Muhammed 38 Ayet Medine · محمد
47

Muhammed

Muhammed · Medine
47
Muhammed · Medine
محمد
38
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
اَلَّذ۪ينَ كَـفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ اَضَلَّ اَعْمَالَهُمْ ١
Ellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi edalle a’mâlehum.
Hem kâfir olup, hem de (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyanların işlerini, Allah boşa çıkarmıştır.¹ 1 (صَدُّوا)’ya, yüz çevirmek, anlamı verildiğinde bu ayet; “Hem kâfir olup, hem de Allah’ın yolundan yüz çevirenlerin işlerini, Allah boşa çıkarmıştır.” şeklinde de tercüme edilebilir. Zemahşeri (صَدُّوا)’ya bu anlamın verilmesini tercih etmiştir.— M. Türk
47:1
2
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاٰمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۙ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَاَصْلَحَ بَالَهُمْ ٢
Vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve âmenû bi mâ nuzzile alâ muhammedin ve huvel hakku min rabbihim keffere anhum seyyiâtihim ve asleha bâlehum.
(Allah) inanıp (inandığı) iyi işleri yaşayanların ve Muhammed’e Rablerinden bir hakk olarak indirilen (Kur’an’a)¹ îman edenlerin, (önceki) kötülüklerini örter ve durumlarını düzeltir.² 1 Allah yolunu hakkıyla beyan eden ve Allah’tan geldiğinde hiç şüphe olmayan “Hakk Kitap” ancak odur. Diğerleri tamamen tahrife uğramış ve Kur’an’la nesh edilmiştir. İçerilerinde Kur’an’ın tasdik etmediği şeyler hakk değildir. Onun için istenen iman Kur’an’a imandır. 2 Kâfirler boşuna çalışırken bunlar, salâh ve intizam içinde günden güne terakki ederek fikir ve kalplerini düzeltmekte ve işlerinde ileri gitmektedirler. Mekke’deki kâfirlerle Medine’deki mü’minlerin hali mukayese edilince tecrübeyle sâbit olduğu gibi bütün tarihte de imanlarında sadık olan Müslümanların hali böyle olmuştur. Şu halde her ne zaman bunun hilafı görülmüşse Müslümanların iman ve salâhlarındaki eksikliklerden olmuştur. (Elmalılı)— M. Türk
47:2
3
ذٰلِكَ بِاَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ وَاَنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ اَمْثَالَهُمْ ٣
Zâlike bi ennellezîne keferûttebeûl bâtıle ve ennellezîne âmenûttebeûl hakka min rabbihim, kezâlike yadribullâhu lin nâsi emsâlehum.
Şüphesiz bunun sebebi, kâfirlerin bâtıla uymaları, îman edenlerin ise Rablerinden gelen gerçeklere uymalarıdır. İşte Allah insanlara kendilerinin misallerini böyle verir.— M. Türk
47:3
4
فَاِذَا لَق۪يتُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَۙ فَاِمَّا مَناًّ بَعْدُ وَاِمَّا فِدَٓاءً حَتّٰى تَضَعَ الْحَرْبُ اَوْزَارَهَاۚۛ ذٰلِكَۜۛ وَلَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْۙ وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَ۬ا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍۜ وَالَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَلَنْ يُضِلَّ اَعْمَالَهُمْ ٤
Fe izâ lekîtumullezîne keferû fe darber rikâb(rikâbi), hattâ izâ eshantumûhum fe şuddûl vesâk(vesâka), fe immâ mennen ba’du ve immâ fidâen hattâ tedaal harbu evzârehâ, zalik(zalike), ve lev yeşâullâhu lentasara minhum ve lâkin li yebluve ba’dakum bi ba’d(ba’din), vellezîne kutilû fî sebîlillâhi fe len yudille a’mâlehum.
Kâfirlerle karşı karşıya geldiğiniz zaman,¹ onları iyice bozguna uğratıp sindirinceye² kadar boyunlarının köküne vurarak öldürün³ ve kalanlarını da esir alın. Sonra savaşın sona ermesi için onları, ya bir lütuf olarak (bırakın) ya da bir fidye (karşılığı salıverin).⁴ İşte bu, (Allah’ın emridir.) Eğer Allah isteseydi, elbette onlardan intikam(ını kendisi) alırdı. Fakat O, sizi birbirinizle imtihan etmek için (size onlarla savaşmayı emrediyor.) Allah yolunda öldürülenlerin yaptıkları, kesinlikle boşa gitmeyecektir. 1 Bu karşılaşma, savaş şeklinde olabileceği gibi, kâfirlerin, Müslümanların özgürlüklerini ellerinden almaya çalıştıkları ve inandıklarını yaşamalarına engel oldukları durumlarda da olabilir. 2 Yani; kâfirlerle başladığınız savaşta onların ordularını kırıp, yarasını derinleştirdiğiniz, iyice altettiğiniz, savaş dünyadan kalkana, kâfirlerle harp ihtimâli kalmayana veya yeryüzünde din, tamamen Allah’ın oluncaya kadar. 3 Yani onlarla savaşarak, onları öldürün, sakın acıma hissiniz bunu yapmanıza mani olmasın. “İslam barış dinidir” yaftasına kapılıp da onlara sakın merhamet etmeyin. 4 Bu ifâdeden bazıları, savaştan sonra esirlerin öldürülmeyeceğini anlamışlardır. Fakat âlimlerin çoğunluğu Müslümanların İmamı’nın bu konuda muhayyer olduğu kanaatindedir. Şöyle ki; a- Bu esirleri, Müslüman olmadıkları takdirde İmam dilerse, öldürür. b- Dilerse köleleştirebilir. Çünkü bunda İslâm’ın menfaati vardır. c- Dilerse Müslümanlara ehl-i zimmet olarak bırakabilir. d- Dilerse Müslüman esirlerle mübadele edebilir. e- Mal karşılığı serbest bırakabilir. Hanefiler, bunu câiz görmemişlerdir. Zîrâ bunda; “düşmana para ile asker kazandırmak vardır” demişlerdir. Bedir’deki bu uygulama (Enfâl: 67-69.) âyetlerle Allah tarafından hoş karşılanmamıştır. f- Esirlerin hiç bir şey alınmaksızın salıverilmesi ise, Hanefi, Maliki ve Hanbelî mezheplerince uygun görülmemiştir.— M. Türk
47:4
5
سَيَهْد۪يهِمْ وَيُصْلِحُ بَالَهُمْۚ ٥
Seyehdîhim ve yuslihu bâlehum.
Allah, onları dosdoğru yola iletecek ve onların durumlarını düzeltecektir.— M. Türk
47:5
6
وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَهَا لَهُمْ ٦
Ve yudhıluhumul cennete arrefehâ lehum.
Ve onları, kendileri için (en güzel şekilde) süslediği¹ cennete sokacaktır. 1 Bu ayet, “Ve onları, kendilerine önceden vadettiği / bildirdiği / tanıttığı cennete sokacaktır” şeklinde de tercüme dilebilir.— M. Türk
47:6
7
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ ٧
Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tensurûllâhe yensurkum ve yusebbit akdâmekum.
Ey inananlar! Siz, Allah’ın (dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı kaydırmaz.¹ 1 Allahu Teâlâ ihtiyaçtan münezzeh olduğu için burada Allah’a yardım tabiri, “emrini tutmak, dînine ve Rasulüne yardım etmek” manasından mecazdır. Bunun asıl nüktesi şudur: Dinî fiiller zorlamayla değil, kulların iradeleriyle yapılması istenen ihtiyarî fiillerdir. Onun için kulun irâde-i cüz’iyyesi olmadan istenen sevap meydana gelmez. O hususta irâde-i ilâhiyye kulların niyetlerine göredir. İşte bu suretle Allah’ın emirlerini yerine getirmek için kulların irâde-i cüz’iyyelerini sarf ile hizmet etmelerine, “Allah’a yardım” tabir olunmuştur ki isnatta mecaz yahut istiaredir. Yani; “imandan sonra siz Allah’ın emirlerini yerine getirmek, rızasına ermek için size şart koşmuş olduğu niyet ve gayretlerinizi sarf etmek suretiyle Allah’ın dînine hizmet ederseniz, Allah da size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip kılar ve ayaklarınızı sıkı bastırır. Harp meydanlarında, cihad mevkilerinde ayaklarınızı kaydırmaz, sebat ve metanetle sizi payidar eyler.” (Elmalılı)— M. Türk
47:7
8
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَتَعْساً لَهُمْ وَاَضَلَّ اَعْمَالَهُمْ ٨
Vellezîne keferû fe tağsen lehumve edalle a’mâlehum.
Kâfirlere gelince Allah, onların belâlarını versin ve yaptıkları her işte onları şaşırtsın.— M. Türk
47:8
9
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَرِهُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاَحْبَطَ اَعْمَالَهُمْ ٩
Zâlike bi ennehum kerihû mâ enzelallâhu fe ahbeta a’mâlehum.
İşte bütün bunlar; onların Allah’ın indirdiğinden nefret etmeleri sebebiyledir. (Öyleyse Allah) onların yaptıklarını da boşa çıkartsın.— M. Türk
47:9
10
اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ دَمَّرَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۘ وَلِلْكَافِر۪ينَ اَمْثَالُهَا ٠١
E fe lem yesîrû fîl ardı fe yenzurû keyfe kâne âkıbetullezîne min kablihim, demmerallâhu aleyhim ve lil kâfirîne emsâluhâ.
O (kâfirler) yeryüzünde gezip dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının ne olduğunu ve Allah’ın onları helâk ettiğini hiç görmüyorlar mı? Şüphesiz kâfirlere de böylesi yaraşır.— M. Türk
47:10
11
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ مَوْلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَاَنَّ الْكَافِر۪ينَ لَا مَوْلٰى لَهُمْ۟ ١١
Zâlike bi ennallâhe mevlellezîne âmenû ve ennel kâfirîne lâ mevlâ lehum.
Çünkü Allah îman edenlerin koruyucusudur. Kâfirlerin ise, kesinlikle koruyucusu yoktur.— M. Türk
47:11
12
اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْاَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ ٢١
İnnallâhe yudhılullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti cennâtin tecrî min tahtihel enhâr(enhâru), vellezîne keferû yetemetteûne ve ye’kulûne kemâ te’kulul en’âmu ven nâru mesven lehum.
Şüphesiz Allah, îman edip (inandığı) iyi işleri yaşayanları, zemîninden ırmaklar akan cennetlere sokar. Kâfirler ise (dünyada) sadece zevklerine bakar ve hayvanlar gibi yerler. Onların varacakları yer de ateştir.— M. Türk
47:12
13
وَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ اَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّت۪ٓي اَخْرَجَتْكَۚ اَهْلَكْنَاهُمْ فَلَا نَاصِرَ لَهُمْ ٣١
Ve keeyyin min karyetin hiye eşeddu kuvveten min karyetikelletî ahrecetke, ehleknâhum fe lâ nâsıra lehum.
Ey Muhammed! Biz seni (şu yurdundan) çıkaran şehir halkından daha kuvvetli nice şehirleri helâk ettik de onlara yardım eden kimse çıkmadı.— M. Türk
47:13
14
اَفَمَنْ كَانَ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّه۪ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ ٤١
E fe men kâne alâ beyyinetin min rabbihî ke men zuyyine lehu sûu amelihî vettebeû ehvâehum.
Rabbinden apaçık bir mûcize¹ üzere bulunan kimse, hiç kötü işi kendisine güzel görünen ve kendi arzularının peşine düşen kimse gibi olur mu? 1 Beyyine: Gayet açık ve aşikâr olan ve bir davayı açık bir surette ispat eden delil ve hüküm demektir. Bunlar, Peygamberlerin mûcizeleri ve getirdikleri kitaplardır. Kur’ân’da yirmi kez tekrarlanan beyyine genel olarak şu mânâlara gelir: 1- Kur’ân veya Hz. Muhammed. (Beyyine: 1-4, En’âm: I57) 2- Delil, hüccet. (En’âm: 57, A’râf: 85, Hud: 17, 28, 88, Tâhâ: 133, Fâtır: 40) 3- Mucize. (Arâf: 73,105, Enfal: 41-42, Hud: 53, 63, Muhammed: 14) 4- Apaçık bir işaret, ibret. (Ankebut: 35) Hadislerde beyyine lâfzı daha çok “dâvâsını ispat için delil getirmek ve şahit” anlamında kullanılmıştır. Meselâ Nur: 6. âyet olan “lian âyeti”nin sebeb-i nuzûlü olan hâdisede, Rasûlullah (s.a.v), karısına zinâ isnadında bulunan ve ispat için dört şahit getiremeyen Hilâl b. Umeyye’ye: “Dört şâhidini (beyyine) hazırla yahut sırtına hadd-i kazif vurulur.” buyurmuşlardır. (Tecrid-i Sarih) Nikâhta bulunması gereken şahitler de hadiste beyyine olarak isimlendirilmiştir: “Beyyine (şahit)’siz nikâh olmaz.” (Tirmizî)— M. Türk
47:14
15
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ ف۪يهَٓا اَنْهَارٌ مِنْ مَٓاءٍ غَيْرِ اٰسِنٍۚ وَاَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُۚ وَاَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِب۪ينَۚ وَاَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّىۜ وَلَهُمْ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْۜ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَٓاءً حَم۪يماً فَقَطَّعَ اَمْعَٓاءَهُمْ ٥١
Meselul cennetilletî vuidel muttekûn(muttekûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muh(ta’muhu), ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn(şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ(musaffen), ve lehum fîhâ min kullis semerâti ve magfiretun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum.
Allah’a karşı hata etmekten sakınanlara vâdedilen, içerisinde bayatlamayan sudan ırmaklar, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet veren içeceklerden dereler ve süzme baldan kanallar, kendilerine her türlü meyveler¹ ve Rablerinden bir de bağışlanma² bulunan cennettekilerin durumu, hiç ateşi mesken tutan ve bağırsaklarını parçalayan kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu? 1 Veya “dünyada yaptıkları güzel işlerin karşılıkları…” 2 Müslümanlar için ilk bağışlanma, “cennete girmeden önce günâhları ile hesaba çekilmeme” şeklindeki bağışlanmadır. Cennetteki bağışlanma ise; onları orada utandırmamak için; “günâhlarını hiç anmamak, hatırlatmamak, minnet altına almamak” anlamında olabilir.— M. Türk
47:15
16
وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِــعُ اِلَيْكَۚ حَتّٰٓى اِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قَالُوا لِلَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ اٰنِفاً۠ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ ٦١
Ve minhum men yestemiu ileyke, hattâ izâ harecû min indike kâlû lillezîne ûtûl ilme mâzâ kâle ânifâ(ânifen), ulâikellezîne tabaallâhu alâ kulûbihim vettebeû ehvâehum.
Onlardan kimi de seni dinler gibi yapar, senin yanından çıkınca da kendilerine ilim verilen (Müslümanlara): “O biraz önce o ne söyledi?” diyerek (seni hafife alırlar.) İşte onlar; Allah’ın, kalplerini mühürlediği ve kendi arzularının peşine düşen kimselerdir.— M. Türk
47:16
17
وَالَّذ۪ينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَاٰتٰيهُمْ تَقْوٰيهُمْ ٧١
Vellezînehtedev zâdehum huden ve âtâhum takvâhum.
Dosdoğru yolu bulanlara gelince (Allah,) onların hidâyetlerini artırır ve onlara kendisinden hakkıyla sakınma yollarını lutfeder.— M. Türk
47:17
18
فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا السَّاعَةَ اَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةًۚ فَقَدْ جَٓاءَ اَشْرَاطُهَاۚ فَاَنّٰى لَهُمْ اِذَا جَٓاءَتْهُمْ ذِكْرٰيهُمْ ٨١
Fe hel yenzurûne illes sâate en te’tiyehum bagteh(bagteten), fe kad câe eşrâtuhâ, fe ennâ lehum izâ câethum zikrâhum.
O (kâfirler) farkında değillerken işaretleri beliren¹ kıyamet gününün, kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Fakat o gün kendilerine geldikten sonra, anlamalarının onlara hiç yararı olur mu? 1 Eşrat: “Şarat”ın çoğulu olarak “alâmetler demektir.” Bu alametlerin başında Âhir zaman Peygamberi Hz Muhammed (s.a.v.)’in gönderilişi ve Kur’an mucizesi, ayın yarılması, isra ve diğer mucizeler vardır. Kâfirler, böyle alâmetler geldiği halde iman etmediler. Demek ki o kıyametin bilfiil başlarına birdenbire gelivermesini bekliyorlar. Bu âyette zikri geçen, kâfirlerin bilhassa kendi kıyametlerinin kopması manasını anlamak daha makuldür. Bu şartlar, Sûrenin ilk ayetlerinde gösterildiği üzere Muhammed (s.a.v.)’e indirilene iman edip güzel güzel çalışmakta olan mü’minlerin günden güne ilerlemeleri ve ona küfredip Allah yolundan sapan kâfirlerin Mekke’deki şirk devletlerinin günden güne yok oluşunu ve şaşkınlığını anlatan alâmetlerin olması da mümkündür. (Elmalılı)— M. Türk
47:18
19
فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوٰيكُمْ۟ ٩١
Fa’lem ennehu lâ ilâhe illâllâhu vestagfir li zenbike ve lil mu’minîne vel mu’minât(mû’minâti), vallâ hu ya’lemu mutekallebekum ve mesvâkum.
(Ey Muhammed!) Allah’tan başka ilâh olmadığını iyi bil! Hem kendi, hem Müslüman erkekler ve hem de Müslüman kadınların günâhları için (Allah’tan) bağışlanma dile. Allah, sizin gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.¹ 1 Âyetin son bölümü “Allah, sizin dünyanızı da âhiretinizi de bilir” şeklinde de anlaşılabilir.— M. Türk
47:19
20
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌۚ فَاِذَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ ف۪يهَا الْقِتَالُۙ رَاَيْتَ الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۜ فَاَوْلٰى لَهُمْۚ ٠٢
Ve yekûlullezîne âmenû lev lâ nuzzilet sûreh(sûretun), fe izâ unzilet sûretun muhkemetun ve zukire fî hel kıtâlu re’eytellezîne fî kulûbihim maradun yanzurûne ileyke nazaral magşiyyi aleyhi minel mevt(mevti), fe evlâ lehum.
20,21. (Ey Muhammed!) Îman edenler: “Keşke (kâfirlerle savaşmamıza izin veren) bir sûre indirilseydi.” diyorlar. Fakat (bu konuda hükmü) açık bir sûre indirilip de savaş söz konusu olunca,¹ kalplerinde hastalık olanların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş gibi baktıklarını görürsün. Aslında onlara yakışan;² (Allah’ın emrine) itaat etmek ve uygun olanı söylemekti. İş ciddiye bindiği zaman, Allah’a verdikleri sözde dursalardı elbette kendileri için bu daha hayırlı olurdu. 1 Yani kendilerine muhkem, onda açık açık, ihtimalden uzak, sağlam, hükmü sabit ve nesh edilmemiş bir surette savaş zikredilen bir sure, indirilince… Kalplerinde hastalık olan münafıkların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş ve ödleri patlamış gibi baktıklarını görürsün. Bu gün de bu münafıkların torunları, daha teknik yollarla İslam Dini’nin “savaşarak cihad etme yöntemi” olan “kıtalden” hiç bahsetmeyerek sürekli olarak İslam’ın “bir barış dini olduğunu” söylemektedirler. Hatta karı-koca arasındaki “sulhun” hayırlı olduğunu ifade eden ayetteki (Nisa: 128) sulhu, yerinden alarak kendi menfur emellerine alet etmektedirler. Esasen; itaat etmek, sulh yapmak, İslâm’a girmek, Müslüman olmak, Allah’a teslim olmak, bütün kalbiyle bağlanmak, terk etmek, tam olarak korumak anlamlarına gelen İslam kelimesini sadece “barış dini” olarak ifade etmek hiç de doğru değildir. İslam’ın emrettiği barış, Müslümanlar arasındaki barıştır. Zira bir Müslüman, bir Müslüman’a karşı son derece merhametli, kâfire karşı da son derece şiddetli olmak zorundadır (Fetih: 29). Kutsal kitabında (Bakara: 190, 193, 216, 244, Âlu İmran: 167, Nisa: 76, Enfal: 15, 65, Tevbe: 12, 29, 36, 123, Hucurat: 9) ayetlerinde açıkça kâfirlerle savaşmayı emreden, peygamberinin ömrü onlarla ifade edilebilecek savaşlarla geçen bir din, nasıl olur da “barış dini” gibi, iki kelimeyle ifade edilebilir. İslam’a göre gerçek barış tüm dünyada dinin tamamen Allah’ın dini olmasıyla mümkündür, bu da ancak Allah yolunda kâfirlerle savaşmakla elde edilir. (Bakara: 193) Kanaatimizce; Kur’an’da ve Rasulüllah (s.a.v)’in hayatında savaşarak cıhad demek olan “kıtali” duyunca kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş ve ödleri patlamış gibi baktıklarını ve hatta kudurmuş gibi ağızlarından salyalar saldıklarını gördüklerimiz olsa olsa bugünün naylon mücahitleri ve münafıklarıdır. 2 Âyetin son bölümündeki (أَوْلَى) kelimesi, (وَيْلٌ) kelimesinin ism-i tafdili olarak alınırsa; bu bölüm; “Fakat (bu konuda hükmü) açık bir sûre indirilip de savaş söz konusu olunca, kalplerinde hastalık olanların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş gibi baktıklarını görürsün. Çok çok yazıklar olsun onlara.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
47:20
21
طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ۠ فَاِذَا عَزَمَ الْاَمْرُ۠ فَلَوْ صَدَقُوا اللّٰهَ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۚ ١٢
Tâatun ve kavlun ma’rûf(ma’rûfun), fe izâ azemel emr(emru), fe lev sadekûllâhe le kâne hayran lehum.
20,21. (Ey Muhammed!) Îman edenler: “Keşke (kâfirlerle savaşmamıza izin veren) bir sûre indirilseydi.” diyorlar. Fakat (bu konuda hükmü) açık bir sûre indirilip de savaş söz konusu olunca,¹ kalplerinde hastalık olanların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş gibi baktıklarını görürsün. Aslında onlara yakışan;² (Allah’ın emrine) itaat etmek ve uygun olanı söylemekti. İş ciddiye bindiği zaman, Allah’a verdikleri sözde dursalardı elbette kendileri için bu daha hayırlı olurdu. 1 Yani kendilerine muhkem, onda açık açık, ihtimalden uzak, sağlam, hükmü sabit ve nesh edilmemiş bir surette savaş zikredilen bir sure, indirilince… Kalplerinde hastalık olan münafıkların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş ve ödleri patlamış gibi baktıklarını görürsün. Bu gün de bu münafıkların torunları, daha teknik yollarla İslam Dini’nin “savaşarak cihad etme yöntemi” olan “kıtalden” hiç bahsetmeyerek sürekli olarak İslam’ın “bir barış dini olduğunu” söylemektedirler. Hatta karı-koca arasındaki “sulhun” hayırlı olduğunu ifade eden ayetteki (Nisa: 128) sulhu, yerinden alarak kendi menfur emellerine alet etmektedirler. Esasen; itaat etmek, sulh yapmak, İslâm’a girmek, Müslüman olmak, Allah’a teslim olmak, bütün kalbiyle bağlanmak, terk etmek, tam olarak korumak anlamlarına gelen İslam kelimesini sadece “barış dini” olarak ifade etmek hiç de doğru değildir. İslam’ın emrettiği barış, Müslümanlar arasındaki barıştır. Zira bir Müslüman, bir Müslüman’a karşı son derece merhametli, kâfire karşı da son derece şiddetli olmak zorundadır (Fetih: 29). Kutsal kitabında (Bakara: 190, 193, 216, 244, Âlu İmran: 167, Nisa: 76, Enfal: 15, 65, Tevbe: 12, 29, 36, 123, Hucurat: 9) ayetlerinde açıkça kâfirlerle savaşmayı emreden, peygamberinin ömrü onlarla ifade edilebilecek savaşlarla geçen bir din, nasıl olur da “barış dini” gibi, iki kelimeyle ifade edilebilir. İslam’a göre gerçek barış tüm dünyada dinin tamamen Allah’ın dini olmasıyla mümkündür, bu da ancak Allah yolunda kâfirlerle savaşmakla elde edilir. (Bakara: 193) Kanaatimizce; Kur’an’da ve Rasulüllah (s.a.v)’in hayatında savaşarak cıhad demek olan “kıtali” duyunca kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş ve ödleri patlamış gibi baktıklarını ve hatta kudurmuş gibi ağızlarından salyalar saldıklarını gördüklerimiz olsa olsa bugünün naylon mücahitleri ve münafıklarıdır. 2 Âyetin son bölümündeki (أَوْلَى) kelimesi, (وَيْلٌ) kelimesinin ism-i tafdili olarak alınırsa; bu bölüm; “Fakat (bu konuda hükmü) açık bir sûre indirilip de savaş söz konusu olunca, kalplerinde hastalık olanların sana, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş gibi baktıklarını görürsün. Çok çok yazıklar olsun onlara.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
47:21
22
فَهَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ تَوَلَّيْتُمْ اَنْ تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَتُقَطِّعُٓوا اَرْحَامَكُمْ ٢٢
Fe hel aseytum in tevelleytum en tufsidû fîl ardı ve tukattıû erhâmekum.
Eğer (savaştan) kaçarsanız, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalarınızı¹ kırdırmaya sebep olmaz mısınız?² 1 Erham: Rahim’in çoğuludur. Rahim, esasen çocuğun meydana geldiği ana karnı demektir. Akrabalığın menşe’i olması sebebiyle akrabalığa da rahim, denilmiştir. 2 Yani; bu korkaklıkla döner harpten kaçar da ordu bozanlık edip, düşmanın yurdunuzu istilâsına sebebiyet verir ve böylece çoluk çocuğunuzu, kadınlarınızı, akrabalarınızı parçalatabilir misiniz? Çünkü İslâm ordusunda fesat çıkarıp, düşman istilâsına sebebiyet verildiği takdirde meydana gelecek sonuç, budur. Bu âyet, “Demek sizler, iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve akrabalık bağlarını da koparacaksınız, öyle mi?” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
47:22
23
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فَاَصَمَّهُمْ وَاَعْمٰٓى اَبْصَارَهُمْ ٣٢
Ulâikellezîne leanehumullâhu fe esammehum ve a’mâ ebsârehum.
İşte bunlar; Allah’ın lânetlediği, (kulaklarını) sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir.— M. Türk
47:23
24
اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَ اَمْ عَلٰى قُلُوبٍ اَقْفَالُهَا ٤٢
E fe lâ yetedebberûnel kur’âne em alâ kulûbin akfâluhâ.
Bunlar, Kur’an’ı hiç düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?— M. Türk
47:24
25
اِنَّ الَّذ۪ينَ ارْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَىۙ الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْۜ وَاَمْلٰى لَهُمْ ٥٢
İnnellezînerteddû alâ edbârihim min ba’di mâ tebeyyene lehumul hudeş şeytânu sevvele lehum ve emlâ lehum.
Şüphesiz, kendilerine dosdoğru yol açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) dönenlere şeytan büyük günâhları önemsiz göstermiş ve onları boş hayallere kaptırmıştır.— M. Türk
47:25
26
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذ۪ينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ سَنُط۪يعُكُمْ ف۪ي بَعْضِ الْاَمْرِۚ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِسْرَارَهُمْ ٦٢
Zâlike bi ennehum kâlû lillezîne kerihû mâ nezzelallâhu senutîukum fî ba’dil emr(emri), vallâhu ya’lemu isrârehum.
İşte bütün bunlar; onların, Allah’ın indirdiğinden hoşlanmayanlara:¹ “Biz bazı işlerde size itaat edeceğiz.” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, onların bütün gizlediklerini bilir. 1 Bunlar; Benî Kureyza ve Benî Nadîr Yahûdîleri ile Kureyş müşrikleridir. Ayet her ne kadar indirildiği zamanda bunlara hitap ediyorsa da kıyamete kadar bunlar gibilerine de işaret etmektedir.— M. Türk
47:26
27
فَكَيْفَ اِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْ ٧٢
Fe keyfe izâ teveffethumul melâiketu yadribûne vucûhehum ve edbârehum.
Melekler yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırlarken onların hali nasıl olacak bakalım?— M. Türk
47:27
28
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَٓا اَسْخَطَ اللّٰهَ وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ فَاَحْبَطَ اَعْمَالَهُمْ۟ ٨٢
Zâlike bi ennehumuttebeû mâ eshatallâhe ve kerihû rıdvânehu fe ahbeta a’mâlehum.
İşte bu da; onların Allah’ı gazaplandıran şeylere uymaları ve Onun rızasına sebep olacak şeyleri beğenmemelerinden dolayıdır. Böylece Allah, onların amellerini boşa çıkarmıştır.¹ 1 İhbat: Yapılan bir amelin sevabını giderip hiçe indirmektir. Güzel amelin, günaha keffaret olup, kötü ameli örttüğü gibi, kötü ameller de iyi amelleri örter. Bu durumda ihbat, keffaret ve mağfiretin zıddı demek olur. Anlaşılıyor ki o, “savaş emri söz konusu olunca, kendilerine ölüm baygınlığı gelmiş gibi bakanların” iyi amelleri de yok değilmiş. Fakat bunlar, Allah’ın gazabını davet eden şeyler yapıp rızasını kötü gördüklerinden dolayı iyi amellerinin tamamı örtülmüştür.— M. Türk
47:28
29
اَمْ حَسِبَ الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ اَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللّٰهُ اَضْغَانَهُمْ ٩٢
Em hasibellezîne fî kulûbihim maradun en len yuhricallâhu adgânehum.
Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar kendi kinlerini, Allah’ın hiç açığa çıkarmayacağını mı¹ sandılar? 1 Yani Allah, onların gönüllerinde gizlediklerini bilip dururken bunu Peygamberine ve Müslümanlara bildirmez mi zannettiler? Ne boş zann…— M. Türk
47:29
30
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَاَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۜ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ ف۪ي لَحْنِ الْقَوْلِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اَعْمَالَكُمْ ٠٣
Ve lev neşâu le ereynâkehum fe le areftehum bi sîmâhum ve le ta’rifennehum fî lahnil kavl(kavli), vallahu ya’lemu a’mâlekum.
Eğer Biz, dileseydik elbette o (münafıkları) sana bildirirdik, sen de onları yüzlerinden tanırdın. Aslında sen onları konuşma tarzlarından da tanırsın.¹ Ve Allah, bütün yaptıklarınızı çok iyi bilir. 1 Sen onları sözlerinin söyleniş tarzı, edası, üslubundan yahut eğimi ve kırımından tanırsın.— M. Türk
47:30
Yükleniyor...
Muhammed
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle