İlk kelimesi sureye ad olarak verilmiştir. Fakat "Necm" kelimesinin, surenin muhtevasıyla doğrudan bir ilgisi yoktur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Hz. Abdullah b. Mes'ud'dan rivayet olunduğuna göre, "Necm Suresi kendisinde secde ayeti bulunduğu halde nazil olan ilk suredir." (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî) . Bu hadisin Esved b. Yezid, Ebu İshak ve Zuhir b. Muaviye'nin İbn Mes'ud'dan rivayet ettikleri bölümünden anlaşıldığına göre "Necm Suresi, Hz. Peygamber'in (s.a) Kureyş'ten bir topluluk karşısında okuduğu ilk suredir." (İbn Merduye'nin rivayeti, surenin Harem-i Şerif'de okunduğunu göstermektedir.) Bu topluluk içinde, kafirler de mü'minler de bulunuyordu. Surenin sonunda Hz. Peygamber (s.a) secde ettiğinde, İslâm düşmanı Kureyşliler ve ileri gelenleri Müslümanlarla secde ettiler. İbn Mes'ud, "Ben orada secde etmeyen bir tek kafir olarak Umeyye b. Halef'i gördüm. O da secde etmediği gibi yerden bir avuç toprak almış ve alnına sürmüş, bu bana yeter", dedi. demiştir. "İbn Mes'ud bu sözüne ayrıca "Ben bu kafirlerin küfür hali üzerindeyken öldüğünü gördüm" diye ilavede bulunmuştur.
Bu olayın bir diğer şahidi de, o döneme kadar hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan Muttalib b. Veda'dır. O bu olayla ilgili olarak şunları söylemektedir. "Rasûlullah (s.a) , Necm Suresi'nin sonunda secde ettiğinde ben secde etmedim. Şimdi bu sure ne zaman okunsa, muhakkak surette secde eder ve o zaman secde etmemekle işlediğim hatayı telafi etmeye çalışırım." (Nesaî, Müsned-i Ahmed)
"Risaletin 5. yılında Şevval ayında küçük bir topluluk Habeşistan'a hicret etmişti. Aynı senenin Ramazan ayında Hz. Peygamber'in (s.a) Necm Suresi'ni tilaveti esnasında kafirlerle Müslümanların birlikte secdeye gitmeleri hadisesi vuku buldu. Bu hadise, Habeşistan'daki muhacirlere "Mekke'de kafirler İslâm'a girdi şeklinde ulaşınca, onlardan bazıları bu haberi duyar duymaz Şevval ayında Mekke'ye geri döndüler. Fakat Mekke'de Müslümanlara yapılan zulüm devam etmekteydi. Bu olaydan sonra Müslümanlar, birincisinden daha çok sayıda olmak üzere, ikinci kez Habeşistan'a hicret ettiler." (ibn Sa'd).
Yukarıdaki rivayetlerden bu surenin Risalet'in 5. yılında nazil olduğu kesinlik kazanmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan: Nüzul zamanı ile ilgili verilen ayrıntılardan bu surenin nazil olduğu dönemde, Mekke'de nasıl bir havanın estiği açıkça anlaşılmaktadır. O döneme kadar Hz. Peygamber (s.a) , 5 sene boyunca sürekli tanıdık kişilerin evlerinde, özel ve herkese açık olmayan toplantılarda İslâm'ı tebliğ ediyor ve Kur'an'ı okuyordu. Bu döneme kadar O genel bir topluluğa hitap edememişti. Çünkü kafirler ona hep şiddet ile karşılık vermişlerdi. Onlar Hz. Peygamber'in (s.a) şahsiyetinin, hitabetinin ve Kur'an'ın ne kadar etkileyici olduğunu bildikleri için, onu dinlemek istemedikleri gibi başkalarına da mani oluyorlardı. Ayrıca bir yandan "Muhammed yoldan çıkmış, başkalarını da yoldan çıkarıyor" diye iftira atarken, diğer yandan da, Hz. Peygamber'in (s.a) gittiği her yerde "sapıkça" diye niteledikleri mesajının duyulmaması için gürültü çıkarıyorlardı. Yani iddialarının yalan olduğunu kendileri de bildiği için, başka kimselerin mesajı işitmesine fırsat dahi vermiyorlardı.
İşte böyle bir ortamda Rasûlullah (s.a) birgün Harem-i Şerif'te Kureyş'den bir topluluğun karşısında, tebliğ etmek üzere ayağa kalkmış ve vahyolunan bu sureyi okumuştur. Ancak okunan sure, çevredekileri o kadar çok etkilemiştir ki, Kureyşliler adeta büyülenmiş gibi sessizce sureyi dinlemişler ve her zaman yaptıklarının aksine gürültü çıkarmayı unutmuşlardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) surenin sonunda secde ayetini okuduğunda hemen secdeye gidince, kafirler de onunla birlikte secdeye gitmişler, fakat bu davranışlarının hemen akabinde, bir zaaf içine düştüklerini farketmişlerdir. Hatta bunun üzerine bazı kimseler onların ileri gelenlerini "Sizler hem bu Kur'an'ı dinlemekten başkalarını menediyorsunuz hem de bu sözleri kendiniz dinlediğiniz yetmiyormuş gibi bir de secdeye gidiyorsunuz," diye eleştirmeye başlamışlardır.
Onlar da kendilerini şu şekilde savunmuşlardır "Biz Muhammed'in, "Lat, Uzza ve üçüncüleri olan Menat yüce bir makama sahip ilahlardır ve onların şefaat etmeleri umulur" diye söylediğini zannettiğimizden O'nun dinimizi kabul ettiğini düşündük." Oysa ayetlerin siyak ve sibakına bakıldığında, onların "yanlış anladık" şeklindeki iddialarının saçma olduğu açıkça görülür. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Hacc an: 96-101
Konu: Bu surede Mekkeli müşrikler, Kur'an ve Hz. Peygamber (s.a) karşısında takındıkları tavır dolayısıyla uyarılmışlardır.
Sure şöyle bir girişle başlamaktadır: "Sizlerin iddia ettiği gibi, ne Hz. Peygamber (s.a.) yolunu kaybetmiş ve azmıştır ne de tebliğ etiği mesaj kendisinin uydurduğu bir sözdür. Tam aksine onun tebliğ ettiği mesaj, kendisine Allah tarafından vahyolunmaktadır. O mesaj kendi zan ve hevasının ürünü değil, hakikatın ta kendisidir. Çünkü O bizzat müşahadelerine dayanan hakikatleri sizlere aktarmaktadır. O kendisine vahiy getiren meleği kendi gözleriyle görmüş ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın büyük işaretlerini bizzat müşahade etmiştir. O'nun sizlere aktardıkları kendi düşünceleri değil, bizzat müşahede ettiği hakikatlerdir. Ancak tüm bunlara karşılık sizler O'na, tıpkı gördüğü şeyleri anlatan birine, kendi görmemesine rağmen karşı çıkan, inatçı kör bir adam gibi tavır alıyorsunuz.
Bundan sonra sırasıyla şu üç konu üzerinde durulmuştur:
1) İnandığınız din zanna dayanmaktadır. İlahlıkla hiçbir ilgileri olmamasına rağmen, Lat, Uzza ve Menat gibi putlara tapıyorsunuz. Melekleri Allah'ın kızları olarak nitelediğiniz halde, kendiniz kız çocuklarınızı yüz karası ve utanç vesilesi olarak kabul ediyorsunuz. Onların sizleri Allah'ın azabından kurtaracağını mı sanıyorsunuz? Oysa tüm melekler bir araya gelseler, Allah'ın bir emrini bile değiştiremezler. Bu inançlarınızın ilmi ve akli hiçbir delil ve mesnedi yoktur. Bunlar sadece sizlerin akide haline getirdiğiniz vehim ve arzularınızdır. Fakat bu büyük bir sapıklıktır. Çünkü "din" zan değil, hakikattır, dolayısıyla zanna değil ilme (vahye) dayanmalıdır. İşte Hz. Muhammed (s.a) sizlere ilme (vahye) dayanan bir din getirmiştir, ama sizler ondan yüz çeviriyorsunuz. Öyle ki, size doğru bir bilgi getiren kimseyi sapıklıkla suçluyorsunuz. Ancak böyle davranmanızın asıl nedeni, dünyanın peşinden koşup ahiret hayatına inanmıyor olmanızdır. Ayrıca Hakka da talib değilsiniz. Çünkü bu sapık inançlarınızın, nasıl bir sonla karşılaşmanıza sebep olacağını düşünme zahmetine bile katlanmıyorsunuz.
2) Allah bu kainatın yegane sahibidir. Doğru yol üzerinde olanlar, ancak Allah'ın gösterdiği yolu izleyenlerdir. Bu yolun dışına çıkanlar ise sapıklardan başkası değildir. Allah, kimin doğru yolu, kimin sapık yolu izlediğini çok iyi bilir.
Bu yüzden salih amel işleyenler mükafatlandırılırken, kötülük yapanlar da cezalandırılacaklardır. Bu karar ise, sizlerin zannına göre değil, Allah'ın ilmine göre verilecektir. Çünkü kimin takva sahibi olduğunu, kimin olmadığını en iyi bilen O'dur. Binaenaleyh, sizler büyük günahlardan sakınırsanız, küçük günahları Allah affedecektir.
3) Asırlar önce Hz. İbrahim'in ve Hz. Musa'nın sahifelerinde beyan olunan dinin temel prensipleri, şimdi tekrar beyan olunmaktadır. Yani, Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği din yeni bir din olmayıp, Allah'ın her dönemde gönderdiği dinin ta kendisidir. O'nun şimdi tebliğ ettiği bu dini, daha önceki Peygamberler de tebliğ etmiştir. Ayrıca daha önce gelen sahifelerde, Ad, Semud, Nuh ve Lut kavimlerinin başlarına gelen felakete neden olarak tıpkı şimdi Kureyşlilerin isyan ettiği gibi, onlarında isyan etmiş olmaları gösterilmektedir.
Bu açıklamalardan sonra, kıyamet saatinin yakın olduğu ve onu önlemeye kimsenin gücünün yetmeyeceği bildirilmektedir. "Tıpkı daha önceki peygamberlerin kendi kavimlerini uyardıkları gibi, Hz. Muhammed (s.a) ve Kur'an da sizi kıyametin geleceğini haber vererek uyarmaktadır."
"Şimdi siz bu sözden (Kur'an'dan) dolayı mı hayretler içinde kalıyorsunuz? Ve gülüyorsunuz da, ağlamıyorsunuz ve başkaldırıyorsunuz? Haydi Allah'a secde edin, O'na itaat ve kulluk edin!"
İşte bu ayetleri işitince en mütekebbir kafirler dahi, Rasûlüllah (s.a) ile birlikte secdeye kapandılar.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
53
Yıldız · Mekke
النجم
62
Sure Adı Açıklaması
İlk kelimesi sureye ad olarak verilmiştir. Fakat "Necm" kelimesinin, surenin muhtevasıyla doğrudan bir ilgisi yoktur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Hz. Abdullah b. Mes'ud'dan rivayet olunduğuna göre, "Necm Suresi kendisinde secde ayeti bulunduğu halde nazil olan ilk suredir." (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî) . Bu hadisin Esved b. Yezid, Ebu İshak ve Zuhir b. Muaviye'nin İbn Mes'ud'dan rivayet ettikleri bölümünden anlaşıldığına göre "Necm Suresi, Hz. Peygamber'in (s.a) Kureyş'ten bir topluluk karşısında okuduğu ilk suredir." (İbn Merduye'nin rivayeti, surenin Harem-i Şerif'de okunduğunu göstermektedir.) Bu topluluk içinde, kafirler de mü'minler de bulunuyordu. Surenin sonunda Hz. Peygamber (s.a) secde ettiğinde, İslâm düşmanı Kureyşliler ve ileri gelenleri Müslümanlarla secde ettiler. İbn Mes'ud, "Ben orada secde etmeyen bir tek kafir olarak Umeyye b. Halef'i gördüm. O da secde etmediği gibi yerden bir avuç toprak almış ve alnına sürmüş, bu bana yeter", dedi. demiştir. "İbn Mes'ud bu sözüne ayrıca "Ben bu kafirlerin küfür hali üzerindeyken öldüğünü gördüm" diye ilavede bulunmuştur.
Bu olayın bir diğer şahidi de, o döneme kadar hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan Muttalib b. Veda'dır. O bu olayla ilgili olarak şunları söylemektedir. "Rasûlullah (s.a) , Necm Suresi'nin sonunda secde ettiğinde ben secde etmedim. Şimdi bu sure ne zaman okunsa, muhakkak surette secde eder ve o zaman secde etmemekle işlediğim hatayı telafi etmeye çalışırım." (Nesaî, Müsned-i Ahmed)
"Risaletin 5. yılında Şevval ayında küçük bir topluluk Habeşistan'a hicret etmişti. Aynı senenin Ramazan ayında Hz. Peygamber'in (s.a) Necm Suresi'ni tilaveti esnasında kafirlerle Müslümanların birlikte secdeye gitmeleri hadisesi vuku buldu. Bu hadise, Habeşistan'daki muhacirlere "Mekke'de kafirler İslâm'a girdi şeklinde ulaşınca, onlardan bazıları bu haberi duyar duymaz Şevval ayında Mekke'ye geri döndüler. Fakat Mekke'de Müslümanlara yapılan zulüm devam etmekteydi. Bu olaydan sonra Müslümanlar, birincisinden daha çok sayıda olmak üzere, ikinci kez Habeşistan'a hicret ettiler." (ibn Sa'd).
Yukarıdaki rivayetlerden bu surenin Risalet'in 5. yılında nazil olduğu kesinlik kazanmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan: Nüzul zamanı ile ilgili verilen ayrıntılardan bu surenin nazil olduğu dönemde, Mekke'de nasıl bir havanın estiği açıkça anlaşılmaktadır. O döneme kadar Hz. Peygamber (s.a) , 5 sene boyunca sürekli tanıdık kişilerin evlerinde, özel ve herkese açık olmayan toplantılarda İslâm'ı tebliğ ediyor ve Kur'an'ı okuyordu. Bu döneme kadar O genel bir topluluğa hitap edememişti. Çünkü kafirler ona hep şiddet ile karşılık vermişlerdi. Onlar Hz. Peygamber'in (s.a) şahsiyetinin, hitabetinin ve Kur'an'ın ne kadar etkileyici olduğunu bildikleri için, onu dinlemek istemedikleri gibi başkalarına da mani oluyorlardı. Ayrıca bir yandan "Muhammed yoldan çıkmış, başkalarını da yoldan çıkarıyor" diye iftira atarken, diğer yandan da, Hz. Peygamber'in (s.a) gittiği her yerde "sapıkça" diye niteledikleri mesajının duyulmaması için gürültü çıkarıyorlardı. Yani iddialarının yalan olduğunu kendileri de bildiği için, başka kimselerin mesajı işitmesine fırsat dahi vermiyorlardı.
İşte böyle bir ortamda Rasûlullah (s.a) birgün Harem-i Şerif'te Kureyş'den bir topluluğun karşısında, tebliğ etmek üzere ayağa kalkmış ve vahyolunan bu sureyi okumuştur. Ancak okunan sure, çevredekileri o kadar çok etkilemiştir ki, Kureyşliler adeta büyülenmiş gibi sessizce sureyi dinlemişler ve her zaman yaptıklarının aksine gürültü çıkarmayı unutmuşlardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) surenin sonunda secde ayetini okuduğunda hemen secdeye gidince, kafirler de onunla birlikte secdeye gitmişler, fakat bu davranışlarının hemen akabinde, bir zaaf içine düştüklerini farketmişlerdir. Hatta bunun üzerine bazı kimseler onların ileri gelenlerini "Sizler hem bu Kur'an'ı dinlemekten başkalarını menediyorsunuz hem de bu sözleri kendiniz dinlediğiniz yetmiyormuş gibi bir de secdeye gidiyorsunuz," diye eleştirmeye başlamışlardır.
Onlar da kendilerini şu şekilde savunmuşlardır "Biz Muhammed'in, "Lat, Uzza ve üçüncüleri olan Menat yüce bir makama sahip ilahlardır ve onların şefaat etmeleri umulur" diye söylediğini zannettiğimizden O'nun dinimizi kabul ettiğini düşündük." Oysa ayetlerin siyak ve sibakına bakıldığında, onların "yanlış anladık" şeklindeki iddialarının saçma olduğu açıkça görülür. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Hacc an: 96-101
Konu: Bu surede Mekkeli müşrikler, Kur'an ve Hz. Peygamber (s.a) karşısında takındıkları tavır dolayısıyla uyarılmışlardır.
Sure şöyle bir girişle başlamaktadır: "Sizlerin iddia ettiği gibi, ne Hz. Peygamber (s.a.) yolunu kaybetmiş ve azmıştır ne de tebliğ etiği mesaj kendisinin uydurduğu bir sözdür. Tam aksine onun tebliğ ettiği mesaj, kendisine Allah tarafından vahyolunmaktadır. O mesaj kendi zan ve hevasının ürünü değil, hakikatın ta kendisidir. Çünkü O bizzat müşahadelerine dayanan hakikatleri sizlere aktarmaktadır. O kendisine vahiy getiren meleği kendi gözleriyle görmüş ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın büyük işaretlerini bizzat müşahade etmiştir. O'nun sizlere aktardıkları kendi düşünceleri değil, bizzat müşahede ettiği hakikatlerdir. Ancak tüm bunlara karşılık sizler O'na, tıpkı gördüğü şeyleri anlatan birine, kendi görmemesine rağmen karşı çıkan, inatçı kör bir adam gibi tavır alıyorsunuz.
Bundan sonra sırasıyla şu üç konu üzerinde durulmuştur:
1) İnandığınız din zanna dayanmaktadır. İlahlıkla hiçbir ilgileri olmamasına rağmen, Lat, Uzza ve Menat gibi putlara tapıyorsunuz. Melekleri Allah'ın kızları olarak nitelediğiniz halde, kendiniz kız çocuklarınızı yüz karası ve utanç vesilesi olarak kabul ediyorsunuz. Onların sizleri Allah'ın azabından kurtaracağını mı sanıyorsunuz? Oysa tüm melekler bir araya gelseler, Allah'ın bir emrini bile değiştiremezler. Bu inançlarınızın ilmi ve akli hiçbir delil ve mesnedi yoktur. Bunlar sadece sizlerin akide haline getirdiğiniz vehim ve arzularınızdır. Fakat bu büyük bir sapıklıktır. Çünkü "din" zan değil, hakikattır, dolayısıyla zanna değil ilme (vahye) dayanmalıdır. İşte Hz. Muhammed (s.a) sizlere ilme (vahye) dayanan bir din getirmiştir, ama sizler ondan yüz çeviriyorsunuz. Öyle ki, size doğru bir bilgi getiren kimseyi sapıklıkla suçluyorsunuz. Ancak böyle davranmanızın asıl nedeni, dünyanın peşinden koşup ahiret hayatına inanmıyor olmanızdır. Ayrıca Hakka da talib değilsiniz. Çünkü bu sapık inançlarınızın, nasıl bir sonla karşılaşmanıza sebep olacağını düşünme zahmetine bile katlanmıyorsunuz.
2) Allah bu kainatın yegane sahibidir. Doğru yol üzerinde olanlar, ancak Allah'ın gösterdiği yolu izleyenlerdir. Bu yolun dışına çıkanlar ise sapıklardan başkası değildir. Allah, kimin doğru yolu, kimin sapık yolu izlediğini çok iyi bilir.
Bu yüzden salih amel işleyenler mükafatlandırılırken, kötülük yapanlar da cezalandırılacaklardır. Bu karar ise, sizlerin zannına göre değil, Allah'ın ilmine göre verilecektir. Çünkü kimin takva sahibi olduğunu, kimin olmadığını en iyi bilen O'dur. Binaenaleyh, sizler büyük günahlardan sakınırsanız, küçük günahları Allah affedecektir.
3) Asırlar önce Hz. İbrahim'in ve Hz. Musa'nın sahifelerinde beyan olunan dinin temel prensipleri, şimdi tekrar beyan olunmaktadır. Yani, Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği din yeni bir din olmayıp, Allah'ın her dönemde gönderdiği dinin ta kendisidir. O'nun şimdi tebliğ ettiği bu dini, daha önceki Peygamberler de tebliğ etmiştir. Ayrıca daha önce gelen sahifelerde, Ad, Semud, Nuh ve Lut kavimlerinin başlarına gelen felakete neden olarak tıpkı şimdi Kureyşlilerin isyan ettiği gibi, onlarında isyan etmiş olmaları gösterilmektedir.
Bu açıklamalardan sonra, kıyamet saatinin yakın olduğu ve onu önlemeye kimsenin gücünün yetmeyeceği bildirilmektedir. "Tıpkı daha önceki peygamberlerin kendi kavimlerini uyardıkları gibi, Hz. Muhammed (s.a) ve Kur'an da sizi kıyametin geleceğini haber vererek uyarmaktadır."
"Şimdi siz bu sözden (Kur'an'dan) dolayı mı hayretler içinde kalıyorsunuz? Ve gülüyorsunuz da, ağlamıyorsunuz ve başkaldırıyorsunuz? Haydi Allah'a secde edin, O'na itaat ve kulluk edin!"
İşte bu ayetleri işitince en mütekebbir kafirler dahi, Rasûlüllah (s.a) ile birlikte secdeye kapandılar.
İndiği zaman yıldıza¹ yemin olsun ki,
1 Necm: Arapçada yıldız, köksüz ot, çemen, parça parça verilen bir şeyin her bir kısmı, (Süreyya) Ülker Yıldızı anlamlarına gelir. Necm kelimesiyle mecâzen; Kur’an’ın indirilen miktarı veya Peygamberimiz de kastedilmiş olabilir. Nitekim İmam Cafer Sadık: “(النَّجْم)’den kasıt Peygamber (s.a.v), (هَوٰى)’dan kasıt ise Hz. Peygamber (s.a.v)’in mi’rac’dan inmesi yahut mekânsız aleme yükselmesi demektir” demiştir. Necm’le ilgili seleften gelen o kadar çok rivayet vardır ki aralarını telif etmek oldukça zordur. Ayrıca yeni yetmelerden Kur’an’a canlarının istediği gibi anlam verenler de işi; neredeyse vahyin indiği yere, Cebrail’e ve vahyi alan nebiye şahitmişçesine uydurma noktasına getirmişlerdir. Bazıları da bu konuyla ilgili mutezile, tasavvuf ve şia’da ne varsa toplamaya çalışmışlardır. Bunların tamamı Müslümanların zihinlerini bulandırmak için yapılan kasıtlı projeler olsa gerektir.— M. Türk
53:1
2
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰىۚ ٢
Mâ dalle sâhıbukum ve mâ gavâ.
Arkadaşınız (Muhammed), sapmadı ve asla bâtıl bir şeye de inanmadı. ¹
1 Dalâl: Hüda’nın zıddı olup, yol kaybetmek veya hiç yol bulamayıp şaşkın kalmak, ğayy de rüştün zıddı olup aklın istikametini veya yolun doğrusunu kaybetmek, demektir. Sahib’den kastedilen ise Muhammed (s.a.v)’dir. Hitap da; ona “Kur’an’ı kendi uyduruyor” diyen Kureyş ve benzerlerinedir. Bunlara karşı “sahibiniz” tabiri çok manalıdır. Zira “sahip” daima sohbette bulunan arkadaş, koruyan manalarını ifade ettiği için şu meali ifade eder: “Şimdiye kadar sohbetinde bulunarak çok iyi tanıdığınız, aklına ve istikametine güvendiğiniz, bundan sonra da size arkadaşlık ederek size hak yolunu göstermek isteyen arkadaşınız, ne yolunu şaşırdı ne de aklını. Ne aldanır ne de aldatır. Ne sihirbazdır ne kâhindir ne de mecnun.” (Elmalılı)— M. Türk
53:2
3
وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰىۜ ٣
Ve mâ yentıku anil hevâ.
O, istek ve arzusuna¹ göre konuşmaz.
1 Hevâ: Nefsin kendiliğinden meylettiği arzusu, şehvetlere eğilimi, keyfe düşkünlüğü ve ilim sahibi olmadan sahibine hükmeden nefis, anlamında kullanılan Kur’an kavramdır.— M. Türk
53:3
4
اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰىۙ ٤
İn huve illâ vahyun yûhâ.
Onun (söyledikleri) vahiyden başka bir şey değildir¹ (ve ona) vahyolunur.²
1 Bazıları, bu âyete göre Efendimizin ictihad edemeyeceği kanaatine varmışlarsa da (Tevbe: 43.) ayet onun ictihad edebileceğine; ancak isabet edemezse, vahiyle düzeltileceğine işarettir. Buradaki “Onun (söyledikleri)” ifâdesinin “Kur’an” olması daha uygundur. 2 Kur’an veya onun konuştukları ancak bir vahiydir başka türlü söylenemez, sadece Allahu Teâlâ tarafından kendisine vahiy ve tebliğ olunmak suretiyle bilinip söylenebilir. Buradaki, “Onun (söyledikleri)” ifâdesinin esas itibariyle “Kur’an” hakkında olması daha uygun görülmekle birlikte, Peygamber Efendimizin hadislerine de şamil olma ihtimali vardır. Zira (وَحْىٌ يُوحٰى) daki (يُوحٰى) fiilinin şimdiki zaman kipiyle tekit edilmesi buna bir işarettir.— M. Türk
53:4
5
عَلَّمَهُ شَد۪يدُ الْقُوٰىۙ ٥
Allemehu şedîdul kuvâ.
O (Peygambere, Kur’an’ı) melekeleri çok güçlü olan (Cebrail,) ¹ öğretti.
1 Bazı müfessirler, Efendimize Kur’an’ı öğretenin Allah’ın kendisi olduğunu ifâde etmişlerdir. (Kurtubî) Esasen Kur’an’ı öğretenin (Rahman: 1-2)’ye göre Allah olduğunda şüphe yok ise de, (Bakara: 97, Nahl: 102 ve Şuara: 193) de beyan olunduğu üzere Allah’ın izniyle Kur’an’ı Muhammed (s.a.v)’e indiren Rasul’ün, Ruh’ul-Kudüs olan Cebrail olduğu da muhakkaktır. Bir de Hz. Aişe’nin, “Cebrail olduğunu” ifâde etmesinden dolayı bu daha kesindir ve tercüme de buna uygun olarak yapılmıştır. Bu ayet aynı zamanda, “bu Kur’an’ı ona bir beşer öğretti” diyenlerin sözüne de bir cevaptır.— M. Türk
53:5
6
ذُومِرَّةٍۜ فَاسْتَوٰىۙ ٦
Zû mirreh(mirretin), festevâ.
6,7. (Ki o) üstün bir akıl sahibidir. ¹(Cebrail Muhammed’e) gerçek şekliyle tüm ufku kaplamış bir şekilde² göründü.³
1 Mirra, akıl, kuvvet ve sağlamlık demektir. Zû mirra ise, akıllı, kuvvetli ve metanet sahibi anlamlarına gelir. 2 Buradaki “istivâ” Cebrail’in düpedüz kendi suretiyle tüm ufku kaplamış bir şekilde görünmesi demektir. Rivayetlere göre Peygamberlerden hiç biri Cebrail’i hakiki suretiyle görmemişti. Ancak Muhammed (s.a.v) biri Arzda, biri de mirac mucizesi esnasında Semada olmak üzere onu iki kere gördü. Bu izaha göre mana: “Cebrail ona, Allah’ın yarattığı gibi hakiki suret ve yaratılışı ile düpedüz, doğrudan doğruya tüm ufku kaplamış bir şekilde durup göründü” şeklinde olur. 3 Bu âyet, “(Ki o,) mükemmel bir güzelliğe sahiptir. (İşte arkadaşınız) Peygamberliğe (böyle) yükseldi.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
53:6
7
وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰىۜ ٧
Ve huve bil ufukil a’lâ.
6,7. (Ki o) üstün bir akıl sahibidir. ¹(Cebrail Muhammed’e) gerçek şekliyle tüm ufku kaplamış bir şekilde² göründü.³
1 Mirra, akıl, kuvvet ve sağlamlık demektir. Zû mirra ise, akıllı, kuvvetli ve metanet sahibi anlamlarına gelir. 2 Buradaki “istivâ” Cebrail’in düpedüz kendi suretiyle tüm ufku kaplamış bir şekilde görünmesi demektir. Rivayetlere göre Peygamberlerden hiç biri Cebrail’i hakiki suretiyle görmemişti. Ancak Muhammed (s.a.v) biri Arzda, biri de mirac mucizesi esnasında Semada olmak üzere onu iki kere gördü. Bu izaha göre mana: “Cebrail ona, Allah’ın yarattığı gibi hakiki suret ve yaratılışı ile düpedüz, doğrudan doğruya tüm ufku kaplamış bir şekilde durup göründü” şeklinde olur. 3 Bu âyet, “(Ki o,) mükemmel bir güzelliğe sahiptir. (İşte arkadaşınız) Peygamberliğe (böyle) yükseldi.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
53:7
8
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰىۙ ٨
Summe denâ fe tedellâ.
8,9. Sonra (yanına) geldi ve (ona) yayın iki ucu kadar ¹hattâ daha da fazla yaklaştı.²
1 Araplar, bir konuda anlaşacakları zaman iki yayı birbirinin üzerine koyarak uçlarını birleştirir, sonra ikisini beraber çekip bir ok atarlardı. Bu onların her konuda ahitleştiklerini ifâde ederdi. Bu manevi bir yakınlığı ifâde ettiğinden, temsili olarak düşünülürse âyet, “…ve (onunla) her konuda mükemmel bir şekilde anlaştı.” şeklinde de anlaşılabilir. 2 Delv ismi, “kova” demek olduğu gibi “delv” mastarı da, “kovayı sarkıtmak veya çekmek” manalarına geldiği için “tedellî” de “her hangi bir şeyin yukarıdan aşağı sarkması veya aşağıdan yukarı çekilmesi” manalarına gelir. Onun için birçok müfessir bunu, Cebrail’in fiili olmak üzere “sarkmak” manasıyla tefsir etmişlerdir. Yani “Cebrail ufuk-ı a’lâ’da göründükten sonra yaklaştı, birdenbire Peygambere doğru sarktı” demişlerdir. Bu “tedellî”yi, Peygamberin vasfı olmak üzere anlarsak, yukarıdan aşağıya sarkmak değil, aşağıdan yukarıya çekilip çıkmak manasına gelir ki, bununla da tamamen mi’rac’a işaret buyurulmuş olur. Bu da: “Peygamber, Cebrail’in talimi üzerine ufuk-ı a’lâda istivâ ile de kalmadı, o istivâdan sonra, Allah’a doğru manen yaklaştı” anlamına gelir. (Elmalılı)— M. Türk
53:8
9
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰىۚ ٩
Fe kâne kâbe kavseyni ev ednâ.
8,9. Sonra (yanına) geldi ve (ona) yayın iki ucu kadar ¹hattâ daha da fazla yaklaştı.²
1 Araplar, bir konuda anlaşacakları zaman iki yayı birbirinin üzerine koyarak uçlarını birleştirir, sonra ikisini beraber çekip bir ok atarlardı. Bu onların her konuda ahitleştiklerini ifâde ederdi. Bu manevi bir yakınlığı ifâde ettiğinden, temsili olarak düşünülürse âyet, “…ve (onunla) her konuda mükemmel bir şekilde anlaştı.” şeklinde de anlaşılabilir. 2 Delv ismi, “kova” demek olduğu gibi “delv” mastarı da, “kovayı sarkıtmak veya çekmek” manalarına geldiği için “tedellî” de “her hangi bir şeyin yukarıdan aşağı sarkması veya aşağıdan yukarı çekilmesi” manalarına gelir. Onun için birçok müfessir bunu, Cebrail’in fiili olmak üzere “sarkmak” manasıyla tefsir etmişlerdir. Yani “Cebrail ufuk-ı a’lâ’da göründükten sonra yaklaştı, birdenbire Peygambere doğru sarktı” demişlerdir. Bu “tedellî”yi, Peygamberin vasfı olmak üzere anlarsak, yukarıdan aşağıya sarkmak değil, aşağıdan yukarıya çekilip çıkmak manasına gelir ki, bununla da tamamen mi’rac’a işaret buyurulmuş olur. Bu da: “Peygamber, Cebrail’in talimi üzerine ufuk-ı a’lâda istivâ ile de kalmadı, o istivâdan sonra, Allah’a doğru manen yaklaştı” anlamına gelir. (Elmalılı)— M. Türk
53:9
10
فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِه۪ مَٓا اَوْحٰىۜ ٠١
Fe evhâ ilâ abdihî mâ evhâ.
10,11. O anda (Cebrail, Allah’ın) kuluna gönderdiği her vahyi vahyetti. Gözünün gördüğünü de gönlü yalanlamadı.— M. Türk
53:10
11
مَا كَذَبَ الْفُؤٰ۬ادُ مَا رَاٰى ١١
Mâ kezebel fuâdu mâ reâ.
10,11. O anda (Cebrail, Allah’ın) kuluna gönderdiği her vahyi vahyetti. Gözünün gördüğünü de gönlü yalanlamadı.— M. Türk
53:11
12
اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى ٢١
E fe tumâr rûnehu alâ mâ yerâ.
(Ey kâfirler!) Onun (Cebrail’i) görüp durduğundan şüphe mi ediyorsunuz?— M. Türk
53:12
13
وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰىۙ ٣١
Ve lekad reâhu nezleten uhrâ.
13,14,15. Yemin olsun (Muhammed, Cebrail’i miraçtan) inerken yakınında Cennet’ül-Me’va’nın¹ bulunduğu Sidret’ül-Mün-teha’nın yanında ²bir defa daha gördü.³
1 Cennet’ül-Me’va; Barınılacak, oturulacak yer, içinde kalınacak cennet demektir. Hasan el-Basri’ye göre bu Cennet, mü’minlerin gireceği cennettir. Bununla ilgili çeşitli rivâyetler varsa da özel isim olabileceği düşüncesiyle tercüme edilmemiştir. Doğrusunu Allah bilir. 2 Sidret’ül-Münteha: Varılacak yolun en sonu demektir. Sidre, Arabistan kirazı denilen gölgesi gayet koyu bir ağacın ismidir. Sidret’ül-Münteha; müfessirlerin geneline göre; Allah’tan başkası tarafından bilinmeyen ve ondan ileriye bir kulun geçemeyeceği, melek, nebi ve diğer mahlûkattan her âlimin ilminin nihayeti olan mahiyetini Allah’tan başkasının bilmediği bir makamdır. Tasavvuf erbabının bu konudaki söyledikleri ise; kerametleri kendilerinden menkul zevatın hayalleridir. 3 Yani Hz. Muhammed (s.a.v) Cebrâil’i bir de Mi’rac’tan inerken gördü. Burada Cebrâil’in mertebesinin Efendimizin mertebesinden geri kaldığına işaret olunmuştur. Eğer (نَزْلَةً) mutlak mef’ul olarak düşünülürse anlamı: “Diğer bir kerre de bir inişte gördü”, hal olarak düşünülürse: “inerken gördü” demek olur. Bu inişin Mi’rac gecesi olduğunda ittifak vardır. Rasulullah (s.a.v) Cebrâil’i hakiki sureti ile bir kere Mi’rac’tan evvel Hıra’da gördü, o vakit Cebrâil Rasulullah’a inmiş idi, bir kere de Miraç’tan inerken gördü. Bunda da Rasulullah Cebrâil’e doğru iniyordu yani Cebrâil onu istikbal ediyordu. (Elmalılı)— M. Türk
53:13
14
عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ٤١
İnde sidretil muntehâ.
13,14,15. Yemin olsun (Muhammed, Cebrail’i miraçtan) inerken yakınında Cennet’ül-Me’va’nın¹ bulunduğu Sidret’ül-Mün-teha’nın yanında ²bir defa daha gördü.³
1 Cennet’ül-Me’va; Barınılacak, oturulacak yer, içinde kalınacak cennet demektir. Hasan el-Basri’ye göre bu Cennet, mü’minlerin gireceği cennettir. Bununla ilgili çeşitli rivâyetler varsa da özel isim olabileceği düşüncesiyle tercüme edilmemiştir. Doğrusunu Allah bilir. 2 Sidret’ül-Münteha: Varılacak yolun en sonu demektir. Sidre, Arabistan kirazı denilen gölgesi gayet koyu bir ağacın ismidir. Sidret’ül-Münteha; müfessirlerin geneline göre; Allah’tan başkası tarafından bilinmeyen ve ondan ileriye bir kulun geçemeyeceği, melek, nebi ve diğer mahlûkattan her âlimin ilminin nihayeti olan mahiyetini Allah’tan başkasının bilmediği bir makamdır. Tasavvuf erbabının bu konudaki söyledikleri ise; kerametleri kendilerinden menkul zevatın hayalleridir. 3 Yani Hz. Muhammed (s.a.v) Cebrâil’i bir de Mi’rac’tan inerken gördü. Burada Cebrâil’in mertebesinin Efendimizin mertebesinden geri kaldığına işaret olunmuştur. Eğer (نَزْلَةً) mutlak mef’ul olarak düşünülürse anlamı: “Diğer bir kerre de bir inişte gördü”, hal olarak düşünülürse: “inerken gördü” demek olur. Bu inişin Mi’rac gecesi olduğunda ittifak vardır. Rasulullah (s.a.v) Cebrâil’i hakiki sureti ile bir kere Mi’rac’tan evvel Hıra’da gördü, o vakit Cebrâil Rasulullah’a inmiş idi, bir kere de Miraç’tan inerken gördü. Bunda da Rasulullah Cebrâil’e doğru iniyordu yani Cebrâil onu istikbal ediyordu. (Elmalılı)— M. Türk
53:14
15
عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰىۜ ٥١
İndehâ cennetul me’vâ.
13,14,15. Yemin olsun (Muhammed, Cebrail’i miraçtan) inerken yakınında Cennet’ül-Me’va’nın¹ bulunduğu Sidret’ül-Mün-teha’nın yanında ²bir defa daha gördü.³
1 Cennet’ül-Me’va; Barınılacak, oturulacak yer, içinde kalınacak cennet demektir. Hasan el-Basri’ye göre bu Cennet, mü’minlerin gireceği cennettir. Bununla ilgili çeşitli rivâyetler varsa da özel isim olabileceği düşüncesiyle tercüme edilmemiştir. Doğrusunu Allah bilir. 2 Sidret’ül-Münteha: Varılacak yolun en sonu demektir. Sidre, Arabistan kirazı denilen gölgesi gayet koyu bir ağacın ismidir. Sidret’ül-Münteha; müfessirlerin geneline göre; Allah’tan başkası tarafından bilinmeyen ve ondan ileriye bir kulun geçemeyeceği, melek, nebi ve diğer mahlûkattan her âlimin ilminin nihayeti olan mahiyetini Allah’tan başkasının bilmediği bir makamdır. Tasavvuf erbabının bu konudaki söyledikleri ise; kerametleri kendilerinden menkul zevatın hayalleridir. 3 Yani Hz. Muhammed (s.a.v) Cebrâil’i bir de Mi’rac’tan inerken gördü. Burada Cebrâil’in mertebesinin Efendimizin mertebesinden geri kaldığına işaret olunmuştur. Eğer (نَزْلَةً) mutlak mef’ul olarak düşünülürse anlamı: “Diğer bir kerre de bir inişte gördü”, hal olarak düşünülürse: “inerken gördü” demek olur. Bu inişin Mi’rac gecesi olduğunda ittifak vardır. Rasulullah (s.a.v) Cebrâil’i hakiki sureti ile bir kere Mi’rac’tan evvel Hıra’da gördü, o vakit Cebrâil Rasulullah’a inmiş idi, bir kere de Miraç’tan inerken gördü. Bunda da Rasulullah Cebrâil’e doğru iniyordu yani Cebrâil onu istikbal ediyordu. (Elmalılı)— M. Türk
53:15
16
اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰىۙ ٦١
İz yagşes sidrete mâ yagşâ.
(O esnada Allah’ın nuru,) Sidre’yi kuşattı.— M. Türk
53:16
17
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ٧١
Mâ zâgal basaru ve mâ tegâ.
(Peygamberin) gözü, görme sınırını aşmadı, ¹o da (gördüklerinden dolayı) sarsılmadı.
1 Onun gözü görme sınırını aşıp Allah’ı görmedi, Allah’ın kendisine göstermek istediği ayetlerini gördü. Bu ayetleri görünce de şaşmadı.— M. Türk
53:17
18
لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْـكُبْرٰى ٨١
Lekad reâ min âyâti rabbihil kubrâ.
Yemin olsun o, (o esnada) Rabbinin en büyük âyetlerini gördü. ¹
1 Vallahi o peygamber mirac’ta, Rabbi’nin sözün ifade sınırına sığmayacak ve ancak müşahede ile ulaşılabilecek ayetlerinden en büyüğünü gördü. Öyleyse bu âyetin ne olduğunu izaha kalkışmak hiç kimsenin haddine düşmez. Görülüyor ki ayette Nebî (s.a.v) Rabbini gördü denilmemiş, “Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü” denilmiştir. Bundan Allah’ı gördü anlamı asla çıkarılamaz. Mesruk, Hz. Aişe (r.a)’ya: “Anacığım! Muhammed (s.a.v) rabbini gördü mü?” dedim. O: “Söylediğinden tüylerim diken diken oldu. Şu üç şey vardır ki her kim onları sana söylerse yalan söylemiştir. Her kim Muhammed (s.a.v) rabbini gördü derse yalan söylemiştir” dedi ve: “Gözler, O’nu kavrayamaz. O, ise bütün gözleri kavrar. O, her şeyi inceden inceye bilen, her şeyden haberdar olandır.” (En’am: 103) ayetini okudu. Sonra: “Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir” dedi ve: “Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilemez…” (Lokman: 34) ayetini okudu. Sonra da: “Ve her kim sana o Peygamber Allahtan aldığı emirleri sakladı derse yalan söylemiştir” dedi ve: “Ey Peygamber! Sen (sadece) Rabbinden sana indirileni tebliğ et!” (Maide: 67) ayetini okudu ve: “Peygamber (s.a.v) Cebrail’i iki kere kendi suretinde gördü.” diye ilave etti. (Buharî)— M. Türk
53:18
19
اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰىۙ ٩١
E fe reeytumul lâte vel uzzâ.
19,20. Siz Lât’ın, Uzza’nın ve onların gerisindeki üçüncü put olan Menât’ın¹ ne olduğunu biliyor musunuz? ²
1 Lât, Uzzâ ve Menât Mekkeli müşriklerin taptıkları putlar idi. Onun için Abd’ul-lât, Abd’ül-uzzâ Abd’ül-menât diye isimler koyarlar, “bism’il-lâti ve’l-Uzzâ” diye yemin ederlerdi. Bazıları bunların taştan putlar olup Kâbe’nin içinde bulunduklarını söylemişler ise de Hübel için Kâbe’nin içinde, Lât için Taif’te, Uzzâ için Nahle’de, Menat için Kudeyd’de birer tapınak bulunduğu nakledilmiştir. 2 Müşrikler putlarına hep dişi isimleri verirlerdi. Güya Allah namına diktiklerini iddia ettikleri putlar, dişi isimli idiler. Bir de müşriklere göre putlar ilâhî kuvvetlerin ve Meleklerin suretleri idi. Melekler de hâşâ Allah’ın kızları sayılırdı. Kureyş Kâ’beyi tavaf ederken: “Lât ve Uzzâ ve Menat-i salise-i uhra hürmetine… Çünkü onlar, ulu ak kuğulardır ve onların şefaatleri umulur” derlerdi. Rasulullah (s.a.v)’e Necm suresinin, 19-23. ayetleri indirilince bu onların çok ağırlarına gitti. Bunun üzerine İslâm düşmanları, Müslümanların akidelerini bozmak için sözde “Garânîk olayı” diye bir olay uydurmuşlardır. Maalesef bazı İslam tarihi ve tefsir kaynakları da bunu gerçekmiş gibi zikretmişlerdir. Güya Mekke’de Müslümanların işkencelere uğradıkları ve bir kısım Müslümanın da Habeşistan’a göç ettiği bir dönemde Hz. Peygamber, bir gün Kâbe’nin yanında Necm suresini okuyormuş. Surenin 19 ve 20. ayetlerini okuduktan sonra Şeytan, Hz. Peygamber’e musallat olmuş ve Hz. Peygamber, farkında olmaksızın, “Bunlar yüce kuğu kuşlarıdır ve şefâatleri umulur” cümlelerini vahyin devamı gibi söyleyip Necm suresini okumaya devam etmiş. Surenin sonuna gelince secde ayeti olduğu için Hz. Peygamber ve orada bulunan Müslümanlar secdeye kapanmışlar. Müşrikler de Efendimiz’in okuduğu bu cümleler sebebiyle son derece sevinerek; “Artık Muhammed ilâhlarımızın şefaatini kabul ettiğine göre aramızda önemli bir ayrılık kalmadı” deyip hepsi secdeye kapanmışlar. Bu haber Habeşistan’daki Müslümanlara “tüm Mekkelilerin İslam’a girdiği” şeklinde ulaşmış ve Habeş muhacirleri Mekke’ye yönelmişler. Ancak geçmiş ve asrımızın tahkik ehli âlimleri, bu rivâyeti çeşitli yönleriyle inceden inceye tetkik etmişler ve birçok noktadan tamamen uydurma bir rivayet olduğunu ortaya koymuşlardır. Şu halde Garânîk rivayeti, tamamıyla asılsız olup İslâm’ın daha ilk asırlarında İslâm düşmanları tarafından uydurulmuş, günümüze kadar çeşitli asırlarda da İslâm’a muhalif belli çevrelerce İslâm’a karşı bir saldırı aracı olarak kullanılmıştır.— M. Türk
53:19
20
وَمَنٰوةَ الثَّالِثَةَ الْاُخْرٰى ٠٢
Ve menâtes sâlisetel uhrâ.
19,20. Siz Lât’ın, Uzza’nın ve onların gerisindeki üçüncü put olan Menât’ın¹ ne olduğunu biliyor musunuz? ²
1 Lât, Uzzâ ve Menât Mekkeli müşriklerin taptıkları putlar idi. Onun için Abd’ul-lât, Abd’ül-uzzâ Abd’ül-menât diye isimler koyarlar, “bism’il-lâti ve’l-Uzzâ” diye yemin ederlerdi. Bazıları bunların taştan putlar olup Kâbe’nin içinde bulunduklarını söylemişler ise de Hübel için Kâbe’nin içinde, Lât için Taif’te, Uzzâ için Nahle’de, Menat için Kudeyd’de birer tapınak bulunduğu nakledilmiştir. 2 Müşrikler putlarına hep dişi isimleri verirlerdi. Güya Allah namına diktiklerini iddia ettikleri putlar, dişi isimli idiler. Bir de müşriklere göre putlar ilâhî kuvvetlerin ve Meleklerin suretleri idi. Melekler de hâşâ Allah’ın kızları sayılırdı. Kureyş Kâ’beyi tavaf ederken: “Lât ve Uzzâ ve Menat-i salise-i uhra hürmetine… Çünkü onlar, ulu ak kuğulardır ve onların şefaatleri umulur” derlerdi. Rasulullah (s.a.v)’e Necm suresinin, 19-23. ayetleri indirilince bu onların çok ağırlarına gitti. Bunun üzerine İslâm düşmanları, Müslümanların akidelerini bozmak için sözde “Garânîk olayı” diye bir olay uydurmuşlardır. Maalesef bazı İslam tarihi ve tefsir kaynakları da bunu gerçekmiş gibi zikretmişlerdir. Güya Mekke’de Müslümanların işkencelere uğradıkları ve bir kısım Müslümanın da Habeşistan’a göç ettiği bir dönemde Hz. Peygamber, bir gün Kâbe’nin yanında Necm suresini okuyormuş. Surenin 19 ve 20. ayetlerini okuduktan sonra Şeytan, Hz. Peygamber’e musallat olmuş ve Hz. Peygamber, farkında olmaksızın, “Bunlar yüce kuğu kuşlarıdır ve şefâatleri umulur” cümlelerini vahyin devamı gibi söyleyip Necm suresini okumaya devam etmiş. Surenin sonuna gelince secde ayeti olduğu için Hz. Peygamber ve orada bulunan Müslümanlar secdeye kapanmışlar. Müşrikler de Efendimiz’in okuduğu bu cümleler sebebiyle son derece sevinerek; “Artık Muhammed ilâhlarımızın şefaatini kabul ettiğine göre aramızda önemli bir ayrılık kalmadı” deyip hepsi secdeye kapanmışlar. Bu haber Habeşistan’daki Müslümanlara “tüm Mekkelilerin İslam’a girdiği” şeklinde ulaşmış ve Habeş muhacirleri Mekke’ye yönelmişler. Ancak geçmiş ve asrımızın tahkik ehli âlimleri, bu rivâyeti çeşitli yönleriyle inceden inceye tetkik etmişler ve birçok noktadan tamamen uydurma bir rivayet olduğunu ortaya koymuşlardır. Şu halde Garânîk rivayeti, tamamıyla asılsız olup İslâm’ın daha ilk asırlarında İslâm düşmanları tarafından uydurulmuş, günümüze kadar çeşitli asırlarda da İslâm’a muhalif belli çevrelerce İslâm’a karşı bir saldırı aracı olarak kullanılmıştır.— M. Türk
53:20
21
اَلَـكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْاُنْثٰى ١٢
E lekumuz zekeru ve lehul unsâ.
(Demek) erkekler sizin, dişiler Allah’ın mı?— M. Türk
İn hiye illâ esmâun semmeytumûhâ entum ve âbâukum mâ enzelallâhu bihâ min sultân(sultânin), in yettebiûne illez zanne ve mâ tehvel enfus(enfusu), ve lekad câehum min rabbihimul hudâ.
Bu (putlar) sizin ve atalarınızın keyfine göre uydurduğu ve Allah’ın haklarında hiç bir delil indirmediği, isimlerden başka bir şey değildir. O (müşrikler,) kendilerine Rableri tarafından bir yol gösterici geldiği halde sadece zanlarına ve nefislerinin arzularına uyuyorlar.— M. Türk
53:23
24
اَمْ لِلْاِنْسَانِ مَا تَمَنّٰىۘ ٤٢
Em lil insâni mâ temennâ.
Yoksa insan, her arzu ettiği şeye sahip olacağını mı (zannediyor?)— M. Türk
53:24
25
فَلِلّٰهِ الْاٰخِرَةُ وَالْاُو۫لٰى۟ ٥٢
Fe lillâhil âhiretu vel ûlâ.
Hâlbuki her şeyin sonu da önü de Allah’a aittir.— M. Türk
İnnellezîne lâ yu’minûne bil âhireti le yusemmûnel melâikete tesmiyetel unsâ.
Ahİrete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. ¹
1 Ahirete gerçekten imanı olmayanlar, günahtan ve Allah’a karşı iftiranın ahiretteki ceza ve sorumluluğundan hakikî iman ile korkmadıkları için; meleklere Allah’ın kızları diyorlar, dişi kabul ediyorlar ve onlara dişi isimleri verip putlarını da kadın şeklinde yapıyorlardı. Bunun altında yatan ana sebep, kadının istismarı, zevk ve rüşvet aracı olarak kullanılmasıdır. Çağdaş kâfir ve müşrikler de aynı köhne mantığı ambalaj farkıyla kullanmakta ve ilkelliklerini de bunun bir medeniyet olduğunu savunarak kılıflamaya çalışmaktadırlar.— M. Türk
Ve mâ lehum bihî min ilm(ilmin), in yettebiûne illez zann(zanne), ve innez zanne lâ yugnî minel hakkı şey'â(şey’en).
Oysa onların bu konuda bildikleri hiçbir şey yoktur ve onlar, (ancak) zanlarının ardına düşüyorlar. Hâlbuki zan, Hak’tan hiçbir şeyin yerini tutmaz.— M. Türk
Zâlike mebleguhum minel ilm(ilmi), inne rabbeke huve a’lemu bi men dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bi menihtedâ.
Zâten onların, ilimden yana varabildikleri bilgi (sınırı) budur. Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı çok iyi bildiği gibi hak yola geleni de çok iyi bilir. ¹
1 Yani tüm bildikleri bu kadardır. Bütün ilimlerinin nihaî gayesi Dünya hayatı ve dünya zevkleridir. Onlar için ilim, bir puttur. Ama kendilerinin tapması için değil, ezilen insanların tapması, kendilerinin de parsayı toplaması için… Zira ortaya konan her putun arkasında, o puta tapanlardan -dünyalıklar adına- daha çok faydalanan istismarcılar vardır. Dikkat edilirse dikilen veya icat edilen her putun arkasında; ordusu, vakfı, derneği, tarikatı, meşrebi ve medyası derhal icat edilmekte ve birçoğunun reklamında da ahiret senaryoları sergilenerek, kadın ve çocuk istismarı yapılarak parsalar toplanmaktadır.— M. Türk
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar