"Şuarâ", şairler demektir; 224. âyetinde şairlerden söz edildiği için, sûre bu ismi almıştır. Muhaliflerin Kur'an'a karşı ileri sürdükleri iddialarından biri de, onun bir şair tarafından meydana getirilmiş olduğu idi. İşte Kur'an, Hz. Peygamber'in irşadı ile daha önceki peygamberlerin irşadlarının özde birleştiğini ve Kur'an'ın bir şair eseri olmadığını ispat ederek, bu iddiayı çürütmekte ve reddetmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Konu, üslup ve ilgili rivayetler, surenin Mekkî dönemin ortalarında indiğini gösteriyor. İbn Abbas'a göre önce Ta Ha Suresi, sonra Vakıa suresi, ardından da Şuara Suresi nazil olmuştur. (Ruhu'l-Meani, C. XIX. S. 64) . Ta Ha Suresi'nin Hz. Ömer'in (r.a) İslâm'a girmesinden önce indiği bilinmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Surenin temelinde, Mekke kafirlerinin şu veya bu bahaneyle Hz. Peygamber (s.a) tarafından tebliğ edilen İslâm Mesajı'nı ısrarla reddedişleri yatmaktadır. Zaman oluyor ki, Hz. Peygamber'in, (s.a) peygamberliğini isbat için kendilerine "ayet" getirmediğini (mucize göstermediğini) söylüyorlar; zaman oluyor, ona şair ve kahin etiketi vuruyorlar ve mesajıyla alay ediyorlar, zaman oluyor, onun peşinden gidenlerin bir-kaç akılsız genç, ya da yoksullar ve köleler olduğunu, buna karşılık misyonun halk için gerçekten bir değeri olmuş olsaydı, soyluların ve ileri gelenlerin onu öncelikle kabul etmesinin sözkonusu olduğunu söyleyerek, misyonunu eğlenceye alıyorlardı. Sonuçta, bir yanda Hz. Peygamber (s.a) , kendilerine inançlarının hatalarını akli delillerle ve tevhid ve ahiret akidesini kanıtlama çabalarıyla yorulur ve yıpranırken, kafirler beri tarafta, birbiri ardısıra, inatlarını çeşitli biçimlerde sergilemekten bıkmıyorlardı. İşlerin bu şekilde gitmesi, Hz. Peygamber'e (s.a) büyük acı ve üzüntü veriyordu.
Sûre'nin indiği dönemde Mekke'de durum buydu. Dolayısıyle Sûre, anlam bakımından şu ifadelerle Hz. Peygamber'i (s.a) teselli ederek başlamaktadır: "Onlar adına niye kendini tüketirsin? Eğer bu adamlar sana inanmıyorlarsa, bu hiç bir "ayet" görmediklerinden değil, inatlarından dolayıdır. Onlar, akla ve mantığa kulak vermez, başlarını aşağılık içinde eğmelerini gerektirecek bir "ayet" görmek isterler. Zamanı gelip de bu ayet gösterilmeye başlayınca, o zaman onlar şimdi kendilerine sunulanın gerçek olduğunu kavrayacaklardır."
Bu girişin ardından 191. ayete kadar sürekli olarak tek bir konunun üzerinde durulmakta ve şöyle denmektedir: "Yeryüzü, gerçeği arayan kimseyi kendisine götürecek "ayet"lerle doludur. Fakat, dikkafalı ve yanlış yolda olanlar, ister tabii olgular olsun isterse peygamberlerin mucizeleri olsun, "ayetler"i gördükten sonra da inanmamışlardır. İlâhî ceza kendilerini yakalayıncaya kadar, bu sapık insanlar, yanlış akidelerine saplanıp kalmışlardır." Bu gerçeği örneklemek için, Mekke kafirleri gibi, küfürlerinde inat eden yedi eski kavmin tarihi anlatılmaktadır. Bu bağlamda aşağıdaki hususlar vurgulanmaktadır:
1) Ayetler iki türdür:
a) Yeryüzünün her yanına dağılmış halde bulunup akıllı bir kişinin görmesiyle Hz. Peygamber'in (s.a) sunduğunun gerçek olup olmadığına karar verebileceği ayetler,
b) Firavun ve kavmine, Nuh kavmine, Ad kavmine, Semud ve Lut kavmi ile Eykelilere gösterilen ayetler. Artık, hangi tür ayetleri görmek istediklerine karar vermek, kafirlere kalmış bulunmaktadır.
2) Çağlar boyu, kafirlerin zihin yapıları hep aynı olagelmiştir. Tartışma biçimleri, karşı çıkışları ve inanmamak için ileri sürdükleri bahane, özürleri ve sonunda kaderleri de aynı olmuştur. Aynı şekilde, her çağda peygamberler hep aynı öğretileri sunmuşlar; kişisel karakterleri, akıl yürütmeleri ve muarızlarına karşı ileri sürdükleri deliller de aynı olmuş ve hepsi de Kadir Allah'ın rahmetiyle nimetlenmiştir. Bu iki davranış modelinin ikisi de tarihte görülmekte olup bizzat kafirler de, kendilerinin hangi, Hz. Peygamber'in (s.a) hangi modele ait olduğunu görebilirler.
3) Allah aynı zamanda hem Kadir, hem Rahim, hem de güçlüdür. Tarih, O'nun rahmeti gibi, gazabına da şahitlik etmektedir. Bu durumda, Allah'ın rahmetine mi, yoksa gazabına mı müstehak olmaya karar vermek, insanların kendilerine kalmış bulunmaktadır.
4) Son olarak sure şöyle bir özetle bitmektedir: "Ey kafirler! Eğer illâ ayet görmek istiyorsanız, neden eski toplumları helâk eden korkunç ayetleri görmemekte ısrar ediyorsunuz? Neden, kendi dilinizde okunan Kur'an'ı görmüyorsunuz?
Neden Hz. Muhammed'i (s.a) ve Ashabını görmüyorsunuz? Kur'an'ın ayetleri cin veya şeytan işi olabilir mi? Kur'an'ın kendisine nazil olduğu Peygamber (s.a) hiç kahine benziyor mu? Hz. Muhammed (s.a) ve Ashabı şairlerden ve hayranlarından farklı değiller mi? Neden küfürden vazgeçmiyor ve onları yargılarken kalbinize danışmıyorsunuz? Kalbinizin derinlerinde Kur'an'ın kehanet ve şiir olmadığına inandığınız halde, ona karşı çıkmakla zalim ve gaddar olduğunuzu bilin ve yine bilin ki, zalim ve gaddarlar için hazırlanan acı sonu mutlaka göreceksiniz."
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
26
Şairler · Mekke
الشعراء
227
Sure Adı Açıklaması
"Şuarâ", şairler demektir; 224. âyetinde şairlerden söz edildiği için, sûre bu ismi almıştır. Muhaliflerin Kur'an'a karşı ileri sürdükleri iddialarından biri de, onun bir şair tarafından meydana getirilmiş olduğu idi. İşte Kur'an, Hz. Peygamber'in irşadı ile daha önceki peygamberlerin irşadlarının özde birleştiğini ve Kur'an'ın bir şair eseri olmadığını ispat ederek, bu iddiayı çürütmekte ve reddetmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Konu, üslup ve ilgili rivayetler, surenin Mekkî dönemin ortalarında indiğini gösteriyor. İbn Abbas'a göre önce Ta Ha Suresi, sonra Vakıa suresi, ardından da Şuara Suresi nazil olmuştur. (Ruhu'l-Meani, C. XIX. S. 64) . Ta Ha Suresi'nin Hz. Ömer'in (r.a) İslâm'a girmesinden önce indiği bilinmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Surenin temelinde, Mekke kafirlerinin şu veya bu bahaneyle Hz. Peygamber (s.a) tarafından tebliğ edilen İslâm Mesajı'nı ısrarla reddedişleri yatmaktadır. Zaman oluyor ki, Hz. Peygamber'in, (s.a) peygamberliğini isbat için kendilerine "ayet" getirmediğini (mucize göstermediğini) söylüyorlar; zaman oluyor, ona şair ve kahin etiketi vuruyorlar ve mesajıyla alay ediyorlar, zaman oluyor, onun peşinden gidenlerin bir-kaç akılsız genç, ya da yoksullar ve köleler olduğunu, buna karşılık misyonun halk için gerçekten bir değeri olmuş olsaydı, soyluların ve ileri gelenlerin onu öncelikle kabul etmesinin sözkonusu olduğunu söyleyerek, misyonunu eğlenceye alıyorlardı. Sonuçta, bir yanda Hz. Peygamber (s.a) , kendilerine inançlarının hatalarını akli delillerle ve tevhid ve ahiret akidesini kanıtlama çabalarıyla yorulur ve yıpranırken, kafirler beri tarafta, birbiri ardısıra, inatlarını çeşitli biçimlerde sergilemekten bıkmıyorlardı. İşlerin bu şekilde gitmesi, Hz. Peygamber'e (s.a) büyük acı ve üzüntü veriyordu.
Sûre'nin indiği dönemde Mekke'de durum buydu. Dolayısıyle Sûre, anlam bakımından şu ifadelerle Hz. Peygamber'i (s.a) teselli ederek başlamaktadır: "Onlar adına niye kendini tüketirsin? Eğer bu adamlar sana inanmıyorlarsa, bu hiç bir "ayet" görmediklerinden değil, inatlarından dolayıdır. Onlar, akla ve mantığa kulak vermez, başlarını aşağılık içinde eğmelerini gerektirecek bir "ayet" görmek isterler. Zamanı gelip de bu ayet gösterilmeye başlayınca, o zaman onlar şimdi kendilerine sunulanın gerçek olduğunu kavrayacaklardır."
Bu girişin ardından 191. ayete kadar sürekli olarak tek bir konunun üzerinde durulmakta ve şöyle denmektedir: "Yeryüzü, gerçeği arayan kimseyi kendisine götürecek "ayet"lerle doludur. Fakat, dikkafalı ve yanlış yolda olanlar, ister tabii olgular olsun isterse peygamberlerin mucizeleri olsun, "ayetler"i gördükten sonra da inanmamışlardır. İlâhî ceza kendilerini yakalayıncaya kadar, bu sapık insanlar, yanlış akidelerine saplanıp kalmışlardır." Bu gerçeği örneklemek için, Mekke kafirleri gibi, küfürlerinde inat eden yedi eski kavmin tarihi anlatılmaktadır. Bu bağlamda aşağıdaki hususlar vurgulanmaktadır:
1) Ayetler iki türdür:
a) Yeryüzünün her yanına dağılmış halde bulunup akıllı bir kişinin görmesiyle Hz. Peygamber'in (s.a) sunduğunun gerçek olup olmadığına karar verebileceği ayetler,
b) Firavun ve kavmine, Nuh kavmine, Ad kavmine, Semud ve Lut kavmi ile Eykelilere gösterilen ayetler. Artık, hangi tür ayetleri görmek istediklerine karar vermek, kafirlere kalmış bulunmaktadır.
2) Çağlar boyu, kafirlerin zihin yapıları hep aynı olagelmiştir. Tartışma biçimleri, karşı çıkışları ve inanmamak için ileri sürdükleri bahane, özürleri ve sonunda kaderleri de aynı olmuştur. Aynı şekilde, her çağda peygamberler hep aynı öğretileri sunmuşlar; kişisel karakterleri, akıl yürütmeleri ve muarızlarına karşı ileri sürdükleri deliller de aynı olmuş ve hepsi de Kadir Allah'ın rahmetiyle nimetlenmiştir. Bu iki davranış modelinin ikisi de tarihte görülmekte olup bizzat kafirler de, kendilerinin hangi, Hz. Peygamber'in (s.a) hangi modele ait olduğunu görebilirler.
3) Allah aynı zamanda hem Kadir, hem Rahim, hem de güçlüdür. Tarih, O'nun rahmeti gibi, gazabına da şahitlik etmektedir. Bu durumda, Allah'ın rahmetine mi, yoksa gazabına mı müstehak olmaya karar vermek, insanların kendilerine kalmış bulunmaktadır.
4) Son olarak sure şöyle bir özetle bitmektedir: "Ey kafirler! Eğer illâ ayet görmek istiyorsanız, neden eski toplumları helâk eden korkunç ayetleri görmemekte ısrar ediyorsunuz? Neden, kendi dilinizde okunan Kur'an'ı görmüyorsunuz?
Neden Hz. Muhammed'i (s.a) ve Ashabını görmüyorsunuz? Kur'an'ın ayetleri cin veya şeytan işi olabilir mi? Kur'an'ın kendisine nazil olduğu Peygamber (s.a) hiç kahine benziyor mu? Hz. Muhammed (s.a) ve Ashabı şairlerden ve hayranlarından farklı değiller mi? Neden küfürden vazgeçmiyor ve onları yargılarken kalbinize danışmıyorsunuz? Kalbinizin derinlerinde Kur'an'ın kehanet ve şiir olmadığına inandığınız halde, ona karşı çıkmakla zalim ve gaddar olduğunuzu bilin ve yine bilin ki, zalim ve gaddarlar için hazırlanan acı sonu mutlaka göreceksiniz."
E ve lem yerev ilel ardı kem enbetnâ fîhâ min kulli zevcin kerîm(kerîmin).
Onlar, yeryüzünde Bizim, ne kadar (güzel ve) yararlı, bitki (ve canlı) türleri yarattığımızı görmediler mi?¹
1 Zevc kelimesi burada sınıf cins, nevi anlamındadır. Ayrıca (أَنْبَتَ) fiili zâhiren bitkilere ait gibi görünürse de bitki ve canlılar için kullanılabilen bir fiil olduğu için tercüme bu şekilde yapılmıştır.— M. Türk
Ve iz nâdâ rabbuke mûsâ eni’til kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bir zamanlar Rabbin Mûsa’ya: “O zâlimler topluluğuna git.” diye seslendi.— M. Türk
26:10
11
قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ اَلَا يَتَّقُونَ ١١
Kavme fir’avn(fir’avne), e lâ yettekûn(yettekûne).
“-(Yani) Firavun’un toplumuna.- Onlar (kötülüklerden) hâlâ sakınmayacaklar mı?” (diye seslendi.)¹
1 Bu iki âyet; “Bir zamanlar Rabbin, Mûsa’ya: -O zâlimler tpluluğu olan, Firavun’un toplumuna git. Onlar (kötülüklerden) hâlâ sakınmayacaklar mı?- (diye seslendi.)” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
26:11
12
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ ٢١
Kâle rabbi innî ehâfu en yukezzibûn(yukezzibûni).
Mûsa: “Ey Rabbim! Doğrusu, beni yalanlamalarından korkuyorum.” dedi.— M. Türk
Ve lehum aleyye zenbun fe ehâfu en yaktulûn(yaktulûni).
“(Bir de ben,) onlara göre suçluyum.¹ (Bundan dolayı) beni öldürmelerinden korkuyorum.” (dedi.)
1 Yani ben, onlardan bir adamı öldürmüştüm. Konuyla ilgili olarak Bk. (Kasas: 15)— M. Türk
Kâle kellâ, fezhebâ bi âyâtinâ innâ meakum mustemiûn(mustemiûne).
Allah: “(Seni) asla (öldüremezler!) İkiniz birden mûcizelerimizi (onlara) götürün. Şüphesiz, Biz sizinle beraberiz, (olan her şeyi) işitiyoruz.”¹ buyurdu.
1 Bu âyet; “Allah: Hayır, ikiniz (onlara) mûcizelerimizle gidin, şüphesiz Biz, sizinle birlikteyiz (ve her şeyi) işitiyoruz.“ şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
Fe ferartu minkum lemmâ hıftukum fe vehebe lî rabbî hukmen ve cealenî minel murselîn(murselîne).
(Devamla): “Sizden korktuğum için de kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet¹ verdi² ve beni Peygamberlerden kıldı.”
1 Hikmet: Yanlışlığı asla düşünülemeyen mutlak doğru önermeler demektir. Bu önermeler de ancak “vahiyle” ortaya konulur. Kâinattaki yegâne hikmet ise Allah tarafından Peygamberlere gönderilen ilâhî kitaplardır. Bu da şu anda sadece Kur’an’dır. Hikmet ayrıca; sağlam bilgi, güzel ahlak, kötülüğe engel ve iyiliğe sebep olan şey, nasîhat olan her hangi bir söz, nübüvvet, şeriat, din, kitap, anlayış, adalet, veciz söz, felsefe ve Kur’an anlamlarına gelir. Hikmet; Kur’an’da dört farklı anlamda kullanılır: 1- Nasîhat, (Bakara: 231) 2- İlim ve anlayış, (Lokman: 12) 3- Peygamberlik (Nisâ: 54) 4- Kur’an. (Nahl: 125) Bk: (Bakara: 269) 2 (وَهَبَ) ifâdesinden Peygamberliğin, kazançla değil, tamamen Allah’ın lütfuyla olduğu, anlaşılmaktadır.— M. Türk
Ve tilke ni’metun temunnuhâ aleyye en abbedte benî isrâîl(isrâîle).
“(Yani) o nîmet diye başıma kaktığın da İsrâil oğullarını köleleştirmen midir?”¹ (dedi.)— M. Türk
26:22
23
قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ٣٢
Kâle fir’avnu ve mâ rabbul âlemîn(âlemîne).
Firavun: “Âlemlerin Rabbi dediğin (de) nedir?” dedi.
1 Bu âyet soru cümlesi olarak tercüme edilmezse, Hz. Mûsa’nın Firavunun yaptıklarını nîmet olarak kabul ettiği anlaşılır. Bu sebeple âyet, soru cümlesi olarak tercüme edilmiştir. (Kurtubî)— M. Türk
Kâle rabbus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ, in kuntum mûkınîn(mûkınîne).
(Mûsa): “Eğer gerçekten inanmak istiyorsanız O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin, Rabbidir.” dedi.¹
1 Yani Firavun bu soru ile Âlemlerin Rabbinin mahiyetini sordu. Bir şeyin mahiyeti ise emsali ile beraber ortak oldukları ana hakikatidir. Filanın mahiyeti nedir? denildiği zaman ona nev’i veya cinsi nedir? denilmiş olur. Hâlbuki Allahu Teâlâ’nın şeriki, benzeri muhal olduğundan Ona mahiyet tasavvur olunamaz. Onun için Hz. Musâ, cevapta üslûb-i hakîm denilen tarzı tercih edip yalnız Rabbül’âlemîn ismini mefhumu ile tasavvur ettirmek üzere âlemîni tefsir ederek: “Göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbi” dedi. (Elmalılı)— M. Türk
26:24
25
قَالَ لِمَنْ حَوْلَـهُٓ اَلَا تَسْتَمِعُونَ ٥٢
Kâle li men havlehû e lâ testemiûn(testemiûne).
(Firavun) çevresindekilere: “Onun dediklerini duyuyor musunuz?”¹ (dedi.)
1 Bu âyet: “(Firavun) çevresindekilere: -bakın ben ne soruyorum o nasıl cevap veriyor- dedi.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
Kâle inne resûlekumullezî ursile ileykum le mecnûn(mecnûnun).
(Firavun etrafındakilere): “Size gönderilen bu elçiniz, kesinlikle delidir.” dedi.¹
1 Firavun Rasulünüz diyerek Hz. Musa ile istihza ediyordu. Tarih boyunca Firavunluk taslayanların hepsi Peygamberlere ve onun temsilcilerine hep böyle mecnun demişler ve onlarla alay etmişlerdir.— M. Türk
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar