Rad 43 Ayet Medine · الرعد
13

Rad

Gök Gürültüsü · Medine
13
Gök Gürültüsü · Medine
الرعد
43
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
الٓمٓرٰ ۠تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِۜ وَالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ ١
Elif lâm mim râ tilke âyâtul kitâb(kitâbi), vellezî unzile ileyke min rabbikel hakku ve lâkinne ekseren nâsi lâ yu’minûn(yu’minûne).
Elif, lâm, mîm, râ. (İşte) bunlar, o kitabın âyetleridir ve sana Rabbinden indirilen (bu kitap) gerçeğin ta kendisidir. Fakat insanların pek çoğu (ona) inanmazlar.— M. Türk
13:1
2
اَللّٰهُ الَّذ۪ي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ ٢
Allâhullezî refeas semavâti bi gayri amedin terevnehâ summestevâ alel arşı ve sehhareş şemse vel kamer(kamere), kullun yecrî li ecelin musemmâ(musemmen), yudebbirul emre yufassılul âyâti leallekum bi likâi rabbikum tûkınûn(tûkınûne)."
Allah; görüp durduğunuz gökleri direksiz olarak¹ yükseklere kaldıran, sonra kâinatın (arşın) yönetimini hâkimiyeti altına alan,² her biri belirlenmiş bir süreye kadar dönen güneş ile ayı (kendisine) boyun eğdiren, her işi idare edip duran³ ve belki Rabbinize kavuşacağınıza tam olarak inanırsınız diye âyetleri açıklayandır. 1 Âyetin bu bölümü: “...görünmez direklerle...” diye de tercüme edilebilir. 2 İstiva etmek: Yarattığı kâinatın her türlü idaresini hükmü altına alarak hükmünü ve saltanatını icraya başlamak demektir. Konu ile ilgili olarak Bk. (A’raf: 54, Yunus: 3) 3 (يُدَبِّرُ) fiilinin şimdiki/geniş zaman kipinde olması; Allah’ın yaratmasının olup-bitmiş bir şey olmayıp, sürekli olduğunu ve her an devam edip-durduğunu gösterir. Bk. (Yunus: 3)— M. Türk
13:2
3
وَهُوَ الَّذ۪ي مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْهَاراًۜ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ ف۪يهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ٣
Ve huvellezî meddel arda ve ceale fîhâ revâsiye ve enhârâ(enhâren), ve min kullis semerâti ceale fîhâ zevceynisneyni yugşil leylen nehâr(nehâre), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
(Ve O Allah) yeryüzünü enine boyuna döşeyen, onda sâbit dağlar ve ırmaklar yaratan, orada ürünlerin her birinden iki eş¹ yaratan, geceyi gündüze bürüyendir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için ibretler vardır. 1 Zevceyn: Yani iki zevç (eş), erkek ve dişi gibi iki ayrı cinsten meydana gelmiş çift demektir. Bunun bir de ayrıca “isneyn” diye “iki” sayısıyla sıfatlanması te’kid veya ikişer ikişer anlamına olduğu söyleniyorsa da bunun bir bölünme olması daha açıktır. Her meyvenin çiçeğinde hayvanların erkek ve dişisi durumunda bir çift eş vardır ki, o meyve işte bunların çiftleşmesinden meydana gelir. Nitekim “Ve rüzgârları aşılayıcı olarak gönderip, (bulutları aşılayarak) gökten su indirdik ve sizleri onunla suladık.” (Hicr: 22) buyurulmuştur. Sonra bu zevceyn de ayrıca iki kısımdır: Bir kısmı erkeği başka kaynakta, dişisi başka kaynakta olmak üzere ayrı ayrı iki ağaçta bulunan incir ve hurma gibi. Bir kısmı da hem erkeği, hem dişisi aynı çiçekte bulunur ve döllenmeyi kendi bünyesi içinde yapar, çoğunlukla çiçekler böyledir. (Elmalılı)— M. Türk
13:3
4
وَفِي الْاَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ اَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخ۪يلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقٰى بِمَٓاءٍ وَاحِدٍ۠ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلٰى بَعْضٍ فِي الْاُكُلِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ٤
Ve fîl ardı kıtaun mutecâvirâtun ve cennâtun min a’nâbin ve zer’un ve nahîlun sınvânun ve gayru sınvânin yuskâ bi mâin vâhid(vâhidin), ve nufaddılu ba’dehâ alâ ba’dın fîl ukul(ukuli), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
Yeryüzünde birbirine komşu olan kıtalar, aynı su ile sulandığı halde ürünlerini birbirinden farklı kıldığımız¹ üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalar da vardır. Şüphesiz bunlarda, aklını kullanan bir topluluk için ibretler vardır. 1 “Ürünlerini birbirinden farklı kıldığımız” demek; renkleri, tatları, şekilleri birbirine benzemeyen meyveler demektir. Bu da tabiatın Allah tarafından her an yeniden yaratıldığını ve bunun sürekliliğini ve istikrarını göstermektedir.— M. Türk
13:4
5
وَاِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ الْاَغْلَالُ ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٥
Ve in ta’ceb fe acebun kavluhum e izâ kunnâ turâben e innâ le fî halkın cedîd(cedîdin), ulâikellezîne keferû bi rabbihim, ve ulâikel aglâlu fî a’nâkıhim, ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
(Ey Muhammed!) Eğer şaşacaksan, asıl onların: “Biz toprak olduktan sonra gerçekten yeniden mi yaratılacağız?” demelerine şaş. İşte onlar hem Rablerini inkâr eden, hem boyunlarına (ateşten) halkalar geçirilen ve hem de içerisinde ebedî kalacakları cehennemin dostları olanlardır.— M. Türk
13:5
6
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى ظُلْمِهِمْۚ وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَد۪يدُ الْعِقَابِ ٦
Ve yesta’cilûneke bis seyyieti kablel haseneti ve kad halet min kablihimul mesulât(mesulâtu), ve inne rabbeke lezû magfiretin lin nâsi alâ zulmihim, ve inne rabbeke le şedîdul ıkâb(ıkâbi).
(Onlar) kendilerinden önce nice (helâk) örnekleri gelip geçtiği halde (hâlâ) senden, iyilikten önce kötülüğü çabuklaştırmanı istiyorlar. (Şunu iyi bilsinler ki) Rabbin, insanların zulmüne karşılık af sahibi¹ (olduğu gibi) senin Rabbin, cezâsı çok şiddetli olandır da... 1 Yani; onlar isyan ile kendilerine yazık ederlerken, Allah onları hemen hesaba çekivermez, günâhlarını örter. Böylece tevbelerine zaman bırakır, rahmetini gazabının önüne alır. Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları hemen cezâlandırsaydı dünyada kimse kalmazdı. Bk. (Fâtır: 45)— M. Türk
13:6
7
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟ ٧
Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihî), innemâ ente munzirun ve li kulli kavmin hâd(hâdin).
Kâfirler: “Ona Rabbinden bir mûcize indirilseydi olmaz mıydı?” diyorlar. (Ey Muhammed!) sen sadece bir uyarıcısın¹ ve bütün topluluklar için bir yol gösterici (hâdî) vardır... 1 Yani; sen ancak bir uyarıcısın, onları hidâyetle yola getirecek değilsin.— M. Türk
13:7
8
اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى وَمَا تَغ۪يضُ الْاَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُۜ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ ٨
Allâhu ya’lemu mâ tahmilu kullu unsâ ve mâ tegîdul erhâmu ve mâ tezdâd(tezdâdu), ve kullu şey’in indehu bi mıkdâr(mıkdârin).
...(O da) Allah’tır.¹ (O Allah) her dişinin neye gebe olduğunu,² ana karınlarının neyi eksiltip neyi artırdığını³ bilir. Onun katında her şeyin bir ölçüsü vardır. 1 Bu âyetin başındaki “Allah” lâfzı, önceki âyetteki “hâdî” kelimesinden bedeldir. Çünkü Allah’tan başka Peygamberler de dâhil hiçbir “hâdî” yoktur. Bk. (A’raf: 186, Furkan: 31) 2 “Her dişinin neye gebe olduğunu” demekten; hangi tohumdandır, helâlden midir? Haramdan mıdır? Erkek midir? Dişi midir? Yaşayacak mı yaşamayacak mı? İleride Müslüman mı olacak? Yoksa kâfir mi? gibi şeyler anlaşılırsa da asıl kastedileni en iyi Allah bilir. 3 “Ana karınlarının neyi eksiltip neyi artırdığını” demekten; taşıdığı şeyden neyi sakatlar neyi tamamlar? Vakti erken mi geç mi olur? Adedi bir mi, iki veya daha fazla mı olur? gibi şeyler anlaşılabilirse de kastedileni en iyi Allah bilir.— M. Türk
13:8
9
عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالِ ٩
Âlimul gaybi veş şehâdetil kebîrul muteâl(muteâli).
O, görülmeyeni de görüleni de bilir. O büyüktür, her şeyden yücedir.¹ 1 Bunlar gizli olan bilgilerdir ve bunları ancak Allah bilir. Bu bilgiler ise; “kıyamet’in zamanı, yağmurun yağdırılması, rahimlerde olan, bir kimsenin yarın ne kazanacağı ve kimin nerede öleceğidir.” Bunlara “muğayyebat-ı hamse” denir. Muğayyebat-ı hamse ile ilgili olarak Bk. (Lokman: 34)— M. Türk
13:9
10
سَوَٓاءٌ مِنْكُمْ مَنْ اَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِه۪ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِالَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ ٠١
Sevâun minkum men eserrel kavle ve men cehere bihî ve men huve mustahfin bil leyli ve sâribun bin nehâr(nehâri).
(O Allah’ın ilmi karşısında,) sizden sözü(nü) saklayanla onu açığa vuran ve gece(nin karanlığında) gizlenenle güpegündüz (açıkça ortalıkta) gezen eşittir.¹ 1 Yani hepsini işitir ve bilir.— M. Türk
13:10
11
لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءاً فَلَا مَرَدَّ لَهُۚ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَالٍ ١١
Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde leh(lehu), ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).
O (insanın) önünde ve arkasında onu Allah’ın emriyle koruyan (melekler) vardır.¹ Bir toplum, (tek tek) kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah da onların durumlarını değiştirmez.² Eğer Allah bir topluluğun helâkini isterse, onu engelleye-cek hiç bir güç yoktur. Zâten onların, On-dan başka koruyucuları da yoktur. 1 Âyetin bu bölümü: “...O (insanın) önünde ve arkasında onun (ne yaptığını) kayıt altına alan ve (ne olduklarını Allah’ın bildiği) varlıklar vardır...” şeklinde de tercüme edilebilir. 2 İslâm’da fert ve toplum birbirinden sorumludur, Allah’ın va’di şarta bağlıdır ve İslâm’ın toplumu değiştirme yasası böyledir. Eğer bir toplum “Allah’tan yaşayışlarının değişmesini” istiyorsa tek tek kendi durumlarını değiştirerek toplumsal duâsını yapmak zorundadır. Bk. (Enfâl: 53)— M. Türk
13:11
12
هُوَ الَّذ۪ي يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفاً وَطَمَعاً وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَۚ ٢١
Huveellezî yurîkumul berka havfen ve tamean ve yunşius sehâbes sikâl(sikâle).
Size hem korku, hem de umut kaynağı olarak şimşeği gösteren, (yağmur yüklü) ağır bulutları yaratan, (sadece) O (Allah)’tır.¹ 1 Bu ayette temsili bir istiare düşünülebilir. Yani Allah, size şimşeği çaktırır ve onu size gösterir. Siz de onu görünce hem korkarsınız, hem de ümide kapılırsınız. Yani yıldırım düşmesinden korkarsınız, hem de o karanlıkları yaran parlamasından neşelenir, arkasından rahmet bekler, bereket ümit edersiniz. Bu durum tıpkı şuna benzer. Kur’ân ve özellikle bu sûre de böyledir. Allah hafif buhar zerreciklerinden havaya yükselmiş, yağmurla dolu olan ağır bulutlar meydana getirir. O bulutlarla kurumuş topraklara can verir. Orada nadide bitkiler bitirir. Aynen bunun gibi toplumlara peygamberler gönderir. Onlar birer ikişer iman eden mü’minlerle yağmur dolu bulutlar gibi gönülleri dopdolu olan mümin toplumlarını oluşturur da onlar küfür kuraklığındaki toplumlardan Allah’ın izni ve bereketiyle nadide imanlı toplumlar oluşturur. En doğrusunu Allah bilir.— M. Türk
13:12
13
وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُص۪يبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ وَهُوَ شَد۪يدُ الْمِحَالِۜ ٣١
Ve yusebbihur ra’du bi hamdihî vel melâiketu min hîfetih(hîfetihî), ve yursilus savâıka fe yusîbu bihâ men ye?âu ve hum yucâdilûne fillâh(fillâhi), ve huve ?edîdul mihâl(mihâli).
Gök gürültüsü de melekler de Onun korkusundan dolayı Onu hamd ile tesbih eder. (Allah) kendisiyle uğraşanlardan dilediğine yıldırımlar gönderip onlarla o kimseleri yakar. Çünkü O, cezâsı pek şiddetli olandır.— M. Türk
13:13
14
لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّۜ وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَج۪يبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ اِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ اِلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِه۪ۜ وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ ٤١
Lehu da’vetul hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yestecîbûne lehum bi şey’in illâ kebâsitı keffeyhi ilâl mâi li yebluga fâhu ve mâ huve bi bâligıhî, ve mâ duâul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
Mutlak doğru olan duâ, yalnız Ona (yapılan duâ)dır.¹ Onların Allah’ı bırakıp da yalvardıkları kimseler ise onlara hiç bir şekilde cevap veremezler.² Onlar (tıpkı) suyun ağzına gelmesi için, suya doğru (ağzını değil de) iki avucunu uzatan kimse gibidir. Oysa (böyle yaptığı müddetçe) o (kimse) o (su)ya asla ulaşamaz ki! İşte o kâfirlerin duâsı böyle boşuna uğraşmaktan başka (bir şey) değildir. 1 Âyetin bu bölümü: “...hak dine olan davet, ancak Ona olan davettir.” şeklinde de tercüme edilebilir. Bk. (Bakara: 186) 2 Yani, onların Allah’tan başka dua ettikleri kimseler, putlar, mübarek saydıkları, yardım diledikleri ve imdada çağırdıkları kişiler onlara hiçbir şeyle karşılık veremezler, hiçbir dilediklerini yerine getiremezler. Bu âyetteki mânâyı yalnızca putlara ait görmek ifadenin dış görünüşüne de aykırı düşer. Şu halde burada yalnızca şuursuz putların değil, Allah’ın dışında tanrılaştırılan birtakım liderler, şeyhler, mollalar, efendiler veya şahısların da o cansız putlar, mezarlar, türbeler, tekkeler, yatırlar gibi hiçbir duaya icabet edemeyecekleri, Allah’ın iradesi olmadan hiçbir isteği yerine getiremeyecekleri gayet aşikârdır.— M. Türk
13:14
15
Secde
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ ۩ ٥١
Ve lillâhi yescudu men fis semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve zilâluhum bil guduvvi vel âsâl(âsâli). (SECDE ÂYETİ)
Göklerde ve yerde kim varsa,¹ ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah akşam (sürekli olarak) sadece Allah’a secde eder. 1 (مَنْ) akıllılara delalet ettiği için, buradaki secde edenlerden kastedilen akıllı varlıklardır.— M. Türk
13:15
16
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعاً وَلَا ضَراًّۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ ٦١
Kul men rabbus semâvâti vel ard(ardı), kulillâh(kulillâhu), kul e fettehaztum min dûnihî evliyâe lâ yemlikûne li enfusihim nef’an ve lâ darrâ(darren), kul hel yestevil a’mâ vel basîru em hel testevîz zulumâtu ven nûr(nûru), em cealû lillâhi şurekâe halakû ke halkıhî fe teşâbehel halku aleyhim, kulillâhu hâliku kulli şey’in ve huvel vâhidul kahhâr(kahhâru).
(Ey Muhammed! O kâfirlere): “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” de (ve onların cevabını beklemeden) “Allah’tır.” de. (Bir de onlara): “(demek) Onu bırakıp kendilerine fayda ve zarar (bile) veremeyen ilâhlar mı edindiniz?” de. (Tekrar onlara): “Görmeyenle gören, hiç eşit olur mu? Veya karanlıklarla nur, hiç eşit olur mu?” de.¹ Yoksa (o müşrikler) Allah’a, Onun gibi yaratan ortaklar buldular da bunların yaratmasını Allah’ın yaratmasına mı benzettiler?² (Ve onlara): “Allah her şeyin yaratıcısıdır ve O tektir, mükemmel güç sahibidir” diye söyle. 1 Burada; görmeyenler, karanlığa, görenlerse, nura benzetilerek leff-i neşr-i müretteb sanatı vardır. 2 Allah’ın yarattığı ile onların yarattıkları fark olunamayacak derecede birbirine benzedi de şüphede mi kaldılar? Böyle bir ihtimâl hiç olur mu? Müşriklerin hatalarının esas sebebi işte budur.— M. Türk
13:16
17
اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَداً رَابِياًۜ وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ ٧١
Enzele mines semâi mâen fe sâlet evdiyetun bi kaderihâ fahtemeles seylu zebeden râbiyâ(râbiyen), ve mimmâ yûkıdûne aleyhi fîn nâribtigâe hılyetin ev metâın zebedun misluh(misluhu), kezâlike yadribullâhul hakka vel bâtıl(bâtıle), fe emmez zebedu fe yezhebu cufâ’(cufâen), ve emmâ mâ yenfaun nâse fe yemkusufîl ard(ardı), kezâlike yadrıbullâhul emsâl(emsâle).
(Allah) gökten bir su indirince dereler alabildiğince çağlayıp akarken, selin üzerinde bir köpük oluşur. (Bir de) ziynet eşyası veya bir âlet yapmak için ateşte erittikleri (madenlerde)¹ de bunun gibi bir köpük vardır. İşte Allah, hak ile bâtıla böyle misal verir. (Bâtıla benzetilen) köpüğe gelince, o yok olur gider,² (hakka benzetilen) insanların faydalandığı şey ise, yerdekalır.³ İşte Allah örnekleri böyle (yerli yerince) verir. 1 Yani Allah, sudan başka yeryüzüne altın, gümüş, bakır, demir gibi bir takım madenler de indirmiştir. 2 Hak galip gelip çağlarken, her ne kadar bâtıl bazen yüze çıkarsa da sonunda köpük gibi atılır, söner gider. 3 Bu âyette; Allah’ın indirdiği su vahiy bilgisine, insanların erittikleri madenler, esas bilgiden çalışmalarla elde edilen ictihadî bilgilere, köpükler ise zaman zaman kâfirlerin yeryüzünde güç sahibi olmalarına benzetilmiştir.— M. Türk
13:17
18
لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟ ٨١
Lillezînestecâbû li rabbihimul husnâ, vellezîne lem yestecibû lehu lev enne lehum mâ fîl ardı cemîan ve mislehu meahu leftedev bih(bihî), ulâike lehum sûul hısâbi ve me’vâhum cehennem(cehennemu), ve bi’sel mihâd(mihâdu).
Rablerinin davetini kabul edenlere en güzel gaye (olan cennet) vardır. Onun davetini kabul etmeyenler ise yeryüzünde olanların tamamı ve bunların bir katı daha kendilerinin olsa, hepsini verip (azaptan) kurtulmak isterlerdi. Hesabın en kötüsü onlar içindir. Onların barınma yerleri ise yatakların en kötüsü olan cehennemdir.— M. Türk
13:18
19
اَفَمَنْ يَعْلَمُ اَنَّـمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ اَعْمٰىۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِۙ ٩١
E fe men ya’lemu ennemâ unzile ileyke min rabbikel hakku ke men huve a’mâ, innemâ yetezekkeru ûlul elbâb(elbâbi).
Rabbinden sana indirilen (Kur’an)’ın mutlak doğru olduğunu bilen kişi, hiç (hakkı) görmeyen kimse gibi olur mu? (Elbette olmaz.) Bunu ancak temiz akıl sahibi olan kimseler, idrak ederler.¹ 1 Bu âyetin Hz. Hamza ile Ebû Cehil, Hz. Ömer ile Ebû Cehil, Hz. Ammar b. Yâsir ile Ebû Cehil hakkında nâzil olduğu rivâyet olunmaktadır. (Kurtubî)— M. Türk
13:19
20
اَلَّذ۪ينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَلَا يَنْقُضُونَ الْم۪يثَاقَۙ ٠٢
Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar Allah’a (yaratılışlarında verdikleri tevhit) sözünü yerine getiren¹ ve (Allah’a verdikleri) hiçbir sözden caymayan kimselerdir. 1 Yani; Araf: 172. Ayette belirtilen: “Rabbin Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şâhit tuttu ve: “Ben, elbette sizin Rabbinizim. Öyle değil mi?” dedi. (Onlar da): “Evet! Sen bizim Rabbimizsin (biz buna) şâhit olduk,” dediler.” sözünü yerine getirenler…— M. Türk
13:20
21
وَالَّذ۪ينَ يَصِلُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُٓوءَ الْحِسَابِۜ ١٢
Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
(Yine) onlar Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten,¹ Rablerine hakkıyla saygı gösteren ve kötü hesaptan çok korkan, kimselerdir. 1 Hakka hukuka riayet ederler. Allah’la, peygamberle ve akrabalarla ilgiyi kesmezler, Âlimlerin, hısım-akrabanın, komşunun ve bütün müminlerin, gayr-i müslimlerin ve bütün insanların, hayvanların, bütün canlıların, bitkilerin ve cansızların hukukuna riayet ederler.— M. Türk
13:21
22
وَالَّذ۪ينَ صَبَرُوا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِۙ ٢٢
Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
(Ve yine) onlar sadece Rablerinin rızasını isteyerek sabreden, namazı dosdoğru ve devamlı kılan, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak eden ve kötülüğü iyilikle savan¹ kimselerdir. Şu (dünya) yurdunun sonucu (olan âhiret saadeti) sadece onlar içindir. 1 Bu âyete göre, saldırgana aynıyla mukabele, bir azimet değil ruhsattır. Ve kötülüğe kötülükle mukabele için değil, saldırganın kötülüğünü engellemek üzere meşru’dur. Yoksa zarara zarar, şerre şer ile karşılık vermek câiz değildir.— M. Türk
13:22
23
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍۚ ٣٢
Cennâtu adnin yedhulûnehâ ve men salaha min âbâihim ve ezvâcihim ve zurriyyâtihim vel melâiketu yedhulûne aleyhim min kulli bâb(bâbin).
(O mutlu sonuç ise;) Adn cennetleridir. Onların babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi olanlar da (cennetlere) girerler. Melekler de her bir kapıdan onların yanına girerler.— M. Türk
13:23
24
سَلَامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِۜ ٤٢
Selâmun aleykum bi mâ sabertum fe ni’me ukbed dâr(dâri).
(Ve onlara): “Sabrettiğiniz için Allah’ın selamı üzerinize olsun. (Dünya) yurdunun sonucu (olan âhiret saadeti) ne güzeldir.” derler.— M. Türk
13:24
25
وَالَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۙ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ ٥٢
Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale ve yufsidûne fîl ardı ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr(dâri).
Allah’a (yaratılışlarında) verdikleri (tevhit) sözünü bozan, Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri yerine getirmeyen ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar var ya; (Allah’ın) laneti de en kötü yurt (olan cehennem de) onlar içindir.— M. Türk
13:25
26
اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ وَفَرِحُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا مَتَاعٌ۟ ٦٢
Allâhu yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir(yakdiru), ve ferihû bil hayâtid dunyâ, ve mal hayâtud dunyâ fîl âhıreti illâ metâ’u(metâun).
Allah rızkı dilediğine genişletir ve (dilediğine) de daraltır. O (kâfirler) hep dünya hayatıyla avundular. Hâlbuki âhiret hayatının yanında dünya hayatı, çok basit bir şeydir.— M. Türk
13:26
27
وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ اَنَابَۚ ٧٢
Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
Kâfirler: “O (Peygambere) Rabbinden bir mûcize indirilse olmaz mıydı?” diyorlar. (Ey Muhammed! Sen de onlara): “Şüphesiz Allah dilediğini şaşırtır, kendisine hakkıyla yöneleni¹ de hak yola yöneltir.” de. 1 İnâbe: Hakk’a teslimiyetle yönelmek ve Hakk’ın âyetlerini derinden derine düşünerek O’na dönmek ve tevbe etmek, hayır nöbetine girmek demektir. Binaenaleyh hidayetin şartı, nefsin istek ve iradesinden çıkıp, Allahu Teâlâ’nın iradesine yönelmek, O’na teslim olmak ve bağlanmak demek olan cüz’î iradedir. Her kişinin ömründe, ömürler birbirine eşit olmasa bile, kendisine verilmiş olan bir süre söz konusudur. O süre içinde hidayeti seçmek için kendisine bir imkân tanınmış demektir. İşte ömür denilen süre içinde hidayeti veya dalaleti seçmek kulun tercihine bırakılmıştır. Bu süre içerisinde tercihini iyi kullanıp Hakk’a boyun eğmeyenler için dalalet, artık cebrî ve vazgeçilemez bir huy halini alır ki, daha sonra hidayeti arzu etse de kolay kolay buna muvaffak olamaz.— M. Türk
13:27
28
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِۜ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ ٨٢
Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
İşte bunlar, îman eden ve kalpleri Allah’ın zikriyle¹ huzur bulanlardır.² Şunu iyi bilin ki; kalpler sadece Allah’ı anmakla huzur bulur. 1 Burada zikirden maksat; (Enbiyâ: 21, Hicr: 9, Fussilet: 41.) âyetlerine göre de Kur’an’dır. Yani bunlar îman etmek için Allah’ın özel zikri olan Kur’an’dan daha büyük bir zikir, delil, âyet ve mûcize olamayacağını bilirler, kalpleri bununla huzur bulur ve Kur’an’ın dışında başka deliller, zikirler ve mûcizeler aramazlar.— M. Türk
13:28
29
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبٰى لَهُمْ وَحُسْنُ مَاٰبٍ ٩٢
Ellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti tûbâ lehum ve husnu meâb(meâbin).
Ne mutlu!¹ O (Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara (ve onların) varacakları o güzel yurda.² 1 Tûbâ: Habeş veya Hind lisanında cennetin adıdır. Cennette bir ağacın ismi olarak da rivayet edilir. Lügat anlamı itibariyle “Tuba” kelimesinin “atyeb” kelimesinin müennesi “hüsna” gibi müennes ismi tafdîl olarak; “en güzel kokulu” anlamına gelir. Bir de; gizli (حَاصِلٌ) kelimesinin haberi olarak kullanılan zarf olur ve “ne mutlu!” demektir. 2 Bu âyet; “En mutlu hayat ve en güzel yurt, inanan ve (inandığı) iyi işleri yaşayanlaradır.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
13:29
30
كَذٰلِكَ اَرْسَلْنَاكَ ف۪ٓي اُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَٓا اُمَمٌ لِتَتْلُوَ۬ا عَلَيْهِمُ الَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِۜ قُلْ هُوَ رَبّ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ مَتَابِ ٠٣
Kezâlike erselnâke fî ummetin kad halet min kablihâ umemun li tetluve aleyhimullezî evhaynâ ileyke ve hum yekfurûne bir rahmân(rahmâni), kul huve rabbî lâ ilâhe illâ hû(hûve), aleyhi tevekkeltu ve ileyhi metâb(metâbi).
(Ey Muhammed!) işte Biz seni, kendisinden önce nice ümmetler gelip geçen ve Rahman’ı inkâr eden bir ümmete sana vahyettiğimiz (Kur’an’)ı okuman için gönderdik. (Onlara): “O benim Rabbimdir, ondan başka ilâh yoktur. Ben sadece Ona tevekkül ettim ve yönelişim de sadece Onadır.” de.— M. Türk
13:30
Yükleniyor...
Rad
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle