Adını 38. âyette geçen ve müslümanların, işlerini aralarında danışma ile yapmalarının gereğini bildiren "Şurâ" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Nüzul zamanıyla ilgili kesin kayıt bulunmamasına rağmen bu sure muhtemelen "Fussilet Suresi"nden hemen sonra nazil olmuştur. Çünkü bu surenin muhtevası, "Fussilet Suresi"nin adeta bir devamı niteliğindedir. Fussilet Suresi'ni dikkatle mutalâa eden bir okuyucu; Mekke ve civarındaki her hassas insanın açıkça müşahede edebilmesi için, Kureyş'in ileri gelenlerinin ne kadar haksızca muhalefet yaptıklarını, buna mukabil Hz. Peygamber'in (s.a) davasının ne kadar ciddi ve mantıklı, kendisinin ne kadar şerefli bir insan olduğunun anlatıldığını görecektir. Bu hususun tam akabinde, İslâm davası öylesine net bir şekilde ortaya konmuştur ki, hakikate saygı gösteren bir kimsenin, artık Kur'an'ı reddetmesi mümkün değildir. Ancak dalâlet içinde olanlar müstesna. Çünkü onlar kör ve sağırlar gibidirler ve girdikleri cehalet bataklığından da çıkamazlar.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Surenin girişinde şöyle denilmiştir: "Sizler, elçimizin getirdiği mesaj hakkında niçin dedikodu yapıyorsunuz? Rasulullah'ın (s.a) bu daveti yeni bir şey olmadığı gibi, bu davet tarihte ilk defa gönderiliyor da değildir. Nitekim Allah, daha önce de seçtiği kullarına vahyini indirmiş ve insanlara hidayet göndermiştir. O halde kainatın yaratıcı ve hakimi olan Allah'ın biricik ma'bud oluşunda ne gibi bir acaiplik bulunmaktadır?
Asıl acaip olan, Allah'ın yarattığı nimetlerden yararlanmanıza rağmen, başkalarını ma'bud ittihaz etmeniz ve sizleri tevhide davet eden birine kızmanızdır. Oysa sizleri ve kainatı yaratan Allah'a ortak koşmanız, çok büyük bir cürümdür. Bu yüzden, göğün üzerinizde çatlaması, hiç de acaip olmaz. Sözkonusu küstahlığınıza melekler dahi hayret etmekte ve her an azabın üzerinize gelebileceğinden çekinmektedir.
Bundan sonra bir şahsın nebi veya rasul olarak gönderilmesinin, onun, insanların kaderini elinde tuttuğu ve onların nasiplerini değiştirebileceği anlamına gelmeyeceği anlatılmaktadır. Zaten hiçbir peygamber, böyle bir iddiada da bulunmamıştır. İnsanların kader ve kısmetleri ancak Allah'ın elindedir. Peygamberlerin vazifesi ise, sadece gaflet içinde olanları uyarmak ve onlara doğru yolu göstermektir. Peygamberi inkar ederek, ondan yüz çevirenlerden hesap sorulacak ve muhakkak surette azaba çarptırılacaklardır. Ancak, bunu Allah yapacaktır. Dolayısıyla, kendilerine tabi olmadığınızda ya da karşı geldiğinizde, sizleri helâk etmek ve kahretmekle tehdit eden dinî önderlerinizin iddia ettiği gibi, peygamberlerin de aynı iddiayla ortaya çıktığı düşüncesini zihninizden çıkarın. Bu yanlışın tashihi yanısıra, şu hususa da değinilmiştir: "Peygamber (s.a) sizlerin iyiliğinizi ister, kötülüğünüzü değil. Bu yüzden o, takip ettiğiniz yolun felakete götürdüğünü söyleyerek sizleri doğru yola davet etmektedir."
Daha sona Allah Teâlâ; "Niçin her insanı doğuştan hak yola koymadığı ve insanların inhiraf ederek sapıklığa düşmelerine izin verdiği" gibi meseleleri açıklamıştır. İnsanlara böyle bir serbestî tanımasının nedeni olarak da, onların kendi iradeleriyle Allah'ı tanımalarının ve böylece O'nun sonsuz nimetlerine kavuşmalarının istendiği bildirilmiştir. Bu özellik ise diğer mahlukata verilmemiştir. Bazı insanlar, kendi şuur ve iradeleriyle Allah'ı veli edinirler. İşte bu insanlara, Allah yardım eder, onlara doğru yolu gösterir, salih ameller nasip eder ve onları kendi rahmeti altına alır. Allah'dan başka veli edinen kimseler ise, Allah'ın rahmetinden mahrum kalırlar. Burada ayrıca gerçek velînin Allah olduğundan ve başka hiç kimsenin velâyet hakkına sahip bulunmadığından bahsedilmiştir. Bir kimsenin başarısı, gerçek velisini tesbit edebilmesine, yani yalnız Allah'ı veli edinebilmesine bağlıdır.
Daha sonra Rasulullah'ın öne sürdüğü iddianın keyfiyeti açıklanmıştır.
Öncelikle bilinmelidir ki, Allah, kâinatın ve insanların yaratıcısıdır. Dolayısıyla kainatın asıl sahibi, velisi ve hükümdarı da O'dur. İnsanlar için kurallar koymaya, onlara din ve şeriat vermeye, insanların aralarındaki ihtilaflarda, hakkın ve haksızlığın ne olduğunu bildirmeye de sadece O'nun yetkisi vardır.
O'nun dışında hiçbir kimsenin bu konularda söz söylemeye hakkı yoktur. Başka bir ifadeyle, gerçek hükümdar ve kanun koyucu Allah'tır. Dolayısıyla bir kimsenin bu konularda söz söyleme hakkı yoktur. Başka bir ifadeyle, gerçek hükümdar ve kanun koyucu Allah'tır. Dolayısıyla bir kimse, Allah'tan başkalarının koyduğu kurallara uyduğu takdirde, Allah'ı tek hakim kabul etse dahi, bu bir anlam ifade etmez. Çünkü Allah, insanlara başlangıçtan itibaren bir "din" vermiş, onlara gidecekleri yolu göstermiştir.
Tüm peygamberler, kavimlerine aynı dini getirmiş ve ayrı dinlerden bahsetmemişlerdir. Allah'ın tayin ettiği bu peygamberler, başından beri, nesilden nesile aynı dini takip etmişler ve diğer insanları da aynı dine davet etmişlerdir.
Bu din, sadece kabul etmekle yetinin diye değil, onu yeryüzünde hakim kılın, uygulayın ve arzdaki sapık dinleri ortadan kaldırarak, gerçek dini ikâme edin diye gönderilmiştir. Yine peygamberler bu dini sadece tebliğ etmek için değil, aynı zamanda diğer sapık dinlerin kökünü kazıyarak İslâm'ı hakim kılmaları için görevlendirilmişlerdir.
Aslında insanlar için gönderilen din aynıdır. Ancak peygamberlerden sonra bazı çıkarcı insanlar, sırf kendi menfaatleri için gerçek dini tahrif etmişler, ihtilaf çıkarmışlar ve böylelikle sayısız din ve mezhep icad etmişlerdir. Bütün bunların hepsi, gerçek dinin tahrif olmuş şekilleridir.
İşte Hz. Muhammed (s.a) tahrif edilmiş bu dinlerin yerine, gerçek dini tebliğ etmek ve onu hakim kılmaya çalışmak için gönderilmiştir. Sizler, bu yüzden Allah'a hamd edeceğinize, aksine akılsızlığınızdan dolayı Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkıyorsunuz. Bu saçma muhalefetinizden ötürü, Hz. Peygamber (s.a) asla davetten vazgeçmeyecektir. Çünkü o, bu davayı sonuna kadar sürdürmekle görevlendirilmiştir. Ondan hiçbir surette taviz beklemeyin, zira o, bu halis dine, sizin adet ve hurafelerinizi sokmayacaktır. Zaten onun görevi, dini bu hurafelerden arındırmaktır.
Sizler, Allah'tan başkasının koyduğu kuralları getirerek, Allah'ın dinine ne kadar büyük düşmanlık yaptığınızı idrak bile edemiyorsunuz. Bunun yanısıra dünyada yaptıklarınızı önemsemiyorsunuz, ama unutmayın ki bu, Allah'ın indinde şirktir, büyük bir suçtur ve cezası da çok ağırdır. Allah'a karşı gelerek kendiliğinden bir "din" ortaya koyanların ve bu dine uyanların hepsi de aynı cezaya çarptırılacaktır.
Dinin gerçek sınırları çizildikten sonra, "Rasulullah (s.a) sizleri yola getirebilmek için, en güzel üslupla tebliğ ve tavsiyede bulunmuştur." denilmektedir. Bir yanda Allah'ın kitabı, hakikati sizlere kendi dilinizde açıklarken, diğer yanda Hz. Peygamber'in (s.a) ve arkadaşlarının tertemiz hayatları, bu kitabın nasıl insan yetiştirdiğine birer örnek teşkil etmektedir. Fakat buna rağmen hidayeti kabul etmezseniz şayet, artık hiçbir şey sizleri doğru yola getiremez. Böylece sizler, asırlar boyu cehaletinizde ısrar etme sonucunda Allah'ın dalâlette kalanlar için takdir ettiği azaba çarptırılacaksınız.
Bu hakikatler beyan edilirken, yer yer de tevhid ve ahiret hakkında deliller öne sürülmekte ve ayrıca dünyada tamah etmenin kötü sonuçları ile ahiretteki karşılığı hakkında uyarılarda bulunulmaktadır. Ayrıca kafirlerin kendilerinin İslâm'ı kabul etmelerine engel olan ahlâkî zaafları eleştiri konusu yapılmaktadır.
Özetlemek gerekirse, bu surede, iki hususa değinilmiştir.
1) Hz. Muhammed (s.a) daha önce 40 yıl süren hayatı boyunca "Kitap" hakkında hiç bilgiye sahip değildi ve imana taalluk eden meselelerden habersizdi. Şimdiyse birdenbire bu iki konudan (kitap ve iman) bahsetmektedir ki bu da onun, bir peygamber olduğunun apaçık kanıtıdır.
2) Hz. Peygamber'in (s.a) Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğu şeklindeki iddiası, onun, Allah'ı bizzat gördüğü anlamına gelmez. Allah, daha önceki peygamberlere vahyettiği gibi, şu üç yolla mesajını göndermiştir. Birincisi, vahiy yoluyla, ikincisi, perde arkasından, üçüncüsü, melek aracılığıyla. Bu husus, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) "Allah ile bizzat konuşuyor" şeklinde itiraz etmelerini önlemek ve hakkı arayanların da Hz. Peygamber'in (s.a) hidayeti hangi vasıtayla aldığını anlamalarını sağlamak için izah edilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
42
Danışma · Mekke
الشورى
53
Sure Adı Açıklaması
Adını 38. âyette geçen ve müslümanların, işlerini aralarında danışma ile yapmalarının gereğini bildiren "Şurâ" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Nüzul zamanıyla ilgili kesin kayıt bulunmamasına rağmen bu sure muhtemelen "Fussilet Suresi"nden hemen sonra nazil olmuştur. Çünkü bu surenin muhtevası, "Fussilet Suresi"nin adeta bir devamı niteliğindedir. Fussilet Suresi'ni dikkatle mutalâa eden bir okuyucu; Mekke ve civarındaki her hassas insanın açıkça müşahede edebilmesi için, Kureyş'in ileri gelenlerinin ne kadar haksızca muhalefet yaptıklarını, buna mukabil Hz. Peygamber'in (s.a) davasının ne kadar ciddi ve mantıklı, kendisinin ne kadar şerefli bir insan olduğunun anlatıldığını görecektir. Bu hususun tam akabinde, İslâm davası öylesine net bir şekilde ortaya konmuştur ki, hakikate saygı gösteren bir kimsenin, artık Kur'an'ı reddetmesi mümkün değildir. Ancak dalâlet içinde olanlar müstesna. Çünkü onlar kör ve sağırlar gibidirler ve girdikleri cehalet bataklığından da çıkamazlar.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Surenin girişinde şöyle denilmiştir: "Sizler, elçimizin getirdiği mesaj hakkında niçin dedikodu yapıyorsunuz? Rasulullah'ın (s.a) bu daveti yeni bir şey olmadığı gibi, bu davet tarihte ilk defa gönderiliyor da değildir. Nitekim Allah, daha önce de seçtiği kullarına vahyini indirmiş ve insanlara hidayet göndermiştir. O halde kainatın yaratıcı ve hakimi olan Allah'ın biricik ma'bud oluşunda ne gibi bir acaiplik bulunmaktadır?
Asıl acaip olan, Allah'ın yarattığı nimetlerden yararlanmanıza rağmen, başkalarını ma'bud ittihaz etmeniz ve sizleri tevhide davet eden birine kızmanızdır. Oysa sizleri ve kainatı yaratan Allah'a ortak koşmanız, çok büyük bir cürümdür. Bu yüzden, göğün üzerinizde çatlaması, hiç de acaip olmaz. Sözkonusu küstahlığınıza melekler dahi hayret etmekte ve her an azabın üzerinize gelebileceğinden çekinmektedir.
Bundan sonra bir şahsın nebi veya rasul olarak gönderilmesinin, onun, insanların kaderini elinde tuttuğu ve onların nasiplerini değiştirebileceği anlamına gelmeyeceği anlatılmaktadır. Zaten hiçbir peygamber, böyle bir iddiada da bulunmamıştır. İnsanların kader ve kısmetleri ancak Allah'ın elindedir. Peygamberlerin vazifesi ise, sadece gaflet içinde olanları uyarmak ve onlara doğru yolu göstermektir. Peygamberi inkar ederek, ondan yüz çevirenlerden hesap sorulacak ve muhakkak surette azaba çarptırılacaklardır. Ancak, bunu Allah yapacaktır. Dolayısıyla, kendilerine tabi olmadığınızda ya da karşı geldiğinizde, sizleri helâk etmek ve kahretmekle tehdit eden dinî önderlerinizin iddia ettiği gibi, peygamberlerin de aynı iddiayla ortaya çıktığı düşüncesini zihninizden çıkarın. Bu yanlışın tashihi yanısıra, şu hususa da değinilmiştir: "Peygamber (s.a) sizlerin iyiliğinizi ister, kötülüğünüzü değil. Bu yüzden o, takip ettiğiniz yolun felakete götürdüğünü söyleyerek sizleri doğru yola davet etmektedir."
Daha sona Allah Teâlâ; "Niçin her insanı doğuştan hak yola koymadığı ve insanların inhiraf ederek sapıklığa düşmelerine izin verdiği" gibi meseleleri açıklamıştır. İnsanlara böyle bir serbestî tanımasının nedeni olarak da, onların kendi iradeleriyle Allah'ı tanımalarının ve böylece O'nun sonsuz nimetlerine kavuşmalarının istendiği bildirilmiştir. Bu özellik ise diğer mahlukata verilmemiştir. Bazı insanlar, kendi şuur ve iradeleriyle Allah'ı veli edinirler. İşte bu insanlara, Allah yardım eder, onlara doğru yolu gösterir, salih ameller nasip eder ve onları kendi rahmeti altına alır. Allah'dan başka veli edinen kimseler ise, Allah'ın rahmetinden mahrum kalırlar. Burada ayrıca gerçek velînin Allah olduğundan ve başka hiç kimsenin velâyet hakkına sahip bulunmadığından bahsedilmiştir. Bir kimsenin başarısı, gerçek velisini tesbit edebilmesine, yani yalnız Allah'ı veli edinebilmesine bağlıdır.
Daha sonra Rasulullah'ın öne sürdüğü iddianın keyfiyeti açıklanmıştır.
Öncelikle bilinmelidir ki, Allah, kâinatın ve insanların yaratıcısıdır. Dolayısıyla kainatın asıl sahibi, velisi ve hükümdarı da O'dur. İnsanlar için kurallar koymaya, onlara din ve şeriat vermeye, insanların aralarındaki ihtilaflarda, hakkın ve haksızlığın ne olduğunu bildirmeye de sadece O'nun yetkisi vardır.
O'nun dışında hiçbir kimsenin bu konularda söz söylemeye hakkı yoktur. Başka bir ifadeyle, gerçek hükümdar ve kanun koyucu Allah'tır. Dolayısıyla bir kimsenin bu konularda söz söyleme hakkı yoktur. Başka bir ifadeyle, gerçek hükümdar ve kanun koyucu Allah'tır. Dolayısıyla bir kimse, Allah'tan başkalarının koyduğu kurallara uyduğu takdirde, Allah'ı tek hakim kabul etse dahi, bu bir anlam ifade etmez. Çünkü Allah, insanlara başlangıçtan itibaren bir "din" vermiş, onlara gidecekleri yolu göstermiştir.
Tüm peygamberler, kavimlerine aynı dini getirmiş ve ayrı dinlerden bahsetmemişlerdir. Allah'ın tayin ettiği bu peygamberler, başından beri, nesilden nesile aynı dini takip etmişler ve diğer insanları da aynı dine davet etmişlerdir.
Bu din, sadece kabul etmekle yetinin diye değil, onu yeryüzünde hakim kılın, uygulayın ve arzdaki sapık dinleri ortadan kaldırarak, gerçek dini ikâme edin diye gönderilmiştir. Yine peygamberler bu dini sadece tebliğ etmek için değil, aynı zamanda diğer sapık dinlerin kökünü kazıyarak İslâm'ı hakim kılmaları için görevlendirilmişlerdir.
Aslında insanlar için gönderilen din aynıdır. Ancak peygamberlerden sonra bazı çıkarcı insanlar, sırf kendi menfaatleri için gerçek dini tahrif etmişler, ihtilaf çıkarmışlar ve böylelikle sayısız din ve mezhep icad etmişlerdir. Bütün bunların hepsi, gerçek dinin tahrif olmuş şekilleridir.
İşte Hz. Muhammed (s.a) tahrif edilmiş bu dinlerin yerine, gerçek dini tebliğ etmek ve onu hakim kılmaya çalışmak için gönderilmiştir. Sizler, bu yüzden Allah'a hamd edeceğinize, aksine akılsızlığınızdan dolayı Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkıyorsunuz. Bu saçma muhalefetinizden ötürü, Hz. Peygamber (s.a) asla davetten vazgeçmeyecektir. Çünkü o, bu davayı sonuna kadar sürdürmekle görevlendirilmiştir. Ondan hiçbir surette taviz beklemeyin, zira o, bu halis dine, sizin adet ve hurafelerinizi sokmayacaktır. Zaten onun görevi, dini bu hurafelerden arındırmaktır.
Sizler, Allah'tan başkasının koyduğu kuralları getirerek, Allah'ın dinine ne kadar büyük düşmanlık yaptığınızı idrak bile edemiyorsunuz. Bunun yanısıra dünyada yaptıklarınızı önemsemiyorsunuz, ama unutmayın ki bu, Allah'ın indinde şirktir, büyük bir suçtur ve cezası da çok ağırdır. Allah'a karşı gelerek kendiliğinden bir "din" ortaya koyanların ve bu dine uyanların hepsi de aynı cezaya çarptırılacaktır.
Dinin gerçek sınırları çizildikten sonra, "Rasulullah (s.a) sizleri yola getirebilmek için, en güzel üslupla tebliğ ve tavsiyede bulunmuştur." denilmektedir. Bir yanda Allah'ın kitabı, hakikati sizlere kendi dilinizde açıklarken, diğer yanda Hz. Peygamber'in (s.a) ve arkadaşlarının tertemiz hayatları, bu kitabın nasıl insan yetiştirdiğine birer örnek teşkil etmektedir. Fakat buna rağmen hidayeti kabul etmezseniz şayet, artık hiçbir şey sizleri doğru yola getiremez. Böylece sizler, asırlar boyu cehaletinizde ısrar etme sonucunda Allah'ın dalâlette kalanlar için takdir ettiği azaba çarptırılacaksınız.
Bu hakikatler beyan edilirken, yer yer de tevhid ve ahiret hakkında deliller öne sürülmekte ve ayrıca dünyada tamah etmenin kötü sonuçları ile ahiretteki karşılığı hakkında uyarılarda bulunulmaktadır. Ayrıca kafirlerin kendilerinin İslâm'ı kabul etmelerine engel olan ahlâkî zaafları eleştiri konusu yapılmaktadır.
Özetlemek gerekirse, bu surede, iki hususa değinilmiştir.
1) Hz. Muhammed (s.a) daha önce 40 yıl süren hayatı boyunca "Kitap" hakkında hiç bilgiye sahip değildi ve imana taalluk eden meselelerden habersizdi. Şimdiyse birdenbire bu iki konudan (kitap ve iman) bahsetmektedir ki bu da onun, bir peygamber olduğunun apaçık kanıtıdır.
2) Hz. Peygamber'in (s.a) Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğu şeklindeki iddiası, onun, Allah'ı bizzat gördüğü anlamına gelmez. Allah, daha önceki peygamberlere vahyettiği gibi, şu üç yolla mesajını göndermiştir. Birincisi, vahiy yoluyla, ikincisi, perde arkasından, üçüncüsü, melek aracılığıyla. Bu husus, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) "Allah ile bizzat konuşuyor" şeklinde itiraz etmelerini önlemek ve hakkı arayanların da Hz. Peygamber'in (s.a) hidayeti hangi vasıtayla aldığını anlamalarını sağlamak için izah edilmiştir.
Kezâlike yûhî ileyke ve ilellezîne min kablikellâhul azîzul hakîm(hakîmu).
O çok güçlü, hüküm (ve hikmet) sahibi olan Allah sana ve senden öncekilere işte şöylece vahyediyor.¹
1 Bu sûrenin içerdiği manalar öyle manalardır ki; Allahu Teâlâ onun mislini hem bu Sûrenin dışında sana vahyetmiştir hem de senden evvelki Peygamberlere vahyetmiştir. Bu suretle Allahu Teâlâ bu manâları Kur’an’da ve Semavî kitapların hepsinde tekrar buyurmuştur. Çünkü bunlarda önceki ve sonraki kullarına belîğ bir tembih ve büyük bir lütuf vardır. (Zemahşeri)— M. Türk
Tekâdus semâvâtu yetefattarne min fevkıhinne vel melâiketu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yestagfirûne li men fîl ard(ardı), e lâ innellâhe huvel gafûrur rahîm(rahîmu).
Göklerin, üstlerinden parçalanması neredeyse çok yaklaştı.¹ Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzündekiler için af dilerler. Şunu iyi bilin ki çok bağışlayıcı, gerçekten merhametli olan, ancak O (Allah)’tır.
1 Yani kıyametin kopmasına fazla bir zaman kalmadı. Âyetin bu bölümü, “Nerdeyse gökler, (Allah’ın yüceliğinden dolayı) üstlerinden çatlayacak gibi titreşiyor.” şeklinde de tercüme edilebilir. Yani Allah öyle yüksek ve öyle büyük ve azametlidir ki cismanî yükseklik ve büyüklüğün timsali olan Semâlar, o yüksek Gökler, Onun celâl ve azametinin heybeti altında üstlerinden çatlayıverecek gibi ezilip titremektedir. (مِنْ فَوْقِهِنَّ) denilmesi Allah’ın yüksekliği, Semâların yüksekliğinin üzerinde olmasındandır.— M. Türk
Ve kezâlike evhaynâ ileyke kur’ânen arabiyyen li tunzire ummel kurâ ve men havlehâ ve tunzire yevmel cem’i lâ reybe fîh(fîhi), ferîkun fîl cenneti ve ferîkun fîs saîr(saîri).
Böylece Biz, sana şehirlerin anası (olan Mekke)¹ ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve (insanların) bir bölümünün cennette, bir bölümünün de çılgın alevli cehennemde olacağı ve hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle, onları korkutman için Arapça bir Kur’an vahyettik.
1 Ümm’ül-Kura: Bütün şehirlerin anası, merkezi demek olup, Mekke’nin diğer bir ismidir. Bu sebeple Mekke cihanın merkezidir ve tüm insanlığın kıblesidir. Yeryüzündeki ilk yerleşim yeri ve ilk mescidin yapıldığı yer de Mekke’dir ve tüm insanlık Hz. Âdem’den çoğalarak dünyaya Mekke’den yayılmıştır. Bk. (Âlu İmrân: 96) Yani Kâbe, dolayısıyla Mekke, Hz. Âdem’den itibaren baştan beri herkesin kıblesi idi. Hz. Davut (a.s.)’dan itibaren, kısa süreliğine Kudüs’teki Beyt’ül-Makdis (Mescid-i Aksa) kıble oldu. Hz. Peygamber zamanında eski haline döndü ve Kâbe-i Muazzama tekrar kıble oldu. Bugün de Mekke için “Asımet’ül Mukaddese” (Kutsal Başkent) denilmektedir. Fakat Müslümanlar, “Ortalıkta fitne kalmayıp, Allah’ın dini (yeryüzüne) egemen oluncaya kadar” savaşmakla emrolunduklarına (Bakara: 193) göre; Mekke’ye Âsımet’ül-Âlem (Cihanın Başkenti) denilse daha uygun olur. Ayrıca uyarının Mekke’nin kendisine değil, orada yaşayan halka olacağı, mecâzen anlaşılmaktadır. Bk. (En’am: 92)— M. Türk
Ve lev şâallâhu le cealehum ummeten vâhıdeten ve lâkin yudhilu men yeşâu fî rahmetih(rahmetihî), vez zâlimûne mâ lehum min velîyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Eğer Allah dileseydi, kesinlikle onları tek bir ümmet kılardı. Ama O, ancak dilediğini rahmetine sokar. Zâlimlere gelince; onlar için Allah’tan başka dost da yardımcı da yoktur.— M. Türk
Emittehazû min dûnihî evliyâe, fallâhu huvel velîyyu ve huve yuhyîl mevtâ ve huve alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Yoksa onlar, Onu bırakıp da birtakım velîler¹ mi edindiler? Oysa asıl dost, Allah’tır. Ölüleri diriltecek olan da Odur. Çünkü Onun her şeye gücü yeter.
1 Burada ilâhlar denilmeyip de velîler denilmesi, özellikle gizli şirki işaret içindir. Ayrıca gösteriş yaparak Allah’a ibâdet edenler, bu ibâdetlerini ve kendileri gibi insanları şeyh, önder, kurtarıcı ve vasıta edinip ilâhlaştıranlar, onları Allah’ın dışında velî edinmiş olurlar.— M. Türk
Ve mahteleftum fîhi min şey’in fe hukmuhû ilallâh(ilallâhi), zâlikumullâhu rabbî aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb(unîbu).
Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz her şeyin hükmü Allah’a aittir.¹ (Ey Muhammed! Onlara): “İşte benim Rabbim o-lan Allah budur. Ben (sadece) Ona tevekkül ettim ve (sadece) Ona yöneldim.”² de.
1 Siz ve kâfirlerin, gerek Dine ve gerek Dünyaya ait, hakkında ihtilaf ettiğiniz her hangi bir şeyi kesip atacak hüküm sadece Allah’a aittir. Onu başkası değil O halleder. O ahiret günü haklıyı haksızı da O, ayıracaktır. 2 İnabe: Hakk’a teslimiyetle yönelmek ve Hakk’ın âyetlerini derinden derine düşünerek O’na dönmek ve tevbe etmek, hayır nöbetine girmek demektir. Binaenaleyh hidayetin şartı, nefsin istek ve iradesinden çıkıp, Allahu Teâlâ’nın iradesine yönelmek, O’na teslim olmak ve bağlanmak demek olan cüz’î iradedir. Bk. (Ra’d: 27)— M. Türk
Fâtırus semâvâti vel ard(ardı), ceale lekum min enfusikum ezvâcen ve minel en’âmi ezvâcâ(ezvâcen), yezreukum fîh(fîhi), leyse ke mislihî şey’un, ve huves semîul basîr(basîru).
O gökleri ve yeri yaratan (Allah), size kendi cinsinizden eşler yarattığı gibi, hayvanlara da kendi cinslerinden eşler¹ yaratarak, hepinizi (dünyada) bu şekilde üretiyor. Onun benzeri, hiç bir şey yoktur ve gerçekten O (Allah) her şeyi işitendir, görendir.²
1 Bu âyet; bu şekilde anlaşılabildiği gibi, “sizin menfaatiniz için hayvanlardan da erkekli dişili çeşit çeşit eşler yaratmıştır.” şeklinde de anlaşılabilir. 2 Onun misli gibi bir şey olmadığı gibi, Ona benzer bile bir şey yoktur. Eğer burada “Allah’a benzer bir şey yok” denilse idi, kinâye yolu ile zatını yok sayma şâibesi bulunacağından dolayı güzel olmazdı. “Onun benzeri, hiç bir şey yoktur” demek hususunda Alûsî: “Bu ifade her yönüyle benzeşmeyi ortadan kaldırır. Buna, her hangi bir şeyin Ona eş olabilmesinin mümkün olmaması da dâhildir. Gerçi Allahu Teâlâ’nın ahlâk ve sıfatlarından ilim ve irade gibi bazıları ile insanın da sıfatlandığı varsa da; o sıfatların Allahu Teâlâ’da ki hakikati insanlardaki gibi değildir. Buna bilhassa işaret için de: “Ve O öyle işiten, öyle görendir.” Yani misli olmayan işiten ve görendir. O, insanlar gibi, yaratılan semî’ ve basîr değil, O işitme ve görmeleri yaratan ve onları mülkünde zapt ve idare eden misli olmayan, kadîm, muhît, hakıkî bir semî’ ve basîrdir. Edilen inâbeleri yapılan ilticaları işitir, bütün ihtiyaçları görür gözetir. (Elmalılı)— M. Türk
Lehu mekâlîdus semâvâti vel ard(ardı), yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir(yakdiru), innehu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Göklerde ve yerde bulunan her şey, Ona itaat eder.¹ O (Allah,) rızkı dilediğine genişletip (dilediğine) de daraltır. Çünkü O, her şeyi hakkıyla bilir.
1 Arapçada, “birisine anahtarları vermek”, mecâzen; “o ne emrederse onu yapmak demektir.” Yukarıdaki tercüme bu mecâzî anlam esas alınarak yapılmıştır. Kelime anlamı olarak bu âyetin tercümesi “Göklerin ve yerin (sırlarının) anahtarları Onundur.” şeklindedir. Bk. (Zümer: 63)— M. Türk
Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Ey Muhammed!) Allah Nûh’a (din olarak) ne emrettiyse, sana gönderdiklerimizle size de aynısını emretti.¹ Ayrıca, İbrahim’e, Mûsa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiklerimizi: “Dosdoğru din tutun² ve onda ayrılığa düşmeyin.”³ diye, size de emretti. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din,) müşriklere ağır geldi. Allah o (dine) dilediklerini seçer ve o (dine) hakkıyla yöneleni de hak yola yöneltir.
1 Yani Hz. Âdem’den Hz. Muhammed (s.a.v)’e kadar gönderilen dinlerin ana hükümleri, amaçları ve metotları hep aynıdır. Zîrâ hepsini Allah göndermiştir ve Allah’ın hükümleri, insanların hükümleri gibi değişip durmaz. Çünkü Allah, asla yanılmaz ve neyin ne olduğunu ve olacağını eksiksiz bilir, hükümlerini ona göre gönderir. 2 Din: Kişinin kendi iradesiyle seçtiği, iyiliğine veya kötülüğüne göre, sonunda iyi veya kötü bir sonuca varacağına inanarak tuttuğu yoldur. Buna göre iradeli olarak yapılan her türlü tapınma veya kabul edilen her türlü sistem, düşünce tarzı, birer dindir. (Kapitalizm, Marksizm, Demokrasi, Budizm, Hinduizm, Sofizm v.s gibi…) Sonuçta Allah’ın gönderdiği dinler dışında, doğru din yoktur. O din de “tevhit” yani bütün Peygamberlere gönderilen, “İslâm Dini”dir. Bk. (Fatiha: 4 ve dipnotu.) 3 “Ayrılığa düşmeyin” demek; “çeşitli keyfi kurallara, ilâhlara, sizin gibi insanlar tarafından uydurulan sistemlere veya birilerinin Allah adına uydurduğu sapkın yollara uyup da asıl dini unutmayın veya din konusunda birbirinize düşerek dağılmayın.” demektir.— M. Türk
Ve mâ teferrekû illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike ilâ ecelin musemmen le kudıye beynehum, ve innellezîne ûrisûl kitâbe min ba’dihim le fî şekkin minhu murîb(murîbin).
O (kâfirler) kendilerine ilim geldikten sonra,¹ sadece aralarındaki çekemezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinin, onların belirli bir süreye kadar yaşatılacaklarına dâir (önceden) verilmiş bir sözü olmasaydı onlar derhâl helâk edilirlerdi. Onlardan sonra kitaba vâris kılınanlar² da (şimdi) bu (Kur’an)’dan çok ciddî bir şüphe içerisindeler.
1 Demek ki ilim, insanların ıslahı için yeterli olamamaktadır. Buradan kâfirlerin dinsiz ilim sevdalarının altında yatan şeyin, ne olduğu da anlaşılmaktadır. 2 Yani; Efendimizin, kıyamete kadar sürecek olan Peygamberliği dönemindeki Hıristiyan ve Yahûdîler...— M. Türk
Fe li zâlike fed’u vestekım kemâ umirt(umirte), ve lâ tettebi’ ehvâehum, ve kul âmentu bi mâ enzelallâhu min kitâb(kitâbin), ve umirtu li a’dile beynekum, allâhu rabbunâ ve rabbukum, lenâ a’mâlunâ ve lekum a’mâlukum, lâ huccete beynenâ ve beynekum, allâhu yecmeubeynenâ, ve ileyhil masîr(masîru).
İşte bunun için sen (herkesi Hakk’a) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru olarak,¹ onların arzularına uyma. Ve onlara: “Ben Allah’ın indirdiği bütün Kitaplara inandım ve aranızda (Allah’ın emrettiği şekilde) adaleti gerçekleştirmekle emrolundum.² Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışmaya değer bir konu da yoktur.³ Allah hepimizi (sonunda) bir araya toplayacaktır, dönüş de zâten Onadır.” de.
1 Bk. (Hûd: 112 ve Elmalılı: Sh. 2829) 2 Demek ki dini doğrultmanın ilk işi, zulüm hükümlerini kaldırıp, yerine Allah’ın adaletli kurallarını koymaktır. 3 “Dinler arası diyalog” adı altında başkalarıyla bizim dinimizin kuralları hakkında, aramızda tartışmaya veya anlaşmaya değer bir diyaloğun asla olamayacağı, bu âyetten açıkça anlaşılmaktadır.— M. Türk
Vellezîne yuhâccûne fîllâhi min ba’di mestucîbe lehu huccetuhum dâhıdatun inde rabbihim ve aleyhim gadabun ve lehum azâbun şedîd(şedîdun).
Kabul edilmesi istenen (yeni din geldik)ten sonra, Allah hakkında tartışanların delilleri, Rableri katında artık geçersizdir. Onların üzerinde bir gazap ve onlara çok şiddetli bir de azap vardır.— M. Türk
Allahullezî enzelel kitâbe bil hakkı vel mîzân(mîzâne) ve mâ yudrîke lealles sâate karîb(karîbun).
Şüphesiz gerçekleri açıklamak için Kitabı ve dosdoğru kanunları indiren¹ Allah’tır. (Doğrusu) kıyametin kopma zamanı pek yakın bile olsa bu, sana bildirilmemiştir.²
1 “Mizan” kelimesi, sadece “terazi” olarak tercüme edildiği zaman, tam anlaşılmayacağı, ayrıca mecazen ölçü, kanun, kural anlamlarına da geldiği için yukarıdaki tercüme daha uygun görülmüştür. 2 Bu âyetin son bölümü, “(doğrusu) bu, sana bildirilmemiştir. Belki de kıyametin kopma zamanı pek yakındır.” diye de tercüme edilebilir. Bk. (Ahzab: 63)— M. Türk
Yesta’cilu bihellezîne lâ yû’minûne bihâ, vellezîne âmenû muşfikûne minhâ ve ya’lemûne ennehel hakk(hakku), e lâ innellezîne yumârûne fîs sâati le fî dalâlin baîd(baîdin).
O (kıyamet gününe) inanmayanlar, onun çabucak kopmasını isterler.¹ İnananlar ise gerçek olduğunu bildikleri için, ondan içleri titreyerek sakınırlar. Şunu iyi bilin ki kıyamet günü hakkında tartışanlar (haktan çok) uzak bir sapkınlık içerisindedirler.
1 Kâfirlerin kıyametin çabucak kopmasını istemeleri; olacağına inanmadıkları için alay amacıyladır.— M. Türk
Men kâne yurîdu harsel âhireti nezid lehu fî harsih(harsihî), ve men kâne yurîdu harsed dunyâ nû’tihî minhâ ve mâ lehu fîl âhireti min nasîb(nasîbin).
Kim âhiret kazancını¹ isterse Biz, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kazancını isterse ona da ondan bir şeyler veririz. Fakat onun âhirette (ayrıca) bir kazancı olmaz.²
1 Hars: kelimesi, aslında yeri sürüp tohum atmak, ekilen tarla ve onda yetişen ekin demektir. İstiare yoluyla, ileride kazanmak için yapılan çalışmalar ve bu çalışmaların sonunda elde edilen kazanç ve sonuçları için de kullanılır. Yukarıdaki tercüme bu anlamıyla yapılmıştır. 2 Zîrâ Allah olmanın şânı, kullarının istediklerini, çalıştıklarından aşağı olmamak üzere vermektir. Bu âyet bize, dîn işi ucunda hasılat elde etmek maksadıyla yapılan bir ekim işidir. Bu da niyet olunan maksatla uygundur. Bu sebeple “hars” iki kısımdır: Birisi; ahiret gayesi, ahiret sevabı, diğeri de; Dünya menfaati için yapılanıdır. Her kim dîn namına yaptığı ameli sırf ahiret sevabına niyet ederek yaparsa, Biz onun hasılatını artırırız, yani ahirette kat kat fazlasıyla vereceğimiz gibi Dünyasından da verir, o lütuf ve rızkı o suretle artırırız. Her kim de Dünya harsını murat ederse, yani ölmezden evvel Dünyada ulaşacağı bir gaye için çalışırsa ona da yaptıklarının karşılığı bu dünyada fazlasıyla verilir. Ama istediği kadar değil, amelinin değerinden aşağı olmamak üzere, Allah’ın dilediği kadar verilir. Fakat ona ahirette hiçbir nasip yoktur. Bunu, “onların hepsinin bütün arzuları yerine getirilir” şeklinde anlamamalıdır. Ayrıca bu âyet İsrâ: 15 ile nesh edilmiştir diyenler varsa da haber içeren âyetlerde nesh olmayacağı için burada nesh düşünmek mümkün değildir. Aslında bu konudaki bu üç âyetin anlam yönüyle birbirlerinden çok farkları da yoktur. Bk. (Hûd: 15, İsrâ: 18)— M. Türk
Em lehum şurekâu şeraû lehum mined dîni mâ lem ye’zen bihillâh(bihillâhu), ve lev lâ kelimetul faslı le kudiye beynehum, ve innez zâlimîne lehum azâbun elîm(elîmun).
Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine din yapan bir takım ortakları mı var?¹ Eğer (onlarla Allah’a ortak koştuklarının) aralarının açılacağı (kıyamet günü için önceden verilmiş bir) söz olmasaydı, onların hesabı (dünyada) görülürdü. Gerçekten zâlimler için acıklı bir azap vardır.
1 Yani, onların önünde müşriklik, İslâm dışı sistemlere uymak, âhireti inkâr, zulüm, aslı astarı olmayan ibâdet ve inançlar, kutsal kişiler, günler, mekânlar icat etmek gibi Allah’ın ve Peygamberinin meşru kılmadığı bir takım şeyleri emreden ve diledikleri gibi din yapan birileri mi var?— M. Türk
Terez zâlimîne muşfikîne mimmâ kesebû ve huve vâkıun bihim, vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fî ravdâtil cennât(cennâti), lehum mâ yeşâûne inde rabbihim zâlike huvel fadlul kebîr(kebîru).
(O gün) sen, zâlimlerin (dünyada) yaptıklarının cezâsı tepelerine inerken, korkudan tir tir titrediklerini göreceksin. O gün (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlar ise cennet bahçelerindedirler. Onlara Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte en büyük üstünlük, budur.¹
1 Yani onlar, hem Cennet bahçelerinde olacaklar hem de Rablerinin huzurunda bulunacaklar. Bir de orada onlar ne dilerlerse onu, önlerinde hazır bulacaklar.— M. Türk
Zâlikellezî yubeşşirullâhu ibâdehullezîne âmenû ve amilûs sâlihât(sâlihâti), kul lâ es’elukum aleyhi ecren illel meveddete fîl kurbâ ve men yakterif haseneten nezid lehu fîhâ husnâ(husnen), innellâhe gafûrun şekûr(şekûrun).
İşte Allah’ın, (kendisinin istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayan kullarına müjdelediği nîmet budur. (Ey Muhammed!): “Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden¹ başka bir karşılık beklemiyorum” de. Kim bir iyilik işlerse Biz, onun güzelliğini arttırırız. Şüphesiz Allah hem çok bağışlayandır hem de şükrün karşılığını hemen verendir.
1 Bu ifâdeyi üç şekilde anlamak mümkündür: a- Aramızdaki akrabalık hukukuna riâyet edin de söylediklerimi dinleyin, düşmanlık etmeyin. b- Benim akrabalarımı sevin. (Bazıları bunu, “Ali ve Fatıma evlâdını sevin” şeklinde de anlamışlardır.) c- Güzel amellerle Allaha yaklaşmayı sevin. Buradaki (الْقُرْبٰى) nesep yakınlığı değil, kurbet, yani Allah’a yakınlık manasınadır. Ve bu mana hem daha geneldir hem de bu anlam âyetin üstüne ve altına göre daha uygundur.— M. Türk
Em yekûlûnefterâ alâllâhi kezibâ(keziben), fe in yeşeillâhu yahtim alâ kalbik(kalbike), ve yemhullâhul bâtıla ve yuhıkkul hakka bi kelimâtih(kelimâtihî), innehu alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
Yoksa onlar (senin için): “yalanlarını Allah’a yakıştırıyor” mu diyorlar? Eğer Allah dilerse senin kalbini de mühürler. Ama Allah, bâtılı yok edip mutlak doğruyu, sözleriyle gerçekleştirir. Çünkü O gönüllerin içerisinde ne varsa, onu hakkıyla bilir.— M. Türk
Ve yestecîbullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve yezîduhum min fadlih(fadlihî), vel kâfirûne lehum azâbun şedîd(şedîdun).
O, (kendisinin istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanların duâlarını kabul eden ve onlara lütfundan daha da fazlasını verendir. Kâfirler için çok şiddetli bir azap vardır.— M. Türk
Ve lev besetallâhur rızka li ibâdihî le begav fîl ardı ve lâkin yunezzilu bi kaderin mâ yeşâu, innehu bi ibâdihî habîrun basîr(basîrun).
Eğer Allah kullarına sınırsız rızık verseydi onlar, yeryüzünde mutlaka azarlardı. Fakat O (rızkı) dilediğine belirli bir ölçüye göre indiriyor. Çünkü O kullarından kesinlikle haberdardır, onları hakkıyla görendir.— M. Türk
Ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhimâ min dâbbeh(dâbbetin), ve huve alâ cem’ihim izâ yeşâu kadîr(kadîrun).
Göklerin, yerin ve onlarda ürettiği her canlının yaratılışı¹ da Onun mûcizelerindendir. O istediği zaman onları toplama gücüne de sahiptir.
1 Bu âyetten; göklerde de canlı varlıkların olduğu anlaşılmaktadır. Bazı müfessirler, göklerdeki canlıların, “havada uçuşan kuşlar” olduğunu anlamışlarsa da birinci anlam, âyetin zahirine daha uygundur.— M. Türk
Ve mâ esâbekum min musîbetin fe bi mâ kesebet eydîkum ve ya’fû an kesîr(kesîrin).
(Ey îman edenler!) Sizin başınıza ge-len her musîbet kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de birçoğunu bağışlıyor.¹
1 Bu âyetteki hitâbın, kâfirler hakkında olduğu görüşleri varsa da âyetin son bölümündeki, “O, yine de birçoğunu bağışlıyor” ifâdesi, hitâbın îman edenler hakkında olmasının daha uygun olduğuna bir işaret olabilir. Yukarıdaki tercüme, bu kanaate dayanılarak yapılmıştır. Zîrâ Müslümanların hataları karşılığında dünyada başlarına gelen musîbetler, günâhlarına kefaret olup, bunlardan dolayı âhirette tekrar cezâ görmeyeceklerdir.— M. Türk
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar