Sure adını, "Nûr âyeti" diye bilinen 35. âyette Allah'ın, gökleri ve yeri aydınlatan nûrundan bahsedildiği için "Nûr sûresi" adını almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin Beni Mustalık Gazası'ndan sonra indiğinde icma (görüş birliği) vardır ve bu icma, gaza dönüşü meydana gelen "İfk-İftira' olayıyla ilgili 11-20'nci ayetlerle desteklenmektedir. Fakat, bu gazanın H. 5'inci yılda Hendek Savaşı'ndan (Bu savaş Ahzab gazvesi diye de bilinir) önce mi, yoksa sonra H. 6'ıncı yılda mı olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Bu surenin mi, yoksa Kur'an'da kadınların örtünmesiyle ilgili hükümleri içeren tek diğer sure el-Ahzab'ın mı önce indiği sorununu çözmek bir hayli önemlidir. Ahzab Suresi'nin Hendek Savaşı münasebetiyle indiği açıktır. Bu durumda, eğer bu savaş daha önce olduysa, örtünmeyle ilgili ilk hükümler Ahzab Suresi'yle bildirilmiş ve ardından bu suredeki hükümlerle tamamlanmış demektir. Yok, eğer Mustalikoğulları Gazası daha önce olduysa, örtüyle ilgili hükümlerin tarihi sırası tersine dönecek ve hükümlerin anlam ve hikmetini kavramak zorlaşacaktır.
İbn Sa'd'a göre Müstalikoğulları Gazası H. 5'inci yılın Şaban ayında Hendek Savaşı ise aynı yılın Zi'l-Ka'de ayında meydana gelmiştir. Bu görüş, 'İfk Olayı'yla ilgili Hz. Sa'd b. Ubade ile Hz. Sa'd b. Muaz arasında geçen bir tartışmanın söz konusu edildiği Hz. Aişe'den gelen bazı rivayetlere dayanmaktadır. Hz. Sa'd bin Muaz, sahih rivayetlere göre Hendek Savaşı'nın hemen ardından gelen Kureyzaoğulları Seferi'nde vefat etmiştir. Bu bakımdan H. 6'ıncı yılda İfk Olayıyla ilgili bir tartışmada bulunması düşünülemez.
Öte yandan, Muhammed İbn İshak, Hendek Savaşı'nın 5. yılın Şevval ayında, Mustalıkoğulları seferininse 6. yılın Şaban ayında meydana geldiğini belirtir. Hz. Aişe ve daha başkalarından gelen pek çok sahih rivayet bu görüşü desteklemektedir. Bu rivayetlere göre 1) Örtünmeyle ilgili hükümler İfk olayından önce Ahzab Suresi'nde gelmiştir 2) Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'le H.5'inci yılda Hendek Savaşı'ndan sonra evlenmiştir, 3) Hz. Aişe Hz. Zeyneb'in rakibi olduğundan Hz. Zeyneb'in kızkardeşi Hanne İfk-İftira'nın yayılmasında başı çekenler arasında yer almıştır. Bütün bunlar Muhammed İbn İshak'ın görüşünü desteklemektedir.
Bu iki görüşe şimdi biraz daha yakından bakalım: Birinci görüşün lehindeki tek delil, "İfk Olayı"'yla ilgili bir tartışmada Sa'd bin Muaz'ın taraf olduğunun anılmasıdır. Fakat, bu delili, yine Hz. Aişe'den gelen, ama bu kez Hz. Sa'd b. Muaz'ın yerine Hz. Üseyd b. Hudayr'ın adının geçtiği başka rivayetler zayıflatmaktadır. O halde, rivayetler aktarılırken isimlerde bir karıştırma olsa gerektir. Öte yandan, salt Sa'd İbn Muaz'ın adı geçiyor diye ilk görüşü kabul ettiğimizde, bu kez çözülmesi imkansız daha başka güçlüklerle karşılaşıyoruz. Sözgelimi, bu durumda örtüyle ilgili hükümlerin inişiyle, Hz. Peygamber'in Hz. Zeyneb'le evlenişinin Hendek Savaşı'ndan önce meydana geldiğini kabul etmek zorunda kalacağız. Fakat, bu iki olayın da Hendek Savaşı ve Kureyzaoğulları Seferi'nden sonra olduğunu Kur'an'dan ve pek çok sahih rivayetlerden öğreniyoruz. Bu nedenle, İbn Hazım, İbn Kayyım ve daha bazı seçkin alimler Muhammed İbn İshak'ın görüşünü doğru kabul etmişlerdir, biz de aynı görüşe katılıyoruz. O halde sonuç, Ahzab Suresi'nin kendisinden aylarca sonra H. 6'ıncı yılın ikinci yarısında vahyolunan Nur Suresi'nden önce indiği şeklinde olmaktadır.
Tarihsel Arka-Plan: Şimdi de surenin iniş zamanındaki şartlara bir göz atalım. Surenin nüzul sebebini oluşturan "İfk" olayının İslâm'la kâfirler arasındaki çatışmayla yakından bağlantılı olduğu hatırda tutulmalıdır.
Bedir zaferinden sonra İslâmî hareket her geçen gün daha bir güçlenmeye başlamıştı. O kadar ki, Hendek Savaşı'nın olduğu zamana gelindiğinde, düşmanın sayısı onbine varan birleşik kuvvetlerinin kıramayıp, Medine kuşatmasını bir ay sonra kaldırmak zorunluluğuna düşecekleri bir güç düzeyine ulaşmıştı. Her iki tarafın iyice farkına vardığı şekilde, kâfirlerin yıllardır sürdüregeldiği saldırı savaşının artık sona ermesi demekti bu. Nitekim, bu savaştan sonra Hz. Peygamber (s.a) de bu durumu şöyle ifade etmişlerdi: "Bu yıldan sonra Kureyş bir daha size saldırmayacaktır, hücum sırası sizi geçmiş bulunuyor" (İbn Hişam, cilt: 3, sh: 266)
Kâfirler, İslâm'ı savaş alanında yenemeyeceklerini anlayınca, çatışmayı sürdürmek için ahlâk cephesini seçtiler. Bu taktik değişiminin bilinçli danışmaların ürünü mü, yoksa düşmanın elde edilebilir tüm güçlerinin toplandığı Hendek Savaşı'ndaki onur kırıcı yenilginin kaçınılmaz bir sonucu mu olduğunu kestirmek zordur. İslâm'ın yükselmesinin müslümanların sayı gücüne, üstün silahlarına, cephanesine ve daha büyük maddi kaynaklarına bağlı olmadığını, tersine bütün bu cephelerde müslümanların büyük dezavantajlarla savaştıklarını düşman çok iyi biliyordu. Başarılarını manevi ve ahlâki üstünlüklerine borçluydu müslümanlar. Düşmanları, Hz. Peygamber'in (s.a) ve ashabının temiz yaşayışları ve soylu karakterlerinin halkın kalblerini fethettiğini ve kendilerini disiplinli bir toplum haline getirmekte olduğunu kavramıştı. İşte bu yüzden müşrikler ve Yahudiler hem savaş, hem de barış cephesinde yenilgiye uğruyorlardı.
Dikkat edilecek olursa, ahlâken bozulmuş insanlar, genellikle rakiplerinin üstün meziyetleri karşısında, kendilerini düzeltecekleri yerde, rakiplerini karalamaya çalışırlar.
Sözünü ettiğimiz bu şartlar altında kâfirlerin kötü plan ve niyetleri, kendilerini Hz. Peygamber (s.a) ve müslümanlara karşı, düşmanlarını yenmede müslümanlara büyük yardımı olan ahlâk ve mânâ siperini yıkmak için bir karalama kampanyası başlatmaya sevketti. Bu amaçla, Hz. Peygamber (s.a) ve ashabı aleyhinde iftiralarda bulunmak için münafıkların yardımlarını sağlama yolunu seçtiler. Böylece, müşrikler ve Yahudiler, müslümanların arasına ayrılık tohumları ekmek ve disiplinlerini bozmak için bu iftiraları kullanacaklardı.
Bu şekilde oluşturulan yeni stratejinin uygulamaya konması için ilk fırsat, Hz. Peygamber'in (s.a) evlatlığı Zeyd b. Harise'den boşanmış bulunan Cahş kızı Hz. Zeynep'le evlendiği H. 5'inci yılın Zi'l-Ka'de ayında doğdu. Ancak Hz. Peygamber (s.a) bu evliliği kişinin bizzat kendi öz oğlunun hakkı olan statünün aynısını evlatlığa da tanıyan cahilî âdete bir son vermek için yapmıştı. Ne var ki içerde münafıklar, Hz. Peygamber'i (s.a) karalamak için bu olayı bulunmaz bir fırsat olarak gördüler. Dışarda da Yahudiler ve müşrikler kirli bir iftira kampanyasıyla Hz. Peygamber'in (s.a) yüce adına kara çalmak amacıyla bu olayı istismar etmeye başladılar. Hayali hikâyeler, uydurulup olabildiğince yayıldı:
"Neymiş, bir gün Muhammed (s.a) evlatlığının karısını görmüş ve ona aşık olmuş, onun boşanmasını sağlamış ve sonunda onunla kendisi evlenmiş." Ne kadar saçma bir uydurma da olsa, bu hikâye ustalıkla yayıldı ve amacına ulaştı. O kadar ki, bir takım müslüman hadisçi ve tefsirciler bu hikâyenin bazı bölümlerine eserlerinde yer verdiler ve müsteşrikler de Hz. Peygamber'i (s.a) karalamak için bunları kullanıp durdular. Oysa Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'e rastgele bir kez görüp de hemen ilk bakışta aşık olacak kadar yabancı değildi. Hz. Zeynep, Hz. Peygamber'in (s.a) halası Abdülmuttalib kızı Ümeyme'nin kızıydı. Hz. Peygamber (s.a) kendisini çocukluğundan beri tanıyordu. Daha bir yıl önce, Kureyşlilerle azatlı kölelerin insan olmak bakımından eşit olduklarını uygulamada göstermek için, Hz. Zeyneb'i istememesine rağmen Hz. Zeyd'le evlenmeye bizzat kendisi ikna etmişti. Oysa Hz. Zeyneb'in kardeşi Abdullah bin Cahş bu evliliğe karşı çıkıyordu. Nitekim Zeynep bir azatlı köleyle evlenmeyi bir türlü içine sindiremediğinden kocasıyla geçinememiş ve boşanmak zorunda kalmışlardı. Bu olup bitenleri herkes biliyordu, buna rağmen iftiracılar propagandalarında o ölçüde başarılı oldular ki, bugün bile İslâm'ı lekelemek için bu olayı istismar edenler vardır.
İkinci iftira kampanyası, Mustalıkoğulları Seferi dönüşü meydana gelen bir olay üzerine Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından Hz. Aişe'nin namusuna karşı başlatıldı. Bu kampanya birincisinden daha yaygın ve daha geniş boyutlu olup, bu surenin de bel kemiğini oluşturduğundan, daha ayrıntıyla ele alacağız.
Önce, bu kampanyada rollerin en alçakçasını oynayan Abdullah b. Übeyy hakkında birkaç söz söyleyeyim. Hazrec kabilesinden olan bu adam Medine'nin en önde gelenlerinden biriydi. Hz. Peygamber'i (s.a) hicretinden önce halk kendisini kral yapmaya niyetlenmiş, fakat Hicret'le birlikte değişen şartlar bu niyetin gerçekleşmesine engel olmuştu. Her ne kadar İslâm'a girmişse de, kalben münafık olarak kalmıştı. Münafıklığı o kadar belliydi ki, kendisine "Münafıkların reisi" deniliyordu. Öcünü almak için, İslâm aleyhinde atılabilecek hiçbir iftira fırsatını kaçırmazdı.
H. 6'ıncı yılın Şaban ayıydı. Hz. Peygamber (s.a) Mustalıkoğullarının müslümanlara karşı bir savaş hazırlığında olduklarını ve bu amaçla diğer kabileleri de toplamaya çalıştıkları haberini almış ve daha önce davranarak düşmanı ansızın bastırmıştı. Kabile halkını ve mallarını ele geçirdikten sonra, bölgedeki su kaynaklarından Müreysi kıyısında konaklanılmıştı. Bir gün, kaynaktan su alma konusunda, Hz. Ömer'in bir hizmetçisiyle Hazrec kabilesinin bir müttefîki arasında tartışma çıkmış, bu tartışma Muhacirlerle Ensar arasında kavgaya yol açmış, fakat hemen bastırılmıştı. Ne var ki, çok sayıda münafıkla birlikte sefere katılan Abdullah b. Übeyy'in stratejisine yaramamıştı bu. Bu nedenle, hemen "Siz bizzat kendiniz bu Kureyşlileri Mekke'den getirdiniz, mülkünüze ve servetinize ortak yaptınız, şimdi de sizin rakipleriniz oldular ve üzerinizde egemenlik kurmak istiyorlar. Şimdi bile desteğinizi onlardan çekseniz, hemen şehrinizden ayrılmak zorunda kalacaklardır" diyerek Ensarı kışkırtmaya başladı. Sonra da yemin edip, "Medine'ye varır varmaz, şerefliler rezilleri şehirden çıkaracaktır" diye ilan etti."
Bu sözü duyar duymaz Hz. Ömer, "onu katlet ya Rasûlullah" dedi. Hz. Peygamber (s.a) ise "Ya Ömer, böyle yaparsak herkes, Muhammed kendi arkadaşlarını öldürüyor demez mi?" diye karşılık vermiştir.
Hz. Peygamber (s.a) bu durum üzerine hemen hareket ve Medine'ye geri dönüş emrini verdi. Cebrî (zorunlu) yürüyüş hiç mola vermeksizin ertesi gün öğleye kadar sürdü ve herkes yorulduğundan boşboğazlığa da zaman kalmadı. Useyd bin Uzeyr, Rasûlallah'a, "Ya Rasûlallah sizi böyle acele hareket etmeye sevkeden nedir?" diye sordu. Hz. Peygamber (s.a) "Arkadaşınızın ne söylediğini duymadın mı?" diye cevap verince o, "Hangi arkadaştan bahsediyorsunuz?" dedi. Hz. Peygamber, (s.a) "Abdullah bin Ubey" deyince, Useyd bin Uzeyr. "Onu hoşgör ya Rasûlullah, siz Medine'ye gelmeden önce biz onu kral yapmaya karar vermiştik. Siz gelince o kral olamadı ve bu yüzden sizden nefret ediyor" dedi.
Hz. Peygamber'in (s.a) bu akıllı kararı ve çabuk hareketi fitnenin istenmeyen sonuçlarını önlediyse de, Abdullah b. Übeyy'in eline çok daha ciddi ve çok daha büyük bir fitne için önemli bir fırsat geçti. Hz. Aişe'ye iftira atmaktı bu yeni fitne. Eğer Hz. Peygamber (s.a) ve ona içten bağlı olanlar gerekli akıllılığı, bunu karşılamada gerekli sabır ve olağanüstü disiplini göstermemiş olsalardı, genç İslâm Ümmetini iç savaşa sürükleyebilecek bir fitneydi bu. İftira olayına yol açan hadisleri anlamak için, olup bitenleri Hz. Aişe'nin kendi ağzından dinleyelim:
"Hz. Peygamber (s.a) ne zaman bir sefere çıksa, hanımlarından hangisinin kendisine eşlik edeceğini belirlemek için kura çekerdi.
Buna göre, Mustalıkoğulları seferinde kendisine ben eşlik edecektim. Dönüşte Hz. Peygamber (s.a) geceleyin yolda son olarak bir yerde konakladı. Vakit henüz geceydi ki, yürüyüş için hazırlıklara başladılar. Ben de rahatlamak için kampın dışına çıktım. Dönüp de kaldığım yere yaklaştığımda gerdanlığımın bir yerlerde düşmüş olduğunu farkettim. Aramak için geri döndüm, fakat bu arada kervan hareket etmiş ve ben de arkalarında yalnız kalmıştım. Hevdeci taşıyan dört kişi, boş olduğunun farkına varmadan onu deveye yüklemişlerdi. O günlerde yiyecek kıtlığından dolayı zayıf olduğumdandı bu.
Beni el-Mustalık'e karşı kampanya
Çarşafıma bürünüp geride kaldığım anlaşılır da gelir beni götürürler ümidiyle yere uzandım. Bu arada uyumuşum. Sabahleyin Safvan bin Muattal Sülemî yoldan geçerken, örtüyle ilgili hüküm inmeden önce beni birkaç kez görmüş olduğundan beni gördü ve tanıdı, devesini durdurdu ve bağırdı: "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! Hz. Pey-gamber'in hanımı burada kalmış!" Bu ses üzerine birden uyandım ve çarşafımla yüzümü kapadım. Başka bir şey demeden devesini çöktürdü ve kenarda durdu, ben de deveye bindim. Deveyi yularından tutuyordu, öğle sıraları tam durduğu zaman kervana yetiştik ve kimse benim geride kaldığımı farketmemişti. Sonradan bu olayın bana iftira atmak için kullanıldığını ve Abdullah b. Übeyy'in iftiracıların başını çektiğini öğrendim. (Daha başka rivayetlere göre, Hz. Aişe Safvan'ın yedeğindeki deve üzerinde orduya yetişip de geride kaldığı anlaşılınca, Abdullah b. Übeyy "Allah'a yemin olsun, artık o iffetli ve temiz değildir. Bakın bakın, Peygamberimizin karısı geceyi birlikte geçirdiği adamın çektiği deve üzerinde ve açık olarak geliyor" diye bağırmıştır.)
Medine'ye varınca hastalandım ve bir aydan daha fazla yatakta kaldım. Olanlardan bütünüyle habersiz idiysem de, 'iftira haberi şehirde bir skandal halini almış ve Hz. Peygamber'in (s.a) kulağına da ulaşmıştı. Eskiden olduğu gibi hastalığımla ilgilenmediğini görüyordum. Geliyor, bana hiçbir şey söylemeden başkalarından nasıl olduğumu öğreniyor ve gidiyordu. Bir şeyler dönüyor diye aklım çatlıyordu nerdeyse. Rasûlullah'tan izin aldım ve daha iyi bakım için annemin evine gittim.
Ben orada kalırken, bir gece babamın yeğeni olan Mistah'ın annesiyle rahatlamak için şehrin dışına çıktım. (Hz. Ebubekir,Mistah ve ailesinin geçimini üstlenmişti.) Oradan buradan konuşurken bir şeye takılıp sendeledi ve aynı anda bağırdı; "Yok olsun Mistah!" "Sen nasıl annesin ki, Bedir Savaşı'na katılmış olan oğlunu böyle lânetliyorsun?" dedim. "Sevgili kızım" diye cevap vermeye başladı ve şöyle devam etti: "Onun ne skandal heveslisi olduğundan haberin yok mu?" Ardından bana iftira kampanyasıyla ilgili herşeyi anlattı. (Münafıkların yanısıra, bazı gerçek müslümanlar da bu kampanyaya katılmışlardı. Mistah, İslâm'ın ünlü şairi Hassan b. Sabit ve Cahş'ın kızı Hz. Zeyneb'in kızkardeşi Hamne bunların önde gelenleriydi.) Bu korkunç hikâyeyi duyunca kanım dondu, hemen eve dönüp, gecenin kalan kısmını ağlayarak geçirdim.
Ben yokken Hz. Peygamber, (s.a) Ali ve Üsame b. Zeyd'le bu konuyu konuşmuş. Üsame hakkımda güzel sözler söylemiş, "Ey Allah'ın Rasûlü" demiş. "hanımında iyilikten başka bir şey görmedik. Onun hakkında yayılan her şey yalan ve iftiradan ibarettir." Ali ise, "Ey Allah'ın Rasûlü, kadın kıtlığı yok, istersen bir başkasıyla evlenebilirsin. Bununla birlikte, meseleyi araştırmak arzusundaysan kadın hizmetçisini çağırt ve ondan sor" görüşünde bulunmuş. Hizmetçi çağırıldığında O, "Seni Hakkla gönderen Allah'a yemin ederim ki, onda kötü hiçbirşey görmedim, ancak, kendisine ben yokken yoğrulmuş hamura bakmasını söylediğimde uyuyakalır ve bir keçi gelip onu yer." demiştir.
"Aynı gün Hz. Peygamber (s.a) minbere çıkıp halka sesleniyor ve şunları söylüyor: "Ey müslümanlar, karıma iftira atarak bana zarar vermede hiçbir sınır tanımayan adamın saldırılarına karşı içinizden kim benim şerefimi koruyacak? Allah'a yemin olsun ki, ben iyice araştırdım ve ne onda, ne de adı iftiraya karışan kişide kötü hiçbir şey bulamadım." Bunun üzerine Üseyd bin Hudayr (veya, bazı rivayetlere göre, Sa'd bin Muaz ayağa kalkıp, "Ey Allah'ın Rasûlü, eğer bu adam bizim kabilemize mensupsa onu biz öldürelim, yok eğer Hazrec kabilesine mensupsa, eğer emredersen yine öldürelim" diyor. Bunu duyan Hazrec kabilesinin reisi Sa'd bin Ubade ayağa kalkarak, "Yalan söylüyorsun, onu asla öldüremeyeceksin. Bu adamın bizim kabilemize ait olduğunu bildiğinden böyle konuşuyorsun" diye karşılık veriyor. Hz. Üseyd, "Sen bir münafıksın, bu nedenle de bir münafığı koruyorsun" cevabında bulunuyor. Bunun üzerine mescidde, Hz. Peygamber (s.a) orada olmasına rağmen bir ayaklanmaya dönüşebilecek derecede genel bir kargaşalık çıkıyor. Fakat, Hz. Peygamber (s.a) öfkelerini bastırıyor ve minberden iniyor."
Olayın kalan ayrıntılarını sonunda Hz. Aişe'yi onurluca temize çıkaran ayetleri yorumlarken vereceğiz. Fakat, burada Abdullah bin Übeyy'in çıkardığı, fitnenin büyüklüğüne işaret etmek istiyoruz. Şöyle ki: (1) Bu, Hz. Peygamber (s.a) ve Hz. Ebu Bekir Sıddık'ın şerefine ve namusuna karşı bir saldırıydı. (2) İslâmi hareketin en büyük serveti olan yüksek manevi üstünlüğü sarsmaya yönelikti. (3) Muhacirlerle Ensar ve ensarın iki kabilesi olan Evs'le Hazrec arasında bir iç savaş çıkarma amacını da taşıyordu.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu sure ve (adeta bir tamamlayıcısı olduğu) Ahzab Suresi'nin 23-73'üncü ayetleri, münafıkların saldırısının ana hedefi olan maneviyat cephesini güçlendirmek için inmiştir. Ahzab Suresi'nin 28-73'üncü ayetleri Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Zeynep'le evlenmesiyle ilgili olarak, Nur Suresi de ikinci saldırı üzerine (İfk Olayı) İslâm ümmetinin birliğinde ortaya çıkan çatlakları onarmak için gönderilmiştir. Her iki sureyi incelerken bu noktayı gözönünde tutarsak, örtünmeyle ilgili hükümlerin altında yatan hikmeti anlayabiliriz. Maneviyat cephesini güçlendirmek ve korumak ve Hz. Zeynep'le evlenme olayının yol açtığı propaganda fırtınasını karşılamak için Allah aşağıdaki talimatları indirmiştir:
1. Hz. Peygamber'in (s.a) hanımları kendi gizli ve özel odalarında kalacaklar, süslerini göstermekten kaçınacaklar ve başkalarıyla konuşmalarında dikkatli ve tedbirli olacaklardır. (32-33) .
2. Diğer müslümanlar, Hz. Peygamber'in (s.a) özel odalarına girmeyecekler ve istediklerini perde arkasından sorup söyleyeceklerdir. (53) .
3. Mahrem ve mahrem olmayan yakınlar arasına bir sınır çizilmektedir. Ancak mahrem olanlar, yani evlenmeleri yasak olacak ölçüde yakınlığı bulunanlar Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının odalarına girebileceklerdir. (55) .
4. Peygamber'in (s.a) hanımlarının müslümanlara kendi öz anneleri gibi haram olduğu ilan edilmekte, dolayısıyla her müslümanın onlara en temiz niyetlerle bakması emrolunmakatdır. (53-54)
5. Müslümanlar, eğer Hz. Peygamber'e (s.a) eziyet verirlerse Allah'ın lanet ve azabını çekecekleri konusunda uyarılmaktadırlar. Aynı şekilde, herhangi müslüman bir erkek veya kadına iftira etmek, onurunu rencide etmek de büyük bir günahtır. (57-58) .
6. Evlerinden dışarı çıkmak zorunda olduklarında, tüm müslüman kadınlar örtüleriyle başlarını ve yüzlerini örteceklerdir. (59) .
"İftira" olayı üzerine, bu olayın korkunçluğuyla sarsılan İslâm toplumunun manevi örtüsünü güçlendirmek ve duruluğunu korumak için bu sure indirildi. Kur'an'ın ahlâki, manevi ve sosyal ölçülerin benimsenmesiyle ümmeti ıslah etmek için psikolojik bir durumdan nasıl yararlandığının anlaşılması için aşağıda ilgili hüküm ve talimatların bir özetini veriyoruz:
1-Sosyal bir suç olduğu daha önce açıklanmış bulunan (Nisa: 15-16) zinanın burada ceza gerektirici bir suç olduğu ve yüz sopayla cezalandırılacağı ilan edilmiştir.
2-Zina eden erkek ve kadınlardan uzaklaşılması emredilmiş ve müslümanların böyleleriyle evlilik ilişkisi kurmaları yasaklanmıştır.
3-Başkasını zina etmekle suçlayan, fakat dört tanık getiremeyen seksen sopayla cezalandırılacaktır.
4-Kocanın karısına zina suçu yüklemesi durumunda "lian" yasası getirilmiştir.
5-Müslümanlara, "şerefli ve iyi ad sahibi kişiler zina yüklenmesi durumunda oldukça titiz davranmalı ve bunu yaymak şöyle dursun, hemen bastırmalı ve reddetmelisiniz" denircesine, Hz. Aişe'yle ilgili "ifitra" olayından ders almaları emredilmiştir. Bu bağlamda, şöyle bir genel ilke konmuştur: Temiz erkeğe gereken eş, temiz bir kadın olmalıdır, çünkü o uzun süre kirli bir kadınla geçinemez, aynı şekilde temiz bir kadının eşi de, temiz olmalıdır. Kur'an bu noktada adeta şöyle demektedir: "Hz. Peygamber'in (s.a) temiz bir insan, hem de insanların en temizi olduğunu bilip dururken, nasıl oldu da, kirli bir kadınla mutlu olabileceğine ve bu kadını hanımları içinde en çok sevdiği olacak şekilde yüceltebileceğine inandınız? Açıktır ki, kirli bir kadın yapmacık tutumuyla Hz. Peygamber (s.a) gibi temiz bir erkeği ne yapsa aldatamaz. Hem, suçlanılan temiz bir kadın olduğu halde, suçlayanın alçak birisi olduğunu da gözönüne almanız gerekirdi. Bu, suçlamanın dikkate değer olmadığına, hatta düşünülemez olduğuna yeterli bir nedendi.
6-İslâm ümmeti içinde asılsız haber ve kötü söylentiler yayanlar ve kötülüğü propaganda edenler yüreklendirilmeye değil, cezalandırılmaya layıktırlar.
7-İslâm ümmetinde ilişkilerin zan ve şüpheye değil, sağlam inanç ve imana dayanması genel ilkedir, suçlu olduğu kesinleşmedikçe herkese suçsuz muamelesi yapılacaktır.
8-Kimse bir başkasının evine dilediği şekilde ve izin almadan giremez.
9-Hem erkekler, hem de kadınlar karşılaştıklarında bakışlarını indirmeli ve birbirlerine bakmamalıdırlar.
10-Kadınlar evlerinin içinde bile başlarını ve göğüslerini örtmelidirler.
11-Kadınlar, hizmetçileri ve evlenmelerinin haram olduğu yakınlarının dışında kimseye karşı süs eşyalarını da takmamalıdırlar.
12-Bekârlar genelde iffetsizliğin yayılmasında önayak olduklarından, köle ve cariyeler için bile evlenme teşvik edilmelidir.
13-Kölelik kurumu hoş görülmemekte ve köle sahipleri ve daha başkalarına mükâtebe kanunuyla özgürlüklerini kazanmaları için kölelere mali yardımda bulunmaları emredilmektedir.
14-İlk bakışta, cariyelerin fuhuş yapması yasaklanmaktadır, çünkü Araplar'da fahişelik yalnızca bu sınıfa özgüydü. Bu da fahişeliğin yasaklanması demektir.
15-Hizmetçiler ve evin küçük çocukları dahil, ev hayatında gizlilik esastır ve kutsaldır. Çocuklar, izin almadan özellikle sabahları, öğleleri ve geceleri hiçbir erkek veya kadının özel odasına giremezler.
16-Yaşlı kadınlar evlerinde başörtülerini takmayabilirler, fakat süslerini göstermekten kaçınmalıdırlar. Hatta başörtülerini takmaları daha iyidir.
17-Kör, sakat, topal ve hasta olanlar başkalarının evlerinden izinsiz yiyecek herhangi bir şey alabilirler, çünkü bu, kabul edilir suçlardandır, hırsızlık ve kandırma sayılmaz.
18-Bütün bunlardan ayrı olarak, müslümanların yemeklerini bir arada yiyerek karşılıklı ilişkileri geliştirmeleri çok iyidir. Çok yakın akrabalar ve samimi dostlar resmi davete gerek olmaksızın birbirlerinin evlerinde yemek yiyebilirler. Gelecek herhangi bir fitne ve kötülüğü karşılamak için böylece aralarındaki ilişkilerde daha bir yakınlaşma, içtenlik ve sıcaklık doğar. Bu hüküm ve talimatlarla birlikte, her müslüman seçebilsin diye müminlerle münafıkların açık nitelikleri de ortaya konmaktadır. Ayrıca, ümmet disipline edici ölçülerle daha bir güçlendirilmekte, bireyler birbirlerine daha bir yaklaştırılmakta ve böylece düşmanların fitne çıkarma heves ve cesaretleri kırılmaktadır.
Hepsinin üstünde, surede ortaya çıkan en açık görüntü, böylesi saçma ve utanmazlık örneği saldırıları izlemesi kaçınılmaz olan keskin ve yaralayıcı ifadelerin yer almayışıdır. Bu kışkırtma karşısında gazaba gelmek yerine, surenin dili bir takım yasa ve düzenlemeler geticiri, yapıcı hükümler koyucu ve ümmetin eğitim ve öğretiminin gerektiği bir zamanda akıllıca talimatlar verici niteliktedir. Böylesi kışkırtıcı fitneleri nasıl soğukkanlılıkla ve akıllıca karşılamamız gerektiğini de öğretiyor bize. Aynı zamanda, Kur'an'ın Hz. Muhammed'in (s.a) değil, tüm insanî durum ve şartları en yüksek düzeyden gözleyen ve hiçbir kişisel önyargı, duygu ve eğilim olmadan insanlığa yol gösteren bir Varlığın sözü olduğunun apaçık bir delilidir de bu. Eğer Hz. Peygamber'in (s.a) sözü olmuş olsaydı, bütün yumuşaklığına ve gönül yapıcılığına rağmen, içinde ufak tefek acılıklar da herhalde bulunurdu. çünkü, ne kadar soylu da olsa, bir insanın şerefine böyle alçakça saldırıldığında kızması, sadece insanî bir tavırdır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
24
Işık · Medine
النور
64
Sure Adı Açıklaması
Sure adını, "Nûr âyeti" diye bilinen 35. âyette Allah'ın, gökleri ve yeri aydınlatan nûrundan bahsedildiği için "Nûr sûresi" adını almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu surenin Beni Mustalık Gazası'ndan sonra indiğinde icma (görüş birliği) vardır ve bu icma, gaza dönüşü meydana gelen "İfk-İftira' olayıyla ilgili 11-20'nci ayetlerle desteklenmektedir. Fakat, bu gazanın H. 5'inci yılda Hendek Savaşı'ndan (Bu savaş Ahzab gazvesi diye de bilinir) önce mi, yoksa sonra H. 6'ıncı yılda mı olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Bu surenin mi, yoksa Kur'an'da kadınların örtünmesiyle ilgili hükümleri içeren tek diğer sure el-Ahzab'ın mı önce indiği sorununu çözmek bir hayli önemlidir. Ahzab Suresi'nin Hendek Savaşı münasebetiyle indiği açıktır. Bu durumda, eğer bu savaş daha önce olduysa, örtünmeyle ilgili ilk hükümler Ahzab Suresi'yle bildirilmiş ve ardından bu suredeki hükümlerle tamamlanmış demektir. Yok, eğer Mustalikoğulları Gazası daha önce olduysa, örtüyle ilgili hükümlerin tarihi sırası tersine dönecek ve hükümlerin anlam ve hikmetini kavramak zorlaşacaktır.
İbn Sa'd'a göre Müstalikoğulları Gazası H. 5'inci yılın Şaban ayında Hendek Savaşı ise aynı yılın Zi'l-Ka'de ayında meydana gelmiştir. Bu görüş, 'İfk Olayı'yla ilgili Hz. Sa'd b. Ubade ile Hz. Sa'd b. Muaz arasında geçen bir tartışmanın söz konusu edildiği Hz. Aişe'den gelen bazı rivayetlere dayanmaktadır. Hz. Sa'd bin Muaz, sahih rivayetlere göre Hendek Savaşı'nın hemen ardından gelen Kureyzaoğulları Seferi'nde vefat etmiştir. Bu bakımdan H. 6'ıncı yılda İfk Olayıyla ilgili bir tartışmada bulunması düşünülemez.
Öte yandan, Muhammed İbn İshak, Hendek Savaşı'nın 5. yılın Şevval ayında, Mustalıkoğulları seferininse 6. yılın Şaban ayında meydana geldiğini belirtir. Hz. Aişe ve daha başkalarından gelen pek çok sahih rivayet bu görüşü desteklemektedir. Bu rivayetlere göre 1) Örtünmeyle ilgili hükümler İfk olayından önce Ahzab Suresi'nde gelmiştir 2) Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'le H.5'inci yılda Hendek Savaşı'ndan sonra evlenmiştir, 3) Hz. Aişe Hz. Zeyneb'in rakibi olduğundan Hz. Zeyneb'in kızkardeşi Hanne İfk-İftira'nın yayılmasında başı çekenler arasında yer almıştır. Bütün bunlar Muhammed İbn İshak'ın görüşünü desteklemektedir.
Bu iki görüşe şimdi biraz daha yakından bakalım: Birinci görüşün lehindeki tek delil, "İfk Olayı"'yla ilgili bir tartışmada Sa'd bin Muaz'ın taraf olduğunun anılmasıdır. Fakat, bu delili, yine Hz. Aişe'den gelen, ama bu kez Hz. Sa'd b. Muaz'ın yerine Hz. Üseyd b. Hudayr'ın adının geçtiği başka rivayetler zayıflatmaktadır. O halde, rivayetler aktarılırken isimlerde bir karıştırma olsa gerektir. Öte yandan, salt Sa'd İbn Muaz'ın adı geçiyor diye ilk görüşü kabul ettiğimizde, bu kez çözülmesi imkansız daha başka güçlüklerle karşılaşıyoruz. Sözgelimi, bu durumda örtüyle ilgili hükümlerin inişiyle, Hz. Peygamber'in Hz. Zeyneb'le evlenişinin Hendek Savaşı'ndan önce meydana geldiğini kabul etmek zorunda kalacağız. Fakat, bu iki olayın da Hendek Savaşı ve Kureyzaoğulları Seferi'nden sonra olduğunu Kur'an'dan ve pek çok sahih rivayetlerden öğreniyoruz. Bu nedenle, İbn Hazım, İbn Kayyım ve daha bazı seçkin alimler Muhammed İbn İshak'ın görüşünü doğru kabul etmişlerdir, biz de aynı görüşe katılıyoruz. O halde sonuç, Ahzab Suresi'nin kendisinden aylarca sonra H. 6'ıncı yılın ikinci yarısında vahyolunan Nur Suresi'nden önce indiği şeklinde olmaktadır.
Tarihsel Arka-Plan: Şimdi de surenin iniş zamanındaki şartlara bir göz atalım. Surenin nüzul sebebini oluşturan "İfk" olayının İslâm'la kâfirler arasındaki çatışmayla yakından bağlantılı olduğu hatırda tutulmalıdır.
Bedir zaferinden sonra İslâmî hareket her geçen gün daha bir güçlenmeye başlamıştı. O kadar ki, Hendek Savaşı'nın olduğu zamana gelindiğinde, düşmanın sayısı onbine varan birleşik kuvvetlerinin kıramayıp, Medine kuşatmasını bir ay sonra kaldırmak zorunluluğuna düşecekleri bir güç düzeyine ulaşmıştı. Her iki tarafın iyice farkına vardığı şekilde, kâfirlerin yıllardır sürdüregeldiği saldırı savaşının artık sona ermesi demekti bu. Nitekim, bu savaştan sonra Hz. Peygamber (s.a) de bu durumu şöyle ifade etmişlerdi: "Bu yıldan sonra Kureyş bir daha size saldırmayacaktır, hücum sırası sizi geçmiş bulunuyor" (İbn Hişam, cilt: 3, sh: 266)
Kâfirler, İslâm'ı savaş alanında yenemeyeceklerini anlayınca, çatışmayı sürdürmek için ahlâk cephesini seçtiler. Bu taktik değişiminin bilinçli danışmaların ürünü mü, yoksa düşmanın elde edilebilir tüm güçlerinin toplandığı Hendek Savaşı'ndaki onur kırıcı yenilginin kaçınılmaz bir sonucu mu olduğunu kestirmek zordur. İslâm'ın yükselmesinin müslümanların sayı gücüne, üstün silahlarına, cephanesine ve daha büyük maddi kaynaklarına bağlı olmadığını, tersine bütün bu cephelerde müslümanların büyük dezavantajlarla savaştıklarını düşman çok iyi biliyordu. Başarılarını manevi ve ahlâki üstünlüklerine borçluydu müslümanlar. Düşmanları, Hz. Peygamber'in (s.a) ve ashabının temiz yaşayışları ve soylu karakterlerinin halkın kalblerini fethettiğini ve kendilerini disiplinli bir toplum haline getirmekte olduğunu kavramıştı. İşte bu yüzden müşrikler ve Yahudiler hem savaş, hem de barış cephesinde yenilgiye uğruyorlardı.
Dikkat edilecek olursa, ahlâken bozulmuş insanlar, genellikle rakiplerinin üstün meziyetleri karşısında, kendilerini düzeltecekleri yerde, rakiplerini karalamaya çalışırlar.
Sözünü ettiğimiz bu şartlar altında kâfirlerin kötü plan ve niyetleri, kendilerini Hz. Peygamber (s.a) ve müslümanlara karşı, düşmanlarını yenmede müslümanlara büyük yardımı olan ahlâk ve mânâ siperini yıkmak için bir karalama kampanyası başlatmaya sevketti. Bu amaçla, Hz. Peygamber (s.a) ve ashabı aleyhinde iftiralarda bulunmak için münafıkların yardımlarını sağlama yolunu seçtiler. Böylece, müşrikler ve Yahudiler, müslümanların arasına ayrılık tohumları ekmek ve disiplinlerini bozmak için bu iftiraları kullanacaklardı.
Bu şekilde oluşturulan yeni stratejinin uygulamaya konması için ilk fırsat, Hz. Peygamber'in (s.a) evlatlığı Zeyd b. Harise'den boşanmış bulunan Cahş kızı Hz. Zeynep'le evlendiği H. 5'inci yılın Zi'l-Ka'de ayında doğdu. Ancak Hz. Peygamber (s.a) bu evliliği kişinin bizzat kendi öz oğlunun hakkı olan statünün aynısını evlatlığa da tanıyan cahilî âdete bir son vermek için yapmıştı. Ne var ki içerde münafıklar, Hz. Peygamber'i (s.a) karalamak için bu olayı bulunmaz bir fırsat olarak gördüler. Dışarda da Yahudiler ve müşrikler kirli bir iftira kampanyasıyla Hz. Peygamber'in (s.a) yüce adına kara çalmak amacıyla bu olayı istismar etmeye başladılar. Hayali hikâyeler, uydurulup olabildiğince yayıldı:
"Neymiş, bir gün Muhammed (s.a) evlatlığının karısını görmüş ve ona aşık olmuş, onun boşanmasını sağlamış ve sonunda onunla kendisi evlenmiş." Ne kadar saçma bir uydurma da olsa, bu hikâye ustalıkla yayıldı ve amacına ulaştı. O kadar ki, bir takım müslüman hadisçi ve tefsirciler bu hikâyenin bazı bölümlerine eserlerinde yer verdiler ve müsteşrikler de Hz. Peygamber'i (s.a) karalamak için bunları kullanıp durdular. Oysa Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'e rastgele bir kez görüp de hemen ilk bakışta aşık olacak kadar yabancı değildi. Hz. Zeynep, Hz. Peygamber'in (s.a) halası Abdülmuttalib kızı Ümeyme'nin kızıydı. Hz. Peygamber (s.a) kendisini çocukluğundan beri tanıyordu. Daha bir yıl önce, Kureyşlilerle azatlı kölelerin insan olmak bakımından eşit olduklarını uygulamada göstermek için, Hz. Zeyneb'i istememesine rağmen Hz. Zeyd'le evlenmeye bizzat kendisi ikna etmişti. Oysa Hz. Zeyneb'in kardeşi Abdullah bin Cahş bu evliliğe karşı çıkıyordu. Nitekim Zeynep bir azatlı köleyle evlenmeyi bir türlü içine sindiremediğinden kocasıyla geçinememiş ve boşanmak zorunda kalmışlardı. Bu olup bitenleri herkes biliyordu, buna rağmen iftiracılar propagandalarında o ölçüde başarılı oldular ki, bugün bile İslâm'ı lekelemek için bu olayı istismar edenler vardır.
İkinci iftira kampanyası, Mustalıkoğulları Seferi dönüşü meydana gelen bir olay üzerine Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından Hz. Aişe'nin namusuna karşı başlatıldı. Bu kampanya birincisinden daha yaygın ve daha geniş boyutlu olup, bu surenin de bel kemiğini oluşturduğundan, daha ayrıntıyla ele alacağız.
Önce, bu kampanyada rollerin en alçakçasını oynayan Abdullah b. Übeyy hakkında birkaç söz söyleyeyim. Hazrec kabilesinden olan bu adam Medine'nin en önde gelenlerinden biriydi. Hz. Peygamber'i (s.a) hicretinden önce halk kendisini kral yapmaya niyetlenmiş, fakat Hicret'le birlikte değişen şartlar bu niyetin gerçekleşmesine engel olmuştu. Her ne kadar İslâm'a girmişse de, kalben münafık olarak kalmıştı. Münafıklığı o kadar belliydi ki, kendisine "Münafıkların reisi" deniliyordu. Öcünü almak için, İslâm aleyhinde atılabilecek hiçbir iftira fırsatını kaçırmazdı.
H. 6'ıncı yılın Şaban ayıydı. Hz. Peygamber (s.a) Mustalıkoğullarının müslümanlara karşı bir savaş hazırlığında olduklarını ve bu amaçla diğer kabileleri de toplamaya çalıştıkları haberini almış ve daha önce davranarak düşmanı ansızın bastırmıştı. Kabile halkını ve mallarını ele geçirdikten sonra, bölgedeki su kaynaklarından Müreysi kıyısında konaklanılmıştı. Bir gün, kaynaktan su alma konusunda, Hz. Ömer'in bir hizmetçisiyle Hazrec kabilesinin bir müttefîki arasında tartışma çıkmış, bu tartışma Muhacirlerle Ensar arasında kavgaya yol açmış, fakat hemen bastırılmıştı. Ne var ki, çok sayıda münafıkla birlikte sefere katılan Abdullah b. Übeyy'in stratejisine yaramamıştı bu. Bu nedenle, hemen "Siz bizzat kendiniz bu Kureyşlileri Mekke'den getirdiniz, mülkünüze ve servetinize ortak yaptınız, şimdi de sizin rakipleriniz oldular ve üzerinizde egemenlik kurmak istiyorlar. Şimdi bile desteğinizi onlardan çekseniz, hemen şehrinizden ayrılmak zorunda kalacaklardır" diyerek Ensarı kışkırtmaya başladı. Sonra da yemin edip, "Medine'ye varır varmaz, şerefliler rezilleri şehirden çıkaracaktır" diye ilan etti."
Bu sözü duyar duymaz Hz. Ömer, "onu katlet ya Rasûlullah" dedi. Hz. Peygamber (s.a) ise "Ya Ömer, böyle yaparsak herkes, Muhammed kendi arkadaşlarını öldürüyor demez mi?" diye karşılık vermiştir.
Hz. Peygamber (s.a) bu durum üzerine hemen hareket ve Medine'ye geri dönüş emrini verdi. Cebrî (zorunlu) yürüyüş hiç mola vermeksizin ertesi gün öğleye kadar sürdü ve herkes yorulduğundan boşboğazlığa da zaman kalmadı. Useyd bin Uzeyr, Rasûlallah'a, "Ya Rasûlallah sizi böyle acele hareket etmeye sevkeden nedir?" diye sordu. Hz. Peygamber (s.a) "Arkadaşınızın ne söylediğini duymadın mı?" diye cevap verince o, "Hangi arkadaştan bahsediyorsunuz?" dedi. Hz. Peygamber, (s.a) "Abdullah bin Ubey" deyince, Useyd bin Uzeyr. "Onu hoşgör ya Rasûlullah, siz Medine'ye gelmeden önce biz onu kral yapmaya karar vermiştik. Siz gelince o kral olamadı ve bu yüzden sizden nefret ediyor" dedi.
Hz. Peygamber'in (s.a) bu akıllı kararı ve çabuk hareketi fitnenin istenmeyen sonuçlarını önlediyse de, Abdullah b. Übeyy'in eline çok daha ciddi ve çok daha büyük bir fitne için önemli bir fırsat geçti. Hz. Aişe'ye iftira atmaktı bu yeni fitne. Eğer Hz. Peygamber (s.a) ve ona içten bağlı olanlar gerekli akıllılığı, bunu karşılamada gerekli sabır ve olağanüstü disiplini göstermemiş olsalardı, genç İslâm Ümmetini iç savaşa sürükleyebilecek bir fitneydi bu. İftira olayına yol açan hadisleri anlamak için, olup bitenleri Hz. Aişe'nin kendi ağzından dinleyelim:
"Hz. Peygamber (s.a) ne zaman bir sefere çıksa, hanımlarından hangisinin kendisine eşlik edeceğini belirlemek için kura çekerdi.
Buna göre, Mustalıkoğulları seferinde kendisine ben eşlik edecektim. Dönüşte Hz. Peygamber (s.a) geceleyin yolda son olarak bir yerde konakladı. Vakit henüz geceydi ki, yürüyüş için hazırlıklara başladılar. Ben de rahatlamak için kampın dışına çıktım. Dönüp de kaldığım yere yaklaştığımda gerdanlığımın bir yerlerde düşmüş olduğunu farkettim. Aramak için geri döndüm, fakat bu arada kervan hareket etmiş ve ben de arkalarında yalnız kalmıştım. Hevdeci taşıyan dört kişi, boş olduğunun farkına varmadan onu deveye yüklemişlerdi. O günlerde yiyecek kıtlığından dolayı zayıf olduğumdandı bu.
Beni el-Mustalık'e karşı kampanya
Çarşafıma bürünüp geride kaldığım anlaşılır da gelir beni götürürler ümidiyle yere uzandım. Bu arada uyumuşum. Sabahleyin Safvan bin Muattal Sülemî yoldan geçerken, örtüyle ilgili hüküm inmeden önce beni birkaç kez görmüş olduğundan beni gördü ve tanıdı, devesini durdurdu ve bağırdı: "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! Hz. Pey-gamber'in hanımı burada kalmış!" Bu ses üzerine birden uyandım ve çarşafımla yüzümü kapadım. Başka bir şey demeden devesini çöktürdü ve kenarda durdu, ben de deveye bindim. Deveyi yularından tutuyordu, öğle sıraları tam durduğu zaman kervana yetiştik ve kimse benim geride kaldığımı farketmemişti. Sonradan bu olayın bana iftira atmak için kullanıldığını ve Abdullah b. Übeyy'in iftiracıların başını çektiğini öğrendim. (Daha başka rivayetlere göre, Hz. Aişe Safvan'ın yedeğindeki deve üzerinde orduya yetişip de geride kaldığı anlaşılınca, Abdullah b. Übeyy "Allah'a yemin olsun, artık o iffetli ve temiz değildir. Bakın bakın, Peygamberimizin karısı geceyi birlikte geçirdiği adamın çektiği deve üzerinde ve açık olarak geliyor" diye bağırmıştır.)
Medine'ye varınca hastalandım ve bir aydan daha fazla yatakta kaldım. Olanlardan bütünüyle habersiz idiysem de, 'iftira haberi şehirde bir skandal halini almış ve Hz. Peygamber'in (s.a) kulağına da ulaşmıştı. Eskiden olduğu gibi hastalığımla ilgilenmediğini görüyordum. Geliyor, bana hiçbir şey söylemeden başkalarından nasıl olduğumu öğreniyor ve gidiyordu. Bir şeyler dönüyor diye aklım çatlıyordu nerdeyse. Rasûlullah'tan izin aldım ve daha iyi bakım için annemin evine gittim.
Ben orada kalırken, bir gece babamın yeğeni olan Mistah'ın annesiyle rahatlamak için şehrin dışına çıktım. (Hz. Ebubekir,Mistah ve ailesinin geçimini üstlenmişti.) Oradan buradan konuşurken bir şeye takılıp sendeledi ve aynı anda bağırdı; "Yok olsun Mistah!" "Sen nasıl annesin ki, Bedir Savaşı'na katılmış olan oğlunu böyle lânetliyorsun?" dedim. "Sevgili kızım" diye cevap vermeye başladı ve şöyle devam etti: "Onun ne skandal heveslisi olduğundan haberin yok mu?" Ardından bana iftira kampanyasıyla ilgili herşeyi anlattı. (Münafıkların yanısıra, bazı gerçek müslümanlar da bu kampanyaya katılmışlardı. Mistah, İslâm'ın ünlü şairi Hassan b. Sabit ve Cahş'ın kızı Hz. Zeyneb'in kızkardeşi Hamne bunların önde gelenleriydi.) Bu korkunç hikâyeyi duyunca kanım dondu, hemen eve dönüp, gecenin kalan kısmını ağlayarak geçirdim.
Ben yokken Hz. Peygamber, (s.a) Ali ve Üsame b. Zeyd'le bu konuyu konuşmuş. Üsame hakkımda güzel sözler söylemiş, "Ey Allah'ın Rasûlü" demiş. "hanımında iyilikten başka bir şey görmedik. Onun hakkında yayılan her şey yalan ve iftiradan ibarettir." Ali ise, "Ey Allah'ın Rasûlü, kadın kıtlığı yok, istersen bir başkasıyla evlenebilirsin. Bununla birlikte, meseleyi araştırmak arzusundaysan kadın hizmetçisini çağırt ve ondan sor" görüşünde bulunmuş. Hizmetçi çağırıldığında O, "Seni Hakkla gönderen Allah'a yemin ederim ki, onda kötü hiçbirşey görmedim, ancak, kendisine ben yokken yoğrulmuş hamura bakmasını söylediğimde uyuyakalır ve bir keçi gelip onu yer." demiştir.
"Aynı gün Hz. Peygamber (s.a) minbere çıkıp halka sesleniyor ve şunları söylüyor: "Ey müslümanlar, karıma iftira atarak bana zarar vermede hiçbir sınır tanımayan adamın saldırılarına karşı içinizden kim benim şerefimi koruyacak? Allah'a yemin olsun ki, ben iyice araştırdım ve ne onda, ne de adı iftiraya karışan kişide kötü hiçbir şey bulamadım." Bunun üzerine Üseyd bin Hudayr (veya, bazı rivayetlere göre, Sa'd bin Muaz ayağa kalkıp, "Ey Allah'ın Rasûlü, eğer bu adam bizim kabilemize mensupsa onu biz öldürelim, yok eğer Hazrec kabilesine mensupsa, eğer emredersen yine öldürelim" diyor. Bunu duyan Hazrec kabilesinin reisi Sa'd bin Ubade ayağa kalkarak, "Yalan söylüyorsun, onu asla öldüremeyeceksin. Bu adamın bizim kabilemize ait olduğunu bildiğinden böyle konuşuyorsun" diye karşılık veriyor. Hz. Üseyd, "Sen bir münafıksın, bu nedenle de bir münafığı koruyorsun" cevabında bulunuyor. Bunun üzerine mescidde, Hz. Peygamber (s.a) orada olmasına rağmen bir ayaklanmaya dönüşebilecek derecede genel bir kargaşalık çıkıyor. Fakat, Hz. Peygamber (s.a) öfkelerini bastırıyor ve minberden iniyor."
Olayın kalan ayrıntılarını sonunda Hz. Aişe'yi onurluca temize çıkaran ayetleri yorumlarken vereceğiz. Fakat, burada Abdullah bin Übeyy'in çıkardığı, fitnenin büyüklüğüne işaret etmek istiyoruz. Şöyle ki: (1) Bu, Hz. Peygamber (s.a) ve Hz. Ebu Bekir Sıddık'ın şerefine ve namusuna karşı bir saldırıydı. (2) İslâmi hareketin en büyük serveti olan yüksek manevi üstünlüğü sarsmaya yönelikti. (3) Muhacirlerle Ensar ve ensarın iki kabilesi olan Evs'le Hazrec arasında bir iç savaş çıkarma amacını da taşıyordu.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu sure ve (adeta bir tamamlayıcısı olduğu) Ahzab Suresi'nin 23-73'üncü ayetleri, münafıkların saldırısının ana hedefi olan maneviyat cephesini güçlendirmek için inmiştir. Ahzab Suresi'nin 28-73'üncü ayetleri Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Zeynep'le evlenmesiyle ilgili olarak, Nur Suresi de ikinci saldırı üzerine (İfk Olayı) İslâm ümmetinin birliğinde ortaya çıkan çatlakları onarmak için gönderilmiştir. Her iki sureyi incelerken bu noktayı gözönünde tutarsak, örtünmeyle ilgili hükümlerin altında yatan hikmeti anlayabiliriz. Maneviyat cephesini güçlendirmek ve korumak ve Hz. Zeynep'le evlenme olayının yol açtığı propaganda fırtınasını karşılamak için Allah aşağıdaki talimatları indirmiştir:
1. Hz. Peygamber'in (s.a) hanımları kendi gizli ve özel odalarında kalacaklar, süslerini göstermekten kaçınacaklar ve başkalarıyla konuşmalarında dikkatli ve tedbirli olacaklardır. (32-33) .
2. Diğer müslümanlar, Hz. Peygamber'in (s.a) özel odalarına girmeyecekler ve istediklerini perde arkasından sorup söyleyeceklerdir. (53) .
3. Mahrem ve mahrem olmayan yakınlar arasına bir sınır çizilmektedir. Ancak mahrem olanlar, yani evlenmeleri yasak olacak ölçüde yakınlığı bulunanlar Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının odalarına girebileceklerdir. (55) .
4. Peygamber'in (s.a) hanımlarının müslümanlara kendi öz anneleri gibi haram olduğu ilan edilmekte, dolayısıyla her müslümanın onlara en temiz niyetlerle bakması emrolunmakatdır. (53-54)
5. Müslümanlar, eğer Hz. Peygamber'e (s.a) eziyet verirlerse Allah'ın lanet ve azabını çekecekleri konusunda uyarılmaktadırlar. Aynı şekilde, herhangi müslüman bir erkek veya kadına iftira etmek, onurunu rencide etmek de büyük bir günahtır. (57-58) .
6. Evlerinden dışarı çıkmak zorunda olduklarında, tüm müslüman kadınlar örtüleriyle başlarını ve yüzlerini örteceklerdir. (59) .
"İftira" olayı üzerine, bu olayın korkunçluğuyla sarsılan İslâm toplumunun manevi örtüsünü güçlendirmek ve duruluğunu korumak için bu sure indirildi. Kur'an'ın ahlâki, manevi ve sosyal ölçülerin benimsenmesiyle ümmeti ıslah etmek için psikolojik bir durumdan nasıl yararlandığının anlaşılması için aşağıda ilgili hüküm ve talimatların bir özetini veriyoruz:
1-Sosyal bir suç olduğu daha önce açıklanmış bulunan (Nisa: 15-16) zinanın burada ceza gerektirici bir suç olduğu ve yüz sopayla cezalandırılacağı ilan edilmiştir.
2-Zina eden erkek ve kadınlardan uzaklaşılması emredilmiş ve müslümanların böyleleriyle evlilik ilişkisi kurmaları yasaklanmıştır.
3-Başkasını zina etmekle suçlayan, fakat dört tanık getiremeyen seksen sopayla cezalandırılacaktır.
4-Kocanın karısına zina suçu yüklemesi durumunda "lian" yasası getirilmiştir.
5-Müslümanlara, "şerefli ve iyi ad sahibi kişiler zina yüklenmesi durumunda oldukça titiz davranmalı ve bunu yaymak şöyle dursun, hemen bastırmalı ve reddetmelisiniz" denircesine, Hz. Aişe'yle ilgili "ifitra" olayından ders almaları emredilmiştir. Bu bağlamda, şöyle bir genel ilke konmuştur: Temiz erkeğe gereken eş, temiz bir kadın olmalıdır, çünkü o uzun süre kirli bir kadınla geçinemez, aynı şekilde temiz bir kadının eşi de, temiz olmalıdır. Kur'an bu noktada adeta şöyle demektedir: "Hz. Peygamber'in (s.a) temiz bir insan, hem de insanların en temizi olduğunu bilip dururken, nasıl oldu da, kirli bir kadınla mutlu olabileceğine ve bu kadını hanımları içinde en çok sevdiği olacak şekilde yüceltebileceğine inandınız? Açıktır ki, kirli bir kadın yapmacık tutumuyla Hz. Peygamber (s.a) gibi temiz bir erkeği ne yapsa aldatamaz. Hem, suçlanılan temiz bir kadın olduğu halde, suçlayanın alçak birisi olduğunu da gözönüne almanız gerekirdi. Bu, suçlamanın dikkate değer olmadığına, hatta düşünülemez olduğuna yeterli bir nedendi.
6-İslâm ümmeti içinde asılsız haber ve kötü söylentiler yayanlar ve kötülüğü propaganda edenler yüreklendirilmeye değil, cezalandırılmaya layıktırlar.
7-İslâm ümmetinde ilişkilerin zan ve şüpheye değil, sağlam inanç ve imana dayanması genel ilkedir, suçlu olduğu kesinleşmedikçe herkese suçsuz muamelesi yapılacaktır.
8-Kimse bir başkasının evine dilediği şekilde ve izin almadan giremez.
9-Hem erkekler, hem de kadınlar karşılaştıklarında bakışlarını indirmeli ve birbirlerine bakmamalıdırlar.
10-Kadınlar evlerinin içinde bile başlarını ve göğüslerini örtmelidirler.
11-Kadınlar, hizmetçileri ve evlenmelerinin haram olduğu yakınlarının dışında kimseye karşı süs eşyalarını da takmamalıdırlar.
12-Bekârlar genelde iffetsizliğin yayılmasında önayak olduklarından, köle ve cariyeler için bile evlenme teşvik edilmelidir.
13-Kölelik kurumu hoş görülmemekte ve köle sahipleri ve daha başkalarına mükâtebe kanunuyla özgürlüklerini kazanmaları için kölelere mali yardımda bulunmaları emredilmektedir.
14-İlk bakışta, cariyelerin fuhuş yapması yasaklanmaktadır, çünkü Araplar'da fahişelik yalnızca bu sınıfa özgüydü. Bu da fahişeliğin yasaklanması demektir.
15-Hizmetçiler ve evin küçük çocukları dahil, ev hayatında gizlilik esastır ve kutsaldır. Çocuklar, izin almadan özellikle sabahları, öğleleri ve geceleri hiçbir erkek veya kadının özel odasına giremezler.
16-Yaşlı kadınlar evlerinde başörtülerini takmayabilirler, fakat süslerini göstermekten kaçınmalıdırlar. Hatta başörtülerini takmaları daha iyidir.
17-Kör, sakat, topal ve hasta olanlar başkalarının evlerinden izinsiz yiyecek herhangi bir şey alabilirler, çünkü bu, kabul edilir suçlardandır, hırsızlık ve kandırma sayılmaz.
18-Bütün bunlardan ayrı olarak, müslümanların yemeklerini bir arada yiyerek karşılıklı ilişkileri geliştirmeleri çok iyidir. Çok yakın akrabalar ve samimi dostlar resmi davete gerek olmaksızın birbirlerinin evlerinde yemek yiyebilirler. Gelecek herhangi bir fitne ve kötülüğü karşılamak için böylece aralarındaki ilişkilerde daha bir yakınlaşma, içtenlik ve sıcaklık doğar. Bu hüküm ve talimatlarla birlikte, her müslüman seçebilsin diye müminlerle münafıkların açık nitelikleri de ortaya konmaktadır. Ayrıca, ümmet disipline edici ölçülerle daha bir güçlendirilmekte, bireyler birbirlerine daha bir yaklaştırılmakta ve böylece düşmanların fitne çıkarma heves ve cesaretleri kırılmaktadır.
Hepsinin üstünde, surede ortaya çıkan en açık görüntü, böylesi saçma ve utanmazlık örneği saldırıları izlemesi kaçınılmaz olan keskin ve yaralayıcı ifadelerin yer almayışıdır. Bu kışkırtma karşısında gazaba gelmek yerine, surenin dili bir takım yasa ve düzenlemeler geticiri, yapıcı hükümler koyucu ve ümmetin eğitim ve öğretiminin gerektiği bir zamanda akıllıca talimatlar verici niteliktedir. Böylesi kışkırtıcı fitneleri nasıl soğukkanlılıkla ve akıllıca karşılamamız gerektiğini de öğretiyor bize. Aynı zamanda, Kur'an'ın Hz. Muhammed'in (s.a) değil, tüm insanî durum ve şartları en yüksek düzeyden gözleyen ve hiçbir kişisel önyargı, duygu ve eğilim olmadan insanlığa yol gösteren bir Varlığın sözü olduğunun apaçık bir delilidir de bu. Eğer Hz. Peygamber'in (s.a) sözü olmuş olsaydı, bütün yumuşaklığına ve gönül yapıcılığına rağmen, içinde ufak tefek acılıklar da herhalde bulunurdu. çünkü, ne kadar soylu da olsa, bir insanın şerefine böyle alçakça saldırıldığında kızması, sadece insanî bir tavırdır.
Sûratun enzelnâhâ ve faradnâhâ ve enzelnâ fîhâ âyâtin beyyinâtin leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
(Bu,) indirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir ve Biz, bu sûrede, düşünüp öğüt alasınız diye (anlaşılması kolay) apaçık âyetler indirdik.— M. Türk
Ez zâniyetu vez zânî feclidû kulle vâhıdin min humâ miete celdetin ve lâ te’huzkum bi himâ ra’fetun fî dînillâhi in kuntum tu’minûne billâhi vel yevmil âhır(âhırı), vel yeşhed azâbehumâ tâifetun minel mu’minîn(mu’minîne).
Zina eden kadın ve zina eden erkeğin¹ her birine yüzer değnek vurun.² Eğer Allah’a ve âhiret gününe îman ediyorsanız onlara Allah’ın dinini uygulama konusunda sizi bir acıma duygusu tutmasın ve uygulanan cezâya mü’minlerden bir grup da şahit olsun.³
1 Bu zina edenlerden kastedilen bekâr olanlardır. Evli iken zina edenler “recm” edilirler. Bu da sünnetle sâbittir. Bk. (Tecrid-i Sarih: 1162, 1482, 2176 nolu hadisler.) “Zâniye” zina eden kadın, “zâni” ise zina eden erkek demektir. İkrah (zorlama) ile zina edilen kadın ve erkeğe zâni ve zâniye denilemez. Zira o zina suçunu kendi rızası ile işlememiştir. Ayette ikrah olunana had lâzım gelmeyeceğini anlatmak için zâniye (zina eden) denilmiş, “mezni veya mezniyye” (zina edilen) denilmemiştir. 2 Celde: Kelime olarak deriye vurmak veya deriyle vurmak anlamına gelir. Dini terim olarak celde; “zina eden bekâr mükellef erkek ve kadın ile zina iftirasında (kazf) bulunanların ve şarap içenlerin belirli yerlerine, belirlenen ölçülerde değnek veya kamçı ile vurmaktan ibaret bir ceza çeşididir.” Zina suçu için, uygulanacak ceza yüz değnektir. Kazf suçu için belirlenen ceza seksen değnek olup, şarap içme suçu için de, yine seksen değnektir. Müslümanların kendilerinden olan Devlet Başkanlarının takdirine bırakılan suçlar için de celde (ta’zir) uygulanır. Fakat ta’zirde uygulanacak celde “üç”ten az, “otuz dokuz”dan fazla olamaz. Celde uygulaması yapılabilmesi için, suçlunun “cezaî ehliyete” sahip bulunması gerekir. Bu itibarla akıllı ve bâliğ olmayan veya suçu iradesiyle işlemeyen kimseye celde vurulmaz. Celde için kullanılacak değnek veya kamçının, kısa-ince veya kalın-iri olmayıp bu ikisi arasında orta yumuşaklıkta budaksız bir değnek veya düğümsüz bir kamçı olması gerekir. Celde, kadın-erkek farkı gözetilmeksizin herkese eşit şekilde uygulanır. Köle ve cariyelere, hür kimseye uygulanan celdenin yarısı uygulanır. (Nisa: 25) İslâm toplumunda yaşayan zimmî ve müste’menler (şarap içme hariç), diğer suçlarda Müslümanlarla aynı hükümlere tabidirler. Celde cezası uygulanırken, suçlunun helâkine sebep olacak veya derisini parçalayacak şiddette olmamasına dikkat edilir ve hep aynı yere vurulmayıp, baş, yüz ve diğer sakıncalı organlar hariç vücudun muhtelif yerlerine dağıtılır. Yine celde çıplak vücuda vurulmayacağı gibi çok kalın elbise üzerine de uygulanmaz. Celde cezası, diğer insanların ibret almaları için alenî olarak uygulanır. Ayrıca gizli uygulamalarda işkence ihtimali de söz konusu olabilir. Celde cezasını uygulamaya devlet başkanı yetkilidir. Bu itibarla, devletin yetkili organlarına haber vermeden celde uygulaması yapılamaz. 3 Recm: Taşla öldürme, taşa tutma, lânet etme, kovma, evli veya dul bulunan erkek veya kadının zina etmesi halinde İslâm mahkemesi kararıyla taşlanarak öldürülmesi anlamında bir fıkıh terimidir. Kur’an-ı Kerim’de bu anlamda “recm” ifadesi bulunmamaktadır. Zinanın cezası, fiili işleyenin evli veya bekâr oluşuna, İslâmî emir ve yasaklarla yükümlü bulunup bulunmamasına göre kısımlara ayrılır. Dayak, taşla öldürme, sürgün ve İslâm Devleti’nin koyacağı ta’zir cezası bunlar arasındadır. Bekâr erkekle bekâr kadının zina etmesi halinde, ceza her birine yüz değnek vurulmasıdır. (Nûr: 2) Hz. Peygamber’in evli olarak zina edene “recm cezası” uyguladığı, tevatüre ulaşan hadislerle sabittir. Hz. Ömer’in: “Rasulullah (s.a.v) recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık. Korkarım, zaman geçince birileri çıkıp, ‘Biz Allah’ın kitabında recmi bulamıyoruz,’ der ve Allah’ın indirdiği bir farzı terk ederek sapıklığa düşerler” diyerek recmi, Medine minberinden ilân etmesi, içlerinde birçok sahabe bulunan cemaatten hiç birinin buna karşı çıkmaması, recmin sabit olduğunu gösterir. Hz. Peygamber’in emri üzerine Üneys’in karısı, Mâiz b. Mâlik (r.a) ve Gâmid’li bir kadın recm edilmiştir. Recm’le öldürülen kimse yıkanır, kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve defnedilir. Çünkü Hz. Peygamber, recmedilen Mâiz için, “kendi ölülerinize yaptığınız şeyleri ona da yapınız” buyurmuştur.— M. Türk
Ez zânî lâ yenkihu illâ zâniyeten ev muşriketen vez zâniyetu lâ yenkihuhâ illâ zânin ev muşrik(muşrikun), ve hurrime zâlike alel mu’minîn(mu’minîne).
Zina eden erkek, zina eden ya da müşrik¹ olan bir kadından başkasıyla evlenemez. Zina eden kadını da zina eden ya da müşrik olan bir erkekten başkası nikâhlayamaz.² Bu(nun tersini yapmak,) mü’min-lere haram kılınmıştır.
1 Müşrik erkek ve kadınların iffetleri şüphelidir ve Mü’minlerin müşriklerle evlenmeleri haramdır. 2 Bu ayetten; zinâ eden bir kimseyle iffetli birisinin evlenmesinin, tıpkı müşrik birisiyle evlenmesi gibi haram kılındığı açıkça anlaşılmaktadır. Bu âyet, cahiliyede fahişelik yapan kadınlardan bazılarının zinâ haram kılınınca yeni Müslüman olan fakir kimselere nikâh teklif etmeleri ve bunların Efendimizden bu kadınlarla evlenmek için izin istemeleri üzerina nazil olmuştur. Konuyla ilgili bazı mütalâalar şu şekildedir: 1- Hz. Aişe (r.a): “Bir kadınla zinâ eden erkekle bu âyete göre evlenilemez, haramdır.” demiştir. 2- Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali ve İbnu Mes’ud (r.a) de bu kanaattedir. 3- Hasan El-Basri: “Bu haramlık, zinâ suçu işleyip kendisine zinâ haddi uygulanan zâni ve zâniye haklarındadır. Asr-ı saadette hadd uygulanmış bir zâni, iffetli bir kadınla evlenmişti. Hz. Ali onun nikâhını reddetti” demiştir. 4- Bazıları bu hükmün Medine’de İslâm’ın ilk yıllarında geçerli olup daha sonra nesh edildiğini söylemişlerse de neshin ayetle değil de icma’ ile olduğunu belirtmişlerdir. Ancak icma’ın nâsih olamayacağı usul-i fıkıhta sabittir. Sonuç olarak, zâni ve zâniye, zinâyı helal gören veya hafife alan kimseler ise, bu küfür olacağından bunların nikâhları, kesinlikle haramdır. Çünkü âyette zânî ve zâniye, müşrik ve müşrikeye denk tutulmuştur. Ancak, bunlar zinâyı helâl gören ve hafife alan kimseler değilse iffetli Müslümanların bunlarla evlenmeleri tahrimen mekruhtur. Nikâh yapmışlarsa da bu nikâhları geçerlidir. Bk. (Elmalılı)— M. Türk
Vellezîne yermûnel muhsanâti summe lem ye’tû bi erbeati şuhedâe feclidûhum semânîne celdeten ve lâ takbelû lehum şehâdeten ebedâ(ebeden), ve ulâike humul fâsikûn(fâsikûne).
Korunan (iffetli) kadınlara (zina suçu) atıp sonra dört şahit getirmeyenlere, seksen değnek vurun ve onların şahitliklerini ebedî olarak kabul etmeyin.¹ Çünkü onlar tam fasıktırlar.
1 Buna, Kazif denir. Kazif: “Kuvvetle atmak, sözü ağzından atıvermek, dokundurmak, iffetine iftira etmek” demektir. Namuslu bir erkek veya kadına “sen zina ettin, ey zaniye...” gibi sözlerle zina suçlaması yapmak anlamında bir İslâm hukuku terimidir ve kazif büyük günahlardandır. Hz. Peygamber (s.a.v) de, kazifi, insanı helake götüren yedi unsurdan biri olarak zikretmiştir (Buhârî). Kazif’in cezası, eğer iftirayı yapan kimse hür ise seksen, köle ise kırk değnektir. İftira edilen kimsenin iffetli, hür, akıllı, baliğ ve Müslüman olması gerekir. Kişi iftira ettiğini söyleyip sonra bundan caymaya kalkarsa, bu kabul edilmez, yani kendisine ceza uygulanır. İftiradan dolayı had cezası uygulanan Müslüman tevbe etse bile, şahitliği kabul olunmaz. Ancak tevbesi sebebiyle fâsıklıktan kurtulmuş olur. Bir kâfire zina isnad edene İslâm Devletinin koyduğu bir ceza (ta’zir) varsa o uygulanır.— M. Türk
Vellezîne yermûne ezvâcehum ve lem yekun lehum şuhedâu illâ enfusuhum fe şehâdetu ehadihim erbeû şehâdâtin billâhi innehû le mines sâdıkîn(sâdıkîne).
Kendi eşlerine (zina suçu) atan ve kendileri dışında şahitleri bulunmayanların şahitlikleri ise, onlardan birisinin, kendisinin kesinlikle doğru söylediğine dâir Allah adına dört kere yemin ederek şahitlik etmesidir.— M. Türk
Vel hâmisete enne gadaballâhi aleyhâ in kâne mines sâdikîn(sâdikîne).
Beşinci (yemini) ise eğer eşi doğru söylüyorsa Allah’ın gazabının muhakkak kendisi üzerine olmasını kabul etmesidir.¹
1 Buna, İslâm Hukukunda “Lian” denilir. Eşlerine (zina suçu) atan ve kendileri dışında şahitleri bulunmayan kadın veya erkeğin, kendisinin kesinlikle doğru söylediğine dair Allah adına dört kere yemin ederek şahitlik etmesi ve beşinci (yemini) de, eğer yalan söylüyorsa, Allah’ın lanetinin kesinlikle kendisi üzerine olmasını kabul etmesi şeklindeki boşanmadır. Aynı hükümler erkekler için de uygulanır ve bu, hâkim huzurunda yapılır. Bundan sonra eşler, birbirlerinden boşanmış olurlar. İşleri Allah’a kaldığı için ikisine de zina/kazif cezâsı uygulanmaz. İffetlerinden de şüphe edilmez.— M. Türk
Ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu ve ennellâhe tevvâbun hakîm(hakîmun).
Eğer Allah size karşılıksız iyilik yapmasaydı ve size karşı merhametli olmasaydı? (haliniz nice olurdu?) Allah gerçekten tevbeleri kabul eden, hüküm ve hikmet sahibidir.¹
1 Normal zinada bir kişi bir zinayı görecek olsa, o bir yabancının zinası olduğu için kendisine bir ar gelmeyeceğinden onu örtmesi evlâ olur. Fakat eşi olduğu takdirde utanır, sabredemez, o halde başka şahit bulmak da ağırına gider. Kazif âyeti nâzil olunca Ensardan Sa’d b. Ubade ayağa kalkıp: “Bir adam karısı ile birisini görse ne olacak. Dava etse seksen sopa vurulacak ve şehadeti reddedilecek, vurup öldürürse o da öldürülecek, sükût etse utanılacak bir şeye sükût etmiş olacak, dört şahit bulup getirinceye kadar ise zinakarlar işini bitirecek, bunu bize açıkla ey Allahım!” dedi. Az sonra damadı Hilal b. Ümeyye ile karşılaştı. Ona: “Ne var?” dedi. O da: “Şer var, zevcemi Şüreyk b. Semhâ ile buldum!” dedi. Bunun üzerine ikisi birden Rasulullah’a vardılar ve durumu haber verdiler. Rasulullah kadını çağırıp sorguya çekti ve kadın inkâr etti. Ashap toplanmıştı. Kadının kocası evvelki âyete göre hadd-i kazfe mahkûm olacaktı. Hilal b. Ümeyye: “Gözlerimle gördüm, kulaklarımla dinledim, Allah biliyor ki ben sadıkım, ancak hakkı söyledim, her halde Allah’ın buna bir açıklık bahşedeceğini ümid ederim.” diyordu. Derken Rasulullah’a vahiy gelmeğe başladı ve bu lian ayetleri nâzil oldu. (Elmalılı)— M. Türk
Doğrusu (Aişe hakkında uydurulan) o iftirayı¹ getirip ortaya atanlar,² sizin içinizden bir topluluktur. Siz o (olayı) kendiniz için bir şer saymayın. Aksine o sizin için bir hayırdır. O (iftiracılardan) her bir kişiye kazandığı günâhın karşılığı (bir cezâ) onlardan (iftiranın) en büyüğünü yapana³ ise daha büyük bir azab vardır.
1 İfk: Esasından çevrilmiş, hakikati tahrif edilmiş söz, yani yalan, iftira, bühtan demektir. Bühtan da ansızın atılıp insanı üzen iftira demektir. 2 İfk hadisesi: Hz. Safvan’la, Hz Aişe’nin iffetiyle ilgili yapılan bir iftiradır. İfk, yalan ve namuslu birisinin namusu hakkında iftira etmek demektir. İfk; Peygamber (s.a.v)’in eşi Hz. Âişe hakkında münâfıklar tarafından uydurulan bir iftiradır. Buhâri, Müslim gibi ana kaynaklarda bizzat Hz. Âişe, tarafından anlatılan olayın gerçek yönü, münâfıkların Medine’de günden güne gelişen İslâm toplumunu parçalamak için Peygamberin aile mahremiyetini hedef alarak, başvurdukları bir karalama hareketidir. Peygamberimiz H.5. Yılda Mustalik Oğulları’na bir sefer düzenledi. Bu sefere münâfıklar kalabalık bir şekilde katılmışlardı. Efendimiz bu sefere Hz. Âişe’yi de götürmüştü. (Buhârî) Sefer dönüşü ordu, geceleyin bir yere konakladı. Hz. Âişe ihtiyacı için ordugâhın dışına çıktı. Döndüğünde, boynundaki gerdanlığının düşmüş olduğunu gördü. Hz. Âişe, gerdanlığı aramak için ihtiyacını giderdiği yere gitti. Bulup döndüğünde ise kendisinin devesi üzerindeki yerinde olduğu zannedilerek, ordunun oradan ayrılıp gitmiş olduğunu gördü. Orada oturup beklerken olduğu yerde uyuyup kaldı. Sonra ordunun artçısı Safvan b. Muattal kendisini görerek, hiç konuşmadan onu devesine bindirdi. Devenin yularını çekerek orduya yetiştirdi. Münafıklar bu olayı fırsat bilerek dedikoduya başladılar. Zeyd b. Rifa’ ve Abdullah b. Übeyy bu dedikoduyu besledi. Mıstah b. Üsase, Hassan b. Sâbit ve Hamne binti Cahş da bu iftira olayına karıştılar. Bu âyet indikten sonra bu şahıslara “kazif” cezâsı uygulandı. Konuyla ilgili âyet, olaydan bir ay sonra indi. Bu da Peygamberimizin eğer Allah bildirmezse ğaybı bilemeyeceğine de bir delildir. 3 Yalanın en büyüğünü yapan Abdullah b. Übeyy isimli münâfıktır.— M. Türk
Lev lâ iz semi’tumûhu zannel mu’minûne vel mu’minâtu bi enfusihim hayran ve kâlû hâzâ ifkun mubîn(mubînun).
O (iftirayı) işittiğiniz zaman, mü’min erkekler ve kadınların kendi aralarında hayırlı bir zanda bulunup: “Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?— M. Türk
Lev lâ câû aleyhi bi erbeati şuhedâ(şuhedâe), fe iz lem ye’tû biş şuhedâi fe ulâike indellâhi humul kâzibûn(kâzibûne).
(En azından) o (iftiraya) karşılık, dört şahit getirmeleri gerektiğini ve eğer şahitleri getiremezlerse Allah katında tam birer yalancı olacaklarını (bilmiyorlar mıydı?)— M. Türk
Ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu fîd dunyâ vel âhırati le messekum fî mâ efadtum fîhi azâbun azîm(azîmun).
Eğer Allah, dünyada ve âhirette size karşılıksız iyilik yapmasaydı ve size karşı merhametli olmasaydı, içerisine daldığınız bu yaygaradan dolayı size, kesinlikle çok büyük bir azab dokunurdu.— M. Türk
İz telâkkavnehu bi elsinetikum ve tekûlûne bi efvâhikum mâ leyse lekum bihî ilmun ve tahsebûnehu heyyinen ve huve indallâhi azîm(azîmun).
Zîrâ siz, o (iftirayı) dillerinizle birbirinize aktarıp duruyor, hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyor ve bunu da Allah katında çok büyük günâh olmasına rağmen, basit bir şey sanıyordunuz.— M. Türk
Ve lev lâ iz semi’tumûhu kultum mâ yekûnu lenâ en netekelleme bi hâzâ subhâneke hâzâ buhtânun azîm(azîmun).
(Sizin o iftirayı) işittiğiniz zaman: “bu konuda konuşmamız bize yakışmaz. Hâşâ kesinlikle olmaz. Bu, büyük bir iftiradır” demeniz gerekmez miydi?— M. Türk
İnnellezîne yuhıbbûne en teşîal fâhışetu fîllezîne âmenû lehum azâbun elîmun fîd dunyâ vel âhırah(âhırati), vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
İnananlar içerisinde edepsizliğin (fuhşun) yaygınlaşmasından hoşlananlara, dünyada da¹ âhirette de acıklı bir azab vardır. (Bunun sebebini) Allah bilir, siz ise bilemezsiniz.
1 Bunların dünyalık cezâsı “kazif”tir. (Yani 80 değnek ve ebedî olarak şâhitliklerinin kabul edilmemesidir.)— M. Türk
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey îman edenler! Şeytanın peşinden gitmeyin, kim şeytanın peşinden giderse (şunu iyi bilsin ki) gerçekten o, aşırı çirkinlikleri ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın üzerinizde lütfu ve rahmeti olmasaydı, sizden hiç biriniz ebedî olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah dilediğini temize çıkarır. Şüphesiz Allah (söylediklerinizi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) tam bilendir.— M. Türk
Ve lâ ye’teli ulul fadlı minkum ves seati en yu’tû ulil kurbâ vel mesâkîne vel muhâcirîne fî sebîlillâh(sebîlillâhi), vel ya’fû vel yasfehû, e lâ tuhıbbûne en yagfirallâhu lekum, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Sizden, ihsan sahibi ve varlıklı olanlar,¹ yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere sadaka vermemeye yemin etmesinler, kusurlarını affetsinler ve onları hoş görsünler. Yoksa siz, Allah’ın sizi bağışlamasını istemiyor musunuz? (Hâlbuki) Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
1 Burada kastedilen şahıs Hz. Ebû Bekir’dir. Bu âyet Hz. Ebû Bekir’in “ifk hadisesinden” sonra hem fakir hem de akrabası olan Mıstah’a ifk hadisesine karışmasından dolayı, önceki gibi yardım etmeyeceğine yemin etmesi sebebiyle indirilmiştir. Bu âyet indikten sonra Hz. Ebû Bekir, Mıstah’ı affetmiş, Mıstah’a önceki gibi yardım etmeye başlamış hatta daha da fazla vermiştir.— M. Türk
İnnellezîne yermûnel muhsanâtil gâfilâtil mu’minâti luınû fid dunyâ vel âhırati ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Namuslu, fuhşu aklından bile geçirmeyen,¹ Müslüman kadınlara (zina suçu) atanlar, dünyada da âhirette de lanetlenmişlerdir. Ve onlar için büyük bir azab vardır.²
1 Burada (الْغَافِلَاتُ)sıfatı övme sıfatlarındandır. Yani Peygamberin hanımları gibi fenalıktan tamamen gafil, öyle bir şeyi asla hatırlarından dahi geçirmez, imanlı hanımlar demektir. Bu sıfatı mu’tarıza olarak alıp da “dalgınlık ve dikkatsizlik etmiş olsalar dahi” şeklinde yapılan tercümeler tamamen keyfidir. 2 Hz Peygamber (a.s), Hz. Aişe’nin yanında otururken 23 ten 26. âyete kadar olan âyetler inince Peygamberimiz alnındaki terleri silerek “müjdeler olsun ey Aişe” dedi ve âyetleri okudu. Bunun üzerine Hz. Aişe de “Sana değil aziz ve celil olan Allah’a hamd ederim” dedi. (Özetle-Ahmed b. Hanbel)— M. Türk
Yevme izin yuveffîhimullâhu dînehumul hakka ve ya’lemûne ennallâhe huvel hakkul mubîn(mubînu).
İşte o gün (âhirette) Allah, onlara hak ettikleri cezâyı eksiksiz verecektir ve onlar da Allah’ın gerçekten (dediğini yapan bir) Hak olduğunu anlayacaklardır.— M. Türk
El habîsâtu lil habîsîne vel habîsûne lil habîsât(habîsâti), vet tayyibâtu lit tayyibîne vet tayyibûne lit tayyibât(tayyibâti), ulâike muberraûne mimmâ yekûlûn(yekûlûne), lehum magfiretun ve rızkun kerîm(kerîmun).
Kötü kadınlar (ve pis işler), kötü erkeklere; kötü erkekler, kötü kadınlara; iyi ve temiz kadınlar, iyi ve temiz erkeklere; iyi ve temiz erkekler de iyi ve temiz kadınlara (yaraşır). Bunlar,¹ o (iftiracıların) demekte olduklarından uzaktırlar. Bunlar için Allah’tan bir bağışlanma ve (âhirette) üstün bir rızık (olan cennet) vardır.
1 Bunlar, Hz. Aişe ve Hz. Safvan’dır.— M. Türk
Ey îman edenler! Evlerinizin dışında başkalarının evlerine (veya odalarına), sakın izin almadan ve (ev halkına) selâm vermeden girmeyin.¹ Eğer öğüt alıp düşünürseniz bu sizin için daha hayırlıdır.²
1 İsti’nâs: Başkasının evine izinsiz girmek gasp sayılacağından hukuken haram olduğu gibi kendi mülkü olan, dinen girme hakkı bulunan eve ve odalara habersiz ve selâmsız girivermek de edeben ve diyaneten yasaktır. Buradaki “isti’nas”ı izin istemek diye tefsir edenler olduğu gibi evin girmeğe müsait olup olmadığını bilmeğe çalışmak veya insan bulunup bulunmadığını öğrenmek manalarıyla tefsir edenler de olmuştur. Ebû Eyyub (r.a): “Ey Allah’ın Rasulu! İsti’nas nedir?” dedik, O da: “öksürerek, tesbih ve tekbir ile ev halkını haberdar etmektir. Teslim de esselâmüaleyküm demektir.” buyurdular, dedi. Evlere girerken izin isteme üç defa olur. Birincisi duyurmak, ikincisi hazırlanmalarına müsaade etmek, üçüncüsü ise izin verirler veya reddederlerse ona göre eve girmek veya girmemektir. Bu üç izin talebi birbiri ardı sıra söylenmeyip aralarında biraz fâsıla ile yapılmalı ve üçüncüsünde cevap verilmezse dönmelidir. Şiddetle kapı çalmak, hane sahibine bağırmak ise haramdır. İzin isterken yüzünü kapıya karşı tutup durmamalı, sağa veyahut sola yönelmelidir. Adamın biri Peygamber Efendimize: “Evine girerken annemden de izin isteyecek miyim?” dedi. O da: “evet” dedi. O adam: “Onun benden başka hizmet edeni yok. Her girişimde izin mi alayım” deyince, Efendimiz: “Ananı üryan görmeyi arzu eder misin?” buyurdu. Adam: “hayır” deyince de: “öyle ise izin al” buyurdular. Cahiliyye ahalisi birinin evine vardıklarında harem saygısı gözetmedikleri gibi selâm duâsını da bilmezler, bunun yerine; “sabahınız hayat olsun” veya “hayr olsun”, “akşamınız hayat olsun” gibi sözler söylerlerdi. (Elmalılı) 2 Ensardan bir kadın gelerek Peygamber Efendimize: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bazen ben evimde babamın da oğlumun da görmesini istemediğim bir durumda oluyorum. Ben bu durumda iken babam veya aile fertlerimden bazı erkeklerin evime girmeleri eksik olmuyor. Bu durumda ben ne yapayım?” diye sorması üzerine bu âyet indi. (Vâhidî)— M. Türk
Fe in lem tecidû fîhâ ehaden fe lâ tedhulûhâ hattâ yu’zene lekum ve in kîle lekumurciû ferciû huve ezkâ lekum, vallâhu bimâ ta’melûne alîm(alîmun).
Eğer orada (izin verecek) kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar artık oraya girmeyin ve eğer size (izin istedikten sonra) “dönün” denilirse, siz de (gücenmeden) dönün. Bu sizin için daha iyidir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.— M. Türk
Leyse aleykum cunâhun en tedhulû buyûten gayre meskûnetin fîhâ metâun lekum, vallâhu ya’lemu mâ tubdûne ve mâ tektumûn(tektumûne).
İçerisinde (aile) oturmayan¹ ve menfaatiniz bulunan evlere² (izinsiz) girmenizde sizin için bir sakınca yoktur. (Unutmayın ki) Allah, açıktan yaptıklarınızı da saklamakta olduklarınızı da bilir.³
1 Umuma açık han, dükkân ve terk edilmiş evler gibi. 2 Yani içlerinde her hangi bir şekilde girme hakkınız bulunan evler, odalar demektir ki han, hamam, dükkân gibi umuma açık olan yerlere, harap evlere ve kendi evi dâhilinde başkalarının ikametine mahsus olup da içinde kimse bulunmayan odalara, demektir. Ancak icara verilerek kullanma hakkı geçici olarak devredilen yerler için önceki ayetin hükmü geçerlidir. 3 Rivayet olunduğuna göre Ebû Bekir (r.a.)’ın Efendimize: “Ey Allah’ın Rasulü! Biz ticaret için çeşitli yerlere gider ve hanlarda konarız, izin verilmedikçe oralara girmeyelim mi?” demesi üzerine bu ayet indirildi. (Elmalılı)— M. Türk
Kul lil mu’minîne yaguddû min ebsârihim ve yahfezû furûcehum, zâlike ezkâ lehum, innellâhe habîrun bimâ yasneûn(yasneûne).
Müslüman erkeklere söyle: “Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar, ırzlarını¹ korusunlar. İşte bu, onlar için daha iyidir ve gerçekten Allah onların yaptıklarından tamamen haberdardır.”
1 Ferc: İki şey arasındaki açıklık demektir. Bu suretle gerek erkek gerek dişi insanın bacaklarının arasındaki açıklık için de kullanılır. Buna lisanımızda “apış arası” denir ve bu tabir ile avret mahallinden kinaye edilir. Kur’an’da ferc kelimesi hem erkek hem de dişi için kullanılmıştır. Yani kadın ve erkeğin avret mahalli demektir. Erkeklerin örtmesi gereken avret mahalli göbekle diz kapağı arasıdır. Vücudun diğer kısımlarını örtmek ise müstehabtır. Kadınlarda da bundan sonraki âyetin delâletiyle avret mahalli tepeden topuğa kadardır.— M. Türk
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar