Tevbe 129 Ayet Medine · التوبة
9

Tevbe

Tövbe · Medine
9
Tövbe · Medine
التوبة
129
Sure başı
91
لَيْسَ عَلَى الضُّعَفَٓاءِ وَلَا عَلَى الْمَرْضٰى وَلَا عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ مَا يُنْفِقُونَ حَرَجٌ اِذَا نَصَحُوا لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ مَا عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ مِنْ سَب۪يلٍۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌۙ ١٩
Leyse alâd duafâi ve lâ alâl merdâ ve lâ alâllezîne lâ yecidûne mâ yunfikûne haracun izâ nasahû lillâhi ve resûlihî, mâ alâl muhsinîne min sebîl(sebîlin), vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Allah’a ve Peygamberine itaat ettikleri sürece zayıflara, hastalara ve verecek bir şey bulamayan yoksullara (savaşa katılmamalarından) dolayı bir günâh yoktur. İyilik yapanlar, asla kınanamazlar. Çünkü Allah gerçekten çok bağışlayıp, çok esirgeyendir.¹ 1 Zeyd b. Sâbit’ten: Ben, Peygamberimizin vahiy kâtibi idim. Bir gün “Berae Sûresini” yazıyordum. Savaş emri olan âyete gelince kalemimi kulağıma koydum. Peygamberimiz de kendisine inen âyetleri bekliyordu. Bu esnada kör bir zat geldi ve: “Ey Allah’ın Elçisi ben kör bir adam olarak savaşa nasıl katılırım?” dedi ve bu âyet indirildi. (Esbâb-ı Nüzûl-Suyûtî)— M. Türk
9:91
92
وَلَا عَلَى الَّذ۪ينَ اِذَا مَٓا اَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لَٓا اَجِدُ مَٓا اَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِۖ تَوَلَّوْا وَاَعْيُنُهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ حَزَناً اَلَّا يَجِدُوا مَا يُنْفِقُونَۜ ٢٩
Ve lâ alâllezîne izâ mâ etevke li tahmilehum kulte lâ ecidu mâ ahmilukum aleyhi tevellev ve a'yunuhum tefîdu mined dem'i hazenen ellâ yecidû mâ yunfikûn(yunfikûne).
Kendilerine binek sağlaman için sana geldikleri zaman, sen kendilerine: “Sizi üzerine bindireceğim bir şey bulamıyorum.” deyince, (bu yolda) harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp, gözlerinden yaş dökerek geri dönüp gidenlere¹ de (bir günâh) yoktur. 1 Bunlar yedi kişi idiler. Peygamberimize gelerek savaşa katılmak istediklerini belirttiler. Peygamberimiz de: “Sizi üzerine bindireceğim bir şey bulamıyorum.” deyince ağlayarak dönüp gittiler. (Vâhidî)— M. Türk
9:92
93
اِنَّمَا السَّب۪يلُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ وَهُمْ اَغْنِيَٓاءُۚ رَضُوا بِاَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِفِۙ وَطَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ٣٩
İnnemâs sebîlu alâllezîne yeste'zinûneke ve hum agniyâu, radû bi en yekûnû meal havâlifi ve tabeallâhu alâ kulûbihim fe hum lâ ya'lemûn(ya'lemûne).
Ancak zengin oldukları halde, geri kalmak için senden izin isteyip, oturan (kadın ve çocuklarla) beraber olmayı tercih ettiklerinden dolayı Allah’ın kalplerini mühürledikleri kimseler kınanır. Onlar artık (başlarına ne geleceğini) bilmiyorlar.— M. Türk
9:93
94
يَعْتَذِرُونَ اِلَيْكُمْ اِذَا رَجَعْتُمْ اِلَيْهِمْۜ قُلْ لَا تَعْتَذِرُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكُمْ قَدْ نَبَّاَنَا اللّٰهُ مِنْ اَخْبَارِكُمْۜ وَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ ثُمَّ تُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٤٩
Ya'tezirûne ileykum izâ reca'tum ileyhim, kul lâ ta'tezirû len nu'mine lekum kad nebbe enallâhu min ahbârikum, ve se yerâllâhu amelekum ve resûluhu summe tureddûne ilâ âlimil gaybi veş şehâdetî fe yunebbiukum bi mâ kuntum ta'melûn(ta'melûne).
O (münafıklar) siz savaştan dönüp onların yanına gelince, sizden (münafıkça) özür dileyecekler. (Ey Muhammed! O zaman) onlara: “Sakın özür dilemeyin. Size kesinlikle inanmayacağız. Çünkü Allah sizin durumunuzu bize bildirdi. Bundan sonra, Allah ve Rasûlü sizin ne yaptığınıza bakacak.¹ Daha sonra hepiniz o görülmeyeni de görüleni de bilen (Allah)’a döndürüleceksiniz. O da yaptıklarınızı size, tek tek haber verecektir.” de. 1 Bakalım ne yapacaksınız? Yine münâfıklığınıza devam mı edeceksiniz? Yoksa tevbe mi edeceksiniz? Bundan sonra ne yaparsanız yapın, Allah’tan ve Rasûlünden gizleme ihtimâliniz yoktur.— M. Türk
9:94
95
سَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ اِذَا انْقَلَبْتُمْ اِلَيْهِمْ لِتُعْرِضُوا عَنْهُمْۜ فَاَعْرِضُوا عَنْهُمْۜ اِنَّهُمْ رِجْسٌۘ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ٥٩
Se yahlifûne billâhi lekum izânkalebtum ileyhim li tu'ridû anhum, fe a'rıdû anhum, innehum ricsun ve me’vâhum cehennem (cehennemu), cezâen bi mâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
Savaştan dönüp onların yanlarına geldiğinizde, kabahatlerini görmeyesiniz diye sizi kandırmak için Allah adına yeminler edecekler. Siz de o pisliklerden yüz çevirin. Zâten onların varacakları yer, kendi (elleriyle) kazandıkları şeyler sebebiyle, cehennemdir.— M. Türk
9:95
96
يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْا عَنْهُمْۚ فَاِنْ تَرْضَوْا عَنْهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يَرْضٰى عَنِ الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ ٦٩
Yahlifûne lekum li terdav anhum, fe in terdav anhum fe innallâhe lâ yerdâ anil kavmil fâsikîn(fâsikîne).
Kendilerinden râzı olasınız diye size yeminler edecekler. Eğer siz, onlardan râzı olsanız bile (şunu bilin ki) Allah o fasıklar topluluğundan, asla râzı olmayacaktır.¹ 1 Bunlar, Cedd b. Kays, Mu’attib b. Kuşeyr gibi münafıkların yandaşları olan seksen kadar münafık idiler. Efendimiz (s.a.v)’in Tebük seferinden dönüp Medine’ye teşrifinden sonra, bunlarla oturmamaları ve konuşmamaları için ashabını uyardığı rivayet edilmiştir.— M. Türk
9:96
97
اَلْاَعْرَابُ اَشَدُّ كُفْراً وَنِفَاقاً وَاَجْدَرُ اَلَّا يَعْلَمُوا حُدُودَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ٧٩
El a'râbu eşeddu kufran ve nifâkan ve ecderu ellâ ya'lemû hudûde mâ enzelallâhu alâ resûlihî, vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).
Bedevî Araplar¹ inkâr ve münâfıklık bakımından daha beter ve Allah’ın, Elçisine indirdiği şeylerin sınırlarını tanımamaya daha müsâittirler.² Gerçekten Allah, (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir. 1 Arab-A’râbî; A’rab, a’râbî’nin çoğuludur. Yani “a’râb,” bir köy veya kasabada ikamet etmeyip badiyede dolaşan göçebelere verilen isimdir. “Arab” ismi hem köy ve kasabalarda yerleşik olarak yaşayanlar, hem de göçebe yaşayan bütün Arab kavmi için kullanılmakla birlikte daha ziyade köy ve kasabalarda yerleşik olarak yaşayan medeni kısmı için söylenir ki, bunlara “a’râb” denmez. Şehirli bir Arab’a “ya a’râbi!” diye hitap edilecek olursa kızar. Fakat her hangi bir bedevi a’râbi’ye “ya arabî” denilirse kızmaz, üstelik memnun olur. Arapça’daki Arab ve a’râb, Türkçe’deki Türk ve Türkmen gibidir. Türkmen, Türkün yörüğü olduğu gibi, a’râb da Arab’ın yörüğüdür. A’râbilerin yaşadıkları çöl hayatının gereği olarak huyları daha sert, daha ilkel olduğundan küfür ve nifakları da daha şiddetli, daha beterdir. Bunlar, tevhid inancının ve peygamberliğin, ahiret akidesinin inceliğini ve bunlarla ilgili delillerin ayrıntılarını tam anlamıyla bilemeyebilirler. Bk. (Yusuf: 2, Fetih: 11, Hucurat:14) 2 Bedevîler, görünüşte İslâm’ı kabul etmişlerse de, îman gönüllerine tam yerleşmemişti. Fakat İslâm devletinin gücünü görünce, İslâm’a girmenin uygun olacağını düşündüler. Fakat içlerinde İslâm’ı samimiyetle kabul edenler azınlıktaydı. İşte bu nedenle onlar sadece Müslüman olmanın avantajlarına sahip olmak istiyorlar, namaz kılmaya, oruç tutmaya ve zekât vermeye yanaşmıyorlardı. İslâm’ın istediği; Allah yolunda mallarını ve canlarını feda etmek, onların doğalarına aykırı geliyordu. Çünkü onlar, sadece yağmalamak ve ganîmet elde etmek için savaşırlardı. Bu âyette, bedevîlerin yukarıda değinilen zihni ve ahlâkî durumları: "Bu bedevîler şehirli Araplardan daha ikiyüzlü ve Hakk’ı inkârda daha inatçı, daha dik başlıdırlar.” şeklinde ifâde edilmektedir. Bunun yanı sıra bedevîler, ahlâkî ve rûhî değerleri olan insanlar gibi yaşamazlar ve hayatlarını ekonomik hayvan (homo ekonomikus) olarak devam ettirirlerdi. Bu nedenle hayvansal dürtülerinin ötesinde daha yüce bir duygu ve düşünceleri yoktu. Bu âyetlerin indirilişinden iki yıl sonra, Hz. Ebû Bekir’in (r.a) hilafeti zamanında çıkan isyan ve irtidat hareketinin en önemli nedeni, bedevîlerin yine burada adı geçen özellikleriydi. (Özetle; Tefhim’ül-Kur’an-Mevdudi)— M. Türk
9:97
98
وَمِنَ الْاَعْرَابِ مَنْ يَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ مَغْرَماً وَيَتَرَبَّصُ بِكُمُ الدَّوَٓائِرَۜ عَلَيْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ٨٩
Ve minel a'râbi men yettehızu mâ yunfiku magramen ve yeterabbesu bi kumud devâir(devâire), aleyhim dâiratus sev’i, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Bedevî Araplardan kimi; (Allah yolunda) yapacağı harcamaya, kayıp gözüyle bakar ve en kötü belâlar kendi başlarına gelesiler, sizin başınıza belâların gelmesini beklerler. Şüphesiz Allah (söylediklerinizi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) tam bilendir.— M. Türk
9:98
99
وَمِنَ الْاَعْرَابِ مَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَيَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ قُرُبَاتٍ عِنْدَ اللّٰهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِۜ اَلَٓا اِنَّهَا قُرْبَةٌ لَهُمْۜ سَيُدْخِلُهُمُ اللّٰهُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟ ٩٩
Ve minel a'râbî men yu'minu billâhi vel yevmil âhıri ve yettehızu mâ yunfiku kurubâtin indallâhi ve salavâtir resûl(resûli), e lâ innehâ kurbetun lehum, se yudhıluhumullâhu fî rahmetihî, innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Bedevî Araplardan kimi de; Allah’a ve âhiret gününe inanır, (Allah yolunda) yaptığı harcamayı, Allah katında yakınlığa ve Peygamber’in duâlarını almaya bir vesile sayar. Gerçekten de bu yaptıkları, onları Allah’a yaklaştıran bir sebeptir. Böylece Allah, onları rahmetine koyacaktır. Çünkü Allah, gerçekten çok bağışlayıp, çok esirgeyendir.— M. Türk
9:99
100
وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍۙ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ٠٠١
Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
Muhâcir ve Ensar’dan, İslâm’a ilk önce girenlerin önde gelenleri¹ ve (inandıkları) iyi işleri yaşayarak onların ardınca gidenler var ya; Allah onlardan râzı oldu, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara (âhirette) içerisinde ebedî ve hiç ölmemek üzere kalacakları, zemîninden ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte en büyük kurtuluş da budur. 1 Bunlar; Mescid-i Kıbleteyn’de namaz kılmış ve Bedir savaşına katılmış olanlar yahut Hudeybiye’de Beyat’ür-Rıdvan’da bulunan Müslümanlardır. Yukarıdaki meal (الْمُهَاجِر۪ينَ مِنَ)’deki (مِنَ)’e “ba’ziyye” anlamı verilerek yapılmıştır. Eğer “beyaniyye” anlamı verilirse ayetin baş tarafının meali; “Muhacirler’le Ensar’dan (ibaret bütün ashabın) tamamına uyup, onlar gibi güzel işler yapanlar ve (inandıkları) iyi işleri yaşayarak onların ardınca gidenler var ya; Allah onlardan râzı oldu, onlar da Allah’tan râzı oldular…” şeklinde olabilir.— M. Türk
9:100
101
وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ مُنَافِقُونَۜ وَمِنْ اَهْلِ الْمَد۪ينَةِ مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْۜ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْۜ سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ اِلٰى عَذَابٍ عَظ۪يمٍۚ ١٠١
Ve mimmen havlekum minel a’râbi munâfikûn(munâfikûne), ve min ehlil medîneti meredû alân nifâkı lâ ta’lemuhum, nahnu na’lemuhum, se nuazzibuhum merrateyni summe yuraddûne ilâ azâbin azîm(azîmin).
Çevrenizdeki bedevî Araplardan¹ münâfıklar olduğu gibi, Medînelilerden de azgın münâfıklar vardır. (Ey Muhammed!) Sen onları bilemezsin,² onları ancak Biz biliriz. Biz onlara (hayatta ve kabirde olmak üzere) iki kez azap edeceğiz. Sonra da onlar (âhirette) en büyük azaba uğratılacaklardır. 1 Bu kabîleler; Cüheyne, Müzeyne, Eslem, Eşca’, Ğıfar kabîleleri idi. (Kurtubî) 2 Ey Muhammed! Sen, onların şahıslarını değil, münâfık olduklarını bilemezsin. Yani onlar, münâfıklıkta o derece maharet kazanmışlardır ki münâfıklıklarını senden bile gizleyebilirler. Bu âyetten, Peygamberimizin gönüllerde olan şeyleri, Allah bildirmezse, bilemeyeceği anlaşılmaktadır. Bu hükümlere rağmen kim; kendisine hayali makamlar isnat ederek, bu tür şeyleri bildiğini veya kendilerinin değil de birilerinin bildiğini veya Allah’ın onlara bildirdiğini ifâde ederse o, kesinlikle yalan söylemekte, imanını tehlikeye atmakta ve Müslümanları kandırmaktadır.— M. Türk
9:101
102
وَاٰخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُوا عَمَلاً صَالِحاً وَاٰخَرَ سَيِّئاًۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ٢٠١
Ve âharûne’terefû bi zunûbihim haletû amelen sâlihan ve âhara seyyiâ(seyyien), asâllâhu en yetûbe aleyhim, innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Onlardan bir kısmı da iyi işle, kötü bir işi karıştırdıklarını (söyleyerek) günâhlarını itiraf ettiler. (Eğer tevbe ederlerse) Allah onların tevbelerini kabul eder. Çünkü Allah gerçekten çok bağışlayıp, çok esirgeyendir.— M. Türk
9:102
103
خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّ۪يهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ صَلٰوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ٣٠١
Huz min emvâlihim sadakaten tutahhiruhum ve tuzekkîhim bihâ ve salli aleyhim, inne salâteke sekenun lehum, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Onların mallarından kendilerini temizleyeceğin ve yücelteceğin bir sadaka al¹ ve onlara duâ et.² Çünkü senin duân, onlara huzur verir. Şüphesiz Allah, (söylediklerinizi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) tam bilendir. 1 Bu âyetten; ticaret mallarıyla, hayvan ve ziraat mallarından zekât alma yetkisinin, Müslümanların devlet başkanına ait olduğu ve mükellefin onu, kendi kendisine fakirlere vermesinin kâfi gelmeyeceği anlaşılmaktadır. Peygamberimizin ve örnek halîfelerinin uygulamaları böyledir. Ancak, evlerdeki ev eşyasının zekâtları, şahıslar tarafından verilebilir. Çünkü zekât memurlarının bunları tespiti, zordur. (Elmalılı) 2 Bunlar, Tebük Savaşına katılmayan Ebû Lübabe ve arkadaşları idi. Savaşa katılmayanlar hakkındaki âyetleri duyunca, kendilerini mescidin direklerine bağlarlar. Peygamberimiz, bunları mescidde görür ve “bunlar kim?” diye sorar. “Bunlar, siz çözünceye kadar kendilerini çözmemeye yemin ettiler.” denilince Peygamberimiz: “ben de yemin ederim ki, onların hakkında emir gelinceye kadar çözmem.” buyurur. Sonra da bu âyet, nâzil olur. Bu kimseler direklerden çözüldükten sonra; “Ey Allah’ın Elçisi, işte bizi senden alıkoyan mallarımız. Bunları al, Allah yolunda harca ve bizi temizle.” derler. Peygamberimiz de: “Ben sizin malınızdan almakla emrolunmadım.” buyurur. Sonra da bu âyet, nâzil olur. (Kurtubî)— M. Türk
9:103
104
اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ٤٠١
E lem ya’lemû ennallâhe huve yakbelut tevbete an ibâdihî ve ye’huzus sadakâti ve ennallâhe huvet tevvâbur rahîm(rahîmu).
Allah’ın kullarının tevbesini kabul ettiğini, sadakaları aldığını, Allah’ın tevbeleri kabul ve merhamet eden olduğunu bilmiyorlar mı?— M. Türk
9:104
105
وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَۜ وَسَتُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۚ ٥٠١
Ve kuli’melû fe se yerâllâhu amelekum ve resûluhu vel mu’minûn(mu’minûne), ve se tureddûne ilâ âlimil gaybi veş şehâdeti fe yunebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
(Ey Muhammed!) Onlara: “(Yapacağınızı) yapın! Yaptıklarınızı Allah da Rasûlü de mü’minler de görecektir. Sonra hepiniz, o görülmeyeni de görüleni de bilen (Allah)’a döndürüleceksiniz. O da yaptıklarınızı size, tek tek haber verecektir.” de.— M. Türk
9:105
106
وَاٰخَرُونَ مُرْجَوْنَ لِاَمْرِ اللّٰهِ اِمَّا يُعَذِّبُهُمْ وَاِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ٦٠١
Ve âharûne murcevne li emrillâhi immâ yuazzibuhum ve immâ yetûbu aleyhim, vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).
(Savaşa katılmayanların) diğer bir kısmı da Allah’ın emrine bırakılmıştır.¹ (Allah) onlara, ya azap edecek ya da tevbelerini kabul edecektir. Gerçekten Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir. 1 Bunlar; Kâ’b b. Malik, Murare b. Rebi’ ve Hilâl b. Ümeyye idi. Bunlar, Akabe ve Bedir ehlinden olmalarına rağmen, tevbelerini açıkça belirtmemişlerdi.— M. Türk
9:106
107
وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مَسْجِداً ضِرَاراً وَكُفْراً وَتَفْر۪يقاً بَيْنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَاِرْصَاداً لِمَنْ حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُۜ وَلَيَحْلِفُنَّ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّا الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ ٧٠١
Vellezînettehazû mesciden dırâran ve kufran ve tefrîkan beynel mu’minîne ve irsâden li men hâraballâhe ve resûlehu min kabl(kablu), ve le yahlifunne in erednâ illâl husnâ, vallâhu yeşhedu innehum le kâzibûn(kâzibûne).
(Münafıkların arasında) bir de Müslümanlara zarar vermek, kâfirlik etmek, Müslümanların arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış olan kimseye¹ yataklık etmek için mescid² yapanlar ve “(bununla) iyilikten başka bir şey istemedik” diye yemin edecek olanlar da vardır. Fakat bunların, kesinlikle yalancı olduklarına Allah şâhittir. 1 Bu şahıs Uhud’da şehit düşen Hanzala (r.a)’ın babası olan, cahiliye döneminde Hıristiyan olup, Uhud savaşı esnasında Peygamberimize düşmanlık yapan, Huneyn savaşından sonra da Şam’a kaçan ve Bizans’ı, Müslümanlar aleyhine kışkırtan ve Peygamberimizin “El-fasık” dediği rahip, Ebû Âmir idi. 2 Mescid-i Dırar: Medîne’deki münâfıkların bir bölümü, İslâm’a karşı yıkıcı çalışmalarını örgütleyebilmek için, din maskesi altında görünmeye karar verdiler. Arkalarına rahip Ebû Âmir’i ve dolayısıyla da Bizans’ı almak, Ebû Âmir’in ajanlarının yolcu ve dilenci gibi gözükerek, hiç şüphe uyandırmadan kalabilecekleri bir karargâh olarak da kullanmak amacıyla bir mescid yaptırdılar. Sonra Hz. Peygamber’e gelerek; açılış merasimi olarak namaz kıldırmasını istediler. Fakat Rasûlullah, konuyu Tebük seferi dönüşünde düşüneceğini belirterek, bu teklifi erteledi. Daha sonra seferden dönüş esnasında, Medîne yakınındaki Zi-Evan denilen yerde bu âyetin inmesiyle Hz. Peygamber, şehre girmeden bu mescidin yıkılmasını ve yerinin de çöplük yapılmasını emretti. (Bu mescidin yeri halen çöplük olarak durmaktadır.) İslâm Devleti içerisinde, Müslümanların devlet Başkanının izni olmadan İslâm’a alternatif politikalar üretmek için yapılan veya İslâm’ı ve Müslümanları kontrol altında tutmak, İslâm’ı kendi sistemlerine uydurmak ve zararsız hale getirmek için kurulan her mescid “mescid-i dırar” konumundadır. Bu tür mescidlere Müslümanların itibar etmemeleri, mümkünse yıkmaları, bu âyetlerle emredilmektedir.— M. Türk
9:107
108
لَا تَقُمْ ف۪يهِ اَبَداًۜ لَمَسْجِدٌ اُسِّسَ عَلَى التَّقْوٰى مِنْ اَوَّلِ يَوْمٍ اَحَقُّ اَنْ تَقُومَ ف۪يهِۜ ف۪يهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ ٨٠١
Lâ tekum fîhi ebedâ(ebeden), le mescidun ussise alât takvâ min evveli yevmin ehakku en tekûme fîhi, fîhi ricâlun yuhıbbûne en yetetahherû, vallâhu yuhıbbul muttahhirîn(muttahhirîne).
O (mescid-i dırarda) sakın namaz kılma! Tâ ilk gününden takva¹ üzerine temeli atılan mescid,² elbette içerisinde namaz kılmana daha layıktır.³ Onun içerisinde (günahlarından) temizlenmeyi seven kimseler vardır.⁴ Allah gerçekten temizlenenleri sever.⁵ 1 Takva: Zarar verecek şeylerden sakınıp, kendisini iyice korumak demektir. Böylece takva, himâyeye girerek korunmak ve kendisini korumaktır. En kuvvetli koruma ise, Allah’ın korumasıdır. Şeriatta takva: “insanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak, âhirette zarar verecek şeylerden sakınması” demektir. Bu sebeple de “takva” kelimesi bu mealin tamamında, “Allah’a karşı hata etmekten sakınmak” diye tercüme edilmiştir. Takvayı sadece olumsuz ve soyut bir perhizkârlık zannetmek yanlıştır. Takva üç aşamadır. a- Cehennem azabından korunmak için şirkten uzaklaşıp, îman etmek. b- Büyük günâhları işlemekten ve küçük günâhlarda ısrardan ve Allah’a karşı hata etmekten kaçınıp, farzları yerine getirmek. c- Kalbini Allah’tan meşgul edecek şeylerden temizleyip bütün varlığıyla Allah’a yönelmek. 2 Kuba Mescidi-Takva Mescidi: “Temeli takva üzere atılan mescid” Medine’ye Efendimizin gelmeden önce “Kuba” mevkiinde yaptığı “Kuba Mescidi”dir. Kuba Mescidi; Hz. Peygamber (s.a.v)’in Hicret esnâsında binâ ettiği ve içinde ashabıyla birlikte namaz kıldığı, İslâm’da inşa edilen ilk mesciddir. Hz. Peygamber, Kubâ’ya Rebîulevvel ayının ortalarında bir pazartesi günü ulaştı. Orada, Amr b. Avf oğullarının yurdunda Külsüm b. Hidm’in evinde on küsur gece misâfir oldu. (Buhârî) Hz. Peygamber (s.a.v), ilk muhacirlerin namaz kıldığı Külsüm b. Hidm’in hurma harmanındaki sahayı genişleterek Kubâ Mescidi’ni kare şeklinde bina etti. Mescid’in yapımında en büyük gayreti Ammar b. Yâsir göstermiştir. Abdullah b. Revâha da hem çalışıp, hem şiir söylüyor, mü’minlerin yorgunluklarını hafifletiyordu. (Tecrid-i Sarih) Ayette geçen “Takva Mescidi”nin hangisi olduğu hususunda farklı rivayetler ve yorumlar vardır. Mehmed Vehbî Efendi: “Esası takva üzerine bina kılınan mescidden murat, Mescid-i Nebevî olma ihtimali var ise de âyetin evveli ve âhiri Mescid-i Kubâ olmasına delalet eder” der. (Hülasat’ül-Beyan). Kubâ Mescidi Hz. Peygamber (s.a.v)’in, düzenli olarak Cumartesi günleri, zaman zaman da Pazartesi günleri ziyaret etmeyi âdet haline getirdiği bir mescid idi. Oraya bazen binekli olarak bazen yaya gider ve namaz kılardı. Bir hadîs-i şeriflerinde bunu Müslümanlara da tavsiye ederek: “Kim güzel bir şekilde abdest alır, sonra Kubâ Mescidine gelir ve orada namaz kılarsa onun için umre sevabı vardır” buyururlar. (İbnu Mâce, Tirmîzi). Hz. Ömer (r.a) halifeliğinde pazartesi ve perşembe günleri burayı ziyaret ederdi. Kubâ Mescidi Hz. Osman ve Ömer b. Abdülaziz tarafından genişletildi. Daha sonra birçok defa tamirat görüp yenilendi. 1829 yılında Sultan II. Mahmud tarafından imar edilen tek minareli ve düz tavanlı Mescid, Suudî Arabistan hükümeti tarafından yıkılıp kubbeli ve çifte minareli olarak büyütülerek yenilenmiştir. 3 Bu mescid bizzat Peygamberimizin kurduğu, hicret esnasında Kuba’da kaldığı günlerde namaz kıldığı, “Kuba Mescidi”dir. Ayrıca bu mescidin, “Mescid-i Nebevi” olduğu da rivâyet edilmiştir. (Kurtubî) 4 Tatahhur: Taharette mübalağa etmek, temizlik hususunda titiz davranmaktır. Şer’î anlamda taharet hem “necaset” denilen maddi pisliklerden, hem de “hades” denilen manevi kirlerden arınmak demektir. Burada ise “dırar, küfür, tefrika” gibi fena hasletlere karşılık olarak kullanılmış olma karinesiyle; “tatahhur”dan asıl maksat, cismanî olandan ziyade kalbî olan taharettir. Yani günah, isyan, cimrilik ve tembellik gibi çirkin huylardan ve onların manevi lekelerinden iyice arınmak demek olduğu açıktır. (Elmalılı) 5 Bu âyet nazil olunca Rasulullah (s.a.v) maiyetinde bulunan bir grup Muhacir ile yürüyüp Kuba mescidine vardı. Kapısında biraz durakladı, bekledi, içinde Ensar oturuyorlardı. Bunun üzerine onlara: “Siz mü’min misiniz?” diye sordu, cemaat sustu, hiç ses çıkarmadı, sonra tekrar sordu, Hz. Ömer (r.a.): “Ey Allah’ın Rasulü! Şüphesiz ki, müminler, ben de onlarla beraberim.” dedi. Peygamberimiz (s.a.v) buyurdu ki; “Kazaya razı olur musunuz?” Onlar: “evet” dediler. “Belaya sabreder misiniz?” buyurunca onlar yine: “evet” dediler. “Bollukta şükreder misiniz?” buyurdu. Onlar yine “evet” dediler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v) “Kâbe’nin Rabb’ı hakkı için bunlar mümindirler.” buyurdu ve sonra oturdu. Daha sonra: “Ey Ensar topluluğu! Allah sizi meth ü sena etti. Abdestte ne yapıyorsunuz?” buyurdu. Onlar da: “Dışkıyı üçtaşla siliyoruz, sonra da su ile taharetleniyoruz.” dediler. Rasulallah (s.a.v): “Onun içerisinde (günahlarından) temizlenmeyi seven kimseler vardır…” ayetini okudu. (Elmalılı)— M. Türk
9:108
109
اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه۪ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ ٩٠١
E fe men essese bunyânehu alâ takvâ minallâhi ve rıdvânin hayrun em men essese bunyânehu alâ şefâ curufin hârin fenhâra bihî fî nâri cehennem(cehenneme), vallâhu lâ yehdîl kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuranlar mı daha hayırlıdır yoksa yapısını yıkılmak üzere olan bir uçurumun¹ kenarına kurup, onunla beraber kendileri de çöküp cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Ve Allah zâlim bir toplumu, asla doğru yola ulaştırmaz. 1 Cürûf: Dere kenarında sel sularının dibini yalayıp oyduğu, yerin üzerinde kalan toprak veya çamur çıkıntısıdır ki, her an yıkılmaya hazır durumda bulunan bir yerdir. Bunun üzerine yapıldığı düşünülen binanın ne kadar çürük bir yere, ne kadar çabuk göçecek bir zemine oturtulmuş olduğu ve ne kadar çabuk çökmeye mahkûm bulunduğu tasavvur olunsun. İşte din işlerini nifak ve fitne üzerine bina edenlerin vaziyeti tam buna benzer.— M. Türk
9:109
110
لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذ۪ي بَنَوْا ر۪يبَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلَّٓا اَنْ تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟ ٠١١
Lâ yezâlu bunyânuhumullezî benev rîbeten fî kulûbihim illâ en tekattaa kulûbuhum, vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).
Onların kurmuş oldukları bu bina kalpleri kendilerinde bulunduğu müddetçe, gönüllerinde bir pişmanlık olarak kalacaktır. Gerçekten Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.— M. Türk
9:110
111
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ١١١
İnnallâheşterâ minel mu’minîne enfusehum ve emvâlehum bi enne lehumul cenneh(cennete), yukâtilûne fî sebîlillâhi fe yaktulûne ve yuktelûne va’den aleyhi hakkan fît tevrâti vel incîli vel kur’ân(kur’âni), ve men evfâ bi ahdihî minallâhi, festebşirû bi bey’ıkumullezî bâya’tum bihî, ve zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını Allah yolunda; gerek öldürerek, gerekse öldürülerek savaşmaları karşılığında cenneti vermek üzere satın almıştır. Bu Onun Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da güvence altına aldığı gerçek bir va’ddir. Allah’tan daha çok, verdiği sözü yerine getiren kim olabilir ki? (Ey îman edenler!) O halde Onunla yaptığınız bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte, en büyük kurtuluş da budur.¹ 1 Rasulüllah (s.a.v)’e Akabe Gecesi, Mekke’de Ensar’dan ikinci “Akabe biatı”nda yetmiş kişi biat ettikleri zaman, Abdullah b. Revaha: “Rabb’in ve kendin için bize dilediğini şart koş” demişti. Peygamber (s.a.v.) de: “Rabbim için Ona ibadet etmenizi ve hiç bir şeyi Ona şirk koşmamanızı, kendim için de beni, kendinizi ve mallarınızı nasıl koruyup savunuyorsanız öyle koruyup savunmanızı şart koşarım” buyurdu. Onlar da: “Bunu yaptığımız takdirde bizim için ne var?” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v): “Cennet” buyurdu. Bunun üzerine: “Bu alış-veriş kârlıdır, bu sözleşmeyi ne bozarız, ne de bozulmasını kabul ederiz.” dediler. Sonra işte bu âyet nazil oldu. Bir gün Hz. Peygamber, bu âyeti okurken bir a’râbi geldi: “bu kimin sözü?” dedi, Rasulullah (s.a.v), “Allah kelâmıdır.” diye cevap verdi. O a’râbi: “Vallahi bu çok kârlı bir alış-veriş, biz bunu ne bozarız, ne de bozulmasını isteriz” dedi ve gazaya çıktı, nihayetinde şehid oldu. (Elmalılı)— M. Türk
9:111
112
اَلتَّٓائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّٓائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ ٢١١
Et tâibûnel âbidûnel hâmidûnes sâihûner râkiûnes sâcidûnel âmirûne bil ma’rûfi ven nâhûne anil munkeri vel hâfizûne li hudûdillâh (hudûdillâhi), ve beşşiril mu’minîn (mu’minîne).
(İşte bunlar); tevbe eden, ibâdet eden, Allah’a hamd eden, oruç tutan,¹ rükuya varan, secdeye kapanan, iyiliği emredip, kötülükten vazgeçiren, Allah’ın koyduğu sınırları gözeten, kimselerdir. Bunu, inananlara böylece müjdele. 1 Buradaki seyahat, İbnu Mes’ud, İbnu Abbas, Hz. Aişe ve Ebû Hureyre’ye göre oruç demektir. Çünkü Peygamber (a.s): “ümmetimin seyahati, oruçtur.” buyurmuştur. (Kurtubî) Oruç; yiyip içmek ve birtakım sıkıntılara tahammül etmek ve bir de insanın görmediği, bilmediği bir takım şeylere vakıf olmasına vesile olması yönleriyle seyahate benzetilmiştir. Ayrıca bu ifâdeyi; “Mücahitler, Mekke’den Medîne’ye hicret edenler, ilim için sefere çıkanlar ve Allah’ın âyetlerini görmek için yeryüzünde sefer edenler,” şeklinde de anlayanlar olmuştur.— M. Türk
9:112
113
مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِك۪ينَ وَلَوْ كَانُٓوا اُو۬ل۪ي قُرْبٰى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُمْ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ ٣١١
Mâ kâne lin nebiyyi vellezîne âmenû en yestagfirû lil muşrikîne ve lev kânû ulî kurbâ min ba’di mâ tebeyyene lehum ennehum ashâbul cahîm(cahîmi).
Cehennemlik oldukları, iyice belli olduktan sonra Peygambere de îman edenlere de akraba bile olsalar, müşrikler için (Allah’tan) af dilemek yoktur. ¹ 1 Bu âyet, Ebû Tâlib hakkında indirilmiştir. Said b. Müseyyeb, Zührî, Amr b. Dinar ve Ma’mer’den gelen bir rivayete göre Ebû Tâlib son nefesini vermek üzere iken Peygamberimiz onu: “Allah’tan başka ilâh olmadığına” îman etmeye çağırdı. Orada Ebu Cehil ile Abdullah b. Ebi Ümeyye de vardı. Bunlar: “Ey Ebu Talib, Abdülmuttalib’in dininden vaz mı geçeceksin?” dediler. O da: “Ben Abdülmuttalib’in dini üzereyim” diyerek îman etmekten kaçındı. Bunun üzerine Peygamberimiz; “Allah’a yemin olsun ki, engellenmediğim sürece senin için af dileyeceğim” buyurdu. Bu olay üzerine bu âyet ve: “(Ey Muhammed!) Sen sevdiğin kimseyi hak yola ulaştıramazsın; ancak kimin hak yola ulaştırılacağını en iyi bilen Allah, dilediğini hak yola ulaştırır.” (Kasas: 56) âyeti nâzil oldu. (Müslim) Ayrıca bu konu ile ilgili olarak Bk. (Tevbe: 80, İbrahim: 4) Bu âyetlerin Peygamberimizin Mekke fethinden sonra, annesi Âmine’nin kabrini ziyaret edip ona istiğfar etmek istemesi üzerine indirildiği de rivâyet edilmektedir. Yani; Peygamberimizin annesi de amcası da Müslüman değildir ve cehennemdedir. Peygamberimizin buna benzer zelleleri için Bk. (En’am: 52, Kehf: 23, Tahrim: 1, Tevbe: 113, Abese: 1-4) Bu âyette; Peygamberlerin konumu net bir şekilde belirlenmektedir. Yani Peygamber bile olsa bir kimse; sevdiği bir kimseye, annesi de olsa amcası da olsa hidâyet veremez ve onu, cennete koyamaz. Bu iş tamamen Allah’a mahsustur. Bu âyet, ayrıca, “Cehennemlik oldukları iyice belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, müşrikler için af dilemek Peygambere de inananlara da yaraşmaz.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
9:113
114
وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ اِبْرٰه۪يمَ لِاَب۪يهِ اِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَـهُٓ اَنَّهُ عَدُوٌّ لِلّٰهِ تَبَرَّاَ مِنْهُۜ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَاَوَّاهٌ حَل۪يمٌ ٤١١
Ve mâ kânestigfâru ibrâhîme li ebîhi illâ an mev’ıdetin vaadehâ iyyâhu, fe lemmâ tebeyyene lehû ennehu aduvvun lillâhi teberree minhu, inne ibrâhîme le evvâhun halîm(halîmun).
İbrahim’in babası için (Allah’tan) af dilemesi de sadece ona verdiği bir sözden dolayı idi.¹ Fakat onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, o işten vazgeçti. Gerçekten İbrahim çok yufka yürekli ve yumuşak huylu² birisiydi. 1 Konu ile ilgili olarak Bk. (Mümtahine: 4-5, Meryem: 42-48, Şuara: 69-103) 2 Evvah: Çok ah eden demektir. Çok ah çekmenin, çok acı çekmeye, bağrı yanıklığa ve Allah korkusuna delaleti vardır. Burada “evvah” böyle bir mânâ ilişkisinden dolayı kinaye olarak kullanılmıştır. Dilimizde de bu anlamı ifade için “ince kalpli, yufka yürekli, bağrı yanık adam” gibi tabirler kullanılır. Duaların en çok kabule şayan olanları bu ruh haliyle yapılan dualardır. Abdullah b. Şeddad’dan, Peygamber (s.a.v)’in: “Evvah, huşû içinde yalvarıp yakarandır” buyurduğu rivayet olunmuştur. Âyette, “evvah” buyurulduktan sonra bir de “halim” ile sıfatlandırılmış olması çok anlamlıdır. Zira çok ah etmek, aynı zamanda bir hiddeti ve sabırsızlığı da ima edebilir. İşte “halim” sıfatıyla; İbrahim’in çok çok ah eden biri olması, hiddetinden, sabırsızlığından ve tahammülsüzlüğünden kaynaklanan sıkıntılardan değildi. O gerçekten halim-selim, hiddetten uzak, eza ve cefaya katlanan bir “evvah” idi. Bundan dolayı babasının da her türlü eza ve cefasına tahammül gösterirdi. Yine de babasına karşı yumuşaklıkla davranırdı. Babasının küfür ve dalalet yolunda olmasına yüreği sızlar, onun imana gelmesinden ümit kesmez ve sürekli olarak onun için dua ve istiğfar ederdi. Fakat babasının gerçekten bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıklanınca, İbrahim Allah’a olan sevgisinden dolayı, babası için dua ve istiğfar etmekten hemen vazgeçti. (Elmalılı)— M. Türk
9:114
115
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُضِلَّ قَوْماً بَعْدَ اِذْ هَدٰيهُمْ حَتّٰى يُبَيِّنَ لَهُمْ مَا يَتَّقُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ٥١١
Ve mâ kânallâhu li yudılle kavmen ba’de iz hedâhum hattâ yubeyyine lehum mâ yettekûn(yettekûne), innallâhe bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Allah bir toplumu dosdoğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine iyice açıklamadıkça, asla sapıklığa düşürmez ve Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.— M. Türk
9:115
116
اِنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ ٦١١
İnnallâhe lehu mulkus semâvâti vel ard(ardı), yuhyî ve yumît(yumîtu), ve mâ lekum min dûnillâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Göklerin ve yerin hâkimiyeti kesinlikle Allah’ındır. Dirilten de öldüren de Odur. Ve sizin Allah’tan başka dostunuz da yardımcınız da yoktur.— M. Türk
9:116
117
لَقَدْ تَابَ اللّٰهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ ف۪ي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِنْ بَعْدِ مَا كَادَ يَز۪يغُ قُلُوبُ فَر۪يقٍ مِنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّهُ بِهِمْ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌۙ ٧١١
Lekad tâballâhu alân nebiyyi vel muhâcirîne vel ensârillezînettebeûhu fî sâatil usrati min ba’di mâ kâde yezîgu kulûbu ferîkın minhum summe tâbe aleyhim, innehu bihim raûfun rahîm(rahîmun).
Yemin olsun ki Allah, Peygambere ve o en zor günde¹ ona uyan Muhâcirlere ve Ensâra tevbe nasip etti.² O zaman onların içlerinden bir kısmının, kalpleri kaymağa yüz tutmuş iken tevbelerini kabul etti. Çünkü Allah çok acıyan, merhamet edendir. 1 Usret: Darlık, şiddet ve yokluk demektir. “Sâat-i usret” zorluk anı veya vakti demektir ki, “Onlar, size hem üst tarafınızdan, hem de aşağı tarafınızdan saldırıya geçince, gözlerin feri kaybolmuş, yürekler ağızlara gelip dayanmış ve aklınıza Allah hakkında (birtakım) düşünceler gelmeye başlamıştı.” (Ahzab: 10) buyurulan “Hendek gününe” ve daha başka sıkıntılı günlere işaret olabilirse de burada asıl maksat “Tebük Seferi” sırasında çekilen sıkıntılar, özellikle bu seferin en sıkıntılı günü hakkındadır. Nitekim Tebük Seferi’ne çıkan orduya “Güçlük Ordusu” adı verilmiştir. Bunun hakkında Peygamber (s.a.v): “Güçlük ordusunu kim donatırsa kendisine cennet vardır.” buyurmuştur. 2 Allah’ın kullarına tevbesi: “tevbe nasip etmek ve tevbelerini kabul etmek” anlamını ifâde eder. Buna göre bu âyette “Allah’ın peygambere tevbesi” Tevbe: 43. ayette geçen “Allah senin (geçmiş-gelecek) bütün günâhlarını bağışladı. Sen kimin doğru söylediği tam belli olmadan, yalancıların kimler olduğunu iyice bilmeden, onlara niçin izin verdin?” âyetinin içeriğine bir cevap olduğu gibi, Muhacirler’e ve Ensar’a tevbesi ise, yine daha önce Uhud ve Huneyn savaşlarında yaptıkları dikkatsizlik ve tedbirsizlik hakkında da olabilir.— M. Türk
9:117
118
وَعَلَى الثَّلٰثَةِ الَّذ۪ينَ خُلِّفُواۜ حَتّٰٓى اِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ وَظَنُّٓوا اَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ۟ ٨١١
Ve alâs selâsetillezîne hullifû, hattâ izâ dâkat aleyhimul ardu bimâ rahubet ve dâkat aleyhim enfusuhum ve zannû en lâ melcee minallâhi illâ ileyhi, summe tâbe aleyhim li yetûbû, innallâhe huvet tevvâbur rahîm(rahîmu).
Allah hükümleri ertelenen o üç kişinin de (tevbelerini kabul etti.)¹ Çünkü onlar (o derece bunalmışlardı ki) yeryüzü bütün genişliğine rağmen başlarına dar gelmiş sıkıntıdan patlayacak gibi olmuşlardı. Sonunda Allah’a sığınmaktan başka bir çare olmadığını, anlamışlardı. Bunun üzerine Allah, tevbe etsinler diye onlara tevbe nasip etti. Gerçekten Allah tevbeleri çok kabul edendir, çok merhametli olandır.² 1 Bu üç kişi; Akabe biatine katılan Kâ’b b. Malik’le, Bedir ehlinden olan Murare b. Rebi’ ve Hilâl b. Ümeyye idi. Bunlar, tevbe etmişler, ancak ortaya bir mazeret koymamışlardı. Bu yüzden de 106. âyetle haklarında verilecek hüküm Allah’a bırakılmıştı. Âyetin bu bölümü; “Ve Allah, geri kalan üç kişinin de tevbelerini kabul etti.” şeklinde tercüme edilebilirse de yukarıdaki tercüme Kâ’b b. Malik (r.a)’in kendi rivâyetine uygun düştüğü için tercih edilmiştir. 2 Tebük dönüşünde Hz. Peygamber, Müslümanlara sefere katılmayanlarla selamlarını dahi almamak üzere tüm ilişkilerini kesmelerini emretti. Hattâ kırk gün sonra, ailelerine de onlarla tüm ilişkilerini kesmelerini emretti. Bu kişiler Medîne’de çok kötü bir duruma düştüler. Elli günlük bir boykottan sonra, söz konusu üç kişinin affedildiklerini ilan eden bu âyet nâzil oldu. Bu olayın Kâ’b b. Malik’in ağzından anlatıldığı rivâyet için Bk. (Elmalılı, Buhârî, Müslim) İslâm âlimleri genellikle nasuh tevbeye, Kâ’b b. Malik ve iki arkadaşının tevbesini örnek göstermişlerdir. Tevbe esasen; bu âyette belirtildiği gibi olmalıdır. Yani kişi tevbe ederken günâhına üzüntüsünden dolayı Dünya başına dar gelmeli, nefsi kendisini sıkmalı ve her şeyden kesilip Allah’a samimiyetle yönelmelidir.— M. Türk
9:118
119
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ ٩١١
Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe ve kûnû meas sâdikîn (sâdikîne).
Ey îman edenler! Allah’a karşı hata etmekten sakının ve doğrularla beraber olun.— M. Türk
9:119
120
مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪ۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئاً يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلاً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ ٠٢١
Mâ kâne li ehlil medîneti ve men havlehum minel a’râbi en yetehallefû an resûlillâhi ve lâ yergabû bi enfusihim an nefsihî, zâlike bi ennehum lâ yusîbuhum zameun ve lâ nasabun ve lâ mahmesatun fî sebîlillâhi ve lâ yetaûne mevtıan yagîzul kuffâra ve lâ yenâlûne min aduvvin neylen illâ kutibe lehum bihî amelun sâlih(sâlihun), innallâhe lâ yudîu ecrel muhsinîn(muhsinîne).
Gerek Medînelilere ve gerekse çevrelerinde yaşayan bedevî Araplara, savaşta Peygamberden geri kalmak ve kendilerini ona tercih etmek asla yakışmaz.¹ Çünkü onların Allah yolunda katlanacakları her susuzluk, her yorgunluk, her açlık, kâfirleri öfkelendirecek bir adım atmaları ve düşmana karşı elde ettikleri her başarı karşılığında mutlaka hesaplarına sevap yazılır. Elbette Allah iyilikte bulunanların karşılığını kesinlikle boşa çıkarmaz. 1 Rivâyet olunur ki: Ebû Hayseme; İslâm ordusu Tebük seferi için yola çıktıktan sonra, bahçesine gitmiş, eşi gölgeye hasırı sermiş, taze hurma ve soğuk su da hazırlamış. Ebû Hayseme, bunları görünce: “koyu gölge, taze hurma, soğuk su, güzel kadın. Peygamber ise açık güneşte ve rüzgârda... Bu, hayır değildir!” demiş, hemen kalkıp, devesine binmiş, kılıcını ve mızrağını alıp, ordunun peşine düşmüş. Peygamberimiz, ufuktaki serap içerisinde bir binitli görününce: “O, Ebû Hayseme’dir.” buyurmuş ve ona istiğfar etmiş. (Elmalılı)— M. Türk
9:120
Yükleniyor...
Tevbe
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle