Surenin adı, içinde "zuhruf" kelimesi geçen 35. ayetten almıştır. Zuhruf, altın ve mücevher anlamına gelir. Sûrede bunlardan söz edildiği ve Allah'ın insana sahip olduğu altın ve mücevherle değil, inanç ve davranışlarına göre değer verdiği anlatıldığı için sûre bu adla anılmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili kesin bir kayıt yoktur. Ancak muhtevasından surenin indiği dönemle, Fussilet ve Şûrâ Surelerinin indiği dönemin aynı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu surenin konuları bir zincirin halkaları gibi birbirine benzemektedirler. Hepsi de kafirlerin Hz. Peygamber'in (s.a) hayatına son vermek için planlar kurmaya başladıkları bir dönemde nazil olmuştur. Hatta o dönemde kafirler böyle bir girişimde de bulunmuşlardır. Nitekim surenin 79-80. ayetlerinde bu olaya işaret edilmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede, Kureyş'in ve diğer Arap kabilelerinin cahilce inanç ve davranışları şiddetle eleştirilerek, onların bu akidelerinin bir temele dayanmadığı ve asılsız olduğu ispatlanmaktadır. Ayrıca bu cahiliye toplumunun bireylerinden aklı selime sahip olanları "Toplumun hurafelere yapıştığının ve bu hurafeler yüzünden batacağının açıkça görülmesi ve kendilerini kurtarmak için çırpınmasına rağmen Hz. Muhammed'i (s.a) reddetmelerinin ne kadar akılsızca olduğunu" düşünmeye çağırmaktadırlar.
Surenin girişi şu şekildedir: "Siz, aklınız sıra zorbalık yapmak suretiyle Kitab'ın nüzulunu önleyeceğinizi sanıyor ve bunun için çabalıyorsunuz. Ancak hiçbir zaman kitapların ve peygamberlerin gönderilmesi şerrin muhalefetinden ötürü durdurulmamış, bilakis, Allah, peygamberlere ve kitaplara karşı koyan kafirleri en sonunda helâk etmiştir.
Şayet sizler de aynı yolda ısrar ederseniz, akibetiniz onlarınki gibi olacaktır." Aynı konuya ilerideki ayetlerde (41-42 ve 79-80) tekrar değinilmiştir. Daha sonra muhatap Hz. Peygamber (s.a) gibi görünüyorsa da aslında onun hayatına kastetmek isteyenlere, şöyle bir ikazda bulunulmuştur: "Sen hayatta kalsan da, kalmasan da onlar mutlaka hak ettikleri cezayı göreceklerdir." Bunun yanısıra kafirler "Sizler, Peygamber'e (s.a) karşı bir karar aldınız, ancak biz de sizlere karşı bir karar alacağız" denilerek tehdit edilmektedirler.
Daha sonra kafirlerin inandıkları "din", Hz. Peygamber'e (s.a) karşı öne sürdükleri "deliller", şu şekilde ele alınmaktadır.
Kendileri de kabul etmektedirler ki; kainatın, Allah'a ortak koştukları ilahların ve bizzat kendilerinin dahi yaratıcısı Allah'tır. Yine bilmektedirler ki, faydalanmakta oldukları dünyadaki tüm nimetlerin yaratıcısı da Allah'tır. Fakat buna rağmen onlar, başkalarını Allah'a ortak koşmakta hâlâ ısrar ediyorlar.
İnsanları Allah'ın çocukları olarak nitelemekte bir beis görmezlerken, kendileri için kız çocuğa sahip olmayı zül telakki ediyorlar.
"Dişi ilahlar" olarak kabul ettikleri meleklerin heykellerini yapmakta, onlara kadın elbiseleri giydirip, mücevherler takmakta ve "Allah'ın kızları" olduklarına inandıkları için onlardan istekte bulunmaktadırlar. Oysa ellerinde, bu düşünce ve davranışlarını doğrulayıcı bir delil de yoktur.
Onlar, yaptıkları bu hareketleri dolayısıyla ikaz olunduklarında, "Allah istememiş olsaydı, bizi böyle davranmaktan alıkoyardı" demektedirler. Halbuki yeryüzünde bazı olayların Allah'ın izniyle vuku buluyor olması, Allah'ın o yapılanları tasvip ettiği anlamına gelmez. Sözgelimi, dünyada putlara tapılmakta, hırsızlık, zina, zorbalık, cinayet vs. gibi cürümler işlenmektedir. Ancak hiçbirisi de Allah'ın razı olduğu işlerden değildir. Allah'ın hangi davranışı tasvip ettiği, hangi davranışı tasvip etmediği, insanlara yol gösterici olarak gönderdiği kitaplarda bildirilmiştir. Dolayısıyla O'nun razı olduğu düşünce ve davranışları bilebilmek için bu kitaplara başvurmak gerekir.
Onlara, "Bu düşünce ve davranışlarınızı hangi delile dayandırıyorsunuz?" diye sorduğunuz takdirde, şu şekilde cevap vereceklerdir: "Atalarımız da böyle yapıyorlardı." Yani onlar bir dinin haklılığının ölçütü olarak atalarının da aynı şekilde davranmış olmasını yeterli saymaktadırlar. Bir de bunlar, Hz. İbrahim'in (a.s) torunları olmakla övünmekteydiler.
Oysa Hz. İbrahim (a.s) , atalarının dinine sırt çevirmiş ve körü körüne taklide karşı çıkmıştı. Madem onlar atalarını taklit etmek istiyorlar, o halde niçin atalarından şerefli olanları -Hz. İbrahim, Hz. İsmail gibi- bırakıp cahil olanları takip ediyorlar?
Onlara, "Allah'ın gönderdiği peygamberlerden ve indirdiği kitaplardan biri, hiçbir surette şirki tavsiye etmiş midir?" diye soracak olursanız hıristiyanları örnek vererek şöyle derler: "Hıristiyanlar da İsa'yı Allah'ın oğlu kabul ederek ona tapıyorlar." Oysa soru, "Hangi peygamberin ümmeti, Allah'a ortak koşmuştur?" şeklinde değildi. Bilakis soru, "Hangi peygamber halka şirkin mesajını aktarmıştır?" şeklindeydi. Yani Meryem oğlu İsa (a.s) ne zaman, "Ben Allah'ın oğluyum, bana kulluk edin" diye söylemiştir? Onun halka aktardığı mesaj, her peygamberin mesajı gibi "Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin" şeklindedir.
Sizler, Hz. Muhammed'i mal ve mülk sahibi olmadığı için peygamber olarak kabul etmekte tereddüt duyuyor ve "Eğer Allah peygamber göndermiş olsaydı, iki şehirden (Mekke-Taif) birinin büyüğüne gönderirdi" diye düşünüyorsunuz. Nitekim Firavun da Musa'ya peygamberliği yakıştırmayarak onu hâkir görmüş ve şöyle bağırmıştı: "Şayet gökyüzünün hükümdarı, yeryüzünün hükümdarı olan benim gibi birine bir elçi gönderecek olsaydı, şüphesiz ki kollarında altın bilezikler olan ve yanında meleklerden ordu bulunduran bir elçi gönderirdi. Bu adam da nereden çıkageldi?
Ben, fazilet ve şeref sahibiyim. Nil Nehri benim ayaklarımın altından akmaktadır ve ben Mısır'ın hakimiyim. Oysa O, ne servet ve mülke, ne de bir iktidara sahiptir."
Kafirlerin bunun gibi cahilce inanç ve düşünceleri tek tek çürütülür ve sonunda açıkça şöyle buyurulur: "Allah tektir. O hiç kimseyi evlat edinmemiştir ve O'ndan başka ilah yoktur. Hiç kimseye, bile bile dalâlet üzerinde ısrar etmiş birini, Allah'ın azabından kurtarması için şefaat etme yetkisi tanımamıştır. Allah, evlat edinmekten münezzehtir. O, kainatın tek yaratıcısıdır ve O'nun dışında herşey yaratılmıştır. Hiçbir şey zatında ve sıfatlarında O'na ortak olamaz. Allah indinde şefaat, ancak hak yolunda olanlar tarafından, yine bu yolda olmak için çaba göstermiş olanlara edilir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
43
Gösteriş-Süsler · Mekke
الزخرف
89
Sure Adı Açıklaması
Surenin adı, içinde "zuhruf" kelimesi geçen 35. ayetten almıştır. Zuhruf, altın ve mücevher anlamına gelir. Sûrede bunlardan söz edildiği ve Allah'ın insana sahip olduğu altın ve mücevherle değil, inanç ve davranışlarına göre değer verdiği anlatıldığı için sûre bu adla anılmıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin nüzul zamanı ile ilgili kesin bir kayıt yoktur. Ancak muhtevasından surenin indiği dönemle, Fussilet ve Şûrâ Surelerinin indiği dönemin aynı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu surenin konuları bir zincirin halkaları gibi birbirine benzemektedirler. Hepsi de kafirlerin Hz. Peygamber'in (s.a) hayatına son vermek için planlar kurmaya başladıkları bir dönemde nazil olmuştur. Hatta o dönemde kafirler böyle bir girişimde de bulunmuşlardır. Nitekim surenin 79-80. ayetlerinde bu olaya işaret edilmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede, Kureyş'in ve diğer Arap kabilelerinin cahilce inanç ve davranışları şiddetle eleştirilerek, onların bu akidelerinin bir temele dayanmadığı ve asılsız olduğu ispatlanmaktadır. Ayrıca bu cahiliye toplumunun bireylerinden aklı selime sahip olanları "Toplumun hurafelere yapıştığının ve bu hurafeler yüzünden batacağının açıkça görülmesi ve kendilerini kurtarmak için çırpınmasına rağmen Hz. Muhammed'i (s.a) reddetmelerinin ne kadar akılsızca olduğunu" düşünmeye çağırmaktadırlar.
Surenin girişi şu şekildedir: "Siz, aklınız sıra zorbalık yapmak suretiyle Kitab'ın nüzulunu önleyeceğinizi sanıyor ve bunun için çabalıyorsunuz. Ancak hiçbir zaman kitapların ve peygamberlerin gönderilmesi şerrin muhalefetinden ötürü durdurulmamış, bilakis, Allah, peygamberlere ve kitaplara karşı koyan kafirleri en sonunda helâk etmiştir.
Şayet sizler de aynı yolda ısrar ederseniz, akibetiniz onlarınki gibi olacaktır." Aynı konuya ilerideki ayetlerde (41-42 ve 79-80) tekrar değinilmiştir. Daha sonra muhatap Hz. Peygamber (s.a) gibi görünüyorsa da aslında onun hayatına kastetmek isteyenlere, şöyle bir ikazda bulunulmuştur: "Sen hayatta kalsan da, kalmasan da onlar mutlaka hak ettikleri cezayı göreceklerdir." Bunun yanısıra kafirler "Sizler, Peygamber'e (s.a) karşı bir karar aldınız, ancak biz de sizlere karşı bir karar alacağız" denilerek tehdit edilmektedirler.
Daha sonra kafirlerin inandıkları "din", Hz. Peygamber'e (s.a) karşı öne sürdükleri "deliller", şu şekilde ele alınmaktadır.
Kendileri de kabul etmektedirler ki; kainatın, Allah'a ortak koştukları ilahların ve bizzat kendilerinin dahi yaratıcısı Allah'tır. Yine bilmektedirler ki, faydalanmakta oldukları dünyadaki tüm nimetlerin yaratıcısı da Allah'tır. Fakat buna rağmen onlar, başkalarını Allah'a ortak koşmakta hâlâ ısrar ediyorlar.
İnsanları Allah'ın çocukları olarak nitelemekte bir beis görmezlerken, kendileri için kız çocuğa sahip olmayı zül telakki ediyorlar.
"Dişi ilahlar" olarak kabul ettikleri meleklerin heykellerini yapmakta, onlara kadın elbiseleri giydirip, mücevherler takmakta ve "Allah'ın kızları" olduklarına inandıkları için onlardan istekte bulunmaktadırlar. Oysa ellerinde, bu düşünce ve davranışlarını doğrulayıcı bir delil de yoktur.
Onlar, yaptıkları bu hareketleri dolayısıyla ikaz olunduklarında, "Allah istememiş olsaydı, bizi böyle davranmaktan alıkoyardı" demektedirler. Halbuki yeryüzünde bazı olayların Allah'ın izniyle vuku buluyor olması, Allah'ın o yapılanları tasvip ettiği anlamına gelmez. Sözgelimi, dünyada putlara tapılmakta, hırsızlık, zina, zorbalık, cinayet vs. gibi cürümler işlenmektedir. Ancak hiçbirisi de Allah'ın razı olduğu işlerden değildir. Allah'ın hangi davranışı tasvip ettiği, hangi davranışı tasvip etmediği, insanlara yol gösterici olarak gönderdiği kitaplarda bildirilmiştir. Dolayısıyla O'nun razı olduğu düşünce ve davranışları bilebilmek için bu kitaplara başvurmak gerekir.
Onlara, "Bu düşünce ve davranışlarınızı hangi delile dayandırıyorsunuz?" diye sorduğunuz takdirde, şu şekilde cevap vereceklerdir: "Atalarımız da böyle yapıyorlardı." Yani onlar bir dinin haklılığının ölçütü olarak atalarının da aynı şekilde davranmış olmasını yeterli saymaktadırlar. Bir de bunlar, Hz. İbrahim'in (a.s) torunları olmakla övünmekteydiler.
Oysa Hz. İbrahim (a.s) , atalarının dinine sırt çevirmiş ve körü körüne taklide karşı çıkmıştı. Madem onlar atalarını taklit etmek istiyorlar, o halde niçin atalarından şerefli olanları -Hz. İbrahim, Hz. İsmail gibi- bırakıp cahil olanları takip ediyorlar?
Onlara, "Allah'ın gönderdiği peygamberlerden ve indirdiği kitaplardan biri, hiçbir surette şirki tavsiye etmiş midir?" diye soracak olursanız hıristiyanları örnek vererek şöyle derler: "Hıristiyanlar da İsa'yı Allah'ın oğlu kabul ederek ona tapıyorlar." Oysa soru, "Hangi peygamberin ümmeti, Allah'a ortak koşmuştur?" şeklinde değildi. Bilakis soru, "Hangi peygamber halka şirkin mesajını aktarmıştır?" şeklindeydi. Yani Meryem oğlu İsa (a.s) ne zaman, "Ben Allah'ın oğluyum, bana kulluk edin" diye söylemiştir? Onun halka aktardığı mesaj, her peygamberin mesajı gibi "Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin" şeklindedir.
Sizler, Hz. Muhammed'i mal ve mülk sahibi olmadığı için peygamber olarak kabul etmekte tereddüt duyuyor ve "Eğer Allah peygamber göndermiş olsaydı, iki şehirden (Mekke-Taif) birinin büyüğüne gönderirdi" diye düşünüyorsunuz. Nitekim Firavun da Musa'ya peygamberliği yakıştırmayarak onu hâkir görmüş ve şöyle bağırmıştı: "Şayet gökyüzünün hükümdarı, yeryüzünün hükümdarı olan benim gibi birine bir elçi gönderecek olsaydı, şüphesiz ki kollarında altın bilezikler olan ve yanında meleklerden ordu bulunduran bir elçi gönderirdi. Bu adam da nereden çıkageldi?
Ben, fazilet ve şeref sahibiyim. Nil Nehri benim ayaklarımın altından akmaktadır ve ben Mısır'ın hakimiyim. Oysa O, ne servet ve mülke, ne de bir iktidara sahiptir."
Kafirlerin bunun gibi cahilce inanç ve düşünceleri tek tek çürütülür ve sonunda açıkça şöyle buyurulur: "Allah tektir. O hiç kimseyi evlat edinmemiştir ve O'ndan başka ilah yoktur. Hiç kimseye, bile bile dalâlet üzerinde ısrar etmiş birini, Allah'ın azabından kurtarması için şefaat etme yetkisi tanımamıştır. Allah, evlat edinmekten münezzehtir. O, kainatın tek yaratıcısıdır ve O'nun dışında herşey yaratılmıştır. Hiçbir şey zatında ve sıfatlarında O'na ortak olamaz. Allah indinde şefaat, ancak hak yolunda olanlar tarafından, yine bu yolda olmak için çaba göstermiş olanlara edilir.
E fe nadribu ankumuz zikre safhan en kuntum kavmen musrifîn(musrifîne).
(Ey Kâfirler!) Siz ölçüyü kaçıran bir kavimsiniz diye, sizi uyarmaktan vaz mı geçelim?¹
1 Yani; küfürde ileri gitmiş bir topluluk olduğunuz için Peygambere bir zararınız dokunur diye çekinip de sizi uyarmak için, bu kitabı indirmekten vaz geçeceğimizi mi zannediyorsunuz? Ayrıca bu âyet; “(Ey Kâfirler!) Siz, ölçüyü kaçıran bir kavimsiniz diye, sizi cezâlandırmaktan vaz mı geçelim?” şeklinde de anlaşılabilir. (Taberî)— M. Türk
Fe ehleknâ eşedde minhum batşen ve medâ meselul evvelîn(evvelîne).
Biz de kuvvet bakımından o (Mekkeli müşriklerden)¹ daha üstün olan önceki (toplum)ları, örneği (diğer âyetlerde) geçtiği gibi, helâk ettik.
1 Burada Mekkeli müşriklere, “sizden” şeklinde değil de “onlardan” diye üçüncü şahıs olarak hitâp edilmesi, bu sonuca sadece Mekkeli müşriklerin uğratılacağı ve Müslümanların bunun dışında olduğunu haber vermek ve Müslümanlara itibar kazandırmak içindir.— M. Türk
Ellezî cealekumul arda mehden ve cealelekum fîhâ subulen leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Yeryüzünü sizin için bir döşek kılan ve (istediğiniz yere) gidebilmeniz için orada size (birtakım) yollar var eden,¹ hep O (Allah)’tır.²
1 Bk. (Nahl: 15, Tâ Hâ: 53, Enbiyâ: 31) 2 Bu iki ayet: “Eğer sen, o (kâfirlere): ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan kesinlikle: ‘Onları çok şerefli, her şeyi bilen, yeryüzünü sizin için bir döşek kılan ve (istediğiniz yere) gidebilmeniz için orada size (birtakım) yollar var eden, (Allah) yarattı’ derler.” şeklinde de toparlanabilir.— M. Türk
Gökten suyu belirli bir ölçüye göre indiren, O (Allah)’tır. Onunla ölü toprağa hayat verdiğimiz gibi, siz de (kabirlerinizden) çıkarılacaksınız.¹
1 Âyetin son bölümü “Onunla ölü toprağa hayat verdiğimiz gibi siz de (bir rûh olan bu Kur’an ile yepyeni bir hayata) çıkarılacaksınız.” diye de anlaşılabilir.— M. Türk
12,13,14. Bütün çiftleri¹ yaratan ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan üzerlerine binmeniz, üzerlerine binince de Rabbinizin nîmetini anarak: “Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri hizmetimize veren (Allah)ın şânı çok yücedir.² Ve biz elbette Rabbimize döneceğiz.” demeniz için³ binitler var eden de O (Allah)’tır.
1 Bk. (Ra’d: 3, Yasin: 36, Zariyat: 49) 2 Eğer Allah, suya kaldırma kuvvetini, petrole enerjiyi, demire dayanma gücünü, yeryüzüne çekim, atmosfere kaldırma kuvvetini, bazı hayvanlara evcilleşme özelliğini vermeseydi, insanın bunları emrinin altına alması, hiç mümkün olur muydu? 3 İbnu Ömer (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.v.) yolculuğa çıkarken hayvanı üzerine binip iyice yerleşince üç defa tekbir alır ve: “-Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri, hizmetimize veren (Allah)’ın şânı çok yücedir. Ve biz elbette, Rabbimize döneceğiz. Ey Allah’ım! Bu yolculuğumuzda senden iyilik, takva ve razı olacağın ameller işlemeyi nasip etmeni dileriz. Ey Allah’ım! Bu yolcuğumuzu kolay kıl, uzağını yakın et. Ey Allah’ım! Yolculukta yardımcımız Sensin, geride bıraktığımız ailemizin koruyucusu da Sensin. Ey Allah’ım! Yolculuğun zorluklarından üzücü şeylerle karşılaşmaktan ve dönüşte malımızda çoluk çocuğumuzda kötü haller görmekten sana sığınırım” der, dönüşünde de bunları söyler ve: -“Biz yolcular, tövbe ederek, Rabbimize ibadet ederek ve hamd ederek dönüyoruz.” cümlelerini ilave ederdi. (Müslim)— M. Türk
Li testevû alâ zuhûrihî summe tezkurû ni’mete rabbikum izesteveytum aleyhi, ve tekûlû subhânellezî sehhare lenâ hâzâ ve mâ kunnâ lehu mukrinîn(mukrinîne).
12,13,14. Bütün çiftleri¹ yaratan ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan üzerlerine binmeniz, üzerlerine binince de Rabbinizin nîmetini anarak: “Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri hizmetimize veren (Allah)ın şânı çok yücedir.² Ve biz elbette Rabbimize döneceğiz.” demeniz için³ binitler var eden de O (Allah)’tır.
1 Bk. (Ra’d: 3, Yasin: 36, Zariyat: 49) 2 Eğer Allah, suya kaldırma kuvvetini, petrole enerjiyi, demire dayanma gücünü, yeryüzüne çekim, atmosfere kaldırma kuvvetini, bazı hayvanlara evcilleşme özelliğini vermeseydi, insanın bunları emrinin altına alması, hiç mümkün olur muydu? 3 İbnu Ömer (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.v.) yolculuğa çıkarken hayvanı üzerine binip iyice yerleşince üç defa tekbir alır ve: “-Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri, hizmetimize veren (Allah)’ın şânı çok yücedir. Ve biz elbette, Rabbimize döneceğiz. Ey Allah’ım! Bu yolculuğumuzda senden iyilik, takva ve razı olacağın ameller işlemeyi nasip etmeni dileriz. Ey Allah’ım! Bu yolcuğumuzu kolay kıl, uzağını yakın et. Ey Allah’ım! Yolculukta yardımcımız Sensin, geride bıraktığımız ailemizin koruyucusu da Sensin. Ey Allah’ım! Yolculuğun zorluklarından üzücü şeylerle karşılaşmaktan ve dönüşte malımızda çoluk çocuğumuzda kötü haller görmekten sana sığınırım” der, dönüşünde de bunları söyler ve: -“Biz yolcular, tövbe ederek, Rabbimize ibadet ederek ve hamd ederek dönüyoruz.” cümlelerini ilave ederdi. (Müslim)— M. Türk
43:13
14
وَاِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ ٤١
Ve innâ ilâ rabbinâ le munkalibûn(munkalibûne).
12,13,14. Bütün çiftleri¹ yaratan ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan üzerlerine binmeniz, üzerlerine binince de Rabbinizin nîmetini anarak: “Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri hizmetimize veren (Allah)ın şânı çok yücedir.² Ve biz elbette Rabbimize döneceğiz.” demeniz için³ binitler var eden de O (Allah)’tır.
1 Bk. (Ra’d: 3, Yasin: 36, Zariyat: 49) 2 Eğer Allah, suya kaldırma kuvvetini, petrole enerjiyi, demire dayanma gücünü, yeryüzüne çekim, atmosfere kaldırma kuvvetini, bazı hayvanlara evcilleşme özelliğini vermeseydi, insanın bunları emrinin altına alması, hiç mümkün olur muydu? 3 İbnu Ömer (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.v.) yolculuğa çıkarken hayvanı üzerine binip iyice yerleşince üç defa tekbir alır ve: “-Bizim asla gücümüzün yetmeyeceği bu şeyleri, hizmetimize veren (Allah)’ın şânı çok yücedir. Ve biz elbette, Rabbimize döneceğiz. Ey Allah’ım! Bu yolculuğumuzda senden iyilik, takva ve razı olacağın ameller işlemeyi nasip etmeni dileriz. Ey Allah’ım! Bu yolcuğumuzu kolay kıl, uzağını yakın et. Ey Allah’ım! Yolculukta yardımcımız Sensin, geride bıraktığımız ailemizin koruyucusu da Sensin. Ey Allah’ım! Yolculuğun zorluklarından üzücü şeylerle karşılaşmaktan ve dönüşte malımızda çoluk çocuğumuzda kötü haller görmekten sana sığınırım” der, dönüşünde de bunları söyler ve: -“Biz yolcular, tövbe ederek, Rabbimize ibadet ederek ve hamd ederek dönüyoruz.” cümlelerini ilave ederdi. (Müslim)— M. Türk
Ve cealû lehu min ibâdihî cuz’â(cuz’en), innel insâne le kefûrun mubîn(mubînun).
(Buna rağmen) onlar, Allah’ın kullarından bir kısmını, Onun bir parçası¹ saydılar.² Gerçekten insan çok nankördür.
1 Bu âyetle; a- Allah’ı kullarından bir parça kabul eden “hulûl teorisi”nin bâtıl olduğu, b- Allah’a çocuk isnat etmenin küfür olduğu, c- Müşriklerin her puta bir hisse vererek onları Allah’ın bir parçası haline getirmelerinin şirk olduğu, d- Maddeyi Allah’la özdeşleştirme durumuna getiren “vahdet-i vücut felsefesi”nin küfür olduğu anlaşılmaktadır. Bu bölüm; “(Buna rağmen) onlar Allah’ın (ilâhlığından) bir kısmını, bazı varlıklara yakıştırırlar.” diye de anlaşılabilir. 2 Hulûl: Sözlükte “bir şeyi çözmek, bir yere intikal etmek, yerleşmek” anlamlarında mastar olan “hulûl” kelimesi isim şeklinde de kullanılır. “İlâhî zâtın veya sıfatların yaratıklardan birine veya tamamına intikal edip onlarla birleşmesi anlamında bir felsefi terim”dir. İslâm düşünce tarihinde itikadî tartışmalara konu teşkil eden “hulûl”; Allah’ın insan veya başka bir maddî varlık görünümünde ortaya çıkması, diye tanımlanabilir. Batıl dinlerde hulûl (incarnation), insanüstü ilâhî bir kudretin belli bir amaç doğrultusunda çoğunlukla insan, bazen da hayvan sûretinde tamamen veya kısmen yeryüzünde görünmesini (bedenlenmesini) ifade eder. Hulûl inancının köklerini, eski İran ve Hint dinlerine, Zerdüştlük ve Budizm’e dayandıranlar bulunduğu gibi Sâbiîler veya firavunlar tarafından ortaya atıldığını kabul edenler de vardır. Hulûl inancı, gerçek önemine özellikle Hinduizm ve Hristiyanlıkta kavuşmuştur. Hıristiyanlığa göre Tanrı, insanlığı kurtarmak amacıyla Nâsıralı Îsâ’nın kişiliğinde bedene bürünmüştür. Bununla birlikte eski Mısır’dan Grekler’e kadar pek çok dinde de görünmektedir. İslâm âleminde hulûl inancını benimseyen ilk kişinin “ilâhî bir cüzün Hz. Ali’ye ve onun soyundan gelen imamlara intikal ettiğini” iddia eden münafık Abdullah b. Sebe’ olduğu belirtilir. Daha sonra teşekkül eden aşırı Şiî fırkalarda hulûl ilkesi ortak bir inanç haline gelmiştir. Hulul inancı iki grupta toplanmıştır. 1. Mutlak Hulûl: Allah’ın zâtıyla her şeye hulûl ettiğini ve her yerde bulunduğunu kabul edenler. Bu tür hulûlün kapsamına öncelikle “panteist felsefeler” ve onların bir türü olduğu ileri sürülen “vahdet-i vücûd” nazariyesinin dâhil olduğu kabul edilir ve bu nazariyenin belli başlı temsilcileri de İbn’ül-Fârız, Muhyiddin İbnü’l-Arabî v.b. dir. Zira onlar, tasavvufta “seyr ü sülük” merhalelerini aşarak “fenâ fillâh” mertebesine erenlerin, “Allah’tan başka hiçbir varlığın bulunmadığını tecrübe ile bildiklerine ilişkin” düşüncelerini açıkça beyan etmişlerdir. İbnu Teymiyye, hulûl inancının asıl temsilcilerinin sûfîler olduğunu kaydeder. 2. Muayyen Hulûl. Allah’ın zâtı veya sıfatlarıyla muayyen bir şahsa yahut belirli bir nesneye intikal ettiğini kabul edenlerdir. Hıristiyanların Hz. Îsâ, Şiîler’in imamları, bazı sûfîlerin de şeyhleri hakkında benimsedikleri inançlar, bu tür hulûle örnek olarak gösterilir. Başta Ehl-i sünnet olmak üzere Mu‘tezile’ye ve mûtedil Şîa’ya mensup İslâm kelâmcıları ister mutlak ister muayyen olsun, bütün şekilleriyle hululün İslâm akaidine aykırı olduğunda da ittifak etmişlerdir. Kelâmcılar her türlü hulûlü imkânsız görmekte ve bu inancı benimseyenleri tekfir etmektedir. Allah’a karşı nankörlük, bir küfürdür. Çünkü Halik’ı mahlûktan veya mahlûku Halik’tan bir parça yapmak yahut Halik’ın mahlûkunu tamamen Onun bir eseri olarak görmeyip Allah’a eş görmek, tam bir küfürdür.— M. Türk
Ve izâ buşşire ehaduhum bi mâ darabe lir rahmâni meselen zalle vechuhu musvedden ve huve kezîm(kezîmun).
17,18. Oysa o (müşriklerden) birisine, Rahman (olan Allah)’a yakıştırdıkları ve (kendileri tarafından) sadece (hayatın) süsü olarak büyütülen¹ (kız çocuğu) müjdelendiği zaman, içi hüzünle dolarak yüzü kapkara kesilir ve içerisinden çıkamayacağı bir bunalıma düşer.²
1 Küfür ve şirk toplumlarında kadın, genellikle toplumun bir süs eşyası ve erkeklerin arzularını tatmin aracı olarak algılandığı için kız çocuklarından hep utanıla gelmiştir. Çünkü başkasının kızını bu tür amaçlarla kullanmayı bir zevk olarak görenler, bunun vahametini ancak kendi kız çocukları dünyaya gelince anlarlar. Utançlarından onları ya toprağa gömer ya da kendileri için bir kara leke olarak görürler. İşte bu âyet, böylelerinin ruh halini tasvir etmektedir. 2 18. âyet genelde, “Süs içerisinde yetiştirilip savaş edemeyecek olan (kız çocuğunu) mu istemiyorlar?” diye tercüme edilmiştir. Ancak (وَهُوَ فِى الْخِصَامِ غَيْرُ مُب۪ينٍ) bölümündeki (هُوَ) zamirinin yukarısına ve bu meale uyumsuzluğu ve kız çocukları için yapılan isnadın Allah’a yakışmaması sebebiyle yukarıdaki gibi tercüme edilmesi daha uygundur. Bk. (Nahl: 58-59)— M. Türk
E ve men yuneşşeu fîl hılyeti ve huve fîl hısâmi gayru mubîn(mubînin).
17,18. Oysa o (müşriklerden) birisine, Rahman (olan Allah)’a yakıştırdıkları ve (kendileri tarafından) sadece (hayatın) süsü olarak büyütülen¹ (kız çocuğu) müjdelendiği zaman, içi hüzünle dolarak yüzü kapkara kesilir ve içerisinden çıkamayacağı bir bunalıma düşer.²
1 Küfür ve şirk toplumlarında kadın, genellikle toplumun bir süs eşyası ve erkeklerin arzularını tatmin aracı olarak algılandığı için kız çocuklarından hep utanıla gelmiştir. Çünkü başkasının kızını bu tür amaçlarla kullanmayı bir zevk olarak görenler, bunun vahametini ancak kendi kız çocukları dünyaya gelince anlarlar. Utançlarından onları ya toprağa gömer ya da kendileri için bir kara leke olarak görürler. İşte bu âyet, böylelerinin ruh halini tasvir etmektedir. 2 18. âyet genelde, “Süs içerisinde yetiştirilip savaş edemeyecek olan (kız çocuğunu) mu istemiyorlar?” diye tercüme edilmiştir. Ancak (وَهُوَ فِى الْخِصَامِ غَيْرُ مُب۪ينٍ) bölümündeki (هُوَ) zamirinin yukarısına ve bu meale uyumsuzluğu ve kız çocukları için yapılan isnadın Allah’a yakışmaması sebebiyle yukarıdaki gibi tercüme edilmesi daha uygundur. Bk. (Nahl: 58-59)— M. Türk
Ve cealûl melâiketellezîne hum ibâdur rahmâni inâsâ(inâsen), e şehidû halkahum, setuktebu şehâdetuhum ve yus’elûn(yus’elûne).
Onlar, yaratılışlarına şâhit mi idiler de Rahmanın kulları olan melekleri dişi saydılar? Onların bu şâhitlikleri yazılacak ve (bunun hesabı) mutlaka sorulacak.— M. Türk
Ve kâlû lev şâer rahmânu mâ abednâhum, mâ lehum bi zâlike min ilmin in hum illâ yahrusûn(yahrusûne).
(Kâfirler hâlâ) bu konuda hiç bir bilgileri olmadığı halde: “Eğer Rahman (olan Allah) isteseydi, biz o (putlara) asla ibâdet etmezdik.” dediler. Onlar, yalan söylemekten başka bir şey yapmıyorlar.— M. Türk
Hayır! Onlar, sadece: “Biz atalarımızı bir din¹ üzerinde bulduk ve biz, ancak onların izinden giderek doğru yolu buluruz.” diyorlar.
1 Ümmet: Kelime olarak, ana, yol, din, cemaat, nesil anlamlarına gelir. Kur’an’da “Ümmet” kelimesi: topluluk (Kasas: 23), hayırlı adam (Nahl:120), din (Zuhruf: 22), zaman (Hûd: 8) ve anne, anlamlarında kullanılmıştır. Ümmet, herhangi bir insan grubuna uyan veya uyması istenen insan topluluğudur. Yani; bir önderin etrafında güçlü bir birlik içerisinde toplanan, belirli bir gaye için düzenli bir şekilde çalışan ve sonuçta da çeşitli insan sınıfları ve grupları üzerine hâkim olan insan toplumu demektir. Cemaatlere göre ümmet, kişilere göre “önder” gibidir.— M. Türk
Ve kezâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetin min nezîrin illâ kâle mutrefûhâ innâ vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve innâ alâ âsârihim muktedûn(muktedûne).
(Ey Muhammed!) Senden önce hangi ülkeye uyarıcı göndermişsek, tıpkı bunlar gibi oranın şımarmış elebaşları da mutlaka ona: “Biz, atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz ancak onların izinden gideriz.” dediler.— M. Türk
Ve iz kâle ibrâhîmu li ebîhi ve kavmihî innenî berâun mimmâ ta’budûn(ta’budûne).
26,27. (Bir zamanlar) İbrahim, babasına ve toplumuna: “Beni yaratan (Allah) hariç şüphesiz ben, sizin taptıklarınızdan çok uzağım. Beni en doğru yola ancak O, ulaştırır.” dedi.— M. Türk
43:26
27
اِلَّا الَّذ۪ي فَطَرَن۪ي فَاِنَّهُ سَيَهْد۪ينِ ٧٢
İllellezî fataranî fe innehu se yehdîn(yehdîne).
26,27. (Bir zamanlar) İbrahim, babasına ve toplumuna: “Beni yaratan (Allah) hariç şüphesiz ben, sizin taptıklarınızdan çok uzağım. Beni en doğru yola ancak O, ulaştırır.” dedi.— M. Türk
Bel metta’tu hâulâi ve âbâehum hattâ câehumul hakku ve resûlun mubîn(mubînun).
Ben bunları¹ ve babalarını, kendilerine değişmez gerçekler ve (o gerçekleri) açıklayan bir Peygamber gelinceye kadar yaşattım.
1 Yani Mekkeli müşrikleri...— M. Türk
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar