Bu sure iki isimle bilinir; El-Tevbe ve El-Bera'e. Tevbenin mahiyetini ve kabul edilme şartlarını bildiren ayetlerinden (102-118) dolayı "Tevbe Suresi" adını almıştır. İkinci adı olan "El-Bera'e"yi (aklanmak, yükümlülükten kurtulmak, azade olmak) surenin ilk kelimesinden alır.
Sure başında Besmele'nin zikredilmemesinin nedeni:
Bu, Kur'an'ın başında "Besmele" zikredilmeyen tek suresidir. Müffessirler bu hususta çeşitli sebepler ileri sürmüş olsalar da, doğru olanı, İmam Razi'nin söylemiş olduğu sebeptir ki Razi'ye göre bunun sebebi, Hz. Peygamber'in (s.a) surenin başında Besmele'yi imla edip yazdırmamış olmasıdır. Bu yüzden ashabı da surenin başına "Besmele" getirmedi ve kendilerinden sonra gelen tabiin de, bu konuda onları takip etti. Bu keyfiyyet, tam ve orijinal şeklinde kalması için, Kur'an'ın eksiksiz olması hususunda son derece dikkat gösterilmiş olduğu gerçeği hakkında ilave bir delildir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Tarihsel Arka-Plan: Şimdi, surenin tarihsel arka- planını gözden geçirelim. Surede ele alınıp tartışılan olaylar dizisi, Hudeybiye Andlaşmasından sonra meydana gelmiştir. O ana kadar, Arabistan'ın üçte biri bizatihi güçlü, iyi teşkilatlanmış ve medeni bir İslam devletini kurup yerleştirmiş olan müslümanların hakimiyeti altına girmişti. Sözkonusu anlaşma, meydana getirdiği nisbi barış atmosferi içinde etkisini genişletip yayması için İslam'a daha fazla imkanlar sağladı. Bu anlaşmadan sonra, çok önemli sonuçlara götüren iki olay vuku buldu:
Tebûk Seferi zamanında Arabistan.
Arap Yarımadasının Fethi: Bu önemli neticelerden ilki, Arabistan'ın fethi idi. Hz. Peygamber (s.a) İslam'ı tebliğ için çeşitli kabilelere tebliğciler göndermiş ve iki yıl gibi çok kısa bir zaman sonunda İslam, eski "cahiliye" düzeninin ve yandaşlarının önünde çaresiz kaldıkları büyük bir güç haline gelmişti. O derece ki, Kureyş'in arasında bulunan cahiliye düzeninin ateşli taraftarları, İslam'la son ve kesin bir hesaplaşmaya girmek için anlaşmayı bozacak kadar çileden çıkmış, gözleri dönmüştü. Fakat Hz. Peygamber (s.a) anlaşmayı ihlallerinden sonra, bu gaye için yeter derecede kuvvet toplamalarına fırsat vermemek için atik davranarak hicri sekizinci yılın Ramazan ayında ani bir akın düzenlendi ve Mekke'yi fethetti. Her ne kadar fetih "cahiliye" düzeninin belkemiğini kırmışsa da bu düzenin yanlıları Huneyn Savaşıyla İslam'a karşı son bir atağa geçmek istediler. Fakat bu kendilerinin ölüm fermanı oldu. Havazin, Sakif, Nadir, Cuşum ve daha başka diğer kabileler bu ıslahatçı devrimi imha etmek üzere tüm kuvvetlerini savaş meydanında topladılar, fakat, bu kötü planlarında bütünüyle başarısızlığa uğradılar. "Cahiliye"nin Huneyn'de bozgunu, bütün Arabistan'ı İslam Yurdu (Daru'l- İslam) yapma yolunu hazırladı. Sonuç olarak, Huneyn savaşının üzerinden henüz bir yıl geçmeden, Arabistan'ın büyük bir kısmı İslam'ın etki alanına girdi ve eski düzeni omuzlayanlar, ülkenin şurasında burasında dağınık halde bulunan bir kaç kişi halinde kaldı.
İslam'ın önünde durulmaz ve korkulup çekinilen bir güç haline gelmesini hazırlayan ikinci olay, Arabistan'ın kuzeyinde yer alan Roma İmparatorluğu'nun hudutları içinde ve yakınında yaşayan Hıristiyanların tahrik edici faaliyetleri yüzünden gerekli görülen Tebûk seferi oldu. Buna göre Hz. Peygamber (s.a) üçbin kişilik bir ordu ile Roma İmparatorluğuna doğru cesaretle yürüdü, fakat Romalılar bu orduyu karşılmaktan kaçındılar. Hz. Peygamber (s.a) ve İslam'ın sahip olduğu bu gücün sonucu Arabistan'ın her yerinden artarak gelen çeşitli guruplar ve heyetler İslam'a olan sadakatlerini ve kendisine olan bağlılıklarını arzetmek için Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk seferinden dönmesini sabırsızlıkla beklemeye başladılar. Yüce Kur'an bu zaferi bekleyişi Nasr suresinde tasvir etmiştir: "Allah'ın yardımı ve fethi geldiği ve insanların dalga dalga (bölük bölük) İslam'a girdiğini gördüğün zaman..."
Tebûk'e Sefer: Tebûk'e düzenlenen sefer, Mekke fethinin hemen arefesinde Roma İmparatorluğu ile başlamış olan sürtüşmenin bir sonucu idi. Hudeybiye Andlaşmasından sonra, Arabistan'ın çeşitli bölgelerine gönderilen heyetlerden biri de, Suriye'nin kuzey bölgelerine yerleşmiş kabileleri ziyaret etti. Roma İmparatorluğunun etkisi altında olan bura halkının çoğunluğu Hıristiyandı. Uluslararası hukukun kabul edilen genel prensiplerinin aksine, bu kabilelere mensup kişiler, Zatu Talah (veya Zatu Itlah) denilen yere yakın bir mevkide, delegasyonun onbeş üyesini katlettiler. Sadece delegasyonun reisi Ka'b bin Umeyr el-Gıfari kurtulmayı ve bu elim hadiseyi rapor etmeyi başardı. Bundan başka, doğrudan doğruya Roma Kayseri'nin emri altında olan Hıristiyan Busra Valisi Şurahbil b. Amr da, benzer bir görevle kendisine elçi olarak gönderilmiş olan Haris b. Umeyr'i ölüme mahkum etmişti.
Bu olaylar Hz. Peygamber'i, Roma İmparatorluğu'na yakın bölgeyi müslümanlar için emin ve güvenli hale getirmek için güçlü bir askeri harekata girişmesinin lüzümuna inandırdı ve ikna etti.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) Hicri 8.yılın Cemadiyel Ulasında üçbin kişilik bir orduyu Suriye sınırına doğru gönderdi. Ma'an denilen yerin yakınında bir mevkie vardıklarında müslümanlar, kendileriyle savaşmak üzere Şurahbil'in yüzbin kişilik bir orduyla gelmekte olduğunu ve Hims'te olan Kayser'in de kardeşi Theodore komutasında, yüzbin kişiden müteşekkil başka bir ordu göndermiş olduğunu öğrendiler. Fakat bütün ürkütücü haberlere rağmen, düşman askerine göre oldukça az ama cesur bu bir avuç müslüman bahadırlar ordusu korkusuzca yoluna devam etti ve Şurahbil'in büyük ordusunu Mute'de karşıladı. Müslümanların, ordularıyla mukayese kabul etmez korkunç oranda (iki ordu arasındaki oran 1/33) bir düşman ordusuyla savaştıkları bu karşılaşmanın sonucu, düşman ordusunun tamamen bozguna uğraması nedeniyle çok güzel neticelendi. Bu durum, İslam'ın yayılmasına çok yardımcı oldu. Yine bunun bir sonucu olarak da, Suriye ve buna yakın yerlerde yarı bağımsız bir devlet halinde yaşamakta olan Araplar ve İran İmparatorluğu'nun idaresi altında olan Necid yöresi kabileleri İslam'a yöneldiler ve binlerce kişilik gruplar halinde İslam'ı kabul ettiler. Sözgelimi, Beni Suleym (reisleri Abbas b. Mirdap Süleymi idi) , Eşca, Gafatan, Zübyan, Feraze vs. gibi kabilelere mensup insanlar aynı dönemde İslam'a girdiler. Bütün bunlara ilaveten, Roma İmparatorluğuna bağlı Arap orduları başkumandanı Ferve b. Amr el-Cüzemi, bu zaman esnasında İslam'ı kabul etti ve onun iman etmesi tüm bölgede yaşayan halkı ciddi bir şekilde etkiledi. Kayser, Ferve'nin İslam'ı kabul ettiğini haber alınca, tutuklanmasını ve mahkemesine getirilmesini emretti. Sonra kendisine şöyle dedi: "Sen iki şeyden birini seçmek mecburiyetindesin. Ya İslam'ı terkeder, hürriyetine kavuşur ve eski makamını tekrar elde edersin ya da bir müslüman olarak kalır ve ölümü kabul edersin." O büyük bir soğukkanlıkla İslam'ı seçti ve hayatını Hakk'ın yolunda feda etti.
Kayser'in Arabistan tarafından gelmekte olan ve İmparatorluğunu tehdit eden tehlikenin farkına varmasının ardından, bu gibi olayların meydana gelmesinde şaşılacak bir husus yoktur. Bundan dolayı, Mute'de düçar olduğu mağlubiyetin intikamını almak üzere, Hicri 9. yılda askeri hazırlıklar yapmaya başladı. Gassaniler ve diğer Arap reisleri de, ordularını onun komutası altında toplamaya başladılar. İslami hareketi menfi ve müsbet yönde etkileyecek en ufak olaylar konusunda bile daima en sağlam şekilde haberdar olmaya itina gösteren Hz. Peygamber(s.a) bu hazırlıkları istihbar eder etmez, olayların varacağı noktayı hemen anladı. Buna bağlı olarak, en ufak bir tereddüt göstermeden Kayser'in bu büyük güç ve kuvvetine karşı savaşmaya karar verdi. Çünkü en hafif bir zaafiyetin, aynı anda üç büyük tehlikeyle karşı karşıya kalınmasına ve hareketin mutlak bir başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olacağını gayet iyi biliyordu. Bu tehlikelerin birincisi, Huneyn savaş meydanında, hemen hemen imha edilmiş olan "cahiliye"nin ölü gücünün tekrar canlanması ihtimali idi.
İkinci olarak, sürekli böyle bir fırsat kollayan Medine münafıkları, İslam'a mümkün olan en büyük zararı verebilmek için bu fırsatı son noktasına kadar kullanabilirlerdi. Çünkü onlar, bu gaye için gereken hazırlıkları zaten yapmış, Ebu Amir adında bir keşiş (rahip) vasıtasıyla Gassanilerin Hıristiyan olan krallarına ve Kayser'in bizzat kendisine, kurdukları şeytani planlar hakkında gizli haberler göndermişlerdi. Bütün bunlara ilaveten, aynı maksatla yapacakları gizli toplantıları düzenlemek için Medine yakınlarında bir mescid inşa etmişlerdi.
Üçüncü tehlike ise, zamanın ikinci büyük süper gücü olan İran'ı yenmiş bulunan ve çevredeki toprakları alma hırsıyla dolup taşan Kayser'den bizzat gelecek hücüm idi.
Eğer, muhtemel bu üç düşman odağının, müslümanlara karşı birleşmeleri hususunda bir fırsat verilmiş olsaydı, İslam, hemen hemen kazanılmış olan savaşı ve mücadeleyi kaybetmiş olacaktı. İşte, Hz. Peygamber'in (s.a) zamanın iki büyük imparatorlukdan biri olan Roma 'ya karşı düzenlenecek sefer için hazırlıkların yapılması konusunda açık bir beyanda bulunması bundandır. Görünen bütün şartlar, böyle bir kararın aleyhinde olmasına rağmen bu tebligat yapıldı. Nitekim ülkede kıtlık vardı ve sabırsız bir uzun bekleyişten sonra ekinlerin hasat mevsimi gelmişti. Arabistan kavurucu bir yaz mevsimi geçiriyordu ve genelde sefer hazırlıkları için yeter derecede para da yoktu. Bu imkansızlık, özellikle askeri techizat ve taşımacılıkta kendini şiddetle hissettiriyordu.
Fakat Allah'ın Rasulü, bu fırsatın aciliyetini kavradığı zaman sıralanan bütün handikaplara rağmen, kendisini Hakkı yayma görevinin devam etmesi veya yok olması konusunda karar vermek mecburiyetinde bırakan bu adımını attı. Suriye yönüne, Roma'ya karşı düzenlenecek böyle bir sefer için önceki uygulamalarının aksine, hazırlıkların yapılması konusunda açık bir tebligatta bulunulmuş olması bunun nasıl önemli bir sefer olduğunu hissettirdi. Hz. Peygamber genellikle hangi yöne doğru gitmekte olduğunun bilinmemesi ve saldıracağı düşmanın isminin önceden ifşa edilmemesi için her türlü tedbiri alırdı. Hatta, Medine'den hareket ederken bile gideceği istikameti belli etmez ve şehrin aksi istikametine doğru yola çıkardı.
Arabistan'da bulunan bütün gruplar, bu kritik kararın ciddi sonuçlarını çok iyi biliyorlardı. Müslümanların aleyhindeki bütün umutlarını İslam'ın Roma tarafından mağlup edilmesine bağlayan eski "cahiliye" düzeni taraftarlarının arta kalanları, seferin sonuçlarını büyük bir endişe içinde bekliyorlardı. Münafıklar da buna, müslümanlar eğer Suriye'de bir mağlubiyet alırlarsa, bir iç isyanla İslam'ın kuvvetinin imha hususunda son bir şansları olarak görüyorlardı. Bundan dolayı komploları kararlaştırıp oluşturmak için kendileri tarafından inşa edilmiş olan "Mescid-i Dırar" da hazır halde bekliyorlardı. Ayrıca seferi başarısız bir hareket haline çevirmek için de bir çok tedbir almışlardı. Diğer taraftan gerçek müminler, son 22 yıl boyunca, uğrunda bütün güçlerini harcamakta oldukları hareketin kaderinin şimdi olmakla olmamak noktasında asılı kaldığını anlamışlardı.
Fakat eğer onlar, böyle bir kritik anda cesarat gösterirlerse, bütün dış dünyanın kapıları yayılmak üzere olan hareketin önünde açılmış olacaktı. Fakat eğer onlar, zaafiyet ya da korkaklık gösterirlerse, o zaman Arabistan'da yapmış oldukları bütün işler toz-duman olup boşa gitmiş olacaktı.
İslam'ın o yaman müntesiplerinin söz konusu sefer için aşk ve şevkle hazırlıklara başlamış olmaları bundandır. Onlardan herbiri, sefer için gerekli techizat hazırlamaya, bulunacakları katkıda diğerini geçmeye çabaladı. Hz. Osman ve Hz. Abdurranman b. Avf paralarının çok büyük bir bölümünü bu maksat için verdiler. Hz. Ömer kazancının yarısıyla katkıda bulundu. Hz. Ebu Bekir ise malının tamamını verdi. Ashab-ı Kiramın maddeten fakir olanları da iyilik yarışında geri kalmadı ve alın terleriyle ne kazanabildilerse onları getirip Rasulullah'a (s.a) takdim ettiler.
Kadınlar bu hamiyyet yarışında mücevherlerini vermekle yer aldılar. İslam uğruna hayatlarını feda etme aşkıyla yanıp tutuşan binlerce gönüllü, Hz. Peygamber'e (s.a) geldi ve bu sefere katılmak üzere kendileri için hazırlanmış silah ve malzemelerin verilmesini rica ettiler. Techizat ve hazırlıkların yetersizliği nedeniyle silahlandırılamayan bu yiğit insanlar, üzüntüden göz yaşı döktüler. Manzara, kendilerini yeteri derecede silahlandıramadığı için Hz. Peygamber'i üzecek denli acıklı idi. Sözün kısası bu vesile, gerçek bir mümini bir münafıktan ayıracak mihenk taşına dönüştü. Çünkü sefere katılamayıp geri durmak, kişinin İslam'la olan bağının çok şüpheli olması demekti. Bundan dolayı, Tebûk seferi esnasında geriye kalan birisinin, kendisine haber verilmesi üzerine Hz. Peygamber (s.a) , "Onu kendi başına bırakın. Eğer içinde iyilik ve hayırdan birşey varsa Allah onu size katar. Eğer onun içinde iyilik ve hayırdan birşey yoksa, o zaman öyle kötü bir arkadaşı sizden uzaklaştırıp defettiği için O'na şükredin" buyurdu.
Neticede, Hz. Peygamber (s.a) , İslam uğruna çarpışacak onbini süvari olmak üzere otuzbin mücahidden müteşekkil bir ordu ile Hicri 9. yılın Receb'inde Suriye 'ye doğru harekete geçti. Develerin yetersizliğinden, orduya katılanların büyük bir çoğunluğunun yaya yürümek zorunda olmaları, bir müddet deveye binmek mecburiyetinde kaldıkları zaman bile çok seyrek sıralarını beklemek zorunda bulunmaları nazar-ı itibara alındığında seferin yapıldığı şartların zorluğu ve elverişsizliği kolayca anlaşılabilir. Buna bir de çölün yakıcı-kavurucu sıcaklığı ve su yetersizliğinin vehameti de eklenebilir. Fakat onlar, dava hakkındaki sarsılmaz kararları, ona olan bağlılıkları ve bu büyük güçlük ve engelleri göğüslemelerindeki sebatları nedeniyle hesapsız bir şekilde mükafatlandırılmışlardır.
Rasul-i Ekrem (s.a) ve ordusu, Tebûk'e vardıklarında, Kayser ve müttefiklerinin ordularını sınırdan içeriye çekmiş oldukları ve görünürde savaşılacak hiçbir düşmanın olmadığını öğrendiler. Böylece Hz. Peygamber (s.a) ve İslam ordusu çok geniş sahalarda prestijini arttıracak olan ve aynı zamanda bir damla da kan dökmedikleri manevi bir zafer kazanmış oldu.
Bu konuda, Rasul-i Ekrem'in (s.a) gazalarını kaleme alan tarihçilerin Tebûk Seferi ile ilgili olarak serdettikleri genel intibanın sahih olmadığına işaret etmek uygun olur. Onlar, olayı sanki Arabistan'ın sınırları yakınında Roma ordularının toplanması hakkındaki haberler asılsızmış gibi bir tarzda naklederler. Gerçek ise, Kayser'in ordularını toplamaya başlamış olduğu, fakat Rasul-i Ekrem'in (s.a) ondan daha önce davrandığı ve harekete geçmek için gerekli hazırlıkları tamamlamadan onun hareket sahasına girmiş olduğu şeklindedir. Bundan dolayı Kayser cesaretin onda dokuzunun kaçmakta olduğuna inanarak, ordularını sınırlardan geriye doğru çekmiştir.
Çünkü o, İslam uğruna savaşan üçbin yiğit mücahidin daha önce Mute'de yüzbin kişilik bir kuvveti perişan edip biçare hale soktuğunu henüz unutmuş değildi. Bundan dolayı o, yüz veya ikiyüzbin kişilik bir ordu ile bile aynı kıvamdaki otuzbin mücahidden meydana gelmiş ve üstelik Hz. Peygamber'in (s.a) bizzat komutasındaki böyle bir ordu ile savaşmayı göze alamadı.
Rasul-i Ekrem (s.a) , Roma İmparatoru Kayser'in kuvvetlerini sınırdan çektiğini anladığı zaman, Suriye içlerine doğru yürümesinin mi, yoksa Tebûk'te durup beklemesinin ve manevi zaferini politik ve stratejik avantaja dönüştürmenin mi daha uygun olacağını düşündü. Sonunda ikinci alternatifi seçerek Tebûk'te kalıp beklemeye karar verdi ve Tebûk'te yirmi gün kaldı. Bu zaman zarfında Hz. Peygamber (s.a) Roma İmparatorluğu ile İslam devleti arasında yer alan ve Roma İmparatorluğunun idaresi altında olan küçük tampon devletlere baskıda bulundu ve boyun eğdirip kendilerini İslam devletine cizye vermeye mecbur etti. Mesela, bazı Hıristiyan liderler, Dumetu'l-Cendel'den Ukaydin bin Abdulmelik Kindi, Eylen'den Yuhanna bin Ruba Mekna ayrıca Cerba ve Azruh kabilelerinin reisleri Medine İslam devletine itaat edip ona cizye vermeyi kabul ettiler. Bunun bir sonucu olarak İslam devletinin sınırları, Roma İmparatorluğuna kadar genişledi ve Kayser tarafından Arabistan'a karşı kullanılmakta olan bütün Arap kabileleri, bu sefer Romalılara karşı müslümanların müttefiki oldular.
Bütün bunların ötesinde Tebûk seferinde elde edilen bu moral ve manevi zafer, Romalılarla uzun sürecek bir anlaşmazlığa girmeden önce müslümanlara Arabistan üzerindeki hakimiyetlerini güçlendirmek için çok kıymetli bir fırsat sağladı. Zira bu durum, ister "şirk"in destekçileri olsun, isterse İslam kisvesi altında "şirk"lerini gizlemiş kimseler olsun, eski "cahiliye" düzeninin yakın bir gelecekte yeniden canlanıp toparlanması konusunda hala umut beslemekte olan kimselerin belini kırdı. Şartların zorlaması, bu tip insanların büyük çoğunluğunun İslam dairesinin içinde toplanmasını sağlamıştır ve en azından, sözkonusu kimselerin hemen sonraki nesillerine gerçek müslüman olma imkanını sağlamıştır. Artık geriye bu sahada, eski düzenin destekçilerinden çok zayıf bir azınlık kalmıştı, fakat artık bunlar, Allah'ın, tamamlamak üzere Rasulü'ne indirmiş olduğu İslami inkılabın önünde duramazdı.
Dönemin Problemleri: Eğer biz, daha önce geçen olayların arka planını gözönüne alırsak toplumun o dönemde karşılaşmakta olduğu problemleri kolayca anlarız.
O hususlar şunlardır:
1. Tüm Arabistan'ı tam bir "Daru'l-İslam" haline getirmek,
2. İslam'ın nüfuzunu komşu ülkelere taşımak, yaymak.
3. Münafıkların fitnelerine son vermek.
4. Müslümanları, gayri müslim dünyaya karşı cihad için hazırlamak,
1) Şimdi; madem ki tüm Arabistan'ın idaresi müminlerin eline geçmiş ve bütün muhalif kuvvetler çaresiz hale düşmüştü. O halde Arabistan'ın tam bir "Daru'l-İslam" (İslam ülkesi) haline dönüştürülmesi lüzumu hakkındaki politika hususunda açık bir deklerasyon yayınlanması gerekli idi. Bundan dolayı aşağıda zikredilen ölçüler benimsendi:
a. "Müşriklerle" olan bütün anlaşmların geçersiz olduğunu öngören açık bir beyanat ilan edildi. Buna göre, müslümanlar dört aylık bir süreden sonra anlaşmaların müşrikler lehinde getirdiği bütün sorumluluklardan azade olacaklardı. (bkz. 1-3. ayetler)
Bu deklarasyon, "şirk" temeline dayanan hayat tarzını bütünüyle kökünden kazımak ve Arabistan'ı her ne suretle olursa olsun İslam'ın ruhu ile çatışmayacak ve O'nun için bir iç tehlike arzedemeyecek şekilde sadece İslam'ın merkezi yapmak için gerekli idi.
b. Arabistan'ı ilgilendiren tüm meseleler içinde ana konumunu muhafaza eden Harem-i Şerif'e (Ka'be) hizmet, yani sedanet (Ka'be bakıcılığı) ve sikayet (su dağıtma) işlerinin bundan böyle müşriklerden alınıp müminlerin eline verileceği ve sürekli onların elinde kalacağı hususunda ilahi bir hüküm indi. (12. ve 18. ayetler arası) . Aynı şekilde "cahiliye" döneminden kalan adet ve uygulamalar artık ilga edilip kaldırılmalıydı, hatta "müşrikler" Beytullah'a yaklaştırılmamalıydılar. (28.ayet) Bu, "şirkin" her türlü eserini, sadece Allah'a ibadet ve itaatına mahsus olan Ka'be'den silip kökünden kazımak içindi.
c. "Cahiliye" günlerinde haram ayların yerlerini dağiştirmek suretiyle takip etmekte oldukları ve küfrün bir parçası olan "Nesi" konusundaki kötü uygulama yasaklanmıştır (Ayet,37) . Bu, aynı zamanda Arabistan ve daha sonra dünyanın her yerinde bulunan müslümanların hayatından, cahiliye adetlerinden arta kalanlar türlü emarenin kökünü kazıma hususunda bir ilke vazifesini görmüştür.
2) Müslümanlara, İslam'ın etkinliğini, Arabistan haricinde daha uzaklara götürmek ve yaymak için, İslam dışı güçleri kılıçla sindirmeleri ve İslam devletinin hakimiyetini kabul etmeye zorlamaları emredildi. Roma ve İran İmparatorlukları, bu yolda en büyük engeli teşkil ettikleri için onlarla bir sürtüşme ve anlaşmazlığa girilmesi kaçınılmazdı. Cihadın gayesi onları, İslam'ı kabul hususunda zorlamak değildi. Çünkü onlar İslam'ı kabul etmek veya etmemekte serbestti. Fakat cihadın hedefi,onların başkalarını kendi sapıklıklarına itmelerine ve çoğalmalarına engel olmak idi. Müslümanlara, diledikleri takdirde, onların sapıtmış hallerinden vazgeçip kurtulabilecekleri bir süre sapıklıklarına müsamaha göstermeleri, aksi halde, kafirlere İslam devletine bağlı olduklarının bir nişanesi olarak "Cizye" (29. ayet) vermeyi şart koşmaları emredildi.
3) Önemli üçüncü mesele, aleni cürümlerine rağmen, şimdiye kadar hoşgörü ile karşılanan münafıkların fitnelerine son vermek oldu. Mademki dışarıdan fiilen hiçbir baskı yoktu, o halde müslümanlar, münafıklara açıkça kafirler olarak muamelede bulunmaları emredilmeliydi ve öyle oldu (73. ayet) . Buna uygun olarak Hz. Peygamber (s.a) Tebûk seferine katılmama konusunda halkı ikna edip vazgeçirmek için istişarelerde bulunmak üzere toplandıkları Süveylim'in evini ateşe verdi. Yine bunun gibi, Tebûk dönüşünde, gerçek müminlere karşı komplolar düzenlemek maksadıyla fitnelerine bir kılıf vazifesi görmek üzere inşa ettikleri mescidi (Mesid-i Dırar) yıkmalarını ve yakmalarını emretti.
4) Müslümanların tüm İslam dışı dünyaya karşı "Cihad" etmek maksadıyla hazırlanabilmesi için, ehemmiyetsiz de olsa, "İman" konusunda maruz kaldıkları bu hafif zaafiyetlerinin tedavi edilmesi gerekliydi. Çünkü artık özellikle bütün İslam dışı dünya ile ortaya çıkacak bir sürtüşme ve mücadelede tek başına karşı koyma mecburiyeti karşısında kalındığı zaman, İslam toplumu için, iman zaafiyetinden daha büyük başka bir tehlike yoktu. Tebûk'e düzenlenen seferden geriye kalmış veya en azından ihmalkarlık göstermiş olanlar şiddetle itham edilmiş ve eğer bu farzı yerine getirmemeleri hususunda makul mazeretleri yoksa, onlar münafıklar olarak kabul edilmişlerdi. Dahası, "İla-i Kelimetullah" (Allah sözü ve hükümlerinin üstün olması) konusunda yapacağı gayretlerin ve İslam ile "küfür" arasındaki mücadelede oynayacağı rolün gelecekte bir müslümanın imanı hakkında tek ölçü olacağı hususunda açık bir beyanatta bulunulmuştur. Bu nedenle "Eğer bir kimse canını, malını vaktini ve enerjisini bu gaye için feda etmekte tereddüt gösterirse, onun imanı gerçek, saf ve makbul olarak görülmeyecektir" (81 ve 96. ayetler arası) . Bu bakımdan cihad konusunda zaaf gösteren bir kimsenin yaptığı amelleri asla cihadın yerini almayacaktır.
Bu sureyi tetkik ederken yukarıda zikredilen önemli noktalar dikkate alınırsa, o takdirde bunlar, surenin muhtevasının anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
ÖZET Temel Konu: Savaş ve Barışın Problemleri
Enfal suresinin bir devamı olarak bu sure de savaş konusundaki problemleri ele alır ve konuyu Tebûk Seferi üzerinde temellendirir.
İşlenen konular ve birbiriyle bağlantıları:
1-12 Bu bölüm, başkalarıyla yapılan anlaşmaların dokunulmazlığını (kudsiyetini) ele alır ve karşı tarafın bunlara içtenlikle uymadığı hallerde son vermeden önce gözönünde bulundurulması gereken prensip, hüküm ve nizamları ortaya koyar.
13-37 Bu bölümde müslümanlar, fitneci ve hasmane davranışlarının sonuçları konusunda gereken uyarının yapıldığı Yahudi, Hıristiyan ve müşrik Araplar'la, Allah'ın rızası için savaşmaya teşvik edilmişlerdir.
38-72 Bu kısımdaki (muhaverede) , eğer küfürle yapılan mücadeleye katılmışlarsa ancak o zaman, Allah'ın vadettiği mükafatlara varis (sahip) olacakları, müslümanlara açık ve seçik olarak anlatılmıştır. Çünkü, gerçek müslümanları münafıklardan ayıran ölçü budur. Öyleyse gerçek müslümanlar, tehlike, engel, zorluk ve iğva gibi şeylere aldırmaksızın cihadda yerlerini almalıdır.
73-90 Bu bölüm münafıklar meselesiyle ilgilidir ve onlara karşı takınılması gereken tavra ait kural ve düzenlemeler koyarak, onları gerçek müslümanlardan ayıran mümeyyiz vasıflara işaret eder.
91-110 Bu kısım, savaştan geri kalan ve Tebûk'e düzenlediği Cihad seferinde Hz. Peygamber'e eşlik etmeyenlerin durumunu ele alır. Bu amaçla sözkonusu şahıslar muhtelif kategorilere ayrılır; yani, bunlar sakatlar, hastalar, fakirler, münafıklar, hatasını anlayıp daha Hz. Peygamber (s.a) Tebûk'ten dönmeden önce nefislerine kahredenler ve hatalarını ikrar edenler gibi birkaç sınıfa ayrılır. Onların durumları, suçlarının karakteri şumulüne uygun olarak ve onlara Kainatın Hakimi olan Allah'ın, onların yardımcısı ve koruyucusu olduğu teminatı verilmiştir. Buna uygun olarak Allah, Tebûk seferinde yer almayan üç mümini samimiyetlerinden dolayı affetmiştir.
Sonuç bölümünde müminlere, hidayetleri için gerekli olan genel talimat verilmiştir.
Surede varılan sonuç şudur: "Şefkatli, merhametli ve size çok düşkün olan Rasulullah'a uyun ve kainatın Rabbi olan Allah'a tevekkül edin. O'na güvenin."
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
9
Tövbe · Medine
التوبة
129
Sure Adı Açıklaması
Bu sure iki isimle bilinir; El-Tevbe ve El-Bera'e. Tevbenin mahiyetini ve kabul edilme şartlarını bildiren ayetlerinden (102-118) dolayı "Tevbe Suresi" adını almıştır. İkinci adı olan "El-Bera'e"yi (aklanmak, yükümlülükten kurtulmak, azade olmak) surenin ilk kelimesinden alır.
Sure başında Besmele'nin zikredilmemesinin nedeni:
Bu, Kur'an'ın başında "Besmele" zikredilmeyen tek suresidir. Müffessirler bu hususta çeşitli sebepler ileri sürmüş olsalar da, doğru olanı, İmam Razi'nin söylemiş olduğu sebeptir ki Razi'ye göre bunun sebebi, Hz. Peygamber'in (s.a) surenin başında Besmele'yi imla edip yazdırmamış olmasıdır. Bu yüzden ashabı da surenin başına "Besmele" getirmedi ve kendilerinden sonra gelen tabiin de, bu konuda onları takip etti. Bu keyfiyyet, tam ve orijinal şeklinde kalması için, Kur'an'ın eksiksiz olması hususunda son derece dikkat gösterilmiş olduğu gerçeği hakkında ilave bir delildir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Tarihsel Arka-Plan: Şimdi, surenin tarihsel arka- planını gözden geçirelim. Surede ele alınıp tartışılan olaylar dizisi, Hudeybiye Andlaşmasından sonra meydana gelmiştir. O ana kadar, Arabistan'ın üçte biri bizatihi güçlü, iyi teşkilatlanmış ve medeni bir İslam devletini kurup yerleştirmiş olan müslümanların hakimiyeti altına girmişti. Sözkonusu anlaşma, meydana getirdiği nisbi barış atmosferi içinde etkisini genişletip yayması için İslam'a daha fazla imkanlar sağladı. Bu anlaşmadan sonra, çok önemli sonuçlara götüren iki olay vuku buldu:
Tebûk Seferi zamanında Arabistan.
Arap Yarımadasının Fethi: Bu önemli neticelerden ilki, Arabistan'ın fethi idi. Hz. Peygamber (s.a) İslam'ı tebliğ için çeşitli kabilelere tebliğciler göndermiş ve iki yıl gibi çok kısa bir zaman sonunda İslam, eski "cahiliye" düzeninin ve yandaşlarının önünde çaresiz kaldıkları büyük bir güç haline gelmişti. O derece ki, Kureyş'in arasında bulunan cahiliye düzeninin ateşli taraftarları, İslam'la son ve kesin bir hesaplaşmaya girmek için anlaşmayı bozacak kadar çileden çıkmış, gözleri dönmüştü. Fakat Hz. Peygamber (s.a) anlaşmayı ihlallerinden sonra, bu gaye için yeter derecede kuvvet toplamalarına fırsat vermemek için atik davranarak hicri sekizinci yılın Ramazan ayında ani bir akın düzenlendi ve Mekke'yi fethetti. Her ne kadar fetih "cahiliye" düzeninin belkemiğini kırmışsa da bu düzenin yanlıları Huneyn Savaşıyla İslam'a karşı son bir atağa geçmek istediler. Fakat bu kendilerinin ölüm fermanı oldu. Havazin, Sakif, Nadir, Cuşum ve daha başka diğer kabileler bu ıslahatçı devrimi imha etmek üzere tüm kuvvetlerini savaş meydanında topladılar, fakat, bu kötü planlarında bütünüyle başarısızlığa uğradılar. "Cahiliye"nin Huneyn'de bozgunu, bütün Arabistan'ı İslam Yurdu (Daru'l- İslam) yapma yolunu hazırladı. Sonuç olarak, Huneyn savaşının üzerinden henüz bir yıl geçmeden, Arabistan'ın büyük bir kısmı İslam'ın etki alanına girdi ve eski düzeni omuzlayanlar, ülkenin şurasında burasında dağınık halde bulunan bir kaç kişi halinde kaldı.
İslam'ın önünde durulmaz ve korkulup çekinilen bir güç haline gelmesini hazırlayan ikinci olay, Arabistan'ın kuzeyinde yer alan Roma İmparatorluğu'nun hudutları içinde ve yakınında yaşayan Hıristiyanların tahrik edici faaliyetleri yüzünden gerekli görülen Tebûk seferi oldu. Buna göre Hz. Peygamber (s.a) üçbin kişilik bir ordu ile Roma İmparatorluğuna doğru cesaretle yürüdü, fakat Romalılar bu orduyu karşılmaktan kaçındılar. Hz. Peygamber (s.a) ve İslam'ın sahip olduğu bu gücün sonucu Arabistan'ın her yerinden artarak gelen çeşitli guruplar ve heyetler İslam'a olan sadakatlerini ve kendisine olan bağlılıklarını arzetmek için Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk seferinden dönmesini sabırsızlıkla beklemeye başladılar. Yüce Kur'an bu zaferi bekleyişi Nasr suresinde tasvir etmiştir: "Allah'ın yardımı ve fethi geldiği ve insanların dalga dalga (bölük bölük) İslam'a girdiğini gördüğün zaman..."
Tebûk'e Sefer: Tebûk'e düzenlenen sefer, Mekke fethinin hemen arefesinde Roma İmparatorluğu ile başlamış olan sürtüşmenin bir sonucu idi. Hudeybiye Andlaşmasından sonra, Arabistan'ın çeşitli bölgelerine gönderilen heyetlerden biri de, Suriye'nin kuzey bölgelerine yerleşmiş kabileleri ziyaret etti. Roma İmparatorluğunun etkisi altında olan bura halkının çoğunluğu Hıristiyandı. Uluslararası hukukun kabul edilen genel prensiplerinin aksine, bu kabilelere mensup kişiler, Zatu Talah (veya Zatu Itlah) denilen yere yakın bir mevkide, delegasyonun onbeş üyesini katlettiler. Sadece delegasyonun reisi Ka'b bin Umeyr el-Gıfari kurtulmayı ve bu elim hadiseyi rapor etmeyi başardı. Bundan başka, doğrudan doğruya Roma Kayseri'nin emri altında olan Hıristiyan Busra Valisi Şurahbil b. Amr da, benzer bir görevle kendisine elçi olarak gönderilmiş olan Haris b. Umeyr'i ölüme mahkum etmişti.
Bu olaylar Hz. Peygamber'i, Roma İmparatorluğu'na yakın bölgeyi müslümanlar için emin ve güvenli hale getirmek için güçlü bir askeri harekata girişmesinin lüzümuna inandırdı ve ikna etti.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) Hicri 8.yılın Cemadiyel Ulasında üçbin kişilik bir orduyu Suriye sınırına doğru gönderdi. Ma'an denilen yerin yakınında bir mevkie vardıklarında müslümanlar, kendileriyle savaşmak üzere Şurahbil'in yüzbin kişilik bir orduyla gelmekte olduğunu ve Hims'te olan Kayser'in de kardeşi Theodore komutasında, yüzbin kişiden müteşekkil başka bir ordu göndermiş olduğunu öğrendiler. Fakat bütün ürkütücü haberlere rağmen, düşman askerine göre oldukça az ama cesur bu bir avuç müslüman bahadırlar ordusu korkusuzca yoluna devam etti ve Şurahbil'in büyük ordusunu Mute'de karşıladı. Müslümanların, ordularıyla mukayese kabul etmez korkunç oranda (iki ordu arasındaki oran 1/33) bir düşman ordusuyla savaştıkları bu karşılaşmanın sonucu, düşman ordusunun tamamen bozguna uğraması nedeniyle çok güzel neticelendi. Bu durum, İslam'ın yayılmasına çok yardımcı oldu. Yine bunun bir sonucu olarak da, Suriye ve buna yakın yerlerde yarı bağımsız bir devlet halinde yaşamakta olan Araplar ve İran İmparatorluğu'nun idaresi altında olan Necid yöresi kabileleri İslam'a yöneldiler ve binlerce kişilik gruplar halinde İslam'ı kabul ettiler. Sözgelimi, Beni Suleym (reisleri Abbas b. Mirdap Süleymi idi) , Eşca, Gafatan, Zübyan, Feraze vs. gibi kabilelere mensup insanlar aynı dönemde İslam'a girdiler. Bütün bunlara ilaveten, Roma İmparatorluğuna bağlı Arap orduları başkumandanı Ferve b. Amr el-Cüzemi, bu zaman esnasında İslam'ı kabul etti ve onun iman etmesi tüm bölgede yaşayan halkı ciddi bir şekilde etkiledi. Kayser, Ferve'nin İslam'ı kabul ettiğini haber alınca, tutuklanmasını ve mahkemesine getirilmesini emretti. Sonra kendisine şöyle dedi: "Sen iki şeyden birini seçmek mecburiyetindesin. Ya İslam'ı terkeder, hürriyetine kavuşur ve eski makamını tekrar elde edersin ya da bir müslüman olarak kalır ve ölümü kabul edersin." O büyük bir soğukkanlıkla İslam'ı seçti ve hayatını Hakk'ın yolunda feda etti.
Kayser'in Arabistan tarafından gelmekte olan ve İmparatorluğunu tehdit eden tehlikenin farkına varmasının ardından, bu gibi olayların meydana gelmesinde şaşılacak bir husus yoktur. Bundan dolayı, Mute'de düçar olduğu mağlubiyetin intikamını almak üzere, Hicri 9. yılda askeri hazırlıklar yapmaya başladı. Gassaniler ve diğer Arap reisleri de, ordularını onun komutası altında toplamaya başladılar. İslami hareketi menfi ve müsbet yönde etkileyecek en ufak olaylar konusunda bile daima en sağlam şekilde haberdar olmaya itina gösteren Hz. Peygamber(s.a) bu hazırlıkları istihbar eder etmez, olayların varacağı noktayı hemen anladı. Buna bağlı olarak, en ufak bir tereddüt göstermeden Kayser'in bu büyük güç ve kuvvetine karşı savaşmaya karar verdi. Çünkü en hafif bir zaafiyetin, aynı anda üç büyük tehlikeyle karşı karşıya kalınmasına ve hareketin mutlak bir başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olacağını gayet iyi biliyordu. Bu tehlikelerin birincisi, Huneyn savaş meydanında, hemen hemen imha edilmiş olan "cahiliye"nin ölü gücünün tekrar canlanması ihtimali idi.
İkinci olarak, sürekli böyle bir fırsat kollayan Medine münafıkları, İslam'a mümkün olan en büyük zararı verebilmek için bu fırsatı son noktasına kadar kullanabilirlerdi. Çünkü onlar, bu gaye için gereken hazırlıkları zaten yapmış, Ebu Amir adında bir keşiş (rahip) vasıtasıyla Gassanilerin Hıristiyan olan krallarına ve Kayser'in bizzat kendisine, kurdukları şeytani planlar hakkında gizli haberler göndermişlerdi. Bütün bunlara ilaveten, aynı maksatla yapacakları gizli toplantıları düzenlemek için Medine yakınlarında bir mescid inşa etmişlerdi.
Üçüncü tehlike ise, zamanın ikinci büyük süper gücü olan İran'ı yenmiş bulunan ve çevredeki toprakları alma hırsıyla dolup taşan Kayser'den bizzat gelecek hücüm idi.
Eğer, muhtemel bu üç düşman odağının, müslümanlara karşı birleşmeleri hususunda bir fırsat verilmiş olsaydı, İslam, hemen hemen kazanılmış olan savaşı ve mücadeleyi kaybetmiş olacaktı. İşte, Hz. Peygamber'in (s.a) zamanın iki büyük imparatorlukdan biri olan Roma 'ya karşı düzenlenecek sefer için hazırlıkların yapılması konusunda açık bir beyanda bulunması bundandır. Görünen bütün şartlar, böyle bir kararın aleyhinde olmasına rağmen bu tebligat yapıldı. Nitekim ülkede kıtlık vardı ve sabırsız bir uzun bekleyişten sonra ekinlerin hasat mevsimi gelmişti. Arabistan kavurucu bir yaz mevsimi geçiriyordu ve genelde sefer hazırlıkları için yeter derecede para da yoktu. Bu imkansızlık, özellikle askeri techizat ve taşımacılıkta kendini şiddetle hissettiriyordu.
Fakat Allah'ın Rasulü, bu fırsatın aciliyetini kavradığı zaman sıralanan bütün handikaplara rağmen, kendisini Hakkı yayma görevinin devam etmesi veya yok olması konusunda karar vermek mecburiyetinde bırakan bu adımını attı. Suriye yönüne, Roma'ya karşı düzenlenecek böyle bir sefer için önceki uygulamalarının aksine, hazırlıkların yapılması konusunda açık bir tebligatta bulunulmuş olması bunun nasıl önemli bir sefer olduğunu hissettirdi. Hz. Peygamber genellikle hangi yöne doğru gitmekte olduğunun bilinmemesi ve saldıracağı düşmanın isminin önceden ifşa edilmemesi için her türlü tedbiri alırdı. Hatta, Medine'den hareket ederken bile gideceği istikameti belli etmez ve şehrin aksi istikametine doğru yola çıkardı.
Arabistan'da bulunan bütün gruplar, bu kritik kararın ciddi sonuçlarını çok iyi biliyorlardı. Müslümanların aleyhindeki bütün umutlarını İslam'ın Roma tarafından mağlup edilmesine bağlayan eski "cahiliye" düzeni taraftarlarının arta kalanları, seferin sonuçlarını büyük bir endişe içinde bekliyorlardı. Münafıklar da buna, müslümanlar eğer Suriye'de bir mağlubiyet alırlarsa, bir iç isyanla İslam'ın kuvvetinin imha hususunda son bir şansları olarak görüyorlardı. Bundan dolayı komploları kararlaştırıp oluşturmak için kendileri tarafından inşa edilmiş olan "Mescid-i Dırar" da hazır halde bekliyorlardı. Ayrıca seferi başarısız bir hareket haline çevirmek için de bir çok tedbir almışlardı. Diğer taraftan gerçek müminler, son 22 yıl boyunca, uğrunda bütün güçlerini harcamakta oldukları hareketin kaderinin şimdi olmakla olmamak noktasında asılı kaldığını anlamışlardı.
Fakat eğer onlar, böyle bir kritik anda cesarat gösterirlerse, bütün dış dünyanın kapıları yayılmak üzere olan hareketin önünde açılmış olacaktı. Fakat eğer onlar, zaafiyet ya da korkaklık gösterirlerse, o zaman Arabistan'da yapmış oldukları bütün işler toz-duman olup boşa gitmiş olacaktı.
İslam'ın o yaman müntesiplerinin söz konusu sefer için aşk ve şevkle hazırlıklara başlamış olmaları bundandır. Onlardan herbiri, sefer için gerekli techizat hazırlamaya, bulunacakları katkıda diğerini geçmeye çabaladı. Hz. Osman ve Hz. Abdurranman b. Avf paralarının çok büyük bir bölümünü bu maksat için verdiler. Hz. Ömer kazancının yarısıyla katkıda bulundu. Hz. Ebu Bekir ise malının tamamını verdi. Ashab-ı Kiramın maddeten fakir olanları da iyilik yarışında geri kalmadı ve alın terleriyle ne kazanabildilerse onları getirip Rasulullah'a (s.a) takdim ettiler.
Kadınlar bu hamiyyet yarışında mücevherlerini vermekle yer aldılar. İslam uğruna hayatlarını feda etme aşkıyla yanıp tutuşan binlerce gönüllü, Hz. Peygamber'e (s.a) geldi ve bu sefere katılmak üzere kendileri için hazırlanmış silah ve malzemelerin verilmesini rica ettiler. Techizat ve hazırlıkların yetersizliği nedeniyle silahlandırılamayan bu yiğit insanlar, üzüntüden göz yaşı döktüler. Manzara, kendilerini yeteri derecede silahlandıramadığı için Hz. Peygamber'i üzecek denli acıklı idi. Sözün kısası bu vesile, gerçek bir mümini bir münafıktan ayıracak mihenk taşına dönüştü. Çünkü sefere katılamayıp geri durmak, kişinin İslam'la olan bağının çok şüpheli olması demekti. Bundan dolayı, Tebûk seferi esnasında geriye kalan birisinin, kendisine haber verilmesi üzerine Hz. Peygamber (s.a) , "Onu kendi başına bırakın. Eğer içinde iyilik ve hayırdan birşey varsa Allah onu size katar. Eğer onun içinde iyilik ve hayırdan birşey yoksa, o zaman öyle kötü bir arkadaşı sizden uzaklaştırıp defettiği için O'na şükredin" buyurdu.
Neticede, Hz. Peygamber (s.a) , İslam uğruna çarpışacak onbini süvari olmak üzere otuzbin mücahidden müteşekkil bir ordu ile Hicri 9. yılın Receb'inde Suriye 'ye doğru harekete geçti. Develerin yetersizliğinden, orduya katılanların büyük bir çoğunluğunun yaya yürümek zorunda olmaları, bir müddet deveye binmek mecburiyetinde kaldıkları zaman bile çok seyrek sıralarını beklemek zorunda bulunmaları nazar-ı itibara alındığında seferin yapıldığı şartların zorluğu ve elverişsizliği kolayca anlaşılabilir. Buna bir de çölün yakıcı-kavurucu sıcaklığı ve su yetersizliğinin vehameti de eklenebilir. Fakat onlar, dava hakkındaki sarsılmaz kararları, ona olan bağlılıkları ve bu büyük güçlük ve engelleri göğüslemelerindeki sebatları nedeniyle hesapsız bir şekilde mükafatlandırılmışlardır.
Rasul-i Ekrem (s.a) ve ordusu, Tebûk'e vardıklarında, Kayser ve müttefiklerinin ordularını sınırdan içeriye çekmiş oldukları ve görünürde savaşılacak hiçbir düşmanın olmadığını öğrendiler. Böylece Hz. Peygamber (s.a) ve İslam ordusu çok geniş sahalarda prestijini arttıracak olan ve aynı zamanda bir damla da kan dökmedikleri manevi bir zafer kazanmış oldu.
Bu konuda, Rasul-i Ekrem'in (s.a) gazalarını kaleme alan tarihçilerin Tebûk Seferi ile ilgili olarak serdettikleri genel intibanın sahih olmadığına işaret etmek uygun olur. Onlar, olayı sanki Arabistan'ın sınırları yakınında Roma ordularının toplanması hakkındaki haberler asılsızmış gibi bir tarzda naklederler. Gerçek ise, Kayser'in ordularını toplamaya başlamış olduğu, fakat Rasul-i Ekrem'in (s.a) ondan daha önce davrandığı ve harekete geçmek için gerekli hazırlıkları tamamlamadan onun hareket sahasına girmiş olduğu şeklindedir. Bundan dolayı Kayser cesaretin onda dokuzunun kaçmakta olduğuna inanarak, ordularını sınırlardan geriye doğru çekmiştir.
Çünkü o, İslam uğruna savaşan üçbin yiğit mücahidin daha önce Mute'de yüzbin kişilik bir kuvveti perişan edip biçare hale soktuğunu henüz unutmuş değildi. Bundan dolayı o, yüz veya ikiyüzbin kişilik bir ordu ile bile aynı kıvamdaki otuzbin mücahidden meydana gelmiş ve üstelik Hz. Peygamber'in (s.a) bizzat komutasındaki böyle bir ordu ile savaşmayı göze alamadı.
Rasul-i Ekrem (s.a) , Roma İmparatoru Kayser'in kuvvetlerini sınırdan çektiğini anladığı zaman, Suriye içlerine doğru yürümesinin mi, yoksa Tebûk'te durup beklemesinin ve manevi zaferini politik ve stratejik avantaja dönüştürmenin mi daha uygun olacağını düşündü. Sonunda ikinci alternatifi seçerek Tebûk'te kalıp beklemeye karar verdi ve Tebûk'te yirmi gün kaldı. Bu zaman zarfında Hz. Peygamber (s.a) Roma İmparatorluğu ile İslam devleti arasında yer alan ve Roma İmparatorluğunun idaresi altında olan küçük tampon devletlere baskıda bulundu ve boyun eğdirip kendilerini İslam devletine cizye vermeye mecbur etti. Mesela, bazı Hıristiyan liderler, Dumetu'l-Cendel'den Ukaydin bin Abdulmelik Kindi, Eylen'den Yuhanna bin Ruba Mekna ayrıca Cerba ve Azruh kabilelerinin reisleri Medine İslam devletine itaat edip ona cizye vermeyi kabul ettiler. Bunun bir sonucu olarak İslam devletinin sınırları, Roma İmparatorluğuna kadar genişledi ve Kayser tarafından Arabistan'a karşı kullanılmakta olan bütün Arap kabileleri, bu sefer Romalılara karşı müslümanların müttefiki oldular.
Bütün bunların ötesinde Tebûk seferinde elde edilen bu moral ve manevi zafer, Romalılarla uzun sürecek bir anlaşmazlığa girmeden önce müslümanlara Arabistan üzerindeki hakimiyetlerini güçlendirmek için çok kıymetli bir fırsat sağladı. Zira bu durum, ister "şirk"in destekçileri olsun, isterse İslam kisvesi altında "şirk"lerini gizlemiş kimseler olsun, eski "cahiliye" düzeninin yakın bir gelecekte yeniden canlanıp toparlanması konusunda hala umut beslemekte olan kimselerin belini kırdı. Şartların zorlaması, bu tip insanların büyük çoğunluğunun İslam dairesinin içinde toplanmasını sağlamıştır ve en azından, sözkonusu kimselerin hemen sonraki nesillerine gerçek müslüman olma imkanını sağlamıştır. Artık geriye bu sahada, eski düzenin destekçilerinden çok zayıf bir azınlık kalmıştı, fakat artık bunlar, Allah'ın, tamamlamak üzere Rasulü'ne indirmiş olduğu İslami inkılabın önünde duramazdı.
Dönemin Problemleri: Eğer biz, daha önce geçen olayların arka planını gözönüne alırsak toplumun o dönemde karşılaşmakta olduğu problemleri kolayca anlarız.
O hususlar şunlardır:
1. Tüm Arabistan'ı tam bir "Daru'l-İslam" haline getirmek,
2. İslam'ın nüfuzunu komşu ülkelere taşımak, yaymak.
3. Münafıkların fitnelerine son vermek.
4. Müslümanları, gayri müslim dünyaya karşı cihad için hazırlamak,
1) Şimdi; madem ki tüm Arabistan'ın idaresi müminlerin eline geçmiş ve bütün muhalif kuvvetler çaresiz hale düşmüştü. O halde Arabistan'ın tam bir "Daru'l-İslam" (İslam ülkesi) haline dönüştürülmesi lüzumu hakkındaki politika hususunda açık bir deklerasyon yayınlanması gerekli idi. Bundan dolayı aşağıda zikredilen ölçüler benimsendi:
a. "Müşriklerle" olan bütün anlaşmların geçersiz olduğunu öngören açık bir beyanat ilan edildi. Buna göre, müslümanlar dört aylık bir süreden sonra anlaşmaların müşrikler lehinde getirdiği bütün sorumluluklardan azade olacaklardı. (bkz. 1-3. ayetler)
Bu deklarasyon, "şirk" temeline dayanan hayat tarzını bütünüyle kökünden kazımak ve Arabistan'ı her ne suretle olursa olsun İslam'ın ruhu ile çatışmayacak ve O'nun için bir iç tehlike arzedemeyecek şekilde sadece İslam'ın merkezi yapmak için gerekli idi.
b. Arabistan'ı ilgilendiren tüm meseleler içinde ana konumunu muhafaza eden Harem-i Şerif'e (Ka'be) hizmet, yani sedanet (Ka'be bakıcılığı) ve sikayet (su dağıtma) işlerinin bundan böyle müşriklerden alınıp müminlerin eline verileceği ve sürekli onların elinde kalacağı hususunda ilahi bir hüküm indi. (12. ve 18. ayetler arası) . Aynı şekilde "cahiliye" döneminden kalan adet ve uygulamalar artık ilga edilip kaldırılmalıydı, hatta "müşrikler" Beytullah'a yaklaştırılmamalıydılar. (28.ayet) Bu, "şirkin" her türlü eserini, sadece Allah'a ibadet ve itaatına mahsus olan Ka'be'den silip kökünden kazımak içindi.
c. "Cahiliye" günlerinde haram ayların yerlerini dağiştirmek suretiyle takip etmekte oldukları ve küfrün bir parçası olan "Nesi" konusundaki kötü uygulama yasaklanmıştır (Ayet,37) . Bu, aynı zamanda Arabistan ve daha sonra dünyanın her yerinde bulunan müslümanların hayatından, cahiliye adetlerinden arta kalanlar türlü emarenin kökünü kazıma hususunda bir ilke vazifesini görmüştür.
2) Müslümanlara, İslam'ın etkinliğini, Arabistan haricinde daha uzaklara götürmek ve yaymak için, İslam dışı güçleri kılıçla sindirmeleri ve İslam devletinin hakimiyetini kabul etmeye zorlamaları emredildi. Roma ve İran İmparatorlukları, bu yolda en büyük engeli teşkil ettikleri için onlarla bir sürtüşme ve anlaşmazlığa girilmesi kaçınılmazdı. Cihadın gayesi onları, İslam'ı kabul hususunda zorlamak değildi. Çünkü onlar İslam'ı kabul etmek veya etmemekte serbestti. Fakat cihadın hedefi,onların başkalarını kendi sapıklıklarına itmelerine ve çoğalmalarına engel olmak idi. Müslümanlara, diledikleri takdirde, onların sapıtmış hallerinden vazgeçip kurtulabilecekleri bir süre sapıklıklarına müsamaha göstermeleri, aksi halde, kafirlere İslam devletine bağlı olduklarının bir nişanesi olarak "Cizye" (29. ayet) vermeyi şart koşmaları emredildi.
3) Önemli üçüncü mesele, aleni cürümlerine rağmen, şimdiye kadar hoşgörü ile karşılanan münafıkların fitnelerine son vermek oldu. Mademki dışarıdan fiilen hiçbir baskı yoktu, o halde müslümanlar, münafıklara açıkça kafirler olarak muamelede bulunmaları emredilmeliydi ve öyle oldu (73. ayet) . Buna uygun olarak Hz. Peygamber (s.a) Tebûk seferine katılmama konusunda halkı ikna edip vazgeçirmek için istişarelerde bulunmak üzere toplandıkları Süveylim'in evini ateşe verdi. Yine bunun gibi, Tebûk dönüşünde, gerçek müminlere karşı komplolar düzenlemek maksadıyla fitnelerine bir kılıf vazifesi görmek üzere inşa ettikleri mescidi (Mesid-i Dırar) yıkmalarını ve yakmalarını emretti.
4) Müslümanların tüm İslam dışı dünyaya karşı "Cihad" etmek maksadıyla hazırlanabilmesi için, ehemmiyetsiz de olsa, "İman" konusunda maruz kaldıkları bu hafif zaafiyetlerinin tedavi edilmesi gerekliydi. Çünkü artık özellikle bütün İslam dışı dünya ile ortaya çıkacak bir sürtüşme ve mücadelede tek başına karşı koyma mecburiyeti karşısında kalındığı zaman, İslam toplumu için, iman zaafiyetinden daha büyük başka bir tehlike yoktu. Tebûk'e düzenlenen seferden geriye kalmış veya en azından ihmalkarlık göstermiş olanlar şiddetle itham edilmiş ve eğer bu farzı yerine getirmemeleri hususunda makul mazeretleri yoksa, onlar münafıklar olarak kabul edilmişlerdi. Dahası, "İla-i Kelimetullah" (Allah sözü ve hükümlerinin üstün olması) konusunda yapacağı gayretlerin ve İslam ile "küfür" arasındaki mücadelede oynayacağı rolün gelecekte bir müslümanın imanı hakkında tek ölçü olacağı hususunda açık bir beyanatta bulunulmuştur. Bu nedenle "Eğer bir kimse canını, malını vaktini ve enerjisini bu gaye için feda etmekte tereddüt gösterirse, onun imanı gerçek, saf ve makbul olarak görülmeyecektir" (81 ve 96. ayetler arası) . Bu bakımdan cihad konusunda zaaf gösteren bir kimsenin yaptığı amelleri asla cihadın yerini almayacaktır.
Bu sureyi tetkik ederken yukarıda zikredilen önemli noktalar dikkate alınırsa, o takdirde bunlar, surenin muhtevasının anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
ÖZET Temel Konu: Savaş ve Barışın Problemleri
Enfal suresinin bir devamı olarak bu sure de savaş konusundaki problemleri ele alır ve konuyu Tebûk Seferi üzerinde temellendirir.
İşlenen konular ve birbiriyle bağlantıları:
1-12 Bu bölüm, başkalarıyla yapılan anlaşmaların dokunulmazlığını (kudsiyetini) ele alır ve karşı tarafın bunlara içtenlikle uymadığı hallerde son vermeden önce gözönünde bulundurulması gereken prensip, hüküm ve nizamları ortaya koyar.
13-37 Bu bölümde müslümanlar, fitneci ve hasmane davranışlarının sonuçları konusunda gereken uyarının yapıldığı Yahudi, Hıristiyan ve müşrik Araplar'la, Allah'ın rızası için savaşmaya teşvik edilmişlerdir.
38-72 Bu kısımdaki (muhaverede) , eğer küfürle yapılan mücadeleye katılmışlarsa ancak o zaman, Allah'ın vadettiği mükafatlara varis (sahip) olacakları, müslümanlara açık ve seçik olarak anlatılmıştır. Çünkü, gerçek müslümanları münafıklardan ayıran ölçü budur. Öyleyse gerçek müslümanlar, tehlike, engel, zorluk ve iğva gibi şeylere aldırmaksızın cihadda yerlerini almalıdır.
73-90 Bu bölüm münafıklar meselesiyle ilgilidir ve onlara karşı takınılması gereken tavra ait kural ve düzenlemeler koyarak, onları gerçek müslümanlardan ayıran mümeyyiz vasıflara işaret eder.
91-110 Bu kısım, savaştan geri kalan ve Tebûk'e düzenlediği Cihad seferinde Hz. Peygamber'e eşlik etmeyenlerin durumunu ele alır. Bu amaçla sözkonusu şahıslar muhtelif kategorilere ayrılır; yani, bunlar sakatlar, hastalar, fakirler, münafıklar, hatasını anlayıp daha Hz. Peygamber (s.a) Tebûk'ten dönmeden önce nefislerine kahredenler ve hatalarını ikrar edenler gibi birkaç sınıfa ayrılır. Onların durumları, suçlarının karakteri şumulüne uygun olarak ve onlara Kainatın Hakimi olan Allah'ın, onların yardımcısı ve koruyucusu olduğu teminatı verilmiştir. Buna uygun olarak Allah, Tebûk seferinde yer almayan üç mümini samimiyetlerinden dolayı affetmiştir.
Sonuç bölümünde müminlere, hidayetleri için gerekli olan genel talimat verilmiştir.
Surede varılan sonuç şudur: "Şefkatli, merhametli ve size çok düşkün olan Rasulullah'a uyun ve kainatın Rabbi olan Allah'a tevekkül edin. O'na güvenin."
Leyse alâd duafâi ve lâ alâl merdâ ve lâ alâllezîne lâ yecidûne mâ yunfikûne haracun izâ nasahû lillâhi ve resûlihî, mâ alâl muhsinîne min sebîl(sebîlin), vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Allah’a ve Peygamberine itaat ettikleri sürece zayıflara, hastalara ve verecek bir şey bulamayan yoksullara (savaşa katılmamalarından) dolayı bir günâh yoktur. İyilik yapanlar, asla kınanamazlar. Çünkü Allah gerçekten çok bağışlayıp, çok esirgeyendir.¹
1 Zeyd b. Sâbit’ten: Ben, Peygamberimizin vahiy kâtibi idim. Bir gün “Berae Sûresini” yazıyordum. Savaş emri olan âyete gelince kalemimi kulağıma koydum. Peygamberimiz de kendisine inen âyetleri bekliyordu. Bu esnada kör bir zat geldi ve: “Ey Allah’ın Elçisi ben kör bir adam olarak savaşa nasıl katılırım?” dedi ve bu âyet indirildi. (Esbâb-ı Nüzûl-Suyûtî)— M. Türk
Ve lâ alâllezîne izâ mâ etevke li tahmilehum kulte lâ ecidu mâ ahmilukum aleyhi tevellev ve a'yunuhum tefîdu mined dem'i hazenen ellâ yecidû mâ yunfikûn(yunfikûne).
Kendilerine binek sağlaman için sana geldikleri zaman, sen kendilerine: “Sizi üzerine bindireceğim bir şey bulamıyorum.” deyince, (bu yolda) harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp, gözlerinden yaş dökerek geri dönüp gidenlere¹ de (bir günâh) yoktur.
1 Bunlar yedi kişi idiler. Peygamberimize gelerek savaşa katılmak istediklerini belirttiler. Peygamberimiz de: “Sizi üzerine bindireceğim bir şey bulamıyorum.” deyince ağlayarak dönüp gittiler. (Vâhidî)— M. Türk
İnnemâs sebîlu alâllezîne yeste'zinûneke ve hum agniyâu, radû bi en yekûnû meal havâlifi ve tabeallâhu alâ kulûbihim fe hum lâ ya'lemûn(ya'lemûne).
Ancak zengin oldukları halde, geri kalmak için senden izin isteyip, oturan (kadın ve çocuklarla) beraber olmayı tercih ettiklerinden dolayı Allah’ın kalplerini mühürledikleri kimseler kınanır. Onlar artık (başlarına ne geleceğini) bilmiyorlar.— M. Türk
Ya'tezirûne ileykum izâ reca'tum ileyhim, kul lâ ta'tezirû len nu'mine lekum kad nebbe enallâhu min ahbârikum, ve se yerâllâhu amelekum ve resûluhu summe tureddûne ilâ âlimil gaybi veş şehâdetî fe yunebbiukum bi mâ kuntum ta'melûn(ta'melûne).
O (münafıklar) siz savaştan dönüp onların yanına gelince, sizden (münafıkça) özür dileyecekler. (Ey Muhammed! O zaman) onlara: “Sakın özür dilemeyin. Size kesinlikle inanmayacağız. Çünkü Allah sizin durumunuzu bize bildirdi. Bundan sonra, Allah ve Rasûlü sizin ne yaptığınıza bakacak.¹ Daha sonra hepiniz o görülmeyeni de görüleni de bilen (Allah)’a döndürüleceksiniz. O da yaptıklarınızı size, tek tek haber verecektir.” de.
1 Bakalım ne yapacaksınız? Yine münâfıklığınıza devam mı edeceksiniz? Yoksa tevbe mi edeceksiniz? Bundan sonra ne yaparsanız yapın, Allah’tan ve Rasûlünden gizleme ihtimâliniz yoktur.— M. Türk
Se yahlifûne billâhi lekum izânkalebtum ileyhim li tu'ridû anhum, fe a'rıdû anhum, innehum ricsun ve me’vâhum cehennem (cehennemu), cezâen bi mâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
Savaştan dönüp onların yanlarına geldiğinizde, kabahatlerini görmeyesiniz diye sizi kandırmak için Allah adına yeminler edecekler. Siz de o pisliklerden yüz çevirin. Zâten onların varacakları yer, kendi (elleriyle) kazandıkları şeyler sebebiyle, cehennemdir.— M. Türk
Yahlifûne lekum li terdav anhum, fe in terdav anhum fe innallâhe lâ yerdâ anil kavmil fâsikîn(fâsikîne).
Kendilerinden râzı olasınız diye size yeminler edecekler. Eğer siz, onlardan râzı olsanız bile (şunu bilin ki) Allah o fasıklar topluluğundan, asla râzı olmayacaktır.¹
1 Bunlar, Cedd b. Kays, Mu’attib b. Kuşeyr gibi münafıkların yandaşları olan seksen kadar münafık idiler. Efendimiz (s.a.v)’in Tebük seferinden dönüp Medine’ye teşrifinden sonra, bunlarla oturmamaları ve konuşmamaları için ashabını uyardığı rivayet edilmiştir.— M. Türk
El a'râbu eşeddu kufran ve nifâkan ve ecderu ellâ ya'lemû hudûde mâ enzelallâhu alâ resûlihî, vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).
Bedevî Araplar¹ inkâr ve münâfıklık bakımından daha beter ve Allah’ın, Elçisine indirdiği şeylerin sınırlarını tanımamaya daha müsâittirler.² Gerçekten Allah, (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Arab-A’râbî; A’rab, a’râbî’nin çoğuludur. Yani “a’râb,” bir köy veya kasabada ikamet etmeyip badiyede dolaşan göçebelere verilen isimdir. “Arab” ismi hem köy ve kasabalarda yerleşik olarak yaşayanlar, hem de göçebe yaşayan bütün Arab kavmi için kullanılmakla birlikte daha ziyade köy ve kasabalarda yerleşik olarak yaşayan medeni kısmı için söylenir ki, bunlara “a’râb” denmez. Şehirli bir Arab’a “ya a’râbi!” diye hitap edilecek olursa kızar. Fakat her hangi bir bedevi a’râbi’ye “ya arabî” denilirse kızmaz, üstelik memnun olur. Arapça’daki Arab ve a’râb, Türkçe’deki Türk ve Türkmen gibidir. Türkmen, Türkün yörüğü olduğu gibi, a’râb da Arab’ın yörüğüdür. A’râbilerin yaşadıkları çöl hayatının gereği olarak huyları daha sert, daha ilkel olduğundan küfür ve nifakları da daha şiddetli, daha beterdir. Bunlar, tevhid inancının ve peygamberliğin, ahiret akidesinin inceliğini ve bunlarla ilgili delillerin ayrıntılarını tam anlamıyla bilemeyebilirler. Bk. (Yusuf: 2, Fetih: 11, Hucurat:14) 2 Bedevîler, görünüşte İslâm’ı kabul etmişlerse de, îman gönüllerine tam yerleşmemişti. Fakat İslâm devletinin gücünü görünce, İslâm’a girmenin uygun olacağını düşündüler. Fakat içlerinde İslâm’ı samimiyetle kabul edenler azınlıktaydı. İşte bu nedenle onlar sadece Müslüman olmanın avantajlarına sahip olmak istiyorlar, namaz kılmaya, oruç tutmaya ve zekât vermeye yanaşmıyorlardı. İslâm’ın istediği; Allah yolunda mallarını ve canlarını feda etmek, onların doğalarına aykırı geliyordu. Çünkü onlar, sadece yağmalamak ve ganîmet elde etmek için savaşırlardı. Bu âyette, bedevîlerin yukarıda değinilen zihni ve ahlâkî durumları: "Bu bedevîler şehirli Araplardan daha ikiyüzlü ve Hakk’ı inkârda daha inatçı, daha dik başlıdırlar.” şeklinde ifâde edilmektedir. Bunun yanı sıra bedevîler, ahlâkî ve rûhî değerleri olan insanlar gibi yaşamazlar ve hayatlarını ekonomik hayvan (homo ekonomikus) olarak devam ettirirlerdi. Bu nedenle hayvansal dürtülerinin ötesinde daha yüce bir duygu ve düşünceleri yoktu. Bu âyetlerin indirilişinden iki yıl sonra, Hz. Ebû Bekir’in (r.a) hilafeti zamanında çıkan isyan ve irtidat hareketinin en önemli nedeni, bedevîlerin yine burada adı geçen özellikleriydi. (Özetle; Tefhim’ül-Kur’an-Mevdudi)— M. Türk
Ve minel a'râbi men yettehızu mâ yunfiku magramen ve yeterabbesu bi kumud devâir(devâire), aleyhim dâiratus sev’i, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Bedevî Araplardan kimi; (Allah yolunda) yapacağı harcamaya, kayıp gözüyle bakar ve en kötü belâlar kendi başlarına gelesiler, sizin başınıza belâların gelmesini beklerler. Şüphesiz Allah (söylediklerinizi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) tam bilendir.— M. Türk
Ve minel a'râbî men yu'minu billâhi vel yevmil âhıri ve yettehızu mâ yunfiku kurubâtin indallâhi ve salavâtir resûl(resûli), e lâ innehâ kurbetun lehum, se yudhıluhumullâhu fî rahmetihî, innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Bedevî Araplardan kimi de; Allah’a ve âhiret gününe inanır, (Allah yolunda) yaptığı harcamayı, Allah katında yakınlığa ve Peygamber’in duâlarını almaya bir vesile sayar. Gerçekten de bu yaptıkları, onları Allah’a yaklaştıran bir sebeptir. Böylece Allah, onları rahmetine koyacaktır. Çünkü Allah, gerçekten çok bağışlayıp, çok esirgeyendir.— M. Türk
Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
Muhâcir ve Ensar’dan, İslâm’a ilk önce girenlerin önde gelenleri¹ ve (inandıkları) iyi işleri yaşayarak onların ardınca gidenler var ya; Allah onlardan râzı oldu, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara (âhirette) içerisinde ebedî ve hiç ölmemek üzere kalacakları, zemîninden ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte en büyük kurtuluş da budur.
1 Bunlar; Mescid-i Kıbleteyn’de namaz kılmış ve Bedir savaşına katılmış olanlar yahut Hudeybiye’de Beyat’ür-Rıdvan’da bulunan Müslümanlardır. Yukarıdaki meal (الْمُهَاجِر۪ينَ مِنَ)’deki (مِنَ)’e “ba’ziyye” anlamı verilerek yapılmıştır. Eğer “beyaniyye” anlamı verilirse ayetin baş tarafının meali; “Muhacirler’le Ensar’dan (ibaret bütün ashabın) tamamına uyup, onlar gibi güzel işler yapanlar ve (inandıkları) iyi işleri yaşayarak onların ardınca gidenler var ya; Allah onlardan râzı oldu, onlar da Allah’tan râzı oldular…” şeklinde olabilir.— M. Türk
Ve mimmen havlekum minel a’râbi munâfikûn(munâfikûne), ve min ehlil medîneti meredû alân nifâkı lâ ta’lemuhum, nahnu na’lemuhum, se nuazzibuhum merrateyni summe yuraddûne ilâ azâbin azîm(azîmin).
Çevrenizdeki bedevî Araplardan¹ münâfıklar olduğu gibi, Medînelilerden de azgın münâfıklar vardır. (Ey Muhammed!) Sen onları bilemezsin,² onları ancak Biz biliriz. Biz onlara (hayatta ve kabirde olmak üzere) iki kez azap edeceğiz. Sonra da onlar (âhirette) en büyük azaba uğratılacaklardır.
1 Bu kabîleler; Cüheyne, Müzeyne, Eslem, Eşca’, Ğıfar kabîleleri idi. (Kurtubî) 2 Ey Muhammed! Sen, onların şahıslarını değil, münâfık olduklarını bilemezsin. Yani onlar, münâfıklıkta o derece maharet kazanmışlardır ki münâfıklıklarını senden bile gizleyebilirler. Bu âyetten, Peygamberimizin gönüllerde olan şeyleri, Allah bildirmezse, bilemeyeceği anlaşılmaktadır. Bu hükümlere rağmen kim; kendisine hayali makamlar isnat ederek, bu tür şeyleri bildiğini veya kendilerinin değil de birilerinin bildiğini veya Allah’ın onlara bildirdiğini ifâde ederse o, kesinlikle yalan söylemekte, imanını tehlikeye atmakta ve Müslümanları kandırmaktadır.— M. Türk
Ve âharûne’terefû bi zunûbihim haletû amelen sâlihan ve âhara seyyiâ(seyyien), asâllâhu en yetûbe aleyhim, innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Onlardan bir kısmı da iyi işle, kötü bir işi karıştırdıklarını (söyleyerek) günâhlarını itiraf ettiler. (Eğer tevbe ederlerse) Allah onların tevbelerini kabul eder. Çünkü Allah gerçekten çok bağışlayıp, çok esirgeyendir.— M. Türk
Huz min emvâlihim sadakaten tutahhiruhum ve tuzekkîhim bihâ ve salli aleyhim, inne salâteke sekenun lehum, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Onların mallarından kendilerini temizleyeceğin ve yücelteceğin bir sadaka al¹ ve onlara duâ et.² Çünkü senin duân, onlara huzur verir. Şüphesiz Allah, (söylediklerinizi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) tam bilendir.
1 Bu âyetten; ticaret mallarıyla, hayvan ve ziraat mallarından zekât alma yetkisinin, Müslümanların devlet başkanına ait olduğu ve mükellefin onu, kendi kendisine fakirlere vermesinin kâfi gelmeyeceği anlaşılmaktadır. Peygamberimizin ve örnek halîfelerinin uygulamaları böyledir. Ancak, evlerdeki ev eşyasının zekâtları, şahıslar tarafından verilebilir. Çünkü zekât memurlarının bunları tespiti, zordur. (Elmalılı) 2 Bunlar, Tebük Savaşına katılmayan Ebû Lübabe ve arkadaşları idi. Savaşa katılmayanlar hakkındaki âyetleri duyunca, kendilerini mescidin direklerine bağlarlar. Peygamberimiz, bunları mescidde görür ve “bunlar kim?” diye sorar. “Bunlar, siz çözünceye kadar kendilerini çözmemeye yemin ettiler.” denilince Peygamberimiz: “ben de yemin ederim ki, onların hakkında emir gelinceye kadar çözmem.” buyurur. Sonra da bu âyet, nâzil olur. Bu kimseler direklerden çözüldükten sonra; “Ey Allah’ın Elçisi, işte bizi senden alıkoyan mallarımız. Bunları al, Allah yolunda harca ve bizi temizle.” derler. Peygamberimiz de: “Ben sizin malınızdan almakla emrolunmadım.” buyurur. Sonra da bu âyet, nâzil olur. (Kurtubî)— M. Türk
Ve kuli’melû fe se yerâllâhu amelekum ve resûluhu vel mu’minûn(mu’minûne), ve se tureddûne ilâ âlimil gaybi veş şehâdeti fe yunebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
(Ey Muhammed!) Onlara: “(Yapacağınızı) yapın! Yaptıklarınızı Allah da Rasûlü de mü’minler de görecektir. Sonra hepiniz, o görülmeyeni de görüleni de bilen (Allah)’a döndürüleceksiniz. O da yaptıklarınızı size, tek tek haber verecektir.” de.— M. Türk
Ve âharûne murcevne li emrillâhi immâ yuazzibuhum ve immâ yetûbu aleyhim, vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).
(Savaşa katılmayanların) diğer bir kısmı da Allah’ın emrine bırakılmıştır.¹ (Allah) onlara, ya azap edecek ya da tevbelerini kabul edecektir. Gerçekten Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Bunlar; Kâ’b b. Malik, Murare b. Rebi’ ve Hilâl b. Ümeyye idi. Bunlar, Akabe ve Bedir ehlinden olmalarına rağmen, tevbelerini açıkça belirtmemişlerdi.— M. Türk
Vellezînettehazû mesciden dırâran ve kufran ve tefrîkan beynel mu’minîne ve irsâden li men hâraballâhe ve resûlehu min kabl(kablu), ve le yahlifunne in erednâ illâl husnâ, vallâhu yeşhedu innehum le kâzibûn(kâzibûne).
(Münafıkların arasında) bir de Müslümanlara zarar vermek, kâfirlik etmek, Müslümanların arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış olan kimseye¹ yataklık etmek için mescid² yapanlar ve “(bununla) iyilikten başka bir şey istemedik” diye yemin edecek olanlar da vardır. Fakat bunların, kesinlikle yalancı olduklarına Allah şâhittir.
1 Bu şahıs Uhud’da şehit düşen Hanzala (r.a)’ın babası olan, cahiliye döneminde Hıristiyan olup, Uhud savaşı esnasında Peygamberimize düşmanlık yapan, Huneyn savaşından sonra da Şam’a kaçan ve Bizans’ı, Müslümanlar aleyhine kışkırtan ve Peygamberimizin “El-fasık” dediği rahip, Ebû Âmir idi. 2 Mescid-i Dırar: Medîne’deki münâfıkların bir bölümü, İslâm’a karşı yıkıcı çalışmalarını örgütleyebilmek için, din maskesi altında görünmeye karar verdiler. Arkalarına rahip Ebû Âmir’i ve dolayısıyla da Bizans’ı almak, Ebû Âmir’in ajanlarının yolcu ve dilenci gibi gözükerek, hiç şüphe uyandırmadan kalabilecekleri bir karargâh olarak da kullanmak amacıyla bir mescid yaptırdılar. Sonra Hz. Peygamber’e gelerek; açılış merasimi olarak namaz kıldırmasını istediler. Fakat Rasûlullah, konuyu Tebük seferi dönüşünde düşüneceğini belirterek, bu teklifi erteledi. Daha sonra seferden dönüş esnasında, Medîne yakınındaki Zi-Evan denilen yerde bu âyetin inmesiyle Hz. Peygamber, şehre girmeden bu mescidin yıkılmasını ve yerinin de çöplük yapılmasını emretti. (Bu mescidin yeri halen çöplük olarak durmaktadır.) İslâm Devleti içerisinde, Müslümanların devlet Başkanının izni olmadan İslâm’a alternatif politikalar üretmek için yapılan veya İslâm’ı ve Müslümanları kontrol altında tutmak, İslâm’ı kendi sistemlerine uydurmak ve zararsız hale getirmek için kurulan her mescid “mescid-i dırar” konumundadır. Bu tür mescidlere Müslümanların itibar etmemeleri, mümkünse yıkmaları, bu âyetlerle emredilmektedir.— M. Türk
Lâ tekum fîhi ebedâ(ebeden), le mescidun ussise alât takvâ min evveli yevmin ehakku en tekûme fîhi, fîhi ricâlun yuhıbbûne en yetetahherû, vallâhu yuhıbbul muttahhirîn(muttahhirîne).
O (mescid-i dırarda) sakın namaz kılma! Tâ ilk gününden takva¹ üzerine temeli atılan mescid,² elbette içerisinde namaz kılmana daha layıktır.³ Onun içerisinde (günahlarından) temizlenmeyi seven kimseler vardır.⁴ Allah gerçekten temizlenenleri sever.⁵
1 Takva: Zarar verecek şeylerden sakınıp, kendisini iyice korumak demektir. Böylece takva, himâyeye girerek korunmak ve kendisini korumaktır. En kuvvetli koruma ise, Allah’ın korumasıdır. Şeriatta takva: “insanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak, âhirette zarar verecek şeylerden sakınması” demektir. Bu sebeple de “takva” kelimesi bu mealin tamamında, “Allah’a karşı hata etmekten sakınmak” diye tercüme edilmiştir. Takvayı sadece olumsuz ve soyut bir perhizkârlık zannetmek yanlıştır. Takva üç aşamadır. a- Cehennem azabından korunmak için şirkten uzaklaşıp, îman etmek. b- Büyük günâhları işlemekten ve küçük günâhlarda ısrardan ve Allah’a karşı hata etmekten kaçınıp, farzları yerine getirmek. c- Kalbini Allah’tan meşgul edecek şeylerden temizleyip bütün varlığıyla Allah’a yönelmek. 2 Kuba Mescidi-Takva Mescidi: “Temeli takva üzere atılan mescid” Medine’ye Efendimizin gelmeden önce “Kuba” mevkiinde yaptığı “Kuba Mescidi”dir. Kuba Mescidi; Hz. Peygamber (s.a.v)’in Hicret esnâsında binâ ettiği ve içinde ashabıyla birlikte namaz kıldığı, İslâm’da inşa edilen ilk mesciddir. Hz. Peygamber, Kubâ’ya Rebîulevvel ayının ortalarında bir pazartesi günü ulaştı. Orada, Amr b. Avf oğullarının yurdunda Külsüm b. Hidm’in evinde on küsur gece misâfir oldu. (Buhârî) Hz. Peygamber (s.a.v), ilk muhacirlerin namaz kıldığı Külsüm b. Hidm’in hurma harmanındaki sahayı genişleterek Kubâ Mescidi’ni kare şeklinde bina etti. Mescid’in yapımında en büyük gayreti Ammar b. Yâsir göstermiştir. Abdullah b. Revâha da hem çalışıp, hem şiir söylüyor, mü’minlerin yorgunluklarını hafifletiyordu. (Tecrid-i Sarih) Ayette geçen “Takva Mescidi”nin hangisi olduğu hususunda farklı rivayetler ve yorumlar vardır. Mehmed Vehbî Efendi: “Esası takva üzerine bina kılınan mescidden murat, Mescid-i Nebevî olma ihtimali var ise de âyetin evveli ve âhiri Mescid-i Kubâ olmasına delalet eder” der. (Hülasat’ül-Beyan). Kubâ Mescidi Hz. Peygamber (s.a.v)’in, düzenli olarak Cumartesi günleri, zaman zaman da Pazartesi günleri ziyaret etmeyi âdet haline getirdiği bir mescid idi. Oraya bazen binekli olarak bazen yaya gider ve namaz kılardı. Bir hadîs-i şeriflerinde bunu Müslümanlara da tavsiye ederek: “Kim güzel bir şekilde abdest alır, sonra Kubâ Mescidine gelir ve orada namaz kılarsa onun için umre sevabı vardır” buyururlar. (İbnu Mâce, Tirmîzi). Hz. Ömer (r.a) halifeliğinde pazartesi ve perşembe günleri burayı ziyaret ederdi. Kubâ Mescidi Hz. Osman ve Ömer b. Abdülaziz tarafından genişletildi. Daha sonra birçok defa tamirat görüp yenilendi. 1829 yılında Sultan II. Mahmud tarafından imar edilen tek minareli ve düz tavanlı Mescid, Suudî Arabistan hükümeti tarafından yıkılıp kubbeli ve çifte minareli olarak büyütülerek yenilenmiştir. 3 Bu mescid bizzat Peygamberimizin kurduğu, hicret esnasında Kuba’da kaldığı günlerde namaz kıldığı, “Kuba Mescidi”dir. Ayrıca bu mescidin, “Mescid-i Nebevi” olduğu da rivâyet edilmiştir. (Kurtubî) 4 Tatahhur: Taharette mübalağa etmek, temizlik hususunda titiz davranmaktır. Şer’î anlamda taharet hem “necaset” denilen maddi pisliklerden, hem de “hades” denilen manevi kirlerden arınmak demektir. Burada ise “dırar, küfür, tefrika” gibi fena hasletlere karşılık olarak kullanılmış olma karinesiyle; “tatahhur”dan asıl maksat, cismanî olandan ziyade kalbî olan taharettir. Yani günah, isyan, cimrilik ve tembellik gibi çirkin huylardan ve onların manevi lekelerinden iyice arınmak demek olduğu açıktır. (Elmalılı) 5 Bu âyet nazil olunca Rasulullah (s.a.v) maiyetinde bulunan bir grup Muhacir ile yürüyüp Kuba mescidine vardı. Kapısında biraz durakladı, bekledi, içinde Ensar oturuyorlardı. Bunun üzerine onlara: “Siz mü’min misiniz?” diye sordu, cemaat sustu, hiç ses çıkarmadı, sonra tekrar sordu, Hz. Ömer (r.a.): “Ey Allah’ın Rasulü! Şüphesiz ki, müminler, ben de onlarla beraberim.” dedi. Peygamberimiz (s.a.v) buyurdu ki; “Kazaya razı olur musunuz?” Onlar: “evet” dediler. “Belaya sabreder misiniz?” buyurunca onlar yine: “evet” dediler. “Bollukta şükreder misiniz?” buyurdu. Onlar yine “evet” dediler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v) “Kâbe’nin Rabb’ı hakkı için bunlar mümindirler.” buyurdu ve sonra oturdu. Daha sonra: “Ey Ensar topluluğu! Allah sizi meth ü sena etti. Abdestte ne yapıyorsunuz?” buyurdu. Onlar da: “Dışkıyı üçtaşla siliyoruz, sonra da su ile taharetleniyoruz.” dediler. Rasulallah (s.a.v): “Onun içerisinde (günahlarından) temizlenmeyi seven kimseler vardır…” ayetini okudu. (Elmalılı)— M. Türk
E fe men essese bunyânehu alâ takvâ minallâhi ve rıdvânin hayrun em men essese bunyânehu alâ şefâ curufin hârin fenhâra bihî fî nâri cehennem(cehenneme), vallâhu lâ yehdîl kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuranlar mı daha hayırlıdır yoksa yapısını yıkılmak üzere olan bir uçurumun¹ kenarına kurup, onunla beraber kendileri de çöküp cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Ve Allah zâlim bir toplumu, asla doğru yola ulaştırmaz.
1 Cürûf: Dere kenarında sel sularının dibini yalayıp oyduğu, yerin üzerinde kalan toprak veya çamur çıkıntısıdır ki, her an yıkılmaya hazır durumda bulunan bir yerdir. Bunun üzerine yapıldığı düşünülen binanın ne kadar çürük bir yere, ne kadar çabuk göçecek bir zemine oturtulmuş olduğu ve ne kadar çabuk çökmeye mahkûm bulunduğu tasavvur olunsun. İşte din işlerini nifak ve fitne üzerine bina edenlerin vaziyeti tam buna benzer.— M. Türk
Onların kurmuş oldukları bu bina kalpleri kendilerinde bulunduğu müddetçe, gönüllerinde bir pişmanlık olarak kalacaktır. Gerçekten Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.— M. Türk
İnnallâheşterâ minel mu’minîne enfusehum ve emvâlehum bi enne lehumul cenneh(cennete), yukâtilûne fî sebîlillâhi fe yaktulûne ve yuktelûne va’den aleyhi hakkan fît tevrâti vel incîli vel kur’ân(kur’âni), ve men evfâ bi ahdihî minallâhi, festebşirû bi bey’ıkumullezî bâya’tum bihî, ve zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını Allah yolunda; gerek öldürerek, gerekse öldürülerek savaşmaları karşılığında cenneti vermek üzere satın almıştır. Bu Onun Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da güvence altına aldığı gerçek bir va’ddir. Allah’tan daha çok, verdiği sözü yerine getiren kim olabilir ki? (Ey îman edenler!) O halde Onunla yaptığınız bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte, en büyük kurtuluş da budur.¹
1 Rasulüllah (s.a.v)’e Akabe Gecesi, Mekke’de Ensar’dan ikinci “Akabe biatı”nda yetmiş kişi biat ettikleri zaman, Abdullah b. Revaha: “Rabb’in ve kendin için bize dilediğini şart koş” demişti. Peygamber (s.a.v.) de: “Rabbim için Ona ibadet etmenizi ve hiç bir şeyi Ona şirk koşmamanızı, kendim için de beni, kendinizi ve mallarınızı nasıl koruyup savunuyorsanız öyle koruyup savunmanızı şart koşarım” buyurdu. Onlar da: “Bunu yaptığımız takdirde bizim için ne var?” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v): “Cennet” buyurdu. Bunun üzerine: “Bu alış-veriş kârlıdır, bu sözleşmeyi ne bozarız, ne de bozulmasını kabul ederiz.” dediler. Sonra işte bu âyet nazil oldu. Bir gün Hz. Peygamber, bu âyeti okurken bir a’râbi geldi: “bu kimin sözü?” dedi, Rasulullah (s.a.v), “Allah kelâmıdır.” diye cevap verdi. O a’râbi: “Vallahi bu çok kârlı bir alış-veriş, biz bunu ne bozarız, ne de bozulmasını isteriz” dedi ve gazaya çıktı, nihayetinde şehid oldu. (Elmalılı)— M. Türk
Et tâibûnel âbidûnel hâmidûnes sâihûner râkiûnes sâcidûnel âmirûne bil ma’rûfi ven nâhûne anil munkeri vel hâfizûne li hudûdillâh (hudûdillâhi), ve beşşiril mu’minîn (mu’minîne).
(İşte bunlar); tevbe eden, ibâdet eden, Allah’a hamd eden, oruç tutan,¹ rükuya varan, secdeye kapanan, iyiliği emredip, kötülükten vazgeçiren, Allah’ın koyduğu sınırları gözeten, kimselerdir. Bunu, inananlara böylece müjdele.
1 Buradaki seyahat, İbnu Mes’ud, İbnu Abbas, Hz. Aişe ve Ebû Hureyre’ye göre oruç demektir. Çünkü Peygamber (a.s): “ümmetimin seyahati, oruçtur.” buyurmuştur. (Kurtubî) Oruç; yiyip içmek ve birtakım sıkıntılara tahammül etmek ve bir de insanın görmediği, bilmediği bir takım şeylere vakıf olmasına vesile olması yönleriyle seyahate benzetilmiştir. Ayrıca bu ifâdeyi; “Mücahitler, Mekke’den Medîne’ye hicret edenler, ilim için sefere çıkanlar ve Allah’ın âyetlerini görmek için yeryüzünde sefer edenler,” şeklinde de anlayanlar olmuştur.— M. Türk
Mâ kâne lin nebiyyi vellezîne âmenû en yestagfirû lil muşrikîne ve lev kânû ulî kurbâ min ba’di mâ tebeyyene lehum ennehum ashâbul cahîm(cahîmi).
Cehennemlik oldukları, iyice belli olduktan sonra Peygambere de îman edenlere de akraba bile olsalar, müşrikler için (Allah’tan) af dilemek yoktur. ¹
1 Bu âyet, Ebû Tâlib hakkında indirilmiştir. Said b. Müseyyeb, Zührî, Amr b. Dinar ve Ma’mer’den gelen bir rivayete göre Ebû Tâlib son nefesini vermek üzere iken Peygamberimiz onu: “Allah’tan başka ilâh olmadığına” îman etmeye çağırdı. Orada Ebu Cehil ile Abdullah b. Ebi Ümeyye de vardı. Bunlar: “Ey Ebu Talib, Abdülmuttalib’in dininden vaz mı geçeceksin?” dediler. O da: “Ben Abdülmuttalib’in dini üzereyim” diyerek îman etmekten kaçındı. Bunun üzerine Peygamberimiz; “Allah’a yemin olsun ki, engellenmediğim sürece senin için af dileyeceğim” buyurdu. Bu olay üzerine bu âyet ve: “(Ey Muhammed!) Sen sevdiğin kimseyi hak yola ulaştıramazsın; ancak kimin hak yola ulaştırılacağını en iyi bilen Allah, dilediğini hak yola ulaştırır.” (Kasas: 56) âyeti nâzil oldu. (Müslim) Ayrıca bu konu ile ilgili olarak Bk. (Tevbe: 80, İbrahim: 4) Bu âyetlerin Peygamberimizin Mekke fethinden sonra, annesi Âmine’nin kabrini ziyaret edip ona istiğfar etmek istemesi üzerine indirildiği de rivâyet edilmektedir. Yani; Peygamberimizin annesi de amcası da Müslüman değildir ve cehennemdedir. Peygamberimizin buna benzer zelleleri için Bk. (En’am: 52, Kehf: 23, Tahrim: 1, Tevbe: 113, Abese: 1-4) Bu âyette; Peygamberlerin konumu net bir şekilde belirlenmektedir. Yani Peygamber bile olsa bir kimse; sevdiği bir kimseye, annesi de olsa amcası da olsa hidâyet veremez ve onu, cennete koyamaz. Bu iş tamamen Allah’a mahsustur. Bu âyet, ayrıca, “Cehennemlik oldukları iyice belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, müşrikler için af dilemek Peygambere de inananlara da yaraşmaz.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
Ve mâ kânestigfâru ibrâhîme li ebîhi illâ an mev’ıdetin vaadehâ iyyâhu, fe lemmâ tebeyyene lehû ennehu aduvvun lillâhi teberree minhu, inne ibrâhîme le evvâhun halîm(halîmun).
İbrahim’in babası için (Allah’tan) af dilemesi de sadece ona verdiği bir sözden dolayı idi.¹ Fakat onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, o işten vazgeçti. Gerçekten İbrahim çok yufka yürekli ve yumuşak huylu² birisiydi.
1 Konu ile ilgili olarak Bk. (Mümtahine: 4-5, Meryem: 42-48, Şuara: 69-103) 2 Evvah: Çok ah eden demektir. Çok ah çekmenin, çok acı çekmeye, bağrı yanıklığa ve Allah korkusuna delaleti vardır. Burada “evvah” böyle bir mânâ ilişkisinden dolayı kinaye olarak kullanılmıştır. Dilimizde de bu anlamı ifade için “ince kalpli, yufka yürekli, bağrı yanık adam” gibi tabirler kullanılır. Duaların en çok kabule şayan olanları bu ruh haliyle yapılan dualardır. Abdullah b. Şeddad’dan, Peygamber (s.a.v)’in: “Evvah, huşû içinde yalvarıp yakarandır” buyurduğu rivayet olunmuştur. Âyette, “evvah” buyurulduktan sonra bir de “halim” ile sıfatlandırılmış olması çok anlamlıdır. Zira çok ah etmek, aynı zamanda bir hiddeti ve sabırsızlığı da ima edebilir. İşte “halim” sıfatıyla; İbrahim’in çok çok ah eden biri olması, hiddetinden, sabırsızlığından ve tahammülsüzlüğünden kaynaklanan sıkıntılardan değildi. O gerçekten halim-selim, hiddetten uzak, eza ve cefaya katlanan bir “evvah” idi. Bundan dolayı babasının da her türlü eza ve cefasına tahammül gösterirdi. Yine de babasına karşı yumuşaklıkla davranırdı. Babasının küfür ve dalalet yolunda olmasına yüreği sızlar, onun imana gelmesinden ümit kesmez ve sürekli olarak onun için dua ve istiğfar ederdi. Fakat babasının gerçekten bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıklanınca, İbrahim Allah’a olan sevgisinden dolayı, babası için dua ve istiğfar etmekten hemen vazgeçti. (Elmalılı)— M. Türk
Ve mâ kânallâhu li yudılle kavmen ba’de iz hedâhum hattâ yubeyyine lehum mâ yettekûn(yettekûne), innallâhe bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Allah bir toplumu dosdoğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine iyice açıklamadıkça, asla sapıklığa düşürmez ve Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.— M. Türk
Lekad tâballâhu alân nebiyyi vel muhâcirîne vel ensârillezînettebeûhu fî sâatil usrati min ba’di mâ kâde yezîgu kulûbu ferîkın minhum summe tâbe aleyhim, innehu bihim raûfun rahîm(rahîmun).
Yemin olsun ki Allah, Peygambere ve o en zor günde¹ ona uyan Muhâcirlere ve Ensâra tevbe nasip etti.² O zaman onların içlerinden bir kısmının, kalpleri kaymağa yüz tutmuş iken tevbelerini kabul etti. Çünkü Allah çok acıyan, merhamet edendir.
1 Usret: Darlık, şiddet ve yokluk demektir. “Sâat-i usret” zorluk anı veya vakti demektir ki, “Onlar, size hem üst tarafınızdan, hem de aşağı tarafınızdan saldırıya geçince, gözlerin feri kaybolmuş, yürekler ağızlara gelip dayanmış ve aklınıza Allah hakkında (birtakım) düşünceler gelmeye başlamıştı.” (Ahzab: 10) buyurulan “Hendek gününe” ve daha başka sıkıntılı günlere işaret olabilirse de burada asıl maksat “Tebük Seferi” sırasında çekilen sıkıntılar, özellikle bu seferin en sıkıntılı günü hakkındadır. Nitekim Tebük Seferi’ne çıkan orduya “Güçlük Ordusu” adı verilmiştir. Bunun hakkında Peygamber (s.a.v): “Güçlük ordusunu kim donatırsa kendisine cennet vardır.” buyurmuştur. 2 Allah’ın kullarına tevbesi: “tevbe nasip etmek ve tevbelerini kabul etmek” anlamını ifâde eder. Buna göre bu âyette “Allah’ın peygambere tevbesi” Tevbe: 43. ayette geçen “Allah senin (geçmiş-gelecek) bütün günâhlarını bağışladı. Sen kimin doğru söylediği tam belli olmadan, yalancıların kimler olduğunu iyice bilmeden, onlara niçin izin verdin?” âyetinin içeriğine bir cevap olduğu gibi, Muhacirler’e ve Ensar’a tevbesi ise, yine daha önce Uhud ve Huneyn savaşlarında yaptıkları dikkatsizlik ve tedbirsizlik hakkında da olabilir.— M. Türk
Ve alâs selâsetillezîne hullifû, hattâ izâ dâkat aleyhimul ardu bimâ rahubet ve dâkat aleyhim enfusuhum ve zannû en lâ melcee minallâhi illâ ileyhi, summe tâbe aleyhim li yetûbû, innallâhe huvet tevvâbur rahîm(rahîmu).
Allah hükümleri ertelenen o üç kişinin de (tevbelerini kabul etti.)¹ Çünkü onlar (o derece bunalmışlardı ki) yeryüzü bütün genişliğine rağmen başlarına dar gelmiş sıkıntıdan patlayacak gibi olmuşlardı. Sonunda Allah’a sığınmaktan başka bir çare olmadığını, anlamışlardı. Bunun üzerine Allah, tevbe etsinler diye onlara tevbe nasip etti. Gerçekten Allah tevbeleri çok kabul edendir, çok merhametli olandır.²
1 Bu üç kişi; Akabe biatine katılan Kâ’b b. Malik’le, Bedir ehlinden olan Murare b. Rebi’ ve Hilâl b. Ümeyye idi. Bunlar, tevbe etmişler, ancak ortaya bir mazeret koymamışlardı. Bu yüzden de 106. âyetle haklarında verilecek hüküm Allah’a bırakılmıştı. Âyetin bu bölümü; “Ve Allah, geri kalan üç kişinin de tevbelerini kabul etti.” şeklinde tercüme edilebilirse de yukarıdaki tercüme Kâ’b b. Malik (r.a)’in kendi rivâyetine uygun düştüğü için tercih edilmiştir. 2 Tebük dönüşünde Hz. Peygamber, Müslümanlara sefere katılmayanlarla selamlarını dahi almamak üzere tüm ilişkilerini kesmelerini emretti. Hattâ kırk gün sonra, ailelerine de onlarla tüm ilişkilerini kesmelerini emretti. Bu kişiler Medîne’de çok kötü bir duruma düştüler. Elli günlük bir boykottan sonra, söz konusu üç kişinin affedildiklerini ilan eden bu âyet nâzil oldu. Bu olayın Kâ’b b. Malik’in ağzından anlatıldığı rivâyet için Bk. (Elmalılı, Buhârî, Müslim) İslâm âlimleri genellikle nasuh tevbeye, Kâ’b b. Malik ve iki arkadaşının tevbesini örnek göstermişlerdir. Tevbe esasen; bu âyette belirtildiği gibi olmalıdır. Yani kişi tevbe ederken günâhına üzüntüsünden dolayı Dünya başına dar gelmeli, nefsi kendisini sıkmalı ve her şeyden kesilip Allah’a samimiyetle yönelmelidir.— M. Türk
Mâ kâne li ehlil medîneti ve men havlehum minel a’râbi en yetehallefû an resûlillâhi ve lâ yergabû bi enfusihim an nefsihî, zâlike bi ennehum lâ yusîbuhum zameun ve lâ nasabun ve lâ mahmesatun fî sebîlillâhi ve lâ yetaûne mevtıan yagîzul kuffâra ve lâ yenâlûne min aduvvin neylen illâ kutibe lehum bihî amelun sâlih(sâlihun), innallâhe lâ yudîu ecrel muhsinîn(muhsinîne).
Gerek Medînelilere ve gerekse çevrelerinde yaşayan bedevî Araplara, savaşta Peygamberden geri kalmak ve kendilerini ona tercih etmek asla yakışmaz.¹ Çünkü onların Allah yolunda katlanacakları her susuzluk, her yorgunluk, her açlık, kâfirleri öfkelendirecek bir adım atmaları ve düşmana karşı elde ettikleri her başarı karşılığında mutlaka hesaplarına sevap yazılır. Elbette Allah iyilikte bulunanların karşılığını kesinlikle boşa çıkarmaz.
1 Rivâyet olunur ki: Ebû Hayseme; İslâm ordusu Tebük seferi için yola çıktıktan sonra, bahçesine gitmiş, eşi gölgeye hasırı sermiş, taze hurma ve soğuk su da hazırlamış. Ebû Hayseme, bunları görünce: “koyu gölge, taze hurma, soğuk su, güzel kadın. Peygamber ise açık güneşte ve rüzgârda... Bu, hayır değildir!” demiş, hemen kalkıp, devesine binmiş, kılıcını ve mızrağını alıp, ordunun peşine düşmüş. Peygamberimiz, ufuktaki serap içerisinde bir binitli görününce: “O, Ebû Hayseme’dir.” buyurmuş ve ona istiğfar etmiş. (Elmalılı)— M. Türk
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar