Sure, adını 10. ayette geçen ve duman manasına gelen "Duhan" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanıyla ilgili herhangi bir rivayet olmamasına rağmen muhtevasından surenin, Zuhruf ve ondan önceki birkaç surenin nazil olduğu dönemlerde, ancak onlardan sonra indiği anlaşılmaktadır. Tarihsel arka planı şudur: Mekke'de kafirlerin muhalefeti oldukça şiddetlenmişti ve her geçen gün de artmaktaydı. Bu sıralarda Rasulullah (s.a) şöyle duada bulundu: "Ya Rabbi! Yusuf'a kıtlık göndermek suretiyle nasıl yardım ettiysen, aynı şekilde Arabistan'a da kıtlık göndererek bana yardım et." Böyle dua etmekle Hz. Peygamber (s.a) kıtlık gelince kafirlerin Allah'ı hatırlayacaklarını ve kalplerinin yumuşayıp nasihata kulak vereceklerini ummuştu. Sonuçta Allah, elçisinin duasını kabul etti ve bölgede şiddetli bir kıtlık hüküm sürmeye başladı. Bunun üzerine Kureyş'in bazı ileri gelenleri (İbn Mesud'un rivayetine göre Ebu Süfyan) , Hz. Peygamber'e (s.a) gelip, "Kavmine merhamet et ve Allah'a bizim için yalvar" diye rica ettiler. İşte bu sure tam o dönemlerde nazil olmuştur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Sure, Mekke'deki kafirlere bir uyarı ve açıklama niteliğinde birkaç hususla başlamaktadır:
1) "Sizlerin, bu kitabı Muhammed uydurdu" şeklindeki düşünceleriniz yanlıştır. Kur'an'ın bizzat kendisi, "Bu kitabın beşer sözü olmadığına, bizzat Allah gibi yüce bir zat tarafından nazil olduğuna şehadet etmektedir."
2) "Sizler bu Kitab'ın değerini takdir edemiyor ve onun kendiniz için bir musibet olduğunu zannediyorsunuz. Oysa, Allah'ın elçisini göndererek, O'na yüce bir Kitab indirmesinin sizler için çok mübarek bir hadise olduğu apaçık bir gerçektir."
3) "Şayet sizler, bu yüce peygamberi ve mübarek Kitab'ı yenilgiye uğratacağınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Elçimizi ve mübarek Kitab'ı göndermeye karar verdiğimiz o an, mübarek bir andır. Dolayısıyla Allah'ın kararı kesindir ve hiç kimsenin O'nun kararını değiştirmeye gücü yetmez. Ayrıca O'nun kararlarında bir eksiklik veya yanlışlık ihtimali sözkonusu bile değildir. O, kainatın efendisidir. Herşeyi duyan, bilen ve hikmet sahibidir. Binaenaleyh, O'na karşı çıkmak kolay bir iş değildir."
4) "Sizlerin de bildiği ve kabul ettiği gibi, yerin, göğün ve kainatın içindeki herşeyin mülkü Allah'ın elindedir. Can veren ve alan O'dur. Fakat sizler tüm bu gerçekleri bilmenize rağmen, Allah'tan başka tanrılara kullukta ısrar ediyorsunuz. Ancak, atalarınızın da o tanrılara tapmış olmasından başka elinizde bir delil bulunmamaktadır. Oysa, şuurlu bir şekilde Allah'ın herşeyi yarattığına ve canı verenin de alanın da O olduğuna inanan bir kimse, Allah'tan başka ma'bud olmayacağını kabul eder. Atalarınız dalâlet içinde yaşadı diye sizlerin de onları taklit ederek dalâlet içinde yaşamanız gerekmez. Sizleri yaratan Allah, onları da yarattı. Onlar da bir tek ilaha kulluk etmeliydi, sizler de bir tek ilaha kulluk etmelisiniz."
5) "Allah'ın "Rab" ve "Rahim" olmasının anlamı, O'nun sadece sizi rızıklarla beslemesi demek değildir. O, bunların yanısıra, hidayeti vasıtasıyla doğru yolu bulabilmeniz için, sizlere elçisini göndermiş ve bu kitabı indirmiştir."
Böyle bir girişten sonra Arabistan'daki yaygın kıtlık olayı ele alınmıştır. Yukarıda da açıklandığı gibi, bu kıtlık Rasulullah'ın (s.a) duası sonucunda vuku bulmuştur. Rasulullah, kıtlığın tesiriyle Kureyşlilerin kibirinin azalacağını ve Allah'ın gönderdiği mesaja kulak vereceklerini düşünüyordu. Nitekim birçok Kureyşli, Allah'a "Eğer bizi bu musibetten kurtaracak olursan, sana halis olarak kulluk edeceğiz" diye yalvarmaya başlamışlardı. Bunun üzerine Allah, Peygamberine "Bunların ders alacağını sanma. Onlar sana karşı geldiler. Senin ahlâkından, hayat içerisindeki her davranışından hak peygamber olduğunun anlaşılmasına rağmen, onlar yine de sana inanmadılar. Dolayısıyla bu kıtlıktan bir ders almayacakları da bellidir." diye nasihat etmiştir.
Diğer yandan kafirlere hitaben de "Sizler yalan söylüyorsunuz. Biz sizin üzerinizden bu musibeti defetsek bile, sizler yine bundan ders almazsınız. Aslında sizler daha büyük bir musibet istiyorsunuz." denilmiştir.
Aynı konu işlenmeye devam edilerek, Firavun ve kavminden bahsedilmiş ve şöyle denmiştir: "Biz, Firavun ve kavmini de tıpkı Kureyş'i ve ileri gelenlerini imtihan ettiğimiz gibi imtihan etmiş ve onlara şerefli bir elçi göndermiştik. Ancak onlar, o elçinin apaçık mucizelerini gördükleri halde, hak peygamberi yalanlamışlar ve inatlarında ısrar ederek onu öldürmeye bile kalkışmışlardı. Oysa onun, Allah'ın bir elçisi olduğunu biliyorlardı. Biz de onları, sonradan geleceklere ibret olacak bir azab ile yakaladık.
Daha sonra Mekkeli müşriklerin inkar ettikleri ahiret konusuna değinilmiştir. Çünkü onlar, "Ölümden sonra diriltilmiş herhangi bir kimse görmedik, şayet doğru söylüyorsan bizim ölmüş atalarımızı bir dirilt bakalım" diyorlardı. Ahiret ile ilgili olmak üzere iki delil öne sürülmüştür:
1) Ahiret akidesini inkar etmek, beraberinde her zaman ahlâkî bir çöküntüyü de getirmiştir.
2) Bu kainata dikkatlice bakıldığında, kainatın bir oyun ve onu yaratanın da eğlence arayan biri olmadığı açıkça görülecektir. Bu, hikmet üzere kurulmuş bir nizamdır, onu yaratan ve sahibi olan Allah hikmet sahibidir. O, anlamsız hiçbir şey yaratmaz. Kafirlerin "Eğer hak peygambersen ve ölümden sonra diriliş mümkün ise, bizim ölmüş atalarımızı dirilterek bu iddianı ispatla" şeklindeki sorularına gelince, bu soruya da şöyle cevap verilmiştir: "Bu, hiçkimsenin keyfine göre yapılmaz. Bunun için belli bir vakit tayin edilmiştir. O vakit geldiğinde tüm insanlar diriltilecek ve Allah'ın huzuruna getirilerek hesaba çekileceklerdir. O vakti bir düşünün. Şayet kurtulmak istiyorsanız, davranışlarınızı ona göre ayarlayın. O gün hiç kimse kendi gücüyle kurtulmayacağı gibi, kimsenin de birbaşkasını kurtarma gücü yoktur."
Kıyamet gününde kurulacak olan mahkemeden bahsedilerek, suçluların feci akibeti ve salih amel işleyenlerin görecekleri mükafat hakkında açıklamalar yapılmıştır. Ve en sonunda da "Bu Kur'an, sizlerin kendi dilinde ve anlaşılır bir uslupla nazil olmuştur. Fakat sizler yine de anlamamakta diretiyorsanız, o takdirde başınıza gelecek olan akibeti bekleyin. Nitekim peygamberler de beklemektedir. Vakti gelince hep birlikte olacakları görürsünüz." denilerek sureye son verilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
44
Duman · Mekke
الدخان
59
Sure Adı Açıklaması
Sure, adını 10. ayette geçen ve duman manasına gelen "Duhan" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanıyla ilgili herhangi bir rivayet olmamasına rağmen muhtevasından surenin, Zuhruf ve ondan önceki birkaç surenin nazil olduğu dönemlerde, ancak onlardan sonra indiği anlaşılmaktadır. Tarihsel arka planı şudur: Mekke'de kafirlerin muhalefeti oldukça şiddetlenmişti ve her geçen gün de artmaktaydı. Bu sıralarda Rasulullah (s.a) şöyle duada bulundu: "Ya Rabbi! Yusuf'a kıtlık göndermek suretiyle nasıl yardım ettiysen, aynı şekilde Arabistan'a da kıtlık göndererek bana yardım et." Böyle dua etmekle Hz. Peygamber (s.a) kıtlık gelince kafirlerin Allah'ı hatırlayacaklarını ve kalplerinin yumuşayıp nasihata kulak vereceklerini ummuştu. Sonuçta Allah, elçisinin duasını kabul etti ve bölgede şiddetli bir kıtlık hüküm sürmeye başladı. Bunun üzerine Kureyş'in bazı ileri gelenleri (İbn Mesud'un rivayetine göre Ebu Süfyan) , Hz. Peygamber'e (s.a) gelip, "Kavmine merhamet et ve Allah'a bizim için yalvar" diye rica ettiler. İşte bu sure tam o dönemlerde nazil olmuştur.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Sure, Mekke'deki kafirlere bir uyarı ve açıklama niteliğinde birkaç hususla başlamaktadır:
1) "Sizlerin, bu kitabı Muhammed uydurdu" şeklindeki düşünceleriniz yanlıştır. Kur'an'ın bizzat kendisi, "Bu kitabın beşer sözü olmadığına, bizzat Allah gibi yüce bir zat tarafından nazil olduğuna şehadet etmektedir."
2) "Sizler bu Kitab'ın değerini takdir edemiyor ve onun kendiniz için bir musibet olduğunu zannediyorsunuz. Oysa, Allah'ın elçisini göndererek, O'na yüce bir Kitab indirmesinin sizler için çok mübarek bir hadise olduğu apaçık bir gerçektir."
3) "Şayet sizler, bu yüce peygamberi ve mübarek Kitab'ı yenilgiye uğratacağınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Elçimizi ve mübarek Kitab'ı göndermeye karar verdiğimiz o an, mübarek bir andır. Dolayısıyla Allah'ın kararı kesindir ve hiç kimsenin O'nun kararını değiştirmeye gücü yetmez. Ayrıca O'nun kararlarında bir eksiklik veya yanlışlık ihtimali sözkonusu bile değildir. O, kainatın efendisidir. Herşeyi duyan, bilen ve hikmet sahibidir. Binaenaleyh, O'na karşı çıkmak kolay bir iş değildir."
4) "Sizlerin de bildiği ve kabul ettiği gibi, yerin, göğün ve kainatın içindeki herşeyin mülkü Allah'ın elindedir. Can veren ve alan O'dur. Fakat sizler tüm bu gerçekleri bilmenize rağmen, Allah'tan başka tanrılara kullukta ısrar ediyorsunuz. Ancak, atalarınızın da o tanrılara tapmış olmasından başka elinizde bir delil bulunmamaktadır. Oysa, şuurlu bir şekilde Allah'ın herşeyi yarattığına ve canı verenin de alanın da O olduğuna inanan bir kimse, Allah'tan başka ma'bud olmayacağını kabul eder. Atalarınız dalâlet içinde yaşadı diye sizlerin de onları taklit ederek dalâlet içinde yaşamanız gerekmez. Sizleri yaratan Allah, onları da yarattı. Onlar da bir tek ilaha kulluk etmeliydi, sizler de bir tek ilaha kulluk etmelisiniz."
5) "Allah'ın "Rab" ve "Rahim" olmasının anlamı, O'nun sadece sizi rızıklarla beslemesi demek değildir. O, bunların yanısıra, hidayeti vasıtasıyla doğru yolu bulabilmeniz için, sizlere elçisini göndermiş ve bu kitabı indirmiştir."
Böyle bir girişten sonra Arabistan'daki yaygın kıtlık olayı ele alınmıştır. Yukarıda da açıklandığı gibi, bu kıtlık Rasulullah'ın (s.a) duası sonucunda vuku bulmuştur. Rasulullah, kıtlığın tesiriyle Kureyşlilerin kibirinin azalacağını ve Allah'ın gönderdiği mesaja kulak vereceklerini düşünüyordu. Nitekim birçok Kureyşli, Allah'a "Eğer bizi bu musibetten kurtaracak olursan, sana halis olarak kulluk edeceğiz" diye yalvarmaya başlamışlardı. Bunun üzerine Allah, Peygamberine "Bunların ders alacağını sanma. Onlar sana karşı geldiler. Senin ahlâkından, hayat içerisindeki her davranışından hak peygamber olduğunun anlaşılmasına rağmen, onlar yine de sana inanmadılar. Dolayısıyla bu kıtlıktan bir ders almayacakları da bellidir." diye nasihat etmiştir.
Diğer yandan kafirlere hitaben de "Sizler yalan söylüyorsunuz. Biz sizin üzerinizden bu musibeti defetsek bile, sizler yine bundan ders almazsınız. Aslında sizler daha büyük bir musibet istiyorsunuz." denilmiştir.
Aynı konu işlenmeye devam edilerek, Firavun ve kavminden bahsedilmiş ve şöyle denmiştir: "Biz, Firavun ve kavmini de tıpkı Kureyş'i ve ileri gelenlerini imtihan ettiğimiz gibi imtihan etmiş ve onlara şerefli bir elçi göndermiştik. Ancak onlar, o elçinin apaçık mucizelerini gördükleri halde, hak peygamberi yalanlamışlar ve inatlarında ısrar ederek onu öldürmeye bile kalkışmışlardı. Oysa onun, Allah'ın bir elçisi olduğunu biliyorlardı. Biz de onları, sonradan geleceklere ibret olacak bir azab ile yakaladık.
Daha sonra Mekkeli müşriklerin inkar ettikleri ahiret konusuna değinilmiştir. Çünkü onlar, "Ölümden sonra diriltilmiş herhangi bir kimse görmedik, şayet doğru söylüyorsan bizim ölmüş atalarımızı bir dirilt bakalım" diyorlardı. Ahiret ile ilgili olmak üzere iki delil öne sürülmüştür:
1) Ahiret akidesini inkar etmek, beraberinde her zaman ahlâkî bir çöküntüyü de getirmiştir.
2) Bu kainata dikkatlice bakıldığında, kainatın bir oyun ve onu yaratanın da eğlence arayan biri olmadığı açıkça görülecektir. Bu, hikmet üzere kurulmuş bir nizamdır, onu yaratan ve sahibi olan Allah hikmet sahibidir. O, anlamsız hiçbir şey yaratmaz. Kafirlerin "Eğer hak peygambersen ve ölümden sonra diriliş mümkün ise, bizim ölmüş atalarımızı dirilterek bu iddianı ispatla" şeklindeki sorularına gelince, bu soruya da şöyle cevap verilmiştir: "Bu, hiçkimsenin keyfine göre yapılmaz. Bunun için belli bir vakit tayin edilmiştir. O vakit geldiğinde tüm insanlar diriltilecek ve Allah'ın huzuruna getirilerek hesaba çekileceklerdir. O vakti bir düşünün. Şayet kurtulmak istiyorsanız, davranışlarınızı ona göre ayarlayın. O gün hiç kimse kendi gücüyle kurtulmayacağı gibi, kimsenin de birbaşkasını kurtarma gücü yoktur."
Kıyamet gününde kurulacak olan mahkemeden bahsedilerek, suçluların feci akibeti ve salih amel işleyenlerin görecekleri mükafat hakkında açıklamalar yapılmıştır. Ve en sonunda da "Bu Kur'an, sizlerin kendi dilinde ve anlaşılır bir uslupla nazil olmuştur. Fakat sizler yine de anlamamakta diretiyorsanız, o takdirde başınıza gelecek olan akibeti bekleyin. Nitekim peygamberler de beklemektedir. Vakti gelince hep birlikte olacakları görürsünüz." denilerek sureye son verilmiştir.
Biz, o (Kur’an’ı) kendisiyle insanları uyarmak için gerçekten mübârek bir gecede¹ indirdik.
1 Bir kısım müfessirler, bu gecenin, “Şaban ayının on beşinci gecesi” olduğu kanaatinde iseler de müfessirlerin çoğunluğuna göre bu mübârek gece, “Kadir Gecesi”dir. Zîrâ Allah; “Biz, o (Kur’ân)’ı Kadir Gecesinde indirdik.” (Kadr: 1) buyurmaktadır. Kadir gecesi de Ramazan ayındadır. Bu ayette zikredilen gece, İkrime ve bazılarına göre Şaban ayının yarısı gecesidir. Bu gecenin; “Leyle-i Mubareke, Leyle-i Berae, Leyle-i Sakk ve Leyle-i Rahmet” olmak üzere dört adı vardır. Bu gecede dört haslet vardır: 1) Tefrîk-ı külli emrin hakîm (her önemli işe o gecede hükmedilmesi.) 2) Bundaki ibadetin fazileti. Rasulullah (s.a.v): “Her kim bu gece yüz rekât namaz kılarsa Allahu Teâlâ ona yüz Melek gönderir, otuzu ona Cenneti müjdeler, otuzu ona Cehennem azabından teminat verir, otuzu da ondan Dünya afatını de feder, onu da ondan şeytanın tuzaklarını def eder” buyurmuşlardır. 3) Nüzul-i rahmet. Rasulullah (s.a.v): “Allahu Teâlâ bu gece ümmetime Kelb Oğulları’nın koyunlarının kılları sayısınca rahmet eder” buyurmuşlardır. 4) Husul-i mağrifet. Rasulullah (s.a.v.): “Allahu Teâlâ bu gece bütün Müslümanlara, kâhin, çok buğzeden, içkiye düşkün olan, ana-babasını inciten, zinada ısrar eden hariç mağrifet buyurur” buyurmuşlardır. Buna rağmen ekseri ulemanın kanaatine göre bu “mübarek gece” Kadir gecesidir. (Elmalılı) “Kadir Gecesi” ise; Ramazan ayının son on gününün tek gecelerinden birisidir. Zîrâ (Kadr: 1)’de; (Kur’ân)’nın, Kadir Gecesinde indirildiği, (Bakara: 185)’de “Kur’an’ın Ramazan ayında” indirildiği, (Duhan: 1-3)’te de “Kur’an’ın mübarek bir gecede” indirildiği bildirilmektedir. Bu üç suredeki ifâdeler birleştirilirse; “Kur’an Ramazan ayında, mübârek bir gece olan Kadir Gecesinde indirilmeye başlanmıştır.” Konuyla ilgili ehl-i sünnet kaynaklarındaki rivayetler, bunlardır. Bazılarının illaki bir şeyler karıştırmak için “şiî ve mutezilî” kaynaklara sarılmasının izahı, cehalet değil olsa olsa bir ihanet olabilir. Konuyla ilgili olarak Bk. (Kadr: 1, Bakara: 185)— M. Türk
44:3
4
ف۪يهَا يُفْرَقُ كُـلُّ اَمْرٍ حَـك۪يمٍۜ ٤
Fihâ yufreku kullu emrin hakîm(hakîmin).
4,5,6. (Ki) her önemli işe¹ tarafımızdan bir emirle o gecede hükmedilir. Rabbinden bir rahmet olarak Peygamberleri gönderen Biziz. İşte O (Allah) hakkıyla işitendir, eksiksiz bilendir.
1 (أَمْرٍ حَكِيمٍ) ifâdesi; “hikmetli ve önemli iş” yahut “sağlam olması lâzım gelen işler” demektir. Bu cümle, başlangıç cümlesi olursa “herhangi bir gecede,” geceye sıfat olursa, “kadir gecesinde” şeklinde anlaşılabilir.— M. Türk
4,5,6. (Ki) her önemli işe¹ tarafımızdan bir emirle o gecede hükmedilir. Rabbinden bir rahmet olarak Peygamberleri gönderen Biziz. İşte O (Allah) hakkıyla işitendir, eksiksiz bilendir.
1 (أَمْرٍ حَكِيمٍ) ifâdesi; “hikmetli ve önemli iş” yahut “sağlam olması lâzım gelen işler” demektir. Bu cümle, başlangıç cümlesi olursa “herhangi bir gecede,” geceye sıfat olursa, “kadir gecesinde” şeklinde anlaşılabilir.— M. Türk
Rahmeten min rabbik(rabbike), innehu huves semîul alîm(alîmu).
4,5,6. (Ki) her önemli işe¹ tarafımızdan bir emirle o gecede hükmedilir. Rabbinden bir rahmet olarak Peygamberleri gönderen Biziz. İşte O (Allah) hakkıyla işitendir, eksiksiz bilendir.
1 (أَمْرٍ حَكِيمٍ) ifâdesi; “hikmetli ve önemli iş” yahut “sağlam olması lâzım gelen işler” demektir. Bu cümle, başlangıç cümlesi olursa “herhangi bir gecede,” geceye sıfat olursa, “kadir gecesinde” şeklinde anlaşılabilir.— M. Türk
Fertekib yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).
10,11. (Ey Muhammed!) Sen, göğün gözle görülecek ve insanları kuşatıverecek bir duman¹ çıkaracağı günü bekle. İşte bu, çok acıklı bir azaptır.
1 (دُخَانٌ مُّبِينٌ) Arapçada istiâre olarak, “açıkça görülen sıkıntı ve şer” anlamında kullanılan bir tabir olup, bunun Türkçe karşılığı “dumanlı hava” olabilir.— M. Türk
44:10
11
يَغْشَى النَّاسَۜ هٰذَا عَذَابٌ اَل۪يمٌ ١١
Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).
10,11. (Ey Muhammed!) Sen, göğün gözle görülecek ve insanları kuşatıverecek bir duman¹ çıkaracağı günü bekle. İşte bu, çok acıklı bir azaptır.
1 (دُخَانٌ مُّبِينٌ) Arapçada istiâre olarak, “açıkça görülen sıkıntı ve şer” anlamında kullanılan bir tabir olup, bunun Türkçe karşılığı “dumanlı hava” olabilir.— M. Türk
(Duman kendilerini kuşatınca): “Ey Rabbimiz! Şu azabı üzerimizden kaldır. Artık biz, îman ediyoruz.”¹ (derler.)
1 Kureyş, Efendimize isyanda ileri gidince Peygamberimiz, onların, “Yusuf’un seneleri gibi kıtlık seneleriyle cezâlandırılmaları” için beddua etti. Bunun üzerine müthiş bir kıtlık oldu, insanlar kemik hattâ leş yemek zorunda kaldılar. Yağış, olmadığı için yer ile gök arasını kaplayan toz bulutlarını duman halinde görmeye ve “bu çok kötü bir azap” demeye başladılar. Ebû Süfyân bir kaç kişi ile beraber Peygamberimize gelip, “eğer onlar için duâ eder de Allah bu hali üzerlerinden kaldırırsa” kendisine îman edeceklerini söylediler. Peygamberimiz duâ etti ve bu kıtlık bitti. Ama onlar, yine kâfirliklerine devam ettiler. Bu olay üzerine de bu âyetler indirildi. (Buhari)— M. Türk
Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).
Artık onlara öğüt hiç fayda verir mi?¹ Oysa onlara (önceden) gerçeği açıklayan bir elçi gelmişti.
1 Yani azap indikten sonra îman etmek, onlara asla fayda vermez.— M. Türk
Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun).
Sonra, ondan yüz çevirdiler ve: “Bu, (ya) öğretilmiş (ya da) delidir.”¹ dediler.
1 Tuttular bir de; o Muhammed, (muallem) yani Sakîf Kabilesinden birinin Arap olmayan bir kölesi tarafından öğretilmiş ya da mecnun (deli) dediler.— M. Türk
“Doğrusu ben, sizin bana hakaret etmenizden¹ benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan (Allah)’a sığındım.”
1 Arapçada “taşa tutmak,” mecâzen “hakaret etmek ve kovmak” anlamlarına da geldiği için yukarıdaki anlam tercih edilmiştir.— M. Türk
44:20
21
وَاِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا ل۪ي فَاعْتَزِلُونِ ١٢
Ve in lem tû’minû lî fa’tezilûni.
“Eğer bana îman etmiyorsanız, bari yolumdan çekilin.” (demişti).— M. Türk
Fe esri bi ibâdî leylen innekum muttebeûn(muttebeûne).
23,24. (Allah:) “Kullarımı hemen geceleyin yola çıkart. Çünkü siz takip edileceksiniz. Sonra denizi geçerken acele etme.¹ Çünkü onlar, zâten suda boğulacak bir ordudur.” buyurdu.
1 Âyetin bu bölümü: “karşıya geçince denizi olduğu gibi açık bırak.” şeklinde de anlaşılabilir. Ancak bu anlam denizin açılması mûcizesini sanki Hz. Mûsa gerçekleştiriyormuş gibi bir anlama geleceğinden tercih edilmemiştir.— M. Türk
23,24. (Allah:) “Kullarımı hemen geceleyin yola çıkart. Çünkü siz takip edileceksiniz. Sonra denizi geçerken acele etme.¹ Çünkü onlar, zâten suda boğulacak bir ordudur.” buyurdu.
1 Âyetin bu bölümü: “karşıya geçince denizi olduğu gibi açık bırak.” şeklinde de anlaşılabilir. Ancak bu anlam denizin açılması mûcizesini sanki Hz. Mûsa gerçekleştiriyormuş gibi bir anlama geleceğinden tercih edilmemiştir.— M. Türk
44:24
25
كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ ٥٢
Kem terekû min cennâtin ve uyûn(uyûnin).
25,26,27. Onlar nice bahçeleri ve pınarları, nice ekinleri ve (kendilerince) yüce makamları ve içerisinde safâ sürdükleri nice nîmetleri (arkalarında) bıraktılar.— M. Türk
44:25
26
وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَر۪يمٍۙ ٦٢
Ve zurûin ve makâmin kerîm(kerîmin).
25,26,27. Onlar nice bahçeleri ve pınarları, nice ekinleri ve (kendilerince) yüce makamları ve içerisinde safâ sürdükleri nice nîmetleri (arkalarında) bıraktılar.— M. Türk
44:26
27
وَنَعْمَةٍ كَانُوا ف۪يهَا فَاكِه۪ينَۙ ٧٢
Ve na’metin kânû fîhâ fâkihîn(fâkihîne).
25,26,27. Onlar nice bahçeleri ve pınarları, nice ekinleri ve (kendilerince) yüce makamları ve içerisinde safâ sürdükleri nice nîmetleri (arkalarında) bıraktılar.— M. Türk
44:27
28
كَذٰلِكَ۠ وَاَوْرَثْنَاهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ ٨٢
Kezâlik(kezâlike), ve evresnâhâ kavmen âharîn(âharîne).
Böylece Biz de bunları başka bir topluma miras olarak verdik.— M. Türk
Fe mâ beket aleyhimus semâu vel ardu ve mâ kânû munzarîn(munzarîne).
Onlar için gökte de yerde de hiç ağlayan olmadı¹ ve onlara göz bile açtırılmadı.
1 Burada; “zikr’ül-mahal iradet’ül-hal” yoluyla mecâz vardır. “Göğün ve yerin ağlaması” demek; “göktekilerin ve yerdekilerin ağlaması” demektir. Yani, “onların helâkine ne melekler ağladı ne de insanlar ağladı. Hattâ belki onların helâkiyle sevindiler.” anlamına gelir. Ayrıca; “birisinin ölümüne göğün ve yerin ağlaması,” bu “ölümün büyüklüğünü” anlatmak için de kullanılır. Bu ifâde, bu toplumun helâkinin önemsiz bir şey olduğuna da bir işaret olabilir.— M. Türk
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar