayı destekleyici hiçbir tarihi delil bulunamamaktadır. Muhtemelen Yahudiler eski ve yüce bir nesilden geldiklerine Arapları inandırabilmek için böyle bir hikayeyi uydurmuşlardır.
Yahudilerin bir başka rivayetine göre onlar M.Ö. 587'de Buhtun-Nasr'ın Beyt-i Mukaddes'i yakıp yıktığı ve Yahudileri dağıttığı bir dönemde birçok kabile Hicaz'a gelip Vadi'l-Kura, Teyma ve Yesrib bölgelerine yerleşmişlerdir.
Yahudilerin yerleşim bölgelerini gösteren harita:
(Fütuhu'l-Buldan, Belâzurî) . Ancak bu iddianın da tarihî bir mesnedi yoktur. Bu da muhtemelen yine Yahudilerin, yüce ve kadim bir nesil olduklarını kanıtlayabilmek için uydurdukları hikayelerden biridir.
M.S. 70'te Rumların, Filistin'de Yahudileri katlettikleri ve M.S. 132'de bir kısmını Filistin'den sürdükleri sabit olan tarihi gerçeklerdendir. Bu dönemde Filistin'den kaçan birçok Yahudi kabilesi, gelip Hicaz'a sığınmıştır. Çünkü, Güney Filistin, Arabistan'a yakındır. Böylece onlar Arabistan'a gelip, yeşillik bir bölgeye yerleşmişler, daha sonra da hileyle ve bilhassa tefecilik olan mesleklerini icra ederek yavaş yavaş buraları ellerine geçirmişlerdir. Eyle, Makne, Tebuk, Teyma, Vadi'l-Kura, Fedek ve Hayber hep onların eline geçmişti. Bu kabileler Benu Kurayza, Benu Nadir, Benu Kaynuka ve Benu Bahdal idi.
Medine'ye yerleşen kabileler içinde en meşhurları Benu Nadir ile Benu Kurayza'dır. Çünkü kahinlik ve dini liderlik bu kabilelerdeydi ve en soylu kabileler olarak kabul görülüyorlardı. Yahudiler Medine'ye geldiklerinde, onrada bulunan bazı Arap kabileleri üzerinde tahakküm kurarak, Medine'nin hakimi olmuşlardı. Bundan yaklaşık 3 asır sonra M.S. 450 ve 451 de büyük Yemen seli dolayısıyla (bu vak'a Sebe' Suresi'nde zikredilmiştir) Sebe kavimlerinden bazı kabileler Yemen'den kaçıp Arapların bölgesine göç etmek zorunda kalmışlardı. Bu kabileler içinde Gassan'lılar Şam'a, Lahmi'ler Irak'a, Benu Huzaa Cidde ve Mekke arasında bir bölgeye, Evs ve Hazreç Medine'ye gelerek yerleşmişlerdi. Ancak Medine'ye Yahudiler hakim olduğundan, başlangıçta Evs ve Hazreç'e toprak vermişler ve bu iki Arap kabilesi de çöle yerleşmek zorunda kalmıştı. Sonunda Evs ve Hazreç'in ileri gelenlerinden bir şahıs, Şam'a yerleşmiş akraba kabile olan Gassan'lılardan yardım istemiş ve Şam'dan büyük bir ordu gelerek Medine'deki Yahudi gücünü kırmıştır. Bunun üzerine de Evs ve Hazreç kabileleri Medine'de tamamen hakimiyeti ele geçirmişler, iki büyük Yahudi kabilesi Benu Nadir ve Benu Kurayza, şehri terketmiş ve üçüncü kabile Benu Kaynuka da bu iki Yahudi kabilesiyle iyi geçinemediğinden şehir içinde kalmıştır. Ancak şehir içinde kalabilmek için Benu Kaynuka, Hazreç kabilesinin; buna karşı şehrin çevresinde kalabilmek için Benu Nadir ile Benu Kurayza da Evs kabilesinin himayesi altına girmişlerdir.
Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye hicretinden önce ve hemen sonrasında Arabistan'da ve bilhassa Medine'de Yahudilerin durumu şöyleydi:
Yahudilerin dil, giyim, kültür, örf ve adetleri tamamıyle Araplaşmıştı. Öyle ki çocuğunun adı bile Arapçaydı. Hatta Hicaz'a yerleşmiş 12 Yahudi kabilesinden Benu Zavra'nın dışında hiçbir kabilenin adı İbranice değildi. İçlerinde birkaç alim dışında kimse İbranice bilmezdi. Cahiliyye döneminin Yahudi şairlerinin şiirleri ile Arap şairlerinin şiirleri dil, düşünce ve konu bakımından hiç farklı bir nitelik taşımazdı. Yahudiler ile Araplar aralarında kız alıp veriyorlardı. Aslında, onlarla Araplar arasında dinleri dışında bir fark vardı denemezdi. Ama buna rağmen Arapların içinde tümüyle asimile olmamışlar ve inatla Yahudilik şuurunu devam ettirmişlerdi. Zahiren Araplaşmalarına gelince, Arabistan'da kalabilmek için başka çareleri yoktu.
Bu zahirî Araplaşma nedeniyle yanılan bazı müsteşrikler, onların aslen Yahudi olmadıklarını ve Yahudiliği kabul etmiş Araplar olduklarını veya en azından çoğunluğu Yahudi Arapların teşkil ettiğini sanmışlardır. Fakat Yahudilerin Arabistan'da kendi dinlerini yaymaya çalıştıklarını veya onların alimlerinin, Hıristiyan papazları gibi Araplara Yahudilik propagandası yaptıklarını gösteren hiçbir tarihi delil yoktur. Aksine Yahudilerde millî gurur ve tekebbürün olduğunu açıkça müşahede edebiliyoruz. Bu yönden Araplara "Centile" (Ümmî) yani vahşî ve cahil diyorlardı. Onlar ümmilerin Yahudiler gibi insani haklara sahip olduklarına inanmıyor, ümmilerin mallarının meşru veya gayri meşru yolla elde edilebileceğini, onların malını almanın Yahudilere helal olduğunu sanıyorlardı. Arapların ileri gelen bir kaçı dışında, diğer Arapların Yahudiliğe girip, kendileriyle eşit olacaklarına ihtimal dahi vermezlerdi. Birkaç kişinin Yahudiliğe girdiğini gösteren özel vak'alar dışında herhangi bir Arap kabilesinin ya da Arap büyüğünün Yahudiliğe katıldığına dair hiçbir tarihi delil yoktur. Üstelik Yahudilerde dinlerini tebliğ etme gibi bir merak yoktu, onlar sadece ticaretlerini düşünüyorlardı. Dolayısıyla Arabistan'da Yahudilik bir din olarak yayılmamıştı ve birkaç kabilenin milli gurur aracı olmaktan öte bir anlam taşımıyordu. Ancak yine de Yahudi bilginler muskacılık, sihir, müneccimlik gibi meslekleri bir kazanç aracı olarak kullanmış ve Araplar arasında kendilerine bilgin ve kahin şeklinde bir yer edinmişlerdi.
Arap kabilelerinin karşısında ekonomik bakımdan Yahudiler daha güçlüydüler. Çünkü onlar, Filistin ve Şam gibi gelişmiş bölgelerden geldiklerinden, Araplar'ın bilmediği bir çok mesleklere sahiptiler. Ayrıca onların Arabistan dışındaki dünya ile de ilişkileri bulunduğundan, Medine'den ve Arabistan'ın kuzey bölgesinden buğday ithal edip hurma ihracaatı yapıyorlardı. Tavukçuluk ve balıkçılık ellerinde olduğu gibi, kumaş da dokuyorlardı.
Yer yer meyhaneler açmışlardı ve Şam'dan şarap getirip buralarda satıyorlardı. Benu Kaynuka, genelde meslekleri olan kuyumculuk, demircilik ve madeni eşya imalatı ile uğraşıyorlardı. Bununla pek yüksek kârlar elde ediyorlarsa da asıl gelir kaynakları tefecilikti. Öyle ki tüm Arabistan'da muazzam bir tefecilik şebekesi kurmuşlardı ve böylelikle Arapları tuzaklarına düşürüyorlardı. Özellikle kendilerinden borç alarak, şan ve şöhretlerini artırma hastalığına yakalanan Arap kabile reisleri Yahudilerin tuzağına düşmüştü. Bunlar yüksek faizlerle Yahudilerden borç alıyorlar ve Yahudiler de buna kat kat faizi ekleyerek onları kendilerine bağımlı kılıyorlardı. İşte bu yüzden Araplar, ekonomik bakımdan müthiş bir mali kriz yaşıyor ve dolayısıyla Yahudilere büyük kin ve nefret besliyorlardı.
Yahudiler ticarî ve malî çıkarları gereğince, Araplardan hiçbir kabileyi, başka bir kabileye karşı desteklemezlerdi. Ayrıca Arapların kendi aralarında savaşmaları onların işine geliyordu. Çünkü onlar, Arapların bir araya gelmeleri halinde, tefecilik yoluyla kazandıkları bunca verimli araziyi, bağ ve bahçeyi kendilerine bırakmayacaklarını biliyorlardı. Bunun yanısıra her Yahudi kabilesi, kendilerine saldırmasından korktukları başka bir kabileye karşı, güçlü bir Arap kabilesinin himayesine girmişti. Dolayısıyla zaman zaman bir Arap kabilesine karşı savaşan müttefikine yardım uğruna, karşı kabilenin müttefiki olan bir başka Yahudi kabilesi ile de savaşmak zorunda kalıyorlardı. Medine'de Benu Kurayza ve Benu Nadir kabileleri Evs Kabilesiyle, Benu Kaynuka da Hazreç kabilesiyle müttefikti. Hicretten bir süre önce, Evs ve Hazreç kabileleri arasında, Buas mevkiinde çok şiddetli bir savaş vuku buldu ve müttefik kabileler birlikte savaştılar.
İşte bu şartlar içerisinde İslâm Medine'ye ulaştı ve Hz. Peygamber (s.a) (s.a) hicret ederek, orada İslâm devletini kurdu. Hz. Peygamber (s.a) devleti kurduktan sonra ilk iş olarak, Evs, Hazreç ve Muhacirleri bir araya getirerek orada bir toplum oluşturmuştur. İkinci iş olarak, bu Müslüman toplum ile Yahudiler arasında açık bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşmanın şartları gereğince, hiç kimsenin bir başkasının hakkını yemeyeceği ve dış düşmana karşı Medine'nin birlikte savunulacağı karara bağlanmıştır. Bu anlaşmaya göre, Yahudiler ile Müslümanların birbirlerine karşı sorumlulukları şu şekilde belirlenmiştir.
"Yahudiler kendi savaş masraflarını kendileri karşılayacaklardır. Taraflar, bir saldırı olması halinde, birbirlerine yardım etmeye zorunludurlar. Birbirlerine iyi niyetli davranacaklar, hak ve iyilik için yardımlaşılacak, kötülük ve günah için değil. Birbirlerine zulmetmeyeceklerdir.
Mazlumlar korunacaklardır. Şayet savaş uzarsa, yapılan masrafa taraflar ortak olacaklardır. Bu antlaşmayı yapanlara Medine'de fitne ve fesad çıkarmak yasaktır. Fesat çıkma ihtimali olan bir anlaşmazlıkta kararı, Allah'ın Kitabı'na göre Muhammed verecektir. (...) Kureyş ve müttefiklerine hiç kimse destek çıkmayacaktır. Medine'ye dışarıdan bir saldırı olması halinde müttefikler birbirlerine yardım edeceklerdir. (...) Taraflar kendi bölgelerinin savunmasından kendileri sorumludurlar." (İbn Hişam, cilt: 2, sh: 147-150)
Bu kesin ve açık bir anlaşmaydı ve Yahudiler bu antlaşmayı kabul etmişlerdi. Fakat çok geçmeden, Hz. Muhammed'e (s.a) , İslâm'a ve Müslümanlara karşı düşmanca bir tavır takınıp, zamanla düşmanlıklarını artırdılar. Bu tavırları üç nedene dayanmaktaydı:
a) Yahudiler, Hz. Peygamber'i (s.a) herhangi bir kabile reisi gibi görmek istiyorlar ve bunun siyasî bir antlaşma olduğu fikrinden hareketle, her iki tarafın da bu antlaşmayı kendi dünyevî çıkarları için yaptığını sanıyorlardı. Ancak Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'a, Peygamberlere, Kitaplara, Ahirete (onların peygamber ve kitapları da dahil) iman etmeye Tevhid'e ve Allah'ın hükümlerine itaate, ilâhî sınırların içinde kalmaya, tıpkı kendi peygamberlerinin çağırdığı gibi davet ettiğini görünce, bu onlara çok ağır geldi ve bu evrensel hareketin başarılması halinde, dinî ve millî gururlarının kırılacağından korktular.
b) Evs, Hazreç ve Muhacirlerin arasında bir kardeşliğin tesis olunduğunu ve civardaki Arap kabilelerinden İslâm'ı kabul edenlerin bu kardeşliğe katılmak suretiyle bir toplum vücuda getirmeye başladıklarını görünce, asırlardır Arap kabileleri arasında nifak çıkararak menfaat sağladıklarını fakat şimdi bu dinin Arapları bir araya toplayarak, bir güç haline getirdiğinden, artık eski oyunlarını sürdüremeyeceklerini anladılar.
c) Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği dini, ahlâkî ve sosyal kanunlar, tefecilik yoluyla kazandıklarını gayr-i meşru kazanç olarak ilan ediyordu. Bu yüzden Yahudiler, Hz. Muhammed'in (s.a) Araplar üzerinde bir hakimiyet sağlaması halinde, bunun kendilerinin sonu demek olacağını düşünmeye başladılar.
Tüm bu nedenler dolayısıyla Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkmak, artık Yahudiler için milli bir dava görünümü kazanmıştı. Öyle ki onun yenilmesi için her türlü yola baş vurmaktan kaçınmıyorlardı. Hz. Muhammed (s.a) hakkında birçok yalan, iftira ve kuşkular ortaya atarak, bunları çevreye yayıyorlar ve böylece şüpheye düşüp bu dini terketmeleri için İslâm'a girenleri yanıltmaya çalışıyorlardı.
Hatta kendileri önce İslâm'a giriyor, sonra da dönüyorlardı, ki böylece "Demek ki bu işte bir bit yeniği var. Yoksa bunlar Müslüman olduktan sonra, dönmezlerdi" diye düşünerek halkta Hz. Peygamber (s.a) ile ilgili olarak yanlış kanaatler uyanmasını istiyorlardı. Fitne çıkartabilmek için münafıklarla işbirliği yapıyorlardı ve İslâm düşmanı kişi ve kabilelerle irtibat halindeydiler. Müslümanlar arasında fesat çıkarabilmek için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı. Bu hususta özellikle Evs ve Hazreç kabilesini hedef almışlardı, zira onlarla uzun bir süre müttefik olmuşlardı. Aralarında yeniden savaş çıkıp İslâm'ın kendilerine bağışladığı kardeşliğin parçalanması için bilhassa Buas Savaşı'na tekrar tekrar değiniyorlardı. Ayrıca Müslümanları ekonomik bakımdan perişan edebilmek için adeta çırpınıyorlardı. Öyle ki, alışveriş yaptıkları biri, İslâm'ı kabul ederse eğer, ona zarar verebilmek için her türlü yola baş vuruyorlardı. Bir Müslümandan alacakları varsa, bunu hemen tahsil etmeye çalışıyor ve böylelikle o Müslümanı zor duruma düşürüyorlardı. Yok eğer borçları varsa, ödememek için borçlarını inkar ediyorlar ve "Biz senden borç aldığımızda sen başka dindeydin, şimdi ise, dinini değiştirdiğinden bizden alacağını istemeye hakkın yoktur" diyorlardı. Bu konudaki bir çok örneği Ali İmran Suresi'nin 75. ayetinin açıklama notunda, Taberi, Nisâburî, Taberanî ve Alusî'den naklen zikretmiştik.
Yahudiler, antlaşmaya karşı bu açık açık düşmanca tavırlarını Bedir Savaşı'ndan önce takınmışlardı. Bedir Savaşı'nda Hz. Peygamber (s.a) ve Müslümanlar Kureyşlileri mağlup edince, bu sefer düşmanlıkları daha da artmıştı. Çünkü onlar Müslümanların Kureyşliler karşısında yenileceklerini ve böylece yok olacaklarını sanıyorlardı. Bu yüzden de İslâm'ın Bedir'deki galibiyet haberi gelmeden önce Medine'de çevreye asılsız bir haber fısıldayarak Hz. Peygamber'in (s.a.) öldürüldüğünü, Müslümanların yenildiğini ve Kureyş ordusunun Ebu Cehil komutasında Medine'ye doğru ilerlediğini yaydılar. Ancak olayların beklentilerinin aksine gelişmesi, onları müthiş derecede öfkelendirmişti. Benu Nadir'in Reisi Ka'b bin Eşref bunun üzerine, "Allah'a yemin ederim ki, Muhammed Kureyş'in ileri gelenlerini öldürmüşse eğer, yerin altı bizim için yerin üstünden daha iyidir." demiş ve daha sonra Mekke'ye gidip öldürülen Kureyşli liderlerin ardından kışkırtıcı şiirler okuyarak intikam almaları için Mekke'lileri tahrik etmeye çalışmıştı. Medine'ye döndükten sonra da öfkesini bastırmak amacıyla Müslüman kız ve kadınlar hakkında aşk şiirleri okumaya başlamıştı. En sonunda onun bu fesat ve ahlaksızlığından bıkan Hz. Peygamber (s.a) Hicri 3. yılın Rebi'ul-Evvel ayında Muhammed bin Mesleme el-Ensarî'yi gönderip onu öldürtmüştür. (İbn Sa'd, İbn Hişam, Taberi)
Bedir Savaşı'ndan sonra antlaşmayı ilk ihlal eden Yahudi kabilesi Benu Kaynuka, Medine içinde bir mahallede yaşıyordu. Kuyumculuk, demircilik ve madeni eşya imalatı ile uğraşıyorlardı. Bu bakımdan Medine'liler, onlarla sürekli alışveriş yaparlardı. Beni Kaynuka Yahudileri cesaretlerine çok güvenirlerdi. Demircilik yaptıklarından, onlarda yetişen her çocuk silahlıydı. İçlerinde savaşabilecek durumda en az 700 silahlı muharip bulunuyordu. Bunun yanısıra onlar Hazreç'in eski müttefiki olmalarına da güveniyorlardı. Nitekim Hazreç kabilesinin Reisi Abdullah İbn Übey onları destekliyordu.
Benu Kaynuka Yahudileri Bedir Savaşı'ndan sonra, çarşıya gelen Müslümanlara eziyet etmeye başlayacak kadar kudurmuşlardı. Hatta bir gün çarşıda Müslüman bir kadını soymuşlardı. Bunun üzerine büyük bir fırtına koptu ve çıkan hadisede bir Müslüman ile Bir Yahudi öldürüldü. İş bu noktaya gelince, Hz. Peygamber (s.a) bizzat, Yahudilerin mahallesine gitti ve onları toplayarak yola gelmeleri için onlara nasihat etti. Fakat buna rağmen onlar, "Ey Muhammed, sen bizi o öldürdüğün savaş bilmeyen Kureyş mi sanıyorsun. Bizimle savaşmaya yeltenirsen, cesaretin ne olduğunu görürsün!" şeklinde bir karşılık verdiler. Bu sözler oradaki antlaşmayı bozmak ve açıkça bir savaş ilanı demekti. En sonunda Hz. Peygamber (s.a) Hicrî 2. yılın Şevval (başka bir rivayete göre Zi'l-Kade) ayında onların mahallesini abluka altına aldı ve 15 gün süren abluka sonunda teslim oldular. Müslümanlarla savaşan tüm Yahudi savaşçıları esir alındılar. Abdullah İbn Übey'in onların affı için şiddetle ısrar etmesi üzerine, Hz. Peygamber (s.a) onun isteğini kabul etmiş ve tüm mal, silah ve sanayi aletlerini bırakarak Medine'yi terketmeleri şartıyla Benu Kaynuka'yı serbest bırakmıştı. (İbn Sa'd, İbn Hişam ve Taberi)
Beni Kaynuka'nın Medine'den çıkarılması ve Kab bin Eşref'in öldürülmesi gibi iki sert tepkiden sonra, bunlar Yahudileri öyle korkuttu ki hiçbir kötü davranışta bulunmaya cesaret edemediler. H. 3. yılın Şevval ayında Bedir'in intikamını almak amacıyla Kureyşliler Medine'ye saldırmak için büyük bir hazırlık yaptılar ve Medine'ye doğru yola koyuldular. Kureyş'in 3.000 askerine karşı Hz. Peygamber'in (s.a.) 1.000 asker çıkarabildiğini ve bunlardan 300 münafıkın geri döndüğünü gören Yahudiler, Müslümanlara yardım etmeyerek antlaşmaya ilk defa açıktan karşı çıktılar. Oysa yapılan antlaşma gereğince Medine'yi Müslümanlarla birlikte savunmak zorundaydılar. Üstelik Müslümanların Uhud Savaşı'nda büyük bir zarara uğradıklarını görünce Yahudilerin cesaretleri iyiden iyiye artmıştı.
Öyle ki Benu Nadir, Hz. Peygamber'e (s.a.) , suikast tertiplemiş, fakat hain planları başarısız kalmıştı. Bu vak'a şöyle olmuştur: Bir-i Maune gazvesinden sonra (Hicrî 4. yılın sefer ayı) Amr bin Umeyye Demri, intikamını almak isterken yanlışlıkla Hz. Peygamber (s.a) ile müttefik olan Benu Amir'den iki kişiyi öldürür. Amr, onları kendi düşmanları zannedip öldürdüğünden dolayı maktüllerin fidyesini vermek Müslümanlara vacip olmuştu. Benu Amir ile Benu Nadir'in de müttefik olması nedeniyle Hz. Peygamber, yanına birkaç kişi alarak, fidyeye iştirak etmelerini sağlamak amacıyla Benu Nadir'in mahallesine gider. Hz. Peygamber (s.a) oraya varınca, Yahudiler onu meşgul etmek için lafa tutarlar ve bu sırada Hz. Peygamber'in (s.a.) önünde oturduğu duvarın damına çıkardıkları bir adamı büyük bir taşı Hz. Peygamber'in (s.a.) üzerine atması için görevlendirirler. Ancak o adam daha harekete geçmeden önce Allah, Peygamberini haberdar eder ve Hz. Peygamber (s.a) de hemen oradan ayrılarak Medine'ye döner.
Artık bundan sonra onlara hüsnüniyetle davranmanın bir anlamı kalmamıştı. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a) hemen bir ültimatom göndererek, "Yapmak istediklerinizi öğrendim. Dolayısıyla 10 gün içinde Medine'yi terkedin. Bundan sonra sizlerden orada kim ele geçerse öldürülecektir" diye Yahudilere kararını bildirmiştir. Abdullah İbn Ubey'in kendilerine, "İkibin kişiyle ben size yardım ederim. Benu Kurayza ve Benu Gatafan da yardıma gelecekler. Hiç taviz vermeyin ve yerinizi terketmeyin" şeklinde bir haber göndermesi üzerine, Hz. Peygamber'e (s.a) , ne yaparsa yapsın Medine'yi terketmeyecekleri cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber'de Hicrî 4. yılın Rebi'ul-Evvel ayında onları kuşatma altına alır ve birkaç günlük (bazılarına göre 6 gün, bazılarına göre 15 gün) muhasaradan sonra, silahları dışında develerine yükleyebildiklerini yanlarına almak şartıyla Medine'yi terketmeye razı oldular. Böylece aralarında İslâm'ı seçip kalan iki kişi dışında, bu ikinci yahudi kabilesi de Medine'yi terketmiş ve Şam ve Hayber'e doğru gitmişlerdir.
İşte Haşr Suresi'nde, bu olay hakkında mütealalar yapılmıştır.
Konu: Surenin konusu, yukarıda da açıklandığı gibi Benu Nadir ile yapılan savaş hakkındaki yorumları ihtiva etmektedir. Surede konular toplam dört başlık altında incelenmiştir:
1-4- İnsanlar Benu Nadir'in akibetinden ibret almaya davet edilmişlerdir. Sayıları, mal ve servetleri Müslümanlardan kat kat fazla olan, sağlam kaleler içinde korunan büyük bir kabile bile birkaç günlük kuşatmaya dayanamamış, hiçbir ölüm hadisesi olmaksızın asırlardır oturdukları ev ve yurtlarını bırakıp, gitmeye razı olmuşlardır.
Burada Allah Teâlâ bunun Müslümanların kendi güçleri nedeniyle olmadığını, fakat onlar Allah ve Rasulü'ne karşı geldikleri için böyle bir akıbetle karşılaştıklarını vurgulamaktadır. Kim Allah'ın gücüne karşı çıkarsa, sonu böyle olur.
5- Bu bölümde bir takım savaş kaideleri beyan edilmiştir. Düşmanın bölgesinde savaş nedeniyle tahribat yapmak, yeryüzünü ifsad etmek değildir.
6-10- Bu bölümde de, bir ülkenin arazi ve servetinin gerek savaşarak, gerekse savaşmadan ele geçtiğinde, nasıl idare edileceği anlatılmıştır. Çünkü ilk defa Müslümanların eline fetholunmuş bir bölge geçmişti.
11-17, Bu bölümde münafıkların Benu Nadir ile savaş esnasında takındıkları tavır mütalaa edilmiş ve böyle davranmalarının asıl nedenleri irdelenmiştir.
18-24- Son bölümde, mümin olduklarını iddia edip Müslümanların arasına giren, ama iman ruhundan yoksun kimselere seslenilmektedir. Onlara şöyle deniliyor: "İmanın asıl iktizası takva ve fısk arasındaki farkı bilebilmektir. Kendisine inandıklarını iddia ettikleri Kur'an'ın önemi nedir? Ve kendisine inandıklarını iddia ettikleri Allah'ın sıfatları nelerdir?"
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
59
Toplanma · Medine
الحشر
24
Sure Adı Açıklaması
Bu sure, adını 2. ayette geçen "Haşr" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Said bin Cübeyr'den (r.a) rivayet edildiğine göre, O, İbn Abbas'a Haşr Suresi'ni sorduğunda, İbn Abbas, "Bu sure, tıpkı Enfal Suresi'nin Bedir Savaşı hakkında nazil olması gibi, Benu Nadir ile yapılan savaş hakkında nazil olmuştur," diye cevap verir. (Buhari, Müslim) . Said bin Cebeyr'den nakledilen başka bir rivayete göre, İbn Abbas, "Bu sureye Nadir Suresi de diyebilirsiniz" demiştir. Aynı görüş Mücahid, Katade, Zührî, İbn Zeyd, Yezid bin Ruman ve Muhammed bin İshak'tan da mervidir. Bu rivayetlerin hepsi de, surede sözü geçen Ehli Kitab'ın Benu Nadir olduğu hususunda ittifak halindedirler. Yezid bin Ruman, Mücahid ve İbn İshak'a göre sure tamamiyle bu savaş ile ilgili nazil olmuştur.
Bu savaşın ne zaman vuku bulduğu ile ilgili olarak İmam Zührî, Urve bin Zübeyr'den naklen savaşın Bedir'den 6 ay sonra vuku bulduğunu söylüyor. Ancak buna karşı, İbn Said, İbn Hişam ve Belâzurî, bu savaşın 4. hicrî yılın Rebi'ul-Evvel ayında vuku bulduğunu yazmaktadırlar ki doğru olanı da budur. Çünkü tüm rivayetler bu savaşın, Bîri Maune gazvesi sonunda vuku bulduğunda görüş birliği içindedirler. Yine Bîri Maune gazvesinin, Uhud Savaşı'ndan sonra vuku bulduğu tarihen sabittir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan:Bu surenin muhtevasını daha iyi kavrayabilmek için, Medine ve Hicaz Yahudilerinin tarihine bir göz atılması gerekir. Çünkü bu bilinmeden, Hz. Peygamber'in (s.a.v) Yahudilere nasıl muamele ettiğinin sebeplerini anlamak çok güç olur.Arabistan'daki Yahudiler ile ilgili olarak yazılmış güvenilir bir tarih çalışması bulunmadığı gibi, tarihleri hakkında bilgi sahibi olabileceğimiz kendi yazdıkları bir belge veya eser de yoktur. Arabistan dışındaki Yahudi tarihçi ve müellifler de onlar hakkında bir şey yazmamışlardır. Yazmayışlarının nedeni olarak da, onların genel Yahudi toplumundan koptuklarını, diğer Yahudilerle bir alakaları kalmadığını göstermektedirler. Bu bakımdan Arabistan dışındaki Yahudiler, onları kendilerinden saymazlar, zira Hicazlı Yahudiler İbrani kültüründen koptukları gibi, kültür ve hatta lisanları dahi Araplaşarak asimile olmuş ve İbranice'yi bile unutmuşlardı. 1. Miladi asra kadar Hicaz'daki hiçbir tarihi eser ve belgede, birkaç Yahudi ismi dışında, onlara ait hiçbir iz yoktur. Dolayısıyla Hicaz Yahudileri ile ilgili birçok bilgi, Araplar arasında yaygınlaşmış şifahî kaynaklara dayanır. Bu bilgilerin kaynağı da bizzat o dönemin ve o bölgenin Yahudileridir.
Arabistan'daki Yahudilerin iddialarına göre, kendileri, Hz. Musa'nın (s.a) son dönemlerinde Hicaz'a gelmiş ve orada yerleşmişlerdir. Bunu şöyle özetleyebiliriz: Hz. Musa, Yesrib (Medine) bölgesindeki Amalika kabilesine karşı bir ordu gönderip, onlara bu kabileden kimseyi hayatta bırakmamalarını emreder. Bu bölgeye gelen İsrail ordusu, Hz. Musa'nın emrini ifa eder ama çok yakışıklı bir delikanlı olan Amalika kralının oğlunu öldürmeyip yanlarına alarak, Filistin'e getirirler. Ancak onlar Filistin'e daha gelmeden Hz. Musa vefat ettiğinden, onun yerine geçenler, 'Amalika kabilesinden hiç kimseyi hayatta bırakmamanızı size bir peygamber emretmişti. Oysa siz bu genci hayatta bırakmakla onun buyruğuna karşı gelmiş oldunuz' diye bu orduyu suçlayarak toplumdan tecrid ederler. Onlar da bunun üzerine Yesrib'e (Medine) geri dönerek, oraya yerleşirler. (Kitab-ul-Ağani, cilt. 19 sh. 94) Böylece Yahudiler Arabistan'a 12 asır önce yerleştiklerini iddia etmiş oluyorlardı. Ancak bu iddiayı destekleyici hiçbir tarihi delil bulunamamaktadır. Muhtemelen Yahudiler eski ve yüce bir nesilden geldiklerine Arapları inandırabilmek için böyle bir hikayeyi uydurmuşlardır.
Yahudilerin bir başka rivayetine göre onlar M.Ö. 587'de Buhtun-Nasr'ın Beyt-i Mukaddes'i yakıp yıktığı ve Yahudileri dağıttığı bir dönemde birçok kabile Hicaz'a gelip Vadi'l-Kura, Teyma ve Yesrib bölgelerine yerleşmişlerdir.
Yahudilerin yerleşim bölgelerini gösteren harita:
(Fütuhu'l-Buldan, Belâzurî) . Ancak bu iddianın da tarihî bir mesnedi yoktur. Bu da muhtemelen yine Yahudilerin, yüce ve kadim bir nesil olduklarını kanıtlayabilmek için uydurdukları hikayelerden biridir.
M.S. 70'te Rumların, Filistin'de Yahudileri katlettikleri ve M.S. 132'de bir kısmını Filistin'den sürdükleri sabit olan tarihi gerçeklerdendir. Bu dönemde Filistin'den kaçan birçok Yahudi kabilesi, gelip Hicaz'a sığınmıştır. Çünkü, Güney Filistin, Arabistan'a yakındır. Böylece onlar Arabistan'a gelip, yeşillik bir bölgeye yerleşmişler, daha sonra da hileyle ve bilhassa tefecilik olan mesleklerini icra ederek yavaş yavaş buraları ellerine geçirmişlerdir. Eyle, Makne, Tebuk, Teyma, Vadi'l-Kura, Fedek ve Hayber hep onların eline geçmişti. Bu kabileler Benu Kurayza, Benu Nadir, Benu Kaynuka ve Benu Bahdal idi.
Medine'ye yerleşen kabileler içinde en meşhurları Benu Nadir ile Benu Kurayza'dır. Çünkü kahinlik ve dini liderlik bu kabilelerdeydi ve en soylu kabileler olarak kabul görülüyorlardı. Yahudiler Medine'ye geldiklerinde, onrada bulunan bazı Arap kabileleri üzerinde tahakküm kurarak, Medine'nin hakimi olmuşlardı. Bundan yaklaşık 3 asır sonra M.S. 450 ve 451 de büyük Yemen seli dolayısıyla (bu vak'a Sebe' Suresi'nde zikredilmiştir) Sebe kavimlerinden bazı kabileler Yemen'den kaçıp Arapların bölgesine göç etmek zorunda kalmışlardı. Bu kabileler içinde Gassan'lılar Şam'a, Lahmi'ler Irak'a, Benu Huzaa Cidde ve Mekke arasında bir bölgeye, Evs ve Hazreç Medine'ye gelerek yerleşmişlerdi. Ancak Medine'ye Yahudiler hakim olduğundan, başlangıçta Evs ve Hazreç'e toprak vermişler ve bu iki Arap kabilesi de çöle yerleşmek zorunda kalmıştı. Sonunda Evs ve Hazreç'in ileri gelenlerinden bir şahıs, Şam'a yerleşmiş akraba kabile olan Gassan'lılardan yardım istemiş ve Şam'dan büyük bir ordu gelerek Medine'deki Yahudi gücünü kırmıştır. Bunun üzerine de Evs ve Hazreç kabileleri Medine'de tamamen hakimiyeti ele geçirmişler, iki büyük Yahudi kabilesi Benu Nadir ve Benu Kurayza, şehri terketmiş ve üçüncü kabile Benu Kaynuka da bu iki Yahudi kabilesiyle iyi geçinemediğinden şehir içinde kalmıştır. Ancak şehir içinde kalabilmek için Benu Kaynuka, Hazreç kabilesinin; buna karşı şehrin çevresinde kalabilmek için Benu Nadir ile Benu Kurayza da Evs kabilesinin himayesi altına girmişlerdir.
Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye hicretinden önce ve hemen sonrasında Arabistan'da ve bilhassa Medine'de Yahudilerin durumu şöyleydi:
Yahudilerin dil, giyim, kültür, örf ve adetleri tamamıyle Araplaşmıştı. Öyle ki çocuğunun adı bile Arapçaydı. Hatta Hicaz'a yerleşmiş 12 Yahudi kabilesinden Benu Zavra'nın dışında hiçbir kabilenin adı İbranice değildi. İçlerinde birkaç alim dışında kimse İbranice bilmezdi. Cahiliyye döneminin Yahudi şairlerinin şiirleri ile Arap şairlerinin şiirleri dil, düşünce ve konu bakımından hiç farklı bir nitelik taşımazdı. Yahudiler ile Araplar aralarında kız alıp veriyorlardı. Aslında, onlarla Araplar arasında dinleri dışında bir fark vardı denemezdi. Ama buna rağmen Arapların içinde tümüyle asimile olmamışlar ve inatla Yahudilik şuurunu devam ettirmişlerdi. Zahiren Araplaşmalarına gelince, Arabistan'da kalabilmek için başka çareleri yoktu.
Bu zahirî Araplaşma nedeniyle yanılan bazı müsteşrikler, onların aslen Yahudi olmadıklarını ve Yahudiliği kabul etmiş Araplar olduklarını veya en azından çoğunluğu Yahudi Arapların teşkil ettiğini sanmışlardır. Fakat Yahudilerin Arabistan'da kendi dinlerini yaymaya çalıştıklarını veya onların alimlerinin, Hıristiyan papazları gibi Araplara Yahudilik propagandası yaptıklarını gösteren hiçbir tarihi delil yoktur. Aksine Yahudilerde millî gurur ve tekebbürün olduğunu açıkça müşahede edebiliyoruz. Bu yönden Araplara "Centile" (Ümmî) yani vahşî ve cahil diyorlardı. Onlar ümmilerin Yahudiler gibi insani haklara sahip olduklarına inanmıyor, ümmilerin mallarının meşru veya gayri meşru yolla elde edilebileceğini, onların malını almanın Yahudilere helal olduğunu sanıyorlardı. Arapların ileri gelen bir kaçı dışında, diğer Arapların Yahudiliğe girip, kendileriyle eşit olacaklarına ihtimal dahi vermezlerdi. Birkaç kişinin Yahudiliğe girdiğini gösteren özel vak'alar dışında herhangi bir Arap kabilesinin ya da Arap büyüğünün Yahudiliğe katıldığına dair hiçbir tarihi delil yoktur. Üstelik Yahudilerde dinlerini tebliğ etme gibi bir merak yoktu, onlar sadece ticaretlerini düşünüyorlardı. Dolayısıyla Arabistan'da Yahudilik bir din olarak yayılmamıştı ve birkaç kabilenin milli gurur aracı olmaktan öte bir anlam taşımıyordu. Ancak yine de Yahudi bilginler muskacılık, sihir, müneccimlik gibi meslekleri bir kazanç aracı olarak kullanmış ve Araplar arasında kendilerine bilgin ve kahin şeklinde bir yer edinmişlerdi.
Arap kabilelerinin karşısında ekonomik bakımdan Yahudiler daha güçlüydüler. Çünkü onlar, Filistin ve Şam gibi gelişmiş bölgelerden geldiklerinden, Araplar'ın bilmediği bir çok mesleklere sahiptiler. Ayrıca onların Arabistan dışındaki dünya ile de ilişkileri bulunduğundan, Medine'den ve Arabistan'ın kuzey bölgesinden buğday ithal edip hurma ihracaatı yapıyorlardı. Tavukçuluk ve balıkçılık ellerinde olduğu gibi, kumaş da dokuyorlardı.
Yer yer meyhaneler açmışlardı ve Şam'dan şarap getirip buralarda satıyorlardı. Benu Kaynuka, genelde meslekleri olan kuyumculuk, demircilik ve madeni eşya imalatı ile uğraşıyorlardı. Bununla pek yüksek kârlar elde ediyorlarsa da asıl gelir kaynakları tefecilikti. Öyle ki tüm Arabistan'da muazzam bir tefecilik şebekesi kurmuşlardı ve böylelikle Arapları tuzaklarına düşürüyorlardı. Özellikle kendilerinden borç alarak, şan ve şöhretlerini artırma hastalığına yakalanan Arap kabile reisleri Yahudilerin tuzağına düşmüştü. Bunlar yüksek faizlerle Yahudilerden borç alıyorlar ve Yahudiler de buna kat kat faizi ekleyerek onları kendilerine bağımlı kılıyorlardı. İşte bu yüzden Araplar, ekonomik bakımdan müthiş bir mali kriz yaşıyor ve dolayısıyla Yahudilere büyük kin ve nefret besliyorlardı.
Yahudiler ticarî ve malî çıkarları gereğince, Araplardan hiçbir kabileyi, başka bir kabileye karşı desteklemezlerdi. Ayrıca Arapların kendi aralarında savaşmaları onların işine geliyordu. Çünkü onlar, Arapların bir araya gelmeleri halinde, tefecilik yoluyla kazandıkları bunca verimli araziyi, bağ ve bahçeyi kendilerine bırakmayacaklarını biliyorlardı. Bunun yanısıra her Yahudi kabilesi, kendilerine saldırmasından korktukları başka bir kabileye karşı, güçlü bir Arap kabilesinin himayesine girmişti. Dolayısıyla zaman zaman bir Arap kabilesine karşı savaşan müttefikine yardım uğruna, karşı kabilenin müttefiki olan bir başka Yahudi kabilesi ile de savaşmak zorunda kalıyorlardı. Medine'de Benu Kurayza ve Benu Nadir kabileleri Evs Kabilesiyle, Benu Kaynuka da Hazreç kabilesiyle müttefikti. Hicretten bir süre önce, Evs ve Hazreç kabileleri arasında, Buas mevkiinde çok şiddetli bir savaş vuku buldu ve müttefik kabileler birlikte savaştılar.
İşte bu şartlar içerisinde İslâm Medine'ye ulaştı ve Hz. Peygamber (s.a) (s.a) hicret ederek, orada İslâm devletini kurdu. Hz. Peygamber (s.a) devleti kurduktan sonra ilk iş olarak, Evs, Hazreç ve Muhacirleri bir araya getirerek orada bir toplum oluşturmuştur. İkinci iş olarak, bu Müslüman toplum ile Yahudiler arasında açık bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşmanın şartları gereğince, hiç kimsenin bir başkasının hakkını yemeyeceği ve dış düşmana karşı Medine'nin birlikte savunulacağı karara bağlanmıştır. Bu anlaşmaya göre, Yahudiler ile Müslümanların birbirlerine karşı sorumlulukları şu şekilde belirlenmiştir.
"Yahudiler kendi savaş masraflarını kendileri karşılayacaklardır. Taraflar, bir saldırı olması halinde, birbirlerine yardım etmeye zorunludurlar. Birbirlerine iyi niyetli davranacaklar, hak ve iyilik için yardımlaşılacak, kötülük ve günah için değil. Birbirlerine zulmetmeyeceklerdir.
Mazlumlar korunacaklardır. Şayet savaş uzarsa, yapılan masrafa taraflar ortak olacaklardır. Bu antlaşmayı yapanlara Medine'de fitne ve fesad çıkarmak yasaktır. Fesat çıkma ihtimali olan bir anlaşmazlıkta kararı, Allah'ın Kitabı'na göre Muhammed verecektir. (...) Kureyş ve müttefiklerine hiç kimse destek çıkmayacaktır. Medine'ye dışarıdan bir saldırı olması halinde müttefikler birbirlerine yardım edeceklerdir. (...) Taraflar kendi bölgelerinin savunmasından kendileri sorumludurlar." (İbn Hişam, cilt: 2, sh: 147-150)
Bu kesin ve açık bir anlaşmaydı ve Yahudiler bu antlaşmayı kabul etmişlerdi. Fakat çok geçmeden, Hz. Muhammed'e (s.a) , İslâm'a ve Müslümanlara karşı düşmanca bir tavır takınıp, zamanla düşmanlıklarını artırdılar. Bu tavırları üç nedene dayanmaktaydı:
a) Yahudiler, Hz. Peygamber'i (s.a) herhangi bir kabile reisi gibi görmek istiyorlar ve bunun siyasî bir antlaşma olduğu fikrinden hareketle, her iki tarafın da bu antlaşmayı kendi dünyevî çıkarları için yaptığını sanıyorlardı. Ancak Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'a, Peygamberlere, Kitaplara, Ahirete (onların peygamber ve kitapları da dahil) iman etmeye Tevhid'e ve Allah'ın hükümlerine itaate, ilâhî sınırların içinde kalmaya, tıpkı kendi peygamberlerinin çağırdığı gibi davet ettiğini görünce, bu onlara çok ağır geldi ve bu evrensel hareketin başarılması halinde, dinî ve millî gururlarının kırılacağından korktular.
b) Evs, Hazreç ve Muhacirlerin arasında bir kardeşliğin tesis olunduğunu ve civardaki Arap kabilelerinden İslâm'ı kabul edenlerin bu kardeşliğe katılmak suretiyle bir toplum vücuda getirmeye başladıklarını görünce, asırlardır Arap kabileleri arasında nifak çıkararak menfaat sağladıklarını fakat şimdi bu dinin Arapları bir araya toplayarak, bir güç haline getirdiğinden, artık eski oyunlarını sürdüremeyeceklerini anladılar.
c) Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği dini, ahlâkî ve sosyal kanunlar, tefecilik yoluyla kazandıklarını gayr-i meşru kazanç olarak ilan ediyordu. Bu yüzden Yahudiler, Hz. Muhammed'in (s.a) Araplar üzerinde bir hakimiyet sağlaması halinde, bunun kendilerinin sonu demek olacağını düşünmeye başladılar.
Tüm bu nedenler dolayısıyla Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkmak, artık Yahudiler için milli bir dava görünümü kazanmıştı. Öyle ki onun yenilmesi için her türlü yola baş vurmaktan kaçınmıyorlardı. Hz. Muhammed (s.a) hakkında birçok yalan, iftira ve kuşkular ortaya atarak, bunları çevreye yayıyorlar ve böylece şüpheye düşüp bu dini terketmeleri için İslâm'a girenleri yanıltmaya çalışıyorlardı.
Hatta kendileri önce İslâm'a giriyor, sonra da dönüyorlardı, ki böylece "Demek ki bu işte bir bit yeniği var. Yoksa bunlar Müslüman olduktan sonra, dönmezlerdi" diye düşünerek halkta Hz. Peygamber (s.a) ile ilgili olarak yanlış kanaatler uyanmasını istiyorlardı. Fitne çıkartabilmek için münafıklarla işbirliği yapıyorlardı ve İslâm düşmanı kişi ve kabilelerle irtibat halindeydiler. Müslümanlar arasında fesat çıkarabilmek için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı. Bu hususta özellikle Evs ve Hazreç kabilesini hedef almışlardı, zira onlarla uzun bir süre müttefik olmuşlardı. Aralarında yeniden savaş çıkıp İslâm'ın kendilerine bağışladığı kardeşliğin parçalanması için bilhassa Buas Savaşı'na tekrar tekrar değiniyorlardı. Ayrıca Müslümanları ekonomik bakımdan perişan edebilmek için adeta çırpınıyorlardı. Öyle ki, alışveriş yaptıkları biri, İslâm'ı kabul ederse eğer, ona zarar verebilmek için her türlü yola baş vuruyorlardı. Bir Müslümandan alacakları varsa, bunu hemen tahsil etmeye çalışıyor ve böylelikle o Müslümanı zor duruma düşürüyorlardı. Yok eğer borçları varsa, ödememek için borçlarını inkar ediyorlar ve "Biz senden borç aldığımızda sen başka dindeydin, şimdi ise, dinini değiştirdiğinden bizden alacağını istemeye hakkın yoktur" diyorlardı. Bu konudaki bir çok örneği Ali İmran Suresi'nin 75. ayetinin açıklama notunda, Taberi, Nisâburî, Taberanî ve Alusî'den naklen zikretmiştik.
Yahudiler, antlaşmaya karşı bu açık açık düşmanca tavırlarını Bedir Savaşı'ndan önce takınmışlardı. Bedir Savaşı'nda Hz. Peygamber (s.a) ve Müslümanlar Kureyşlileri mağlup edince, bu sefer düşmanlıkları daha da artmıştı. Çünkü onlar Müslümanların Kureyşliler karşısında yenileceklerini ve böylece yok olacaklarını sanıyorlardı. Bu yüzden de İslâm'ın Bedir'deki galibiyet haberi gelmeden önce Medine'de çevreye asılsız bir haber fısıldayarak Hz. Peygamber'in (s.a.) öldürüldüğünü, Müslümanların yenildiğini ve Kureyş ordusunun Ebu Cehil komutasında Medine'ye doğru ilerlediğini yaydılar. Ancak olayların beklentilerinin aksine gelişmesi, onları müthiş derecede öfkelendirmişti. Benu Nadir'in Reisi Ka'b bin Eşref bunun üzerine, "Allah'a yemin ederim ki, Muhammed Kureyş'in ileri gelenlerini öldürmüşse eğer, yerin altı bizim için yerin üstünden daha iyidir." demiş ve daha sonra Mekke'ye gidip öldürülen Kureyşli liderlerin ardından kışkırtıcı şiirler okuyarak intikam almaları için Mekke'lileri tahrik etmeye çalışmıştı. Medine'ye döndükten sonra da öfkesini bastırmak amacıyla Müslüman kız ve kadınlar hakkında aşk şiirleri okumaya başlamıştı. En sonunda onun bu fesat ve ahlaksızlığından bıkan Hz. Peygamber (s.a) Hicri 3. yılın Rebi'ul-Evvel ayında Muhammed bin Mesleme el-Ensarî'yi gönderip onu öldürtmüştür. (İbn Sa'd, İbn Hişam, Taberi)
Bedir Savaşı'ndan sonra antlaşmayı ilk ihlal eden Yahudi kabilesi Benu Kaynuka, Medine içinde bir mahallede yaşıyordu. Kuyumculuk, demircilik ve madeni eşya imalatı ile uğraşıyorlardı. Bu bakımdan Medine'liler, onlarla sürekli alışveriş yaparlardı. Beni Kaynuka Yahudileri cesaretlerine çok güvenirlerdi. Demircilik yaptıklarından, onlarda yetişen her çocuk silahlıydı. İçlerinde savaşabilecek durumda en az 700 silahlı muharip bulunuyordu. Bunun yanısıra onlar Hazreç'in eski müttefiki olmalarına da güveniyorlardı. Nitekim Hazreç kabilesinin Reisi Abdullah İbn Übey onları destekliyordu.
Benu Kaynuka Yahudileri Bedir Savaşı'ndan sonra, çarşıya gelen Müslümanlara eziyet etmeye başlayacak kadar kudurmuşlardı. Hatta bir gün çarşıda Müslüman bir kadını soymuşlardı. Bunun üzerine büyük bir fırtına koptu ve çıkan hadisede bir Müslüman ile Bir Yahudi öldürüldü. İş bu noktaya gelince, Hz. Peygamber (s.a) bizzat, Yahudilerin mahallesine gitti ve onları toplayarak yola gelmeleri için onlara nasihat etti. Fakat buna rağmen onlar, "Ey Muhammed, sen bizi o öldürdüğün savaş bilmeyen Kureyş mi sanıyorsun. Bizimle savaşmaya yeltenirsen, cesaretin ne olduğunu görürsün!" şeklinde bir karşılık verdiler. Bu sözler oradaki antlaşmayı bozmak ve açıkça bir savaş ilanı demekti. En sonunda Hz. Peygamber (s.a) Hicrî 2. yılın Şevval (başka bir rivayete göre Zi'l-Kade) ayında onların mahallesini abluka altına aldı ve 15 gün süren abluka sonunda teslim oldular. Müslümanlarla savaşan tüm Yahudi savaşçıları esir alındılar. Abdullah İbn Übey'in onların affı için şiddetle ısrar etmesi üzerine, Hz. Peygamber (s.a) onun isteğini kabul etmiş ve tüm mal, silah ve sanayi aletlerini bırakarak Medine'yi terketmeleri şartıyla Benu Kaynuka'yı serbest bırakmıştı. (İbn Sa'd, İbn Hişam ve Taberi)
Beni Kaynuka'nın Medine'den çıkarılması ve Kab bin Eşref'in öldürülmesi gibi iki sert tepkiden sonra, bunlar Yahudileri öyle korkuttu ki hiçbir kötü davranışta bulunmaya cesaret edemediler. H. 3. yılın Şevval ayında Bedir'in intikamını almak amacıyla Kureyşliler Medine'ye saldırmak için büyük bir hazırlık yaptılar ve Medine'ye doğru yola koyuldular. Kureyş'in 3.000 askerine karşı Hz. Peygamber'in (s.a.) 1.000 asker çıkarabildiğini ve bunlardan 300 münafıkın geri döndüğünü gören Yahudiler, Müslümanlara yardım etmeyerek antlaşmaya ilk defa açıktan karşı çıktılar. Oysa yapılan antlaşma gereğince Medine'yi Müslümanlarla birlikte savunmak zorundaydılar. Üstelik Müslümanların Uhud Savaşı'nda büyük bir zarara uğradıklarını görünce Yahudilerin cesaretleri iyiden iyiye artmıştı.
Öyle ki Benu Nadir, Hz. Peygamber'e (s.a.) , suikast tertiplemiş, fakat hain planları başarısız kalmıştı. Bu vak'a şöyle olmuştur: Bir-i Maune gazvesinden sonra (Hicrî 4. yılın sefer ayı) Amr bin Umeyye Demri, intikamını almak isterken yanlışlıkla Hz. Peygamber (s.a) ile müttefik olan Benu Amir'den iki kişiyi öldürür. Amr, onları kendi düşmanları zannedip öldürdüğünden dolayı maktüllerin fidyesini vermek Müslümanlara vacip olmuştu. Benu Amir ile Benu Nadir'in de müttefik olması nedeniyle Hz. Peygamber, yanına birkaç kişi alarak, fidyeye iştirak etmelerini sağlamak amacıyla Benu Nadir'in mahallesine gider. Hz. Peygamber (s.a) oraya varınca, Yahudiler onu meşgul etmek için lafa tutarlar ve bu sırada Hz. Peygamber'in (s.a.) önünde oturduğu duvarın damına çıkardıkları bir adamı büyük bir taşı Hz. Peygamber'in (s.a.) üzerine atması için görevlendirirler. Ancak o adam daha harekete geçmeden önce Allah, Peygamberini haberdar eder ve Hz. Peygamber (s.a) de hemen oradan ayrılarak Medine'ye döner.
Artık bundan sonra onlara hüsnüniyetle davranmanın bir anlamı kalmamıştı. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a) hemen bir ültimatom göndererek, "Yapmak istediklerinizi öğrendim. Dolayısıyla 10 gün içinde Medine'yi terkedin. Bundan sonra sizlerden orada kim ele geçerse öldürülecektir" diye Yahudilere kararını bildirmiştir. Abdullah İbn Ubey'in kendilerine, "İkibin kişiyle ben size yardım ederim. Benu Kurayza ve Benu Gatafan da yardıma gelecekler. Hiç taviz vermeyin ve yerinizi terketmeyin" şeklinde bir haber göndermesi üzerine, Hz. Peygamber'e (s.a) , ne yaparsa yapsın Medine'yi terketmeyecekleri cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber'de Hicrî 4. yılın Rebi'ul-Evvel ayında onları kuşatma altına alır ve birkaç günlük (bazılarına göre 6 gün, bazılarına göre 15 gün) muhasaradan sonra, silahları dışında develerine yükleyebildiklerini yanlarına almak şartıyla Medine'yi terketmeye razı oldular. Böylece aralarında İslâm'ı seçip kalan iki kişi dışında, bu ikinci yahudi kabilesi de Medine'yi terketmiş ve Şam ve Hayber'e doğru gitmişlerdir.
İşte Haşr Suresi'nde, bu olay hakkında mütealalar yapılmıştır.
Konu: Surenin konusu, yukarıda da açıklandığı gibi Benu Nadir ile yapılan savaş hakkındaki yorumları ihtiva etmektedir. Surede konular toplam dört başlık altında incelenmiştir:
1-4- İnsanlar Benu Nadir'in akibetinden ibret almaya davet edilmişlerdir. Sayıları, mal ve servetleri Müslümanlardan kat kat fazla olan, sağlam kaleler içinde korunan büyük bir kabile bile birkaç günlük kuşatmaya dayanamamış, hiçbir ölüm hadisesi olmaksızın asırlardır oturdukları ev ve yurtlarını bırakıp, gitmeye razı olmuşlardır.
Burada Allah Teâlâ bunun Müslümanların kendi güçleri nedeniyle olmadığını, fakat onlar Allah ve Rasulü'ne karşı geldikleri için böyle bir akıbetle karşılaştıklarını vurgulamaktadır. Kim Allah'ın gücüne karşı çıkarsa, sonu böyle olur.
5- Bu bölümde bir takım savaş kaideleri beyan edilmiştir. Düşmanın bölgesinde savaş nedeniyle tahribat yapmak, yeryüzünü ifsad etmek değildir.
6-10- Bu bölümde de, bir ülkenin arazi ve servetinin gerek savaşarak, gerekse savaşmadan ele geçtiğinde, nasıl idare edileceği anlatılmıştır. Çünkü ilk defa Müslümanların eline fetholunmuş bir bölge geçmişti.
11-17, Bu bölümde münafıkların Benu Nadir ile savaş esnasında takındıkları tavır mütalaa edilmiş ve böyle davranmalarının asıl nedenleri irdelenmiştir.
18-24- Son bölümde, mümin olduklarını iddia edip Müslümanların arasına giren, ama iman ruhundan yoksun kimselere seslenilmektedir. Onlara şöyle deniliyor: "İmanın asıl iktizası takva ve fısk arasındaki farkı bilebilmektir. Kendisine inandıklarını iddia ettikleri Kur'an'ın önemi nedir? Ve kendisine inandıklarını iddia ettikleri Allah'ın sıfatları nelerdir?"
Sebbeha lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Göklerde ve yerde olan her şey, Allah’ı tesbih¹ etmektedir. Zîrâ O çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Tesbih: Allah’ı tenzih etmek, zatına olan imanı dil ile ikrar ve amel yönüyle lâyık olmayan her türlü şaibeden uzak tutmak anlamına gelir. Kelimenin aslı; suda çok iyi yüzerek uzaklara gitmek demektir. (Bk. Hadid:1, Saf:1)— M. Türk
Huvellezî ahrecellezîne keferû min ehlil kitâbi min diyârihim li evvelil haşr(haşri), mâ zanentum en yahrucû ve zannû ennehum mâniatuhum husûnuhum minallâhi fe etâhumullâhu min haysu lem yahtesibû ve kazefe fî kulûbihimur ru’be yuhribûne buyûtehum bi eydîhim ve eydîl mû’minîne fa’tabirû yâ ulîl ebsâr(ebsâri).
Kendilerine kitap verilenlerin, kâfir olanlarını¹ ilk sürgünde yurtlarından çıkaran, O (Allah)’tır.² Siz, onların çıkacaklarını zannetmediğiniz gibi onlar da kalelerinin kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Fakat sonunda Allah onlara, yüreklerine korku salmak sûretiyle beklemedikleri şekilde geliverdi de onlar, kendi evlerini hem kendi elleriyle hem de Müslümanların elleriyle yok ettiler. Ey görebilecek gözü olanlar! (Bundan) ibret alın.³
1 Bu âyette, kendilerine daha önce kitap verilen Yahûdî ve Hıristiyanların, tevhit inancını bozanlarının kâfir olarak nitelendirilmesi, kitab ehlinin tamamının gerçekten “kitap ehli” olmadığını açıkça ifâde etmektedir. Konuyla ilgili olarak Bk. (Bakara: 105, Haşr: 11, Beyyine: 1, 6) Bunlar, Medîne Yahûdîlerinden Beni Nadîr kabilesidir. 2 Kıyamet gününe “yevm’ül-ba’s ve yevm’ün-neşr” denildiği gibi “yevm’ül-haşr” dahi denilir. Bu Suredeki haşr ise kıyamet günü olacak olan son haşr değil, onun küçük bir numunesi olmak üzere Haşr: 2. ayette zikrolunan “ilk haşirdir” ki bu da; Benî Nadir Yahudilerinin Medine’den çıkarılıp sürülmesidir. Zira haşr, bir cemaati bir mekândan diğer bir mekâna çıkarmak demektir. Buna “ilk haşr” denilmesinin sebebini beyanda ise bir kaç görüş vardır. 1. İbnu Abbas ve müfessirlerin çoğunluğuna göre, bu haşr, Ehl-i kitab’ın ilk haşridir. Yani bunda kitap ehli Arap yarımadasından ilk defa olarak çıkarılmak suretiyle haşrolunmuşlardır. Bundan evvel burada böyle bir zillete düşmemişlerdi. 2. Allahu Teâlâ bunların Medine’den çıkarılmalarına haşr demiş ve bunu ilk haşr yapmıştır. Veya kıyamet haşri ki, kıyamet gelince insanlar haşrolunacaklar, orada da kıyamet mahşeri olacaktır. 3. Bu ilk haşrleridir, sonraki de Hz. Ömer’in onları Hayber’den Şam’a sürmesidir. 4. İlk haşr demek ilk harpte yurtlarından çıkarılmaları demektir. Çünkü Rasulullah’ın Eh-li kitab’la yaptığı ilk harptir. 3 H. 3. yılın Şevval ayında Bedir’in intikamını almak amacıyla Kureyşliler Medîne’ye saldırmak için büyük bir hazırlık yaparlar. Kureyş’in üç bin askerine karşı Hz. Peygamber’in (s.a.v) bin asker çıkarabildiğini ve bunlardan üç yüz münafığın geri döndüğünü gören Yahûdîler, Müslümanlara yardım etmeyerek aralarındaki antlaşmaya uymazlar. Uhud savaşı sonrası da ahitlerini bozarlar. Ve Rasulullah (s.a.v)’e bir suikastta bulunurlar. Reisleri Ka’b b. Eşref kırk süvari ile Mekke’ye gider, Ebu Süfyan ile yeminleşerek bir ittifak yapar. Cebrail bunu Rasulullah (s.a.v)’e vahy ile haber verir. Rasulullah da Ka’b’ın sütkardeşi Muhammed b. Mesleme’yi, onu katletmekle görevlendirir, o da onu öldürür. Sonra da Rasulullah (s.a.v), köylerini muhasara eder ve: “Medine’den çıkın gidin” der. O sırada Kâ’b için matem tutuyorlardı: “bizi on gün bırak da felâketimize ağlayalım” diye on gün mühlet isterler, müsaade edilir. Bu müddet zarfında harb için hazırlığa koyulurlar. Abdullah b. Übey gibi münafıklar da gizlice haber göndererek: “çıkmayın, çarpışın, çarpışırsanız biz de sizinle beraber size yardım ederiz. Çıkarılırsanız beraber çıkarız” diye teşvik ederler. Yine bu müddet zarfında Rasulullah (s.a.v)’e iki defa daha suikast tertip ederler. İçlerinden bir kadın Müslüman olan biraderiyle Rasulullah’a onlardan evvel gizlice haber yetiştirir, Rasulullah da muhasarayı kuvvetlendirir. Nihayet kalplerine korku düşer ve Münafıkların yardımından da ümidi keserler. Sonunda her üç ev bir deveye silâhtan başka yükletebildikleri metaı yükletip götürmek ve çıkıp gitmek üzere anlaşırlar. Çokları Şam’a, Eriha’ya, Ezreat’a, ba’zıları Hiyre’ye, bir kaç hane de Hayber’e gider. Bıraktıkları mallarını ve silâhlarını Rasulullah (s.a.v) ganimet olarak alır. (Elmalılı)— M. Türk
Ve lev lâ en keteballâhu aleyhimul celâe le azzebehum fîd dunyâ, ve lehum fîl âhıreti azâbun nâr(nâri).
Eğer Allah, onlara sürgünü¹ takdir etmemiş olsaydı, onları dünyada (yine de) cezâlandırırdı. Âhirette ise onlar için (ayrıca) cehennem azabı vardır.
1 Celâ; bir kimsenin veya toplumun yerinden, yurdundan her hangi bir sebeple tedirgin edilerek uzaklaşması veya uzaklaştırılması demektir.— M. Türk
Zâlike bi ennehum şâ akkûllâhe ve resûleh(resûlehu), ve men yuşâ akkıllâhe fe innallâhe şedîdul ikâb(ikâbi).
Bu, onların Allah’a ve Peygamberine karşı isyan etmelerinden dolayıdır. Kim, Allah’a karşı isyan ederse, şunu iyi bilsin ki Allah’ın cezâsı, çok şiddetlidir.— M. Türk
Mâ kata’tum min lînetin ev terektumûhâ kâimeten alâ usûlihâ fe bi iznillâhi ve li yuhziyel fâsikîn(fâsikîne).
(Ey îman edenler! Savaş sırasında) yaş hurma ağaçlarını kesmeniz de kökleri üzerinde bırakmanız da Allah’ın izniyledir ve bu, o fasıkları (Allah’ın) rezil etmesi içindir.¹
1 Peygamberimiz, Nadîr Yahûdîlerini kuşatınca onların Büveyra mevkiindeki hurmalıklarının kesilmesini ve yakılmasını emretmişti. Kâfirler: “Ey Muhammed! Sen, bize fesat çıkarmayı yasaklarken, bu hurma ağaçlarını kesmek ve yakmak da ne oluyor?” dediler. Bu sözler, Müslümanların da içine kurt düşürünce bu âyet indi. (Buhari, Kurtubî, Elmalılı) Bu âyetten, düşmana ait ağaçların savaş sırasında eğer stratejik bir önemi varsa, kesilebileceği ve buna da Müslümanların kendilerinden olan emir sahiplerinin, yetkili olacağı anlaşılır.— M. Türk
Ve mâ efâ allâhu alâ resûlihî minhum fe mâ evceftum aleyhi min haylin ve lâ rikâbin ve lâkinnallâhe yusallitu rusulehu alâ men yeşâu, vallâhu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Allah’ın onların mallarından Peygamberine verdiği “fey’e”¹ gelince; siz onu elde etmek için at da sürmediniz, deve de. Ama Allah, Peygamberlerini dilediği kimselere karşı (böyle) üstün kılar. Çünkü Allah’ın gücü, her şeye yeter.
1 Fey’: Sözlükte geri dönmek, vazgeçmek, gölge yayılmak fiilinden mastardır. Bir isim olarak fey’; güneşin doğudan batıya dönmeye başlayan gölgesi; güneşin gurubuna kadar olan gölgesi; anlamlarına gelir. “Zahmet çekilmeden, savaşılmadan elde edilen savaş ganimeti” demektir. Fey’ ganîmet gibi, beşte biri İslâm Devletine alınıp kalanı gaziler arasında paylaşılmaz. Fey’ Allah’ın hakkıdır ve Allah da bunu Peygamberine vermiştir. Fedek arazisi de bu şekildedir. Hz. Ömer (r.a): “Beni Nadîr’in malları, Allah’ın Rasûlüne tahsis ettiği fey’ idi ve Peygamberimizin özel malı idi. Peygamberimiz ondan ailesinin bir senelik nafakasına harcar, kalanını da silâh ve hayvan alarak Allah yolunda savaş için hazırlardı.” buyurmuştur. (Buharî, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî) Fetihle ele geçirilen araziler üç kısma ayrılır. 1. Savaşla ele geçirilen araziler. İslâm devlet başkanı, bu toprakları a. Savaşa katılanlar arasında paylaştırabilir. (Hz. Peygamber’in Hayber topraklarını taksim etmesi gibi.) b. sahiplerine cizye ve haraç vergisi bağlayarak eski sahiplerinin ellerinde bırakabilir. Bu araziler “harac arazisi”, gayr-i müslim olan halk da “zimmî” olur. Hanefi ve Hanbelilere göre, İslâm devlet başkanının fethedilen araziler üzerinde, gâzilere taksim etme veya vakıf hâline getirme yetkisi vardır. Yukarıdaki ayetler, umumî olarak ganimetin taksiminden söz eden Enfâl: 41. ayeti tahsis etmiştir. Yani ganimet ayeti, menkul ve gayr-i menkul tüm malları kapsamına alır. Haşr Suresindeki bu ayetler, savaşla veya savaşsız alınan topraklar üzerinde devlet başkanına maslahata göre tasarruf yetkisi verir. 2. Gayrimüslim halkın savaş korkusuyla başka yere göç etmesi sonucu boş kalan araziler. Bunlar da fey’ adını alır. Müslümanların bu beldeye girmesiyle arazilerin mülkiyeti beytülmale intikal eder. 3. Sulh yolu ile (savaşsız) İslâm ülkesine katılan topraklar. Diğer sahipsiz topraklar gibi bunlar da devlet mülkiyetine geçer. Bu topraklar devlet namına işletilip geliri toplum yararına harcanabileceği gibi, devletçe gerekli görülen özel şahıslara da, dağıtılabilir. Sonuç olarak, savaşla veya savaşsız alınan toprakların kuru mülkiyeti devlete tahsis edilerek, eski sahipleri kiracı kabilinden bu topraklardan yararlanırlar. Tespit edilen haracı da beytülmale ödemeye devam ederler. Kiracı durumundaki bu kimselerin araziyi satma, hibe, rehin verme gibi tasarrufları ve mirasla intikal hükümleri kanunla düzenlenir.— M. Türk
Mâ efâ allâhu alâ resûlihî min ehlil kurâ fe lillâhi ve lir resûli ve lizîl kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîni vebnis sebîli key lâ yekûne dûleten beynel agniyâi minkum, ve mâ âtâkumur resûlu fe huzûhu ve mâ nehâkum anhu fentehû, vettekûllâh(vettekûllâhe), innallâhe şedîdul ikâb(ikâbi).
Allah’ın (fethedilen) şehirlerin halkından Peygamberine verdiği fey’, (bu servetin) sadece zenginleriniz arasında dolaşmaması için Allah’a, Peygambere,¹ onun yakın akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışa aittir. (Ey îman edenler!) Peygamber, size neyi emrettiyse onu alın ve size neyi yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan hakkıyla korkun. Şüphesiz Allah, cezâsı çok şiddetli olandır.²
1 Fey’in, “Allah’a ve Rasûlüne” ait olması, bu servetin “bütün icraatını Allah ve Rasûlü adına yapan” İslâm Devletine ait olmasından bir kinâye olabilir. Zâten âyetin devamında, bu malların taksiminde tek yetkili Peygamber (s.a.v) kılındığına göre, daha sonra bu yetki dört halîfenin de uyguladığı gibi, tamamen Müslümanların halîfelerine aittir. 2 Bu âyetten, Efendimizin, din adına getirdiği ve emrettiği şeylere mutlaka itaat etmenin, yasakladığı şeylerden de kaçınmanın farz olduğu, açıkça anlaşılmaktadır. Bazılarının bu emirden kaçmak için hadis rivayetlerindeki bazı sıkıntıları bahane ederek kendilerine bir çıkış yolu bulmaya çalışmaları bu ayete ters düşer. Bu adamların pek çoğu işlerine gelen yerlerde en zayıf rivayetlere, israiliyyatlara, Yahudi ve Hıritiyanların uydurma kitaplarına sarılmaları ve adı-sanı bilinmeyen kişileri kaynak olarak göstermekten medet ummaları özellikle dikkat etmeyi ve bu adamlardan sakınmayı gerektirmektedir. Ayrıca Nisâ: 59’a göre Müslümanların, devlet başkanlarına ita-at etmeleri de farzdır. Sahabenin uygulaması bu şekildedir. Bk. (Âlu İmrân: 32,132, Nisâ: 59, Mâide: 92, Enfâl: 1, 20, 46, Nur: 54, 56 Muhammed: 33, Mücadele: 13, Teğabün: 12)— M. Türk
Lil fukarâil muhâcirînellezîne uhricû min diyârihim ve emvâlihim yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen ve yensurûnallâhe ve resûleh(resûlehu), ulâike humus sâdikûn(sâdikûne).
(Allah’ın verdiği bu ganîmetler,) bilhassa sadece Allah’ın rızasını ve ihsanını kazanmak için, Allah’a ve Onun Rasûlüne yardım ederlerken, yurtlarından ve mallarından çıkarılmak sûretiyle fakir (düşen) muhâcirlere aittir. İşte onlar, sözü özü doğru, vefakâr kimselerdir.— M. Türk
Vellezîne tebevveûd dâre vel îmâne min kablihim yuhıbbûne men hâcere ileyhim ve lâ yecidûne fî sudûrihim hâceten mimmâ ûtû ve yû’sirûne alâ enfusihim ve lev kâne bihim hasâsah(hasâsatun), ve men yûka şuhha nefsihî fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Daha önce o yurdu, hazırlayıp îman (yurdu)¹ haline getirenler² ise, kendi yurtlarına hicret edenleri severler ve onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmedikleri gibi, kendileri yoksulluk içerisinde bile bulunsalar, onları kendilerine tercih ederler.³ (İşte böylece) nefsinin açgözlülüğünden⁴ korunanlar, gerçekten kurtuluşa erenlerdir.
1 Dâr’ül-İslâm: İslâmî hükümlerin tam olarak uygulandığı ve başında Müslümanların seçtiği ve Müslümanlardan olan halifenin bulunduğu devlet; “İslâm Yurdu” demektir. “Dâr”, lügatte ev, belde ve ülke anlamında kullanılır. Dini terim olarak ise; bir idarecinin hâkimiyeti altında bulunan ülke anlamındadır. “Dâr’ul-İslâm” tabiri daha sonraları İslâm hukukçuları tarafından, “Dar’ül-Harb”in karşıtı olarak kullanılmıştır. İslâm ümmetinin vatanı, Allah’ın mülkü olan yeryüzünün tamamıdır. (Tevbe: 123, Bakara: 191) Bu ayetlere göre; yeryüzünün hâkimiyeti sadece Allah’a mahsustur. Hiçbir fert, hiçbir hânedan ve hiçbir meclis veya parti bu hâkimiyeti ele geçiremez. Yeryüzünde bu hâkimiyet Allah’ın dışında bir otoriteye verildiği takdirde mutlaka fitne başlar. Bu duruma göre dünya, “Dâr’ul-İslâm ve Dâru’l-harp” diye ikiye ayrılmaktadır. Dâr’ul-İslâm adını alan yerlerin gerçekten Dâru’l-İslam olabilmesi için orada İslâm hukukunun eksiksiz olarak uygulanması gerekmektedir. Dâru’l-İslâm’da “yasama yetkisi”, yalnız Allah’ın ve Rasulünün elindedir. “İcra (yürütme) ve yargı” Allah ve Rasûlü’nün koyduğu kurallara göre yapılır. Bk. (Yunus: 25) 2 Yani Medîne’yi Dar’ül-İslâm yapmak için çalışıp orada îmanın ve İslâm’ın hâkim olmasına sahip çıkan Ensar... 3 Rasulüllah (s.a.v)’e bir adam geldi ve: “Ya Rasulüllah! Açlıktan dermansız kaldım” dedi. Rasulüllah (s.a.v) yakınlarına haber gönderdi, ancak onların yanlarında hiçbir şey bulunamadı. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bu adamı bu gece misafir edecek kimse yok mu? Ki Allah, ona rahmet buyursun.” dedi. Derhal Ensâr’dan bir zât ayağa kalktı: “Ben Ya Rasulüllah” diye cevap verdi. Ve adamı alıp evine götürdü. Sonra da hanımına “Rasulüllah’ın misafirine ikram et” diye tembihte bulundu. Hanımı: “Vallahi benim yanımda bir kız çocuğumun yiyeceğinden başka bir şey yoktur.” dedi. Kocası da ona: “O halde kız çocuğu akşam yemeği istediği zaman onu uyut, kandili de söndürüver, Rasulullah’ın misafiri için biz bu geceyi aç geçiştiriverelim” dedi ve gerçekten öyle yaptılar. Sonra o misafir, Rasulüllah’ın yanına vardı ve Rasulüllah ona: “Bu gece Allah, falan ve falandan son derece hoşnut oldu.” dedi. Allahu Teâlâ da onların hakkında bu âyeti indirdi. (Buharî, Müslim, Tirmizî, Nesaî) Ensâr ve Ashâb’ın böyle nice tercih örnekleri vardır. Hatta Ensârdan iki karısı bulunanlar, karısı olmayan muhacirlerin evlenebilmesi için karılarından birini terk bile etmişlerdi. Yermuk savaşında şehitler arasında son nefesine gelmiş yaralıların, kendilerine verilen bir yudum suyu bile yanında inleyen arkadaşları arasında nasıl dolaştırdıkları tarihi bir olay olarak buna en güzel örnektir. 4 Şuhh: Nefsin cimrilik ve hasislik dediğimiz kıskançlık huyudur ki, cimrilik bunun fiiliyatındaki görüntüsüdür. Yani nefiste içgüdüsel bir hareketin bulunması sebebiyle ortaya çıkan duruma şuhh, bunun fiilen men edilmesine de cimrilik denilir. Şuhh, cimriliğin son derecesidir ki, bu sıfatı taşıyan kimse başkasının malına bile kıskançlık gösterir. Başkasının cömertlik yapmasını arzu etmez, ondan sıkılır da yapmaması için çalışır. Yahut o derece hırslı olur ki, mümin kardeşinin malını zulmederek yer veya kendisinin olmayan şeylere göz diker. Başkasında olmasını da hoş görmez, kıskanır. Hz. Peygamber (s.a.v): “Zulümden sakının çünkü zulüm, kıyamet günü karanlıktan ibarettir. Şuhh’dan da sakının çünkü şuhh, hırs ve kıskançlık sizden evvelkileri helak etmiştir. Onlar birbirlerinin kanlarını döktüler ve haramları helal saydılar” buyurmuştur.— M. Türk
Vellezîne câû min ba’dihim yekûlûne rabbenâgfir lenâ ve li ihvâninellezîne sebekûnâ bil îmâni ve lâ tec’al fî kulûbinâ gıllen lillezîne âmenû rabbenâ inneke raûfun rahîm(rahîmun).
Onlardan sonra gelenler¹ de (onlar için): “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce îman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve îman edenlere karşı gönüllerimizde çekememezlik bırakma. Ey Rabbimiz! Gerçekten Sen çok acıyan ve çok merhamet edensin.” diye duâ ederler.²
1 Bunlar; müfessirlerin çoğunluğuna göre Muhâcir ve Ensar’dan sonra dünyaya gelen tüm Müslümanlardır. Ancak bunların; Peygamber (s.a.v)’in son döneminde Müslüman olan kimseler veya geç hicret eden Müslümanlar olması da mümkündür. 2 Bu âyete göre; mü’minler kardeştir ve birbirlerini sevmek, kendilerinden önce yaşayan kardeşlerine hürmet etmek, kusurları varsa bile Allah’ın onları affetmesi için duâ etmek ve hiç bir mü’mine kin beslememek zorundadırlar.— M. Türk
E lem tere ilellezîne nâfekû yekûlûne li ihvânihimullezîe keferû min ehlil kitâbi le in uhrictum le nahrucenne me’akum ve lâ nutîu fî kum ehaden ebeden ve in kûtiltum le nensurennekum, vallâhu yeşhedu innehum le kâzibûn(kâzibûne).
Münâfıkların, kendilerine kitap verilenlerden kâfir olan kardeşlerine: “Yemin olsun eğer siz (yurdunuzdan) çıkarılacak olursanız, biz de kesinlikle sizlerle birlikte çıkarız. Size karşı olan bir kişiye bile, asla itaat etmeyiz ve eğer sizinle savaşılırsa size mutlaka yardım ederiz.” dediklerini bilmiyor musun? Allah şâhittir ki onlar, göz göre göre yalan söylüyorlar.¹
1 Bunlar; Abdullah b. Übey, Vedia b. Malik, Süveyd, Abdullah b. Nebtel ve Dâis gibi bir kısım münâfıklardır. Bunların Nadîr oğullarına haber göndererek: “Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, biz de yurtlarımızı ve mallarımızı bırakır sizinle beraber çıkar gideriz.” demeleri üzerine bu âyet, nâzil olmuştur. (Kurtubî)— M. Türk
Le in uhricû lâ yahrucûne me’ahum ve le in kûtılû lâ yensurûnehum ve le in nesarûhum le yuvellunnel edbâr(edbâre), summe lâ yunsarûn(yunsarûne).
Şunu kesinlikle bilin ki; onlar (yurtlarından) çıkarılacak olurlarsa bunlar, onlarla birlikte çıkmazlar. Onlara karşı savaşılırsa, yardımda bulunmazlar, yardım etseler bile arkalarını dönüp kaçarlar da sonra kendilerine asla yardım edilmez.¹
1 Yani, münâfıkların yardım etmek istedikleri Yahûdîler, hiç kimseden yardım göremezler ve Allah’ın helâkinden asla kurtulamazlar.— M. Türk
Le entum eşeddu rehbeten fî sudûrihim minallâhi, zâlike bi ennehum kavmun lâ yefkahûn(yefkahûne).
Çünkü onların gönüllerinde, Allah’tan çok sizin korkunuz var.¹ Bu ise onların, gerçekten anlayışsız bir topluluk olmalarındandır.
1 Yani onlar, Allah’tan değil, sizden korkarlar. Bu da onların Allah’a gerçekten iman etmediklerinden dolayıdır. Tabii ki siz, Allah’ın istediği gibi Müslüman olduğunuz müddetçe. Kâfirler, bu karakterlerini hiç bozmamışlardır. Bu, günümüzde de aynıdır, kıyamete kadar da aynı kalacaktır.— M. Türk
Lâ yukâtilûnekum cemîan illâ fî kuren muhassanetin ev min verâi cudur(cudurin), be’suhum beynehum şedîd(şedîdun), tahsebuhum cemîan ve kulûbuhum şettâ, zâlike bi ennehum kavmun lâ ya’kılûn(ya’kılûne).
O (münâfıklar ve kâfirler) bir araya gelip sizinle ancak, iyi korunmuş şehirlerde veya siperler içerisinde saklanarak savaşırlar.¹ Onların kendi aralarındaki düşmanlıkları² ise çok daha şiddetlidir. Sen, onları birlik sanırsın, oysa onların kalpleri paramparçadır.³ Bu ise onların, gerçekten aklını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.
1 Yani onlar, mertçe ortaya çıkıp savaşamazlar. Onlar, ancak bugün de olduğu gibi ya havadan bombardıman ederler ya atom bombası ile tehdit ederler ya da çeşitli isimler altında başka milletlere ait askerleri hatta sizin içinizden çıkarttıkları hainleri cephelere sürerek savaşırlar. 2 Be’s: Güç, kuvvet, harp, sıkıntı ve azap anlamlarına gelir. Burada kastedilen anlam ise; a- Onların cesaretleri kendi aralarında savaştıklarında şiddetlidir. Yoksa Allah için cihad eden Müslümanların karşısında, daima hezimete mahkûmdur. b- Onların güçlerinin şiddeti, kendi aralarında cesaret taslayarak, tehdit savururlarken sadece laftan ibaret olarak vardır. c- Onlar, birbirlerini sevmez, kendi aralarında boğuşurlar, diye düşünülebilir. 3 Yani onların her biri başka havada, başka emelde, kendi zevk ve hissiyatına göre ayrı fikir ve mezhepte perişandır. Bir kelime etrafında toplanıp da bir gönül birliğiyle hareket edemezler. Fırsat buldukça birbirlerine ihanet ederler. Böyle bir ordu ise zahirde ne kadar toplu ve kuvvetli görünürse görünsün, hakikatte birlik içerisinde bir ordu değil, bölümleri arasında irtibat bulunmayan bir kül yığını gibi, rüzgârla savrulacak bir kuru kalabalıktan ibaret demektir. Bu sebeple bunların Müslümanlara karşı kendi aralarındaki beraberlik nutuklarına aldanmamak gerekir. (Elmalılı)— M. Türk
Kemeselillezîne min kablihim karîben zâkû ve bâle emrihim ve lehum azâbun elîm(elîmun).
(İşte bunların da sonu,) kendilerinden az önce, yaptıklarının cezâsını tadan ve âhirette kendileri için acı bir azap olanlar¹ gibi olacaktır.
1 Bunlar, Kaynuka Yahûdîleri veya Bedirde helâk olan müşrikler olabilir.— M. Türk
Ke meseliş şeytâni iz kâle lil insânikfur, fe lemmâ kefere kâle innî berîun minke innî ehâfullâhe rabbel âlemîn(âlemîne).
(Onlar); insana önce “inkâr et” diyen kâfir olunca da: “(Artık) ben senden uzağım. Doğrusu ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” diyen o şeytan gibidirler.— M. Türk
Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe vel tenzur nefsun mâ kad demet ligad(ligadin), vettekûllah(vettekûllahe), innallâhe habîrun bi mâ ta’melûn(ta’melûne).
Ey îman edenler! Allah’a karşı hata etmekten sakının ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın.¹ Allah’a karşı hata etmekten (sürekli) sakının. Çünkü Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.
1 Yani herkes, hesaba çekilmeden önce kendisini hesaba çeksin. Kıyamet günü için “yarın” ifâdesi, kıyametin, yarın olacakmış kadar yakın olduğuna veya Allah’ın katında “bu günün” dünya hayatı, “yarının” da âhiret hayatı olduğuna işaret olabilir.— M. Türk
Ve lâ tekûnû kellezîne nesûllâhe fe ensâhum enfusehum, ulâike humul fâsikûn(fâsikûne).
Şu Allah’ı unuttuklarından dolayı (Allah’ın da) onlara kendilerini unutturduğu kimseler¹ gibi olmayın. İşte onlar, hak yoldan çıkanların tâ kendileridir
1 Onlar sarhoş gibi ne yaptıklarını bilmezler, beşer hukukunun kıymetini anlamaz, adî şeylere tapar, insanlığı alçaltır, kendilerini kurtaracak hayır ve iyilikleri düşünmez, kendilerini azaptan koruyacak ameller için çalışmaz, ahiret için hiç bir şey hazırlamazlar.— M. Türk
Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh(haşyetillâhi), ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen onun, Allah korkusundan dolayı kesinlikle ezilip büzülerek paramparça olduğunu görürdün.¹ İşte Biz, insanlara bu örnekleri, düşünsünler diye veriyoruz.²
1 Aslında dağların, kitap indirilmesine ihtiyaçları yoktur. Buna, insanlar muhtaçtır. Onun için Kur’an da bir dağın üzerine indirilmeyip, insanlara indirilmiştir. Allah bu ifâdelerle; “Kur’an’a karşı ezilip büzülmeyen ve onun yüceliğini kabullenmeyenlerin,” dağlardan daha katı bir yüreğe, taşlaşmış beyine ve bitmiş tükenmiş bir anlayışa sahip olduklarını izah için, bir istiâre-i temsiliye yapmaktadır. 2 Âyetin son bölümü “İşte bunlar, Bizim insanlar düşünsünler diye verdiğimiz örneklerdir.” şeklinde tercüme edilebilir.— M. Türk
O (Allah,) ilâhlık sadece kendisine ait olan, görülmeyeni¹ de görüleni de bilen tek Allah’tır. O, hem Rahmandır hem de Rahimdir.²
1 Ğayb için Bk. (Hûd: 31) 2 Rahman; yarattıklarına kazanmaları için hiç bir çalışmayı şart koşmadan, yaratılışlarından ilâhi rahmet veren demektir. Bu rahmet, mü’mine de kâfire de çalışana da çalışmayana da verilir. (İnsana verilen vücut, rızık ve akıl gibi.) Rahîm: ise, yarattıklarına kazanmaları şartı ile kazançları karşılığında ilâhi rahmet veren, demektir. (Âhirette Müslümanlara verilen, cennet ve nîmetleri gibi.) Demek ki Allah’ın rahîm sıfatı, îmanlı ile îmansızı, iyi ile kötüyü, ayırt ederek iyilere mükâfat, Allah’ın rahmet sıfatını kötüye kullanan kötülere de cezâ veren, ayırt edici bir sıfattır. Geniş bilgi için Bk. (Fatiha: 1)— M. Türk
O (Allah) ilâhlık sadece kendisine ait olan, her şeyi hükmü altına alan,¹ mukaddes,² güvenilen,³ (her şeyi) görüp⁴ gözeten,⁵ son derece şerefli,⁶ hükmüne karşı gelinemeyen⁷ ve çok yüce olan, tek Allah’tır. (İşte O) Allah, onların kendisine ortak koştuklarından çok yücedir.
1 El-Melik: Allahu Teâlâ’nın “Hükümdar” ve “kral” anlamındaki güzel isimlerinden birisidir. Malik ve sahip olmak anlamına gelen (مَلَكَ) fiilinden türemiştir. Sahip ve malik anlamında “melik, malik, melîk” kelimeleri kullanılır. Ayrıca bu kelime (مِلْكٌ) mastarından sıfat-ı müşebbehe, olarak (مَالِكٌ) veya (مَلِكٌ) şekillerinde okunabilir. Dini terim olarak, “bütün mevcudata hükmeden, onlar için en doğru kanunları koyan, kuvvet ve kudret sadece kendisinde olan tek sahip yani Allah” demektir ve bu yetkinin tamamı Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Nitekim Allahu Teâlâ için insanların meliki denirken, O’nun insanlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu ifade edilmiş olur. İnsan yeryüzünde halife olduğu yani “Allah adına yeryüzünde tasarrufta bulunacağı” için, kendisine yeryüzü mülkü üzerinde “izafî bir meliklik yetkisi” tanınmıştır. Bu yetki, hiç bir zaman mutlak anlamda değildir ve insanın keyfine bırakılmamıştır. Yani bu tasarruf, hiç bir zaman mutlak değil, sınırlı ve Allah’ın tanıdığı alanda sadece bir emanettir. Allah, bazen elçilerini hem Rasul, hem de melik kılar. (Hz. Davud, Hz. Süleyman ve Hz. Muhammed (a.s) gibi.) Öte yandan “melik” kelimesinin hükümdar, yani “devlet başkanı” anlamında kullanılması da söz konusudur. İslâm devletlerinin hükümdarları genellikle “melik” unvanını taşımazlar. Melik kelimesi, İslâm tarihinde ilk olarak Emevî devletinin kurucusu Muaviye tarafından kullanılmıştır. Muâviye’nin bu “melik” unvanını alması iyi karşılanmamış ve hatta âlimler tarafından şiddetle kınanmıştır. Osmanlılarda hükümdar için “melik” unvanının kullanıldığını gösteren kayıtlara rastlanmamıştır. Bk. (Fatiha: 4, En’am: 73, İsra: 111, Tâ Hâ: 114, Hac: 56, Mü’minûn: 116, Furkan: 2, Fatır: 13, Zümer: 6, Mü’min: 16, Cuma: 1, Mülk: 1, İnfitar: 19) 2 Kuddûs: Kelime anlamı olarak, gayet mukaddes, her türlü şaibeden münezzeh, temiz, hiç bir lekesi olmayan, bütün eksiklik ve kusurlardan münezzeh olan, herhangi bir eksikliği kabul etmeyen ve güzel sıfatlardan dolayı övülen demektir. Istılahta ise; Kuddûs, Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. Bu isme göre O, zatına yakışmayan her şeyden münezzeh, bütün vasıflarda en mükemmel, tasvire sığmayan, övülmeye lâyık kemâl, fazilet ve güzellik sıfatları kendisinde olandır. Kur’ân’da Kuddûs kelimesi, Yüce Allah’ın ismi olarak iki yerde (Haşr: 23, Cum’a: 1) el-Melik ismiyle birlikte geçmektedir Ayrıca (Bakara: 30)’da da “nukaddisu” kalıbıyla zikredilmektedir ki, burada da aynı anlamlar söz konusudur. 3 Selâm: Sözlükte, “bedenî ve ruhî hastalık, eksiklik ve kusurlardan uzak olma” anlamında kullanılır. Allah’a nisbet edildiğinde; “her türlü eksiklik, acizlik ve kusurdan, yaratılmışlara özgü değişikliklerden ve yok oluştan münezzeh olan, selâmetin kaynağı olup esenlik veren” anlamına gelen Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Selâm ismi, İbnu Mâce ile Tirmizî’nin esmâ’ül-hüsnâ listesinde bulunmaktadır. Namazdan çıkış selâmının ardından okunan ve; “Allâhümme ent’es-selâm ve mink’es-selâm” diye başlayan tâzim ifadesinde selâm, hem Allah’ın ismi olarak zikredilmekte hem de selâmetin O’ndan geldiği belirtilmektedir. (Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî). Rasûlullah’ın arkasında namaz kılan sahâbîler tahiyyat oturuşunda ilk zamanlar, “Allah’a kullarından selâm olsun…” anlamında ifadeler kullanıyordu. Bundan haberdar olan Hz. Peygamber, “Allah’a selâm olsun demeyin, Allah selâmın kendisidir, fakat siz şöyle söyleyin” buyurmuş ve Tahiyyat duasını öğretmiştir. (Buhârî, Müslim). 4 Mü’min: Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Sözlükte “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak” anlamındaki (أمن) kökünden türeyen mü’min kelimesi; “inanıp tasdik eden; başkalarının güvenli olmasını sağlayan, va’dine güvenilen” mânalarına gelir. Kelimenin esmâ’ül-hüsnâ’dan biri olarak içerdiği mâna da bu çerçevededir. Âlimler “mü’min” isminin mânasını “emân” köküne veya “îmân” mastarına dayandırmaktadır. Mü’min, birinci anlayışa göre “başkalarını korku ve endişeden emin kılan, onların güvenli olmalarını sağlayan” demektir ve bu, dünya hayatında olduğu gibi âhiret hayatı için de söz konusudur. Mü’min ismi, “Allah dostları” demek olan mü’minlerin (Âlu İmrân: 68) âhiret hayatındaki güvencesinin sağlanması anlamını da içermektedir. Mü’min iman kavramına dayandırıldığı takdirde onaylayan konumunu alır. Buna göre kelime “kullarının imanını ve samimiyetini tasdik eden, onların sıdkını onaylayan, ayrıca mûcize vermek suretiyle peygamberlerin doğruluğunu ispat eden” mânalarına gelir. 5 Müheymin: Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Sözlükte “bir şeyi gözetimi altına alıp korumak ve onu yönetmek” mânasındaki “heymene” kökünden türeyen “müheymin”: “kâinatın bütün işlerini idare eden” demektir. Müheyminin “başkalarını korku ve endişeden emin kılmak” anlamındaki îmân masdarından türeyip hemzenin “hâ”ya dönüşmesiyle ortaya çıkmış olması da mümkündür. Bu takdirde “kendisine güvenilen, başkalarını korku ve endişeden koruyup güvenlerini sağlayan” mânasına gelir. Müheymin ismi, İbnu Mâce ve Tirmizî’nin rivayet ettiği “esmâ’ül-hüsnâ” listelerinde yer almıştır. Müheyminin etkisini icra etmesi; ilâhî ilim, kudret ve fiilin kemal mertebesinde bulunması sayesindedir. Bu niteliklerin tamamı ise sadece Allah’ta bulunmaktadır. 6 Azîz: Allahu Teâlâ’nın güzel isimlerinden biridir. Allah’ın, “hiçbir yönden mağlup edilemeyen, her işinde mutlak gâlip gelen, son derece izzetli ve yüce olan” manasına gelir. Hiçbir yönden benzeri olmayan dilediğini yapan ve buna güç yetiren, yüce varlığını ve kudretini hiçbir gücün mağlup edemediği tek yaratıcı Allah’tır. Allah’ın emir ve iradesine karşı koyacak yoktur. O, her şeye galip gelir. O’nu mağlûp edecek hiç bir kuvvet yoktur. Allah Azîzdir yani, Onun gücü her şeye yeter, O her şeye galip gelir, fakat hikmeti ile kötülerin cezasını tehir eder demektir. 7 Cebbar: Allahu Teâlâ’nın güzel isimlerinden biridir. a- Eksiklikleri tamamlayan, işleri düzelten, dertlere derman veren, yoksulları zengin eden, perişanlıkları yoluna koyup düzelten demektir. b- Dilediğini zorla yaptırmağa kadir olan, halkı iradesine mecbur eden, hükmüne karşı gelinemeyen demektir.— M. Türk
Huvallâhul hâlikul bâriûl musavviru lehul esmâul husnâ, yusebbihu lehu mâ fîs semâvâti vel ard(ardı) ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
O Allah; hem yaratandır,¹ hem kusursuz var edendir,² hem de yarattıklarına şekil verendir.³ En güzel isimler⁴ Ona aittir. Göklerde ve yerde olan her şey, Onu tesbih eder. Ve O çok güçlüdür, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Hâlık: Allah’ın yaratıcı olduğunu belirten güzel isimlerinden biridir. “Halk”, yaratmak, doğru takdir etmek, yoktan var etmek demektir. “Hâlık” ise; bir şeyi var etmek, hiç benzeri olmayan bir şeyi meydana getirmek demektir. Bu manada Allah’tan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Her şeyi yaratan O’dur. İnsanların ortaya koydukları şeyler yaratma değil; var olanlardan yeni bir şey elde etmektir. Allah, yaratandır; O’nun dışındaki tüm varlıklar ise yaratılmıştır. Esasen “Halk” fiili iki mana ifade eder. 1. Takdir etmek yani eşyanın bütün tafsilatıyla miktar ve durumlarını tayin eylemektir. Zira bir şeyi tamamıyla takdir etmek onun bütün eşya arasındaki miktar ve mertebesini bilmeye, bu da hepsini tamamıyla bilmeye bağlıdır. 2. Yok olan şeye vücut vermek, hiç bir asıl ve misali yok iken icat eylemektir. Bazen bir şeyden diğer bir şey icat etmek manasına da kullanılır. Lâkin bu manaya daha ziyade “inşa” tabir olunur. Mahlûklara nispet edilebilen en yüksek sanatlar, Allahu Teâlâ’nın takdir buyurduğu keşif ve inşa mahiyetinden ileri geçemez. Çünkü mahlûk fiilinin bütün tafsilatını takdir edemez, yoktan bir şey icat eyleyemez, böyle bir yaratış sonsuz ilim ve kudrete bağlıdır. Her şeyi tam manasıyla takdir ve icat ederek yaratan “hâlık” ancak Allahu Teâlâ’dır. Arapçada aslı astarı bulunmayan şeyleri söylemek, cismi olmayan yeni bir şeyi yoktan ortaya koymak için de bu fiil kullanılabilir. Allahu Teâlâ, Ankebut: 17. ayette; “Siz, kesinlikle Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapmaktan ve sadece yalan üretmekten başka bir şey yapmıyorsunuz” buyurulmuştur. Buradaki (خَلَقَ) fiili, “yaratmak” anlamında değil, “iftira etmek, yalan üretmek” anlamındadır. Zâten iftira da “aslı astarı olmayan yani yoktan meydana getirilen söz,” demektir. 2 Bârî’: Cenâb-ı Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Bir örnek ve emsâle ihtiyaç duymadan yaratan zat anlamına gelir. Allah, “bârî” yani öyle temiz yaratıcı ki, yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip düzenleme ve tekâmül ettirerek birbirinden farklı özellikler ile birbirinden ayırt ettirir. (Elmalılı) Kur’an’da Bârî kelimesi, “halik” ve “musavvir” sıfatları ile birlikte zikredilmektedir. 3 Musavvir: Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Musavvir sözlükte bir sıfat olarak “cisimlere yönelik şekil ve özellik veren” demektir. “Tasvir” kavramı beş âyette Allahu Teâlâ’ya nispet edilmiştir. İmam Eş’arî, musavvir’i, “maddî bakımdan şekil veren” mânasına alırken İmam Mâtürîdî bunun psikolojik yönüne de işaret etmektedir. Hattâbî ise Cenâb-ı Hakk’ın birbirlerini tanıyıp ayırt etmeleri için insanları farklı fizyonomilere sahip kıldığını vurgulamakta, fakat hepsinin de ayrı bir güzellik taşıdığını söylemektedir. 4 Esmâ’ül-Hüsnâ: Allah’ın isimleri için kullanılan bir tabirdir. İsmin çoğulu olan “esmâ” ile “güzel, en güzel” anlamındaki “hüsnâ” kelimelerinden oluşan “esmâ’ül-hüsnâ” terkibi Allah’a nispet edilen isimleri ifade eder. Sadece Kur’an’da geçen ilâhî isimler 100’den fazladır. Muhtelif hadislerde Allah’a nispet edilen başka isimler de mevcuttur. Esmâ’ül-hüsnâ terkibinin, geniş anlamıyla bunların hepsini kapsamakla birlikte terim olarak daha çok doksan dokuz ismi içerdiği kabul edilir. Esmâ’ül-hüsnâ terkibinde yer alan “hüsnâ” kelimesi “güzel” manasında sıfat veya “en güzel” anlamında ism-i tafdîl sayılmıştır. Her iki halde de buradaki güzellik bir gerçeği vurgulamakta olup Allah’ın güzel olmayan bir isminden söz edilemeyeceği için mefhûm-i muhalifini hatıra getirmez. Allahu Teâlâ, madde özelliği taşımadığından insanların O’nu duyularıyla idrak etmeleri mümkün değildir. Allah ancak kâinat ve insanla olan ilişkisi bakımından tanınabilir. Bundan dolayı Esmâ’ül-hüsnâ bilgisi, Allah-âlem ilişkisine ışık tutması ve sonuçta Allah’ı tanıtması açısından önem taşımaktadır. Kul, Rabbini ancak Onun verdiği bilgilerle tanıyabilir ve bir kul, Rabbine ancak tanıyabildiği kadar iman edebilir. Allah’ın sıfatları kulların fıtratlarında bulunan özellikleri kadarıyla bize bildirilmiştir. Allah’ın kendi zatınca bilinen başka sıfatları da olabilir. Mesela bir kul Allah’ın koruma (hafîz) sıfatını bilmezse, fıtratı icabı mutlaka bir koruyucu arar. Bu konuda o kadar ileri gider ki kendisini, muskaların, cevşen’in, nazar boncuğunun, hatta kurumuş at kafasının bile koruyacağına inanmaya başlar. Bu sebeple her Müslümanın Esmâ’ül-hüsnâ’yı anlamlarıyla bilerek Rabbini yakinen tanıması gerekir. Çalgı aletleri ve dümbelekler eşliğinde Esmâ’ül-hüsnâ şarkıları söylemenin hiçbir Müslümana, hiçbir faydası yoktur.— M. Türk
59:24
Yardımcı
Site kullanımı hakkında sorun
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar