Yusuf 111 Ayet Mekke · يوسف
12

Yusuf

Yusuf · Mekke
12
Yusuf · Mekke
يوسف
111
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1
الٓـرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْـكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠ ١
Elif lâm râ tilke âyâtul kitâbil mubîn(mubîni).
Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, (hakkı bâtıldan) ayırt edici¹ kitabın âyetleridir. 1 Mübîn: (أبان)’den etken sıfat fiildir. Açık, kendisini açıklamaya kendisi kâfi gelen demektir. Açıklayıcı, ayırt edici, lisanı gâyet güzel, muradını dilediği gibi anlatan anlamlarına gelir. Kur’ân “hüda, nur, furkan” isimleriyle anılan bir hikmetli kitap, olduğu gibi, aynı zamanda her yönüyle bir “mübîn” kitaptır. Kur’an, her şeyden önce bütün Arap edebiyatçılarını, şairlerini ve belağatçılarını, hatta bütün insanları ve cinleri ifade tarzının edebiliğiyle aciz bırakmış, Allah tarafından mucize olarak gönderilmiş bir kitaptır. Kur’an, dilinin ifade güzelliği, beyan gücü bakımından da gayet parlak bir kitaptır ki, bunun da üç sebebi vardır: a- Dilinin Arapça olmasıdır. Arapça diller içinde meramı ifade etme yönüyle en kuvvetli ve sağlam bir dildir. b- Kur’ân bu dilin, en açık, en güzel, en seçkin lehçeleri üzere nazil olmuştur. c- Kur’ân’ın nazmı, Arap diline öyle güzel bir ifade üslubu kazandırmış ki onun Allah kelâmı olmasından kaynaklanan bu edebi üslup, Arap şair ve belağatçılarını bir benzerini getirmekten aciz bırakmıştır.— M. Türk
12:1
2
اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ قُرْءٰناً عَرَبِياًّ لَعَلَّـكُمْ تَعْقِلُونَ ٢
İnnâ enzelnâhu kur’ânen arabiyyen le allekum ta’kılûn(ta’kılûne).
Gerçekten Biz onu anlayasınız diye Arapça¹ bir Kur’an olarak indirdik. 1 Arabî: Arab’a ve Arap diyarının diline ait demektir. Arab da Arabî’nin çoğuludur.— M. Türk
12:2
3
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَۗ وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الْغَافِل۪ينَ ٣
Nahnu nakussu aleyke ahsenel kasası bimâ evhaynâ ileyke hâzel kur’âne ve in kunte min kablihî le minel gâfilîn(gâfilîne).
Biz, bu Kur’an’ı sana vahyederek¹ daha önce hakkında hiçbir şey bilmediğin en güzel kıssayı,² anlatıyoruz. 1 Bu sûrenin indiriliş sebebi: a- Yahûdî âlimlerinin Mekkeli müşriklerin reislerine “Muhammed’e İsrâil oğullarının Mısır’a gidiş sebebini sorun bakalım ne diyecek” diye telkin etmeleri ve onların da sormalarıdır. b- Muhammed b. İshak’a göre; Allah bu sûrede Rasûlüllah’a kavminin yaptığı eziyetler üzerine, Hz. Yûsuf’a kardeşlerinin yaptığı eziyetlere karşılık Allah’ın ihsanını anlatarak onu teselli etmiştir. 2 Âyetin bu bölümü, “kıssaların en güzelini” diye de tercüme edilebilir. Kıssa kelimesinin hikâye ile tercüme edilmemesinin sebebi hikâyenin; “olmuş veya olması muhtemel olaylar,” kıssa’nın ise; “yaşanmış olayların aktarılması” demek olduğundan dolayıdır. Yani Yûsuf kıssası, hikâye değil, bizatihi yaşanmış bir olaydır.— M. Türk
12:3
4
اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ ٤
İz kâle yûsufu li ebîhi yâ ebeti innî re eytu ehade aşere kevkeben veş şemse vel kamere re eytuhum lî sâcidîn(sâcidîne).
Yûsuf babasına: “Ey Babacığım! Gerçekten ben (rüyamda)¹ on bir yıldızla,² güneşi ve ayı³ gördüm. (Bir de) onların bana secde ettiklerini⁴ gördüm.” deyince; 1 Peygamberlerin rüyası vahiydir. 2 Yahûdîler, Peygamberimize bu on bir yıldızın isimlerini sorarlar. Cebrâil de vahiyle bildirince, Peygamber (a.s) isimlerini sayar, bunun üzerine Yahûdîler: “Muhammed doğru söyledi.” derler. (İbnü Kesîr, Taberî) 3 Bazı müfessirler, “on bir yıldız Hz. Yûsuf’un kardeşleri, ay ve güneş de babası ve annesi’dir” demişlerdir. 4 Burada (سَاجِدِينَ) kelimesinin akıllılar için kullanılan bir kelime olmasından dolayı yıldız, güneş ve ayın gerçek anlamında değil de mecâzî anlamda kullanıldığı net olarak anlaşılmaktadır. Ayrıca âyetin bu bölümü, “benim için Allah’a secde ettiklerini gördüm.” şeklinde de tercüme edilebilir. Secde: Lügatte son derece tevazu ile alçalıp baş eğmektir ki, kibrin zıddıdır. Dînen de alnı yere koymaktır ki, ta’zîm ve itaat etmenin en yüksek şeklidir. Şeriat’a ait her secdede bir alçalma, itaat ve ta’zim vardır. Bunun için Allah’tan başkasına secde etmek dinî bakımdan küfürdür. Yusuf (a.s.)’a on bir yıldızla güneş ve ayın secdesi hakkında, Allah’ın dışında hiç bir varlığa secde edilmeyeceğini, bunun şirk olduğunu söyleyen İslâm âlimleri buradaki "secdeye kapandılar" cümlesini: ya onlar sevinçlerinden Allah’a şükür niyetiyle yere kapandılar; ya da, Hz. Yusuf’un emrine girerek hayatlarının diğer bölümünde onun buyruklarının dışına çıkmadılar veya Yusuf’un önünde saygıyla eğildiler şeklinde anlamışlardır. Hangi anlam kabul edilirse edilsin, Allah’ın dışında hiç bir canlıya secde edilebileceği yönünde bir anlam çıkarılması doğru değildir.— M. Türk
12:4
5
قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْداًۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ ٥
Kâle yâ buneyye lâ taksus ru’yâke alâ ihvetike fe yekîdû leke keydâ(keyden), inneş şeytâne lil insâni aduvvun mubîn(mubînun).
(Babası Yâkûb): “Ey Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine (sakın) anlatma, yoksa onlar, sana hemen bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.”— M. Türk
12:5
6
وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟ ٦
Ve kezâlike yectebîke rabbuke ve yu allimuke min te’vîlil ehâdîsi, ve yutimmu ni’metehu aleyke ve alâ âli ya’kûbe kemâ etemmehâ alâ ebeveyke min kablu ibrâhîme ve ishâk(ishâke), inne rabbeke alîmun hakîm(hakîmun).”
“(Rüyanda gördüğün) gibi Rabbin seni seçkin kılacak, sana olayların açıklanmasına dâir (ilimler) öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak’a nîmetini (Peygamberlik vererek) tamamladığı gibi, sana da Yâkûb ailesine de nîmetini (sana Peygamberlik vererek) tamamlayacaktır.¹ Şüphesiz Rabbin her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir.” dedi. 1 Yani Hz. Yakub (a.s.) oğlu Yusuf’un ileride peygamber olacağını biliyordu.— M. Türk
12:6
7
لَقَدْ كَانَ ف۪ي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ٓ اٰيَاتٌ لِلسَّٓائِل۪ينَ ٧
Le kad kâne fî yûsufe ve ihvetihî âyâtun lis sâilîn(sâilîne).
Yûsuf ve kardeşlerinin (kıssalarında) isteyenler için ibretler¹ vardır. 1 Yani, İsrâil Oğullarının Mısır’a niçin gittiklerini soranlara, ibret almak isteyenlere, Mekke müşriklerine ve onlara telkinlerde bulunan Yahûdî bilginlerine, Muhammed (a.s)’ın Peygamberliğini anlatacak alâmetler vardır.— M. Türk
12:7
8
اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰٓى اَب۪ينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۜ اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ ٨
İz kâlû le yûsufu ve ehûhu ehabbu ilâ ebînâ minnâ ve nahnu usbeh(usbehtun), inne ebânâ le fî dalâlin mubîn(mubînin).
(Bir zamanlar Yûsuf’un kardeşleri): “Yemin olsun ki Yûsuf ve kardeşi¹ babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz daha çoğuz² ve gerçekten babamız, tam bir hata içerisindedir.” dediler. 1 Hepsi kardeş oldukları halde, “Yûsuf’un kardeşi” demelerinden; bu on bir kardeşin analarının ayrı olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Yûsuf’u ve öz kardeşi Bünyamin’i kendi kardeşlerinden saymayarak aralarında böyle konuşmuşlardır. 2 Usbe: Sıkı, birbirine bağlı, on-on beş kişiden oluşan insan topluluğu demektir. Yûsuf (a.s)’ın kardeşleri, “Oysaki biz, daha çoğuz…” sözleriyle çoğunluğun daha haklı ve doğru olduğu yanlışlığını, ta o zaman yapmışlardı.— M. Türk
12:8
9
اُقْتُلُوا يُوسُفَ اَوِ اطْرَحُوهُ اَرْضاً يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ اَب۪يكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِه۪ قَوْماً صَالِح۪ينَ ٩
Uktulû yûsufe evitrahûhu ardan yahlu lekum vechu ebîkum ve tekûnû min ba’dihî kavmen sâlihîn(sâlihîne).
(İçlerinden biri): “Yûsuf’u öldürün veya onu bir yere bırakın ki babanız sadece sizi sevsin. Sonra da (tevbe eder) salih bir topluluk olursunuz.” ¹ dedi. 1 “Sonra da (tevbe eder) salih bir topluluk olursunuz.” diyerek; Allah’ı kandıracaklarını veya bunların yaptıkları her günahı Allah’ın affetmek zorunda olduğunu zannediyorlardı. Tıpkı, “gençliğimizde her türlü yanlışlığı yapar, yaşlanınca ibâdete başlar ve âhiretimizi kurtarırız.” diyenler gibi…— M. Türk
12:9
10
قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ ٠١
Kâle kâilun minhum lâ taktulû yûsufe ve elkûhu fî gayâbetil cubbi yel-tekithu ba’dus seyyâreti in kuntum fâilîn(fâilîne).
İçlerinden (başka) bir sözcü: “Eğer (Yûsuf’a bir şey) yapmak istiyorsanız, Yûsuf’u öldürmeyip, bir yolcu kafilesinin alıp götürmesi için, onu bir kuyunun dibine bırakın.”¹ dedi. 1 Bu bölüm, “içlerinden biri: Yûsuf’u öldürmeyin, onu bir kuyunun dibine bırakın. Böyle yaparsanız yolcu kafilelerinden onu bulup alan olur, dedi.” diye de tercüme edilebilir.— M. Türk
12:10
11
قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا عَلٰى يُوسُفَ وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ ١١
Kâlû yâ ebânâ mâ leke lâ te’mennâ alâ yûsufe ve innâ lehu lenâsıhûn(lenâsıhûne).
(Aralarında bu karara vardıktan sonra) “Ey Babamız! Biz Yûsuf’un iyiliğini istediğimiz halde, sen onu niçin bize emanet etmeye güvenmiyorsun.” dediler.— M. Türk
12:11
12
اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَداً يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ٢١
Ersilhu ma anâ gaden yerta’ ve yel’ab ve innâ lehu lehâfizûn(lehâfizûne).
“Sen onu yarın bizimle gönder. Gönlünce yesin-içsin, oynasın. Biz onu kesinlikle koruruz.” (dediler.)— M. Türk
12:12
13
قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ٓي اَنْ تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ اَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ ٣١
Kâle innî le yahzununî en tezhebû bihî ve ehâfu en ye’kulehuz zi’bu ve entum anhu gâfilûn(gâfilûne).
(Yâkûb): “Ben gerçekten onu götürmenize dayanamam,¹ (ayrıca) sizin haberiniz yokken onu bir kurdun yemesinden de korkarım.” dedi.² 1 Âyetin bu bölümü, “Ben gerçekten, onun ayrılığına dayanamam.” diye tercüme edilebilir. 2 Hz. Yâkûb, böyle söyleyerek; onların Hz. Yûsuf’u kuyuya attıktan sonra uyduracakları bahaneyi, akıllarına sokmuş oldu.— M. Türk
12:13
14
قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ اِنَّٓا اِذاً لَخَاسِرُونَ ٤١
Kâlû le in ekelehuz zi’bu ve nahnu usbetun innâ izen lehâsirûn(lehâsirûne).
(Yûsuf’un kardeşleri): “Gerçekten, biz, bu kadar büyük bir toplulukken onu kurt yerse, işte esas o zaman, tamamen beceriksiz kimseleriz, demektir.” dediler.— M. Türk
12:14
15
فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ٥١
Fe lemmâ zehebû bihî ve ecmeû en yec’alûhu fî gayâbetil cubb(cubbi), ve evhaynâ ileyhi le tunebbiennehum bi emrihim hâzâ ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
(Kardeşleri,) onu götürüp kuyunun dibine atmaya karar verdikleri zaman Biz (Yûsuf’a): “Sen onlara bu yaptıklarını hiç beklemedikleri bir sırada mutlaka haber vereceksin.” diye vahyettik.¹ 1 Hz. Yusuf Allah’tan ilk vahyi burada almıştır. Bazıları bunun vahiy değil “ilham” olduğunu söylerken, Hz. Meryem ve Musa’nın annesine gelen ilhama nasıl olup da vahiy diyorlar! Bunun iyi niyetle izahı asla mümkün değildir. Bu olsa olsa laf cambazlığı veya saptırmadır.— M. Türk
12:15
16
وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ ٦١
Ve câû ebâhum işâen yebkûn(yebkûne).
(Kardeşleri) akşam sonu¹ babalarına ağlayarak geldiler. 1 Yatsı vakti…— M. Türk
12:16
17
قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ ٧١
Kâlû yâ ebânâ innâ zehebnâ nestebiku ve tereknâ yûsufe inde metâınâ fe ekelehuz zi’bu, ve mâ ente bi mu’minin lenâ ve lev kunnâ sâdikîn(sâdikîne).
Ve: “Ey Babamız! Biz (kendi aramızda) yarışmaya gidince, Yûsuf’u da eşyalarımızın yanında bırakmıştık. O esnada onu bir kurt yemiş. Ama biz doğruyu söylesek bile zâten sen bize inanmazsın.”¹ dediler. 1 “…biz doğruyu söylesek bile sen bize inanmazsın” demekle; zâten doğruyu söylemediklerini ve babalarının yanında güvenilirliklerinin olmadığını, baştan ifâde ettiler.— M. Türk
12:17
18
وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ ٨١
Ve câû alâ kamîsıhî bi demin kezib(kezibin), kâle bel sevvelet lekum enfusukum emrâ(emren), fe sabrun cemîl(cemîlun), vallâhul musteânu alâ mâ tesıfûn(tesıfûne).
Ve (Yûsuf’un) gömleğinin üzerine, yalandan bir kan (sürerek) getirdiler. (Yâkûb): “Hayır, tam tersine nefisleriniz sizi (aldatarak) kötü bir işi güzel gösterdi, artık (bana düşen) güzel bir sabırdır, sizin bu yaptıklarınıza karşı yardım istenecek olan da sadece Allah’tır.” dedi.— M. Türk
12:18
19
وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ ٩١
Ve câet seyyâretun fe erselû vâridehum fe adlâ delveh(delvehu), kâle yâ buşrâ hâzâ gulâm(gulâmun), ve eserrûhu bidâah(bidâ’aten), vallâhu alîmun bi mâ ya’melûn(ya’melûne).
(Bir süre sonra kuyunun civarına) bir kervan geldi ve sucularını (kuyuya) gönderdiler. O da kovasını (kuyuya) sarkıtınca: “Hey, Müjde! Bu(rada) bir çocuk (var).” dedi. Ve onu bir ticaret malı olarak esir aldılar. Oysa Allah, onların (ne) yapacaklarını çok iyi biliyordu.— M. Türk
12:19
20
وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟ ٠٢
Ve şerevhu bi semenin bahsin derâhime ma’dûdeh(ma’dûdetin), ve kânû fîhi minez zâhidîn(zâhidîne).
Onlar Yûsuf’u önemsemedikleri için ucuz bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar.— M. Türk
12:20
21
وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداًۜ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِه۪ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ١٢
Ve kâlellezîşterâhu min mısra limre’etihî ekrimî mesvâhu asâ en yenfeanâ ev nettehizehu veledâ(veleden), ve kezâlike mekkennâ li yûsufe fîl ardı ve li nuallimehu min te’vîlil ehâdîs(ehâdîsi), vallâhu gâlibun alâ emrihî ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemun(ya’lemune).
Mısır’da onu satın alan kişi karısına: “(Bu çocuğa) iyi bak, belki bize bir yararı dokunur, belki de onu evlât ediniriz.” dedi. Böylece Biz, Yûsuf’u, kendisine olayların açıklanmasına dâir (ilimler) öğretelim¹ diye oraya yerleştirdik. Allah ne yapacağını çok iyi bilir, fakat insanların çoğu bilmezler. 1 Âyetin bu bölümü, “Yûsuf’u oraya, kendisine rüya yorumuna dâir ilimler öğretelim diye yerleştirdik…” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
12:21
22
وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ٢٢
Ve lemmâ belega eşuddehû âteynâhu hukmen ve ilmâ(ilmen), ve kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne)."
Olgunluk çağına erişince, kendisine hâkimiyet ve vahiy ilmi verdik. İşte Biz, iyilik yapanları¹ böyle ödüllendiririz. 1 Muhsin: İyilik yapan, güzel hareket eden, her ne kadar Allah’ı görmese de Allah’ın kendisini gördüğünü hiç aklından çıkarmadan Allah’ın iyi dediği şeyleri yapan kişi demektir. Çünkü Allah’ın iyi olarak belirlediği şeyler dışında mutlak iyi yoktur.— M. Türk
12:22
23
وَرَاوَدَتْهُ الَّت۪ي هُوَ ف۪ي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِه۪ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَۜ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبّ۪ٓي اَحْسَنَ مَثْوَايَۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ ٣٢
Ve râvedethulletî huve fî beytihâ an nefsihî ve ğallekatil ebvâbe ve kâlet heyte lek(leke), kâle ma âzallâhi innehu rabbî ahsene mesvây(mesvâye), innehu lâ yuflihuz zâlimûn(zâlimûne).
Onun evinde kalmakta olduğu kadın, ona meyletti¹ ve kapıları sımsıkı kapatarak: “Haydi beri gel!” dedi. (Bunun üzerine Yûsuf da): “Bana (lütfuyla) en güzel şekilde yardım eden Rabbim olan Allah’a sığınırım. Çünkü zâlimler asla kurtuluşa eremez.”² diye cevap verdi. 1 (رَاوَدَ) fiilinin sözlük anlamı, “aldatmak, tuzağa düşürmek, zina teklif etmek, yaltaklanmak ve meyletmek” demektir. 2 Âyetin bu bölümü; “…Allah’a sığınırım! Muhakkak ki, (kocan), benim efendimdir. O bana çok güzel baktı. Doğrusu zâlimler asla kurtuluşa eremez” diye de tercüme edilebilir. Ancak yukarıdaki tercüme; bir Peygamberin, Allah adına değil de, efendisinin iyi davranmasından dolayı kötülükten kaçmasının, doğru olmayacağından dolayı, tercih edilmiştir.— M. Türk
12:23
24
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ ٤٢
Ve le kad hemmet bihî ve hemme bihâ, levlâ en reâ burhâne rabbih(rabbihi), kezâlike li nasrife anhus sûe vel fahşâ(fahşâe), innehu min ibâdinel muhlesîn(muhlesîne).
Gerçekten kadın, onu arzulamıştı. Eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) hükümlerini göz ardı etseydi (Yûsuf) da o (kadını) arzulamıştı.¹ Böylece onu kötülük ve fuhuştan biz koruduk, çünkü o, seçilmiş² kullarımızdandı. 1 Yûsuf (a.s), kadına meyletmedi ama bu, onun erkeklik hissinin eksikliğinden zannedilmemeli. Öyle olsaydı Yûsuf (a.s)’ın iffetinin bir manası olmazdı. Bu başka bir sebepten değil, tamamen Allah’a olan saygısındandı. Eğer bu iş helâl olsaydı o da azmetmiş gitmişti. Ama o, bir Peygamberdi ve Allah, onu bu konudaki hükmünü bildirerek korumuştu. Âyetin (وَهَمَّ بِهَا) kısmını Suyûti; “o kadını kovmaya, dövmeye yöneldi” diye izah etmiştir. 2 Muhlas: Sırf Allah’a itaat için seçilmiş, lekesiz anlamına gelir. Bu kelime bazı kıraatlerde muhlis diye de okunur. Muhlis ise; dini yalnız Allah’a has kılan, ihlâslı demektir.— M. Türk
12:24
25
وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۜ قَالَتْ مَا جَزَٓاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُٓوءاً اِلَّٓا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ٥٢
Vestebekâl bâbe ve kaddet kamîsahu min duburin ve elfeyâ seyyidehâ ledel bâb(bâbi), kâlet mâ cezâu men erâde bi ehlike sûen illâ en yuscene ev azâbun elîm(elîmun).
İkisi birden kapıya doğru koştular. Kadın onun gömleğini arka tarafından (çekip) uzunlamasına yırttı. Kapının yanında kadının kocasıyla karşılaştıklarında, (kadın kocasına): “Senin karına kötülük yapmak isteyenin cezâsı, hapse atılmaktan veya çok ağır bir işkenceden başka ne olabilir.” dedi.— M. Türk
12:25
26
قَالَ هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ ٦٢
Kâle hiye râvedetnî an nefsî ve şehide şâhidun min ehlihâ, in kâne kamîsuhu kudde min kubulin fe sadekat ve huve minel kâzibîn(kâzibîne).
(Bunun üzerine Yûsuf): “Esas o bana meyletti.” dedi. (Bu esnada) kadının yakınlarından¹ birisi: “(Bakın,) eğer onun gömleği, ön tarafından yırtılmışsa kadın doğru söylemiş, erkek yalan söylemiştir, 1 Bu şahsın kimliği ile ilgili çeşitli rivâyetler varsa da, bu rivâyetler çok kuvvetli rivâyetler değildir.— M. Türk
12:26
27
وَاِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ٧٢
Ve in kâne kamîsuhu kudde min duburin fe kezebet ve huve mines sâdikîn(sâdikîne).
Yok, eğer onun gömleği arka tarafından yırtılmışsa, kadın yalan söylemiş, erkek doğru söylemiştir.” şeklinde kanaat belirtti.— M. Türk
12:27
28
فَلَمَّا رَاٰ قَم۪يصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّۜ اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ ٨٢
Fe lemmâ reâ kamîsahu kudde min duburin kâle innehu min keydikun(kunne), inne keydekunne azîm(azîmun).
(Kadının kocası) onun gömleğinin arka tarafından yırtıldığını görünce: “Doğrusu bu, siz (kadınların) hilelerinden (bir hile)dir. Sizin iftiranız da gerçekten çok büyüktür,”— M. Türk
12:28
29
يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِۚ اِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِـ۪ٔينَ۟ ٩٢
Yûsufu a’rıd an hâzâ vestagfirî li zenbik(zenbiki), inneki kunti minel hâtıîn(hâtıîne).
“Ey Yûsuf! Sen bu olaydan kimseye bahsetme. (Ey kadın!) Sen de günâhından dolayı (Allah’tan) af dile, çünkü sen, günâhkârlardan oldun.” dedi.— M. Türk
12:29
30
وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ قَدْ شَغَفَهَا حُباًّۜ اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ٠٣
Ve kâle nisvetun fîl medînetimre’etul azîzi turâvidu fetâhâ an nefsih(nefsihî), kad şegafehâ hubbâ(hubben), innâ le nerâhâ fî dalâlin mubîn(mubînin).
O şehirdeki kadınlar: “Vezirin karısı kendi uşağına yaltaklanıyormuş hatta uşağının sevgisi onun gönlüne yerleşmiş. Biz doğrusu onu apaçık bir sapıklık içerisinde görüyoruz.” dediler.— M. Türk
12:30
Yükleniyor...
Yusuf
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle