Sad 88 Ayet Mekke · ص
38

Sad

Sad · Mekke
38
Sad · Mekke
ص
88
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
صٓ وَالْقُرْاٰنِ ذِي الذِّكْرِۜ ١
Sâd, vel kur’âni zîz zikr(zikri).
Sâd. Şu şerefli¹ Kur’an’a yemin olsun ki; 1 Burada zikir: 1. Namı anılan, şerefli ve şanlı, 2. Va’d, uyarı, şeriat, ahkâm, geçmiş ümmetlerin kıssalarından haber veren, 3. Dinde ihtiyaç olan şeyleri anlatmak manasına, yani nasihatli, din öğreten, ibret dersi veren manalarına gelebilir.— M. Türk
38:1
2
بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ ٢
Belillezîne keferû fî ızzetin ve şikâk(şikâkın).
O kâfirler (boş) bir gurur ve ayrılık içerisindedirler.— M. Türk
38:2
3
كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ ح۪ينَ مَنَاصٍ ٣
Kem ehleknâ min kablihim min karnin fe nâdev ve lâte hîne menâs(menâsin).
Bizim kendilerinden önce helâk ettiğimiz nice nesiller, (o helâk esnasında) feryat ettiler ama (artık) kurtulma zamanı çoktan geçmişti.¹ 1 (لَاتَ)’deki (تَ) zaiddir. (لَاتَ) burada (لَيْسَ) manasınadır.— M. Türk
38:3
4
وَعَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْۘ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌۚ ٤
Ve acibû en câehum munzirun minhum ve kâlel kâfirûne hâzâ sâhırun kezzâb(kezzâbun).
4,5. Kâfirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmiş olmasına şaşırdılar ve: “Bu (adam) yalancıdır (ve) büyücüdür. (Yani şimdi de) pek çok ilâhı, bir tek ilâh mı yapıyor?¹ Bu, kesinlikle tuhaflıktan da öte bir şey.” dediler. 1 Yani; “Allah’tan başka ilâh yoktur diyerek, ilâhlarımızın ilâhlığını yok sayıp, ilâhlığı sadece Allah’a has kılıyor.” dediler.— M. Türk
38:4
5
اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ ٥
E cealel âlihete ilâhen vâhıdâ(vâhıden), inne hâzâ le şey’un ucâb(ucâbun).
4,5. Kâfirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmiş olmasına şaşırdılar ve: “Bu (adam) yalancıdır (ve) büyücüdür. (Yani şimdi de) pek çok ilâhı, bir tek ilâh mı yapıyor?¹ Bu, kesinlikle tuhaflıktan da öte bir şey.” dediler. 1 Yani; “Allah’tan başka ilâh yoktur diyerek, ilâhlarımızın ilâhlığını yok sayıp, ilâhlığı sadece Allah’a has kılıyor.” dediler.— M. Türk
38:5
6
وَانْطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ اَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلٰٓى اٰلِهَتِكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ يُرَادُۚ ٦
Ventalekal meleu minhum enimşû vasbirû alâ âlihetikum inne hâzâ le şey’un yurâd(yurâdu).
Onların ileri gelenlerinden bir grup öne atılarak:¹ “İlâhlarınızın yolunda yürüyün ve (onlara bağlılıkta) kararlı olun, çünkü asıl yapmanız gereken şey, budur.” (dedi.) 1 Bunlar Peygamberimizin amcası Ebû Talib’e ölmek üzereyken gelip, küfründe devam etmesini isteyen; Ebû Cehil, Utbe, As b. Vail ve Ebû Muayt’tır. (Tirmîzî-Kurtubî)— M. Türk
38:6
7
مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِي الْمِلَّةِ الْاٰخِرَةِۚ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا اخْتِلَاقٌۚ ٧
Mâ semi’nâ bi hâzâ fîl milletil âhıreh(âhıreti), in hâzâ illâhtilâk(illâhtilâkun).
7,8. (Ve devamla): “Biz böyle bir şeyi daha önceki hiç bir dinde¹ duymadık. Bu, tamamen uydurmadan başka bir şey değildir.² Hem bu zikir içimizden (başka kimse kalmadı da) ona mı indirildi?” dediler. Doğrusu, onlar esas benim zikrim (olan Kur’an’dan) şüphe ediyorlar ve onlar henüz Benim azabımı tatmadılar. 1 Burada son dinden kastedilen büyük ihtimâlle Hıristiyanlıktır. Ancak; diğer dinlerin de anlaşılma ihtimâli vardır. Yukarıdaki tercüme bu sebeble yapılmıştır. Bu âyet, “Biz, böyle bir şeyi son dinde bile duymadık.” şeklinde de tercüme edilebilir. 2 Ebû Talib hastalandığı zaman Kureyş’ten içlerinde Ebû Cehil’in de bulunduğu bir heyet geldi. Onun yanına girdiler ve: “Kardeşinin oğlu bizim ilâhlarımıza hakaret ediyor, şöyle şöyle diyor, ona haber göndersen de onu böyle söylemekten men etsen” dediler. Ebû Tâlib, Efendimize haber gönderdi. Peygamber (s.a.v.) geldi ve odaya girdi, Ebû Talibin yanında bir kişilik yer vardı. Oraya oturmasın diye Ebû Cehil sıçradı ve oraya oturdu. Rasulullah (s.a.v.) amcasının yakınında oturacak yer bulamayınca kapının yanında oturdu, Ebû Talib: “Ey kardeşimin oğlu! Kavmin yine senden şikâyet ediyorlar, sen onların ilâhlarına hakaret ediyor ve şöyle şöyle diyormuşsun” dedi, Rasulullah (s.a.v.) de: “Ey amcam! Ben onlardan bir kelimeyi söylemelerini istiyorum. Bir kelime ki onunla Arap onlara bağlanacak, Acem onlara cizye verecek” dedi. Bunun üzerine müşrikler sevindiler ve: “Babanın aşkına ondan fazlasını veririz, ne o kelime?” dediler. Rasulullah (s.a.v.): “O bir tek kelime, (لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ)’dır der demez telâş ile kalktılar ve elbiselerini çırparak: “Bu pek çok ilâhı, bir tek ilâh mı yapıyor? Bu, kesinlikle tuhaflıktan da öte bir şey.” dediler. Bu olay üzerine sâd suresinin ilk yedi ayeti nazil oldu. (Tirmîzî)— M. Türk
38:7
8
ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَاۜ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ ذِكْر۪يۚ بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِۜ ٨
E unzile aleyhiz zikru min beyninâ, bel hum fî şekkin min zikrî, bel lemmâ yezûkû azâb(azâbi).
7,8. (Ve devamla): “Biz böyle bir şeyi daha önceki hiç bir dinde¹ duymadık. Bu, tamamen uydurmadan başka bir şey değildir.² Hem bu zikir içimizden (başka kimse kalmadı da) ona mı indirildi?” dediler. Doğrusu, onlar esas benim zikrim (olan Kur’an’dan) şüphe ediyorlar ve onlar henüz Benim azabımı tatmadılar. 1 Burada son dinden kastedilen büyük ihtimâlle Hıristiyanlıktır. Ancak; diğer dinlerin de anlaşılma ihtimâli vardır. Yukarıdaki tercüme bu sebeble yapılmıştır. Bu âyet, “Biz, böyle bir şeyi son dinde bile duymadık.” şeklinde de tercüme edilebilir. 2 Ebû Talib hastalandığı zaman Kureyş’ten içlerinde Ebû Cehil’in de bulunduğu bir heyet geldi. Onun yanına girdiler ve: “Kardeşinin oğlu bizim ilâhlarımıza hakaret ediyor, şöyle şöyle diyor, ona haber göndersen de onu böyle söylemekten men etsen” dediler. Ebû Tâlib, Efendimize haber gönderdi. Peygamber (s.a.v.) geldi ve odaya girdi, Ebû Talibin yanında bir kişilik yer vardı. Oraya oturmasın diye Ebû Cehil sıçradı ve oraya oturdu. Rasulullah (s.a.v.) amcasının yakınında oturacak yer bulamayınca kapının yanında oturdu, Ebû Talib: “Ey kardeşimin oğlu! Kavmin yine senden şikâyet ediyorlar, sen onların ilâhlarına hakaret ediyor ve şöyle şöyle diyormuşsun” dedi, Rasulullah (s.a.v.) de: “Ey amcam! Ben onlardan bir kelimeyi söylemelerini istiyorum. Bir kelime ki onunla Arap onlara bağlanacak, Acem onlara cizye verecek” dedi. Bunun üzerine müşrikler sevindiler ve: “Babanın aşkına ondan fazlasını veririz, ne o kelime?” dediler. Rasulullah (s.a.v.): “O bir tek kelime, (لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ)’dır der demez telâş ile kalktılar ve elbiselerini çırparak: “Bu pek çok ilâhı, bir tek ilâh mı yapıyor? Bu, kesinlikle tuhaflıktan da öte bir şey.” dediler. Bu olay üzerine sâd suresinin ilk yedi ayeti nazil oldu. (Tirmîzî)— M. Türk
38:8
9
اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَز۪يزِ الْوَهَّابِۚ ٩
Em indehum hazâinu rahmeti rabbikel azîzil vehhâb(vehhâbi).
Yoksa o (kâfirler) çok şerefli ve lütuf sahibi Rabbinin hazinelerinin kendilerinin yanında olduğunu mu (zannediyorlar)?¹ 1 İlâhî kitabın kime gönderileceğine karar yetkisinin, kendilerinde olduğunu mu zannediyorlar?— M. Türk
38:9
10
اَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا۠ فَلْيَرْتَقُوا فِي الْاَسْبَابِ ٠١
Em lehum mulkus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ, felyertekû fîl esbâb(esbâbi).
Yoksa kendilerini göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların sahibi mi (zannediyorlar)? Eğer öyleyse, bir yolunu bulup, göğe yükselsinler (de bir bakalım).— M. Türk
38:10
11
جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْاَحْزَابِ ١١
Cundun mâ hunâlike mehzûmun minel ahzâb(ahzâbi).
Onlar burada,¹ derme çatma ve hezimete mahkûm² bir ordu döküntüsüdürler. 1 Yani göklerde…(Taberî) Burada, ifâdesi Bedir Savaşına bir işaret de olabilir. (Kurtubî) 2 Bu ifâde, Kureyş’in Bedir’deki hezimetine işaret olabileceği gibi, başarılı olacak bir ordunun, muntazam bir milletten çıkacağına da işarettir.— M. Türk
38:11
12
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُوالْاَوْتَادِۙ ٢١
Kezzebet kablehum kavmu nûhın ve âdun ve fir’avnu zul evtâdi.
Onlardan önce Nûh, Âd ve kazıklar sahibi¹ Firavun’un toplumları da (Peygamberlerini) yalanladılar. 1 Evtâd: Veted’in çoğulu olup kazıklar demektir. “Kazıklar sahibi” ifâdesi ise firavunların; a- Askerinin ve konakladıkları yerlerde çaktıkları çadır kazıklarının çokluğu, b- İnsanları kazığa çakarak işkence ettikleri (Celâleyn), c- Kuvvetli mülk ve adamlara sahip olmaları d- Mısır’daki dağ gibi piramitlere sahip olmalarından kinâyedir.— M. Türk
38:12
13
وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَاَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الْاَحْزَابُ ٣١
Ve semûdu ve kavmu lûtın ve ashâbul eykeh(eyketi), ulâikel ahzâb(ahzâbu).
Semûd, Lût kavmi ile Eyke’liler de bu gruplardandı.— M. Türk
38:13
14
اِنْ كُلٌّ اِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ۟ ٤١
İn kullun illâ kezzeber rusule fe hakka ıkâb(ıkâbi).
İşte bunların tamamı, Peygamberleri yalanladılar ve Benim cezâmı hak ettiler.— M. Türk
38:14
15
وَمَا يَنْظُرُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ ٥١
Ve mâ yanzuru hâulâi illâ sayhaten vâhıdeten mâ lehâ min fevâk(fevâkın).
Bu (kâfirler de) asla dönüşü olmayan bir çığlıktan başka bir şey beklemiyorlar.— M. Türk
38:15
16
وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ ٦١
Ve kâlû rabbenâ accil lenâ kıttanâ kable yevmil hisâb(hisâbi).
(Bir de kalkmış): “Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce bize (azaptan) payımızı çabuklaştırıver.”¹ diyorlar. 1 Kıtt: Pusula, hediye pusulası demektir. Burada hisse manasınadır. Yani müşrikler, kıyamet gününe kadar beklemeye lüzum yok, o cezadan bizim hissemizi şimdiden peşin ver diye alay etmek istiyorlar.— M. Türk
38:16
17
اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّـهُٓ اَوَّابٌ ٧١
Isbır alâ mâ yekûlûne vezkur abdenâ dâvûde zel eyd(eydi), innehû evvâb(evvâbun).
Onların söylediklerine karşı sabret ve bizim güçlü kulumuz Dâvût’u hatırla. Çünkü o, çok doğru (ve azimli)¹ birisiydi. 1 Evvab: Dönülmesi gereken yere dönen, çok tesbih eden, çok doğru ve azimli demektir.— M. Türk
38:17
18
اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ ٨١
İnnâ sahharnel cibâle meahu yusebbıhne bil aşiyyi vel işrâk(işrâkı).
18,19. Doğrusu biz dağları ve toplanıp gelen kuşları, akşam ve kuşluk vakti¹ onun ile birlikte (Allah’ı) tesbih etsinler diye o (Dâvût)’a boyun eğdirdik. Hepsi birlikte (Allah’ı) bolca tesbih ederlerdi. 1 İşrak vakti: Güneş doğup doğu ufkunda biraz yükselerek ziyasının tam olarak parlamağa başladığı vakittir. Yani bayram namazlarını kıldığımız vakittir. İşrak namazı da sünnettir. Daha sonraki vakit ise kaba kuşluk, vaktidir.— M. Türk
38:18
19
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَـهُٓ اَوَّابٌ ٩١
Vet tayre mahşûreh(mahşûreten), kullun lehû evvâb(evvâbun).
18,19. Doğrusu biz dağları ve toplanıp gelen kuşları, akşam ve kuşluk vakti¹ onun ile birlikte (Allah’ı) tesbih etsinler diye o (Dâvût)’a boyun eğdirdik. Hepsi birlikte (Allah’ı) bolca tesbih ederlerdi. 1 İşrak vakti: Güneş doğup doğu ufkunda biraz yükselerek ziyasının tam olarak parlamağa başladığı vakittir. Yani bayram namazlarını kıldığımız vakittir. İşrak namazı da sünnettir. Daha sonraki vakit ise kaba kuşluk, vaktidir.— M. Türk
38:19
20
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ ٠٢
Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhul hikmete ve faslel hıtâb(hıtâbi).
Onun hükümranlığını güçlendirmiş, ona hikmet ve davaları çözme kabiliyeti vermiştik.— M. Türk
38:20
21
وَهَلْ اَتٰيكَ نَـبَؤُا الْخَصْمِۢ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَۙ ١٢
Ve hel etâke nebeul hasm(hasmi), iz tesevverûl mihrâb(mihrâbe).
Sana o davalıların¹ haberi geldi mi? Hani onlar, duvardan aşarak mihraba ulaşmışlardı. 1 Hasım: Mastar olup Arapçada tekil, çoğul, erkek ve dişi için kullanılabilir. Burada ikil için kullanılmıştır. Bu davalıların, insan şeklinde gelen iki melek oldukları da rivâyet edilmiştir.— M. Türk
38:21
22
اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُ۫دَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْۚ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَٓا اِلٰى سَوَٓاءِ الصِّرَاطِ ٢٢
İz dehalû alâ dâvûde fe fezia minhum kâlû lâ tehaf, hasmâni begâ ba’dunâ alâ ba’dın fahkum beynenâ bil hakkı ve lâ tuştıt vehdinâ ilâ sevâis sırât(sırâtı).
(Davalılar) Dâvût’un yanına girince o, onlardan korktu. Onlar: “Korkma! Biz biri diğerine haksızlık eden iki davalıyız. Şimdi sen aramızda adaletle hükmet, kararında adaletsizlik yapma ve bizi hak yola ilet.” dediler.— M. Türk
38:22
23
اِنَّ هٰذَٓا اَخ۪ي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْن۪يهَا وَعَزَّن۪ي فِي الْخِطَابِ ٣٢
İnne hâzâ ahî lehu tis’un ve tis’ûne na’ceten ve liye na’cetun vâhidetun fe kâle ekfilnîhâ ve azzenî fîl hıtâb(hıtâbi).
(Onlardan birisi): “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz dişi koyunu,¹ benimse bir dişi koyunum var. Buna rağmen “onu da bana ver” diyor ve ben onunla baş edemedim.”² dedi. 1 Na’ce: Dişi koyun, dişi sülün demektir. Arapçada istiare olarak “kadın” anlamında da kullanılır. Sadece bu istiâreli anlamından hareket edip, birçok müfessirin, hattâ Mevdûdi’nin bile, (Bk. Tefhim’ül-Kur’an, Sâd: 25 ve dipnotu) Hz. Dâvut’un 99 karısı olduğunu ve başka birisinin karısına göz diktiğini söylemeleri hayret vericidir. Bu sebeple Yahûdî uydurmalarının, Müslümanlar üzerinde bu kadar etkin olmasının ve birçok tefsire girmesinin, iyi niyetle alâkasını kurmak oldukça zordur. 2 Âyetin son bölümü “…beni tartışmada yendi." şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
38:23
24
Secde
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَا‌كِعاً وَاَنَابَ ۩ ٤٢
Kâle lekad zalemeke bi suâli na’cetike ilâ niâcih(niâcihî), ve inne kesîren minel huletâi le yebgî ba’duhum alâ ba’dın illellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve kalîlun mâ hum, ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festagfere rabbehu ve harre râkian ve enâb(enâbe). (SECDE ÂYETİ)
(Dâvût): “Bu adam senin bir koyununu, kendi koyunlarına katmak istemekle sana kesinlikle zulmetmiştir. Doğrusu, çok az olmasına rağmen gerçekten (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlar dışında, ortak iş yapanların¹ çoğu, genellikle birbirlerinin hakkına tecavüz ederler” dedi. Ve Dâvût o anda gerçekten Bizim onu imtihan ettiğimizi anladı, Rabbinden af diledi, eğilerek yere kapandı² ve (Allah’a) gönülden yöneldi.³ 1 Huleta’yı, bir toplumda yaşayan insanlar, kardeşler ve dostlar şeklinde anlamak da mümkündür. 2 Buradaki, “rükû etti” ifâdesini müfessirlerin büyük çoğunluğu, “secde etti” şeklinde anlamışlardır. İfadenin orijinalinden hareketle İmam Ebû Hanife, namazda ve namaz dışında bu âyeti işiten bir kimsenin secde yerine rükû edebileceği kanaatindedir. 3 Dâvut (a.s) bazı tefsirlerin Yahûdî kaynaklarından rivâyet ettikleri gibi; bu yargı işinde taraflardan birini dinlemeyerek hata falan işlememiştir. Hz. Dâvut imtihan edildiğini anlayınca, imtihanı kazandığı için kendisine lütufta bulunan Rabbine secde etmiştir ki bir Peygambere de bu yakışır. Hattâ Hz. Ali, “her kim Dâvut olayını hikâyecilerin anlattığı şekilde anlatırsa ona yüz altmış değnek vururum.” buyurmuştur. (Elmalılı)— M. Türk
38:24
25
فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ ٥٢
Fe gafernâ lehu zâlik(zâlike), ve inne lehu indenâ le zulfâ ve husne meâb(meâbin).
Biz de imtihanı ondan kaldırdık. Bu (olayın aslı) böyledir. Şüphesiz onun, yanımızda yüksek bir makamı ve (âhirette) güzel bir geleceği vardır.— M. Türk
38:25
26
يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟ ٦٢
Yâ dâvûdu innâ cealnâke halîfeten fîl ardı fahkum beynen nâsi bil hakkı ve lâ tettebiil hevâ fe yudılleke an sebîlillâh(sebîlillâhi), innellezîne yadıllûne an sebîlillâhi lehum azâbun şedîdun bi mâ nesû yevmel hisâb(hisâbi).
Ey Dâvût! Gerçek şu ki Biz, seni yeryüzünde halîfe kıldık. Öyleyse insanlar arasında Allah’ın kanunları ile hükmet ve keyfi kanunlara uyma. Zîrâ onlar, seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah’ın yolundan sapanlara hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azap vardır.¹ 1 Ey Davud! Muhakkak ki Biz seni Arzda halîfe kıldık. Yani kendi keyfine göre hükûmet etmek üzere değil Allahu Teâlâ’nın namına, Onun kanunlarını icraya memur ki Âdem’in yaratılışının hikmeti de bu idi. Zira hilafetin manası budur. Ve insanların kendi keyiflerine göre koydukları -adına her ne derlerse desinler- kurallara sakın tâbi olma. İnsanlar arasında keyfe göre hükmetme ki seni Allah’ın yolundan ayırmasın. Çünkü Allah’ın yolundan sapanlar, Firavunlar gibi hüküm ve hâkimiyet kendilerinin zannederek Allah’ın ahkâmından başkasını tatbike çalışanlar, hesap gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir azap vardır. Bunların Davud (a.s.)’a hitap olmakla beraber Muhammed (a.s.)’a ve ümmetine de bir hitap olmasının anlaşılması daha doğrudur. (Elmalılı)— M. Türk
38:26
27
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلاًۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِۜ ٧٢
Ve mâ halaknes semâe vel arda ve mâ beynehumâ bâtıla(bâtılen), zâlike zannullezîne keferû, fe veylun lillezîne keferû minen nâr(nâri).
Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve bu ikisinin arasındakileri kâfirlerin zannettikleri gibi tesadüfen yaratmadık. Vay o cehenneme girecek kâfirlerin haline!— M. Türk
38:27
28
اَمْ نَجْعَلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِد۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّق۪ينَ كَالْفُجَّارِ ٨٢
Em nec’alullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti kel mufsidîne fîl ardı em nec’alul muttekîne kel fuccâr(fuccâri).
Yoksa Biz (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanları, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlarla (hiç) bir mi tutarız? Ya da Allah’tan hakkıyla sakınanları, hak yoldan sapanlarla (hiç) bir mi tutarız?— M. Türk
38:28
29
كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ ٩٢
Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârekun li yeddebberû âyâtihî ve li yetezekkere ûlul elbâb(elbâbi).
(Ey Muhammed! Bu Kur’an,) sana, temiz akıl sahipleri, âyetlerini iyice düşünsünler ve öğüt alsınlar diye indirdiğimiz, mübârek bir kitaptır.— M. Türk
38:29
30
وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌۜ ٠٣
Ve vehebnâ li dâvûde suleymân(suleymâne), ni’mel abd(abdu), innehû evvâb(evvâbun).
Biz Dâvût’a da Süleyman’ı hediye ettik. O ne güzel bir kuldu. Çünkü o, çok doğru (ve azimli) birisiydi.— M. Türk
38:30
Yükleniyor...
Sad
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle