Al-i İmran 200 Ayet Medine · آل عمران
3

Al-i İmran

İmran’ın ailesi · Medine
3
İmran’ın ailesi · Medine
آل عمران
200
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Sure başı
91
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَباً وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ۟ ١٩
İnnellezîne keferû ve mâtû ve hum kuffârun fe len yukbele min ehadihim mil’ul ardı zeheben ve leviftedâ bih(bihî), ulâike lehum azâbun elîmun ve mâ lehum min nâsırîn(nâsırîne).
İnkâr edip, kâfir olarak ölenlere gelince; yeryüzü dolusu altını fidye olarak verseler bile, bunların hiç birisinin tevbesi asla kabul edilmeyecektir. Ve âhirette onlara, kendilerine kimsenin yardım edemeyeceği, çok acıklı bir azap vardır.¹ 1 Konu ile ilgili Bk. (Nisâ: 14)— M. Türk
3:91
92
لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ ٢٩
Len tenâlûl birre hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûn(tuhibbûne), ve mâ tunfikû min şey’in fe innallâhe bihî alîm(alîmun).
Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe¹ asla ulaşamazsınız. (Allah yolunda) harcadığınız her şeyi Allah, hakkıyla bilir.² 1 Birr: İhsan, geniş hayır, en mükemmel hayır, hayra ulaşan ve kastedilmiş bulunan fayda demektir. Ancak müfessirler bu kelimeye; cennet, salih amel, dinin şerefi, takva ve sevap anlamları vermişlerdir. “Birr” ile “hayır” arasında fark vardır. Birr; hayra ulaşan ve kastedilmiş olunan fayda, hayır ise; sehven de olsa mutlak faydadır. Rasûlullah (s.a.v)’e “birr” nedir diye sorulduğunda: “(Ey insanlar!) Sizin yüzlerinizi doğuya veya batıya çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba, Peygamberlere îman eden, mallarını sevmelerine rağmen; akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara, dilencilere ve kölelere veren, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, söz verdikleri zaman sözlerinde duran, zorda, darda ve savaş zamanında sabreden kimselerin iyilikleridir…” (Bakara: 177) ayetini okumuşlardır. 2 Bu âyetten, soyut îmanın gerçek hayra ulaşmak için yeterli olamayacağı, îman ve ilimden sonra kişinin onu hayatına uygulaması ve malının sevdiği kısmından bir miktarını Allah yolunda harcamasının gerektiği, anlaşılmaktadır. Îman dinin başlangıcı, birr ise gayesidir. (Elmalılı)— M. Türk
3:92
93
كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلاًّ لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اِلَّا مَا حَرَّمَ اِسْرَٓائ۪لُ عَلٰى نَفْسِه۪ مِنْ قَبْلِ اَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرٰيةُۜ قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ فَاتْلُوهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٣٩
Kullut taâmi kâne hillen li benî isrâile illâ mâ harrame isrâîlu alâ nefsihî min kabli en tunezzelet tevrât(tevrâtu), kul fe’tû bit tevrâti fetlûhâ in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
İsrâil’in (Yâkûb’un),¹ Tevrât’ın indirilişinden önce kendisine yasakladıkları dışında kalan tüm yiyecekler, İsrâil oğulları’na helâl idi.² (Ey Muhammed!) onlara: Eğer doğru söylüyorsanız, Tevrât’ı getirip okuyun.” de. 1 İsrâil: Hz. Yakub (a.s.)’ın lâkabı veya diğer adıdır. Bk. (Bakara: 40, Meryem: 58) İsrâil kelimesi, İbranice bir kelime olup; safvetullah (Allah’ın seçkini) veya “Abdullah” yani “Allah’ın kulu” anlamına gelir. Buradaki “İsrail” kelimesi hakkında her ne kadar bazıları, bununla İsrâil Oğulları kastedilmektedir demişlerse de çoğunluk bununla kastedilenin, Yâkûb (a.s) olduğu kanaatindedir. 2 Tevrât’tan önce Hz. Yâkûb’un kendine haram kıldığı şeyler dışında diğer yiyecekler, İsrâil oğullarına haram değildi. Hz. Yâkûb da bunları, ya adak olarak, ya da hastalığından dolayı kendisine yasaklamıştı. Ancak, En’am: 146. âyette İsrâil oğullarının yemeleri yasaklanan; sığır ve davar (koyun-keçi) dışındaki tüm tırnaklı hayvanların (ister geviş getirsin isterse getirmesin deve, at, eşek, kuşlar… gibi) etleri ve iç yağıyla böbrek yağları, esasen haram olduklarından dolayı değil de onlara sadece azgınlıklarının bir cezâsı olarak yasaklanmıştı. Bk. (En’am: 146)— M. Türk
3:93
94
فَمَنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ٤٩
Fe menifterâ alâllâhil kezibe min ba’di zâlike fe ulâike humuz zâlimûn(zâlimûne).
Artık kim, bundan sonra yalanlarını Allah’a yakıştırırsa işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.— M. Türk
3:94
95
قُلْ صَدَقَ اللّٰهُ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ٥٩
Kul sadakallâhu fettebiû millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne).
(Ey Muhammed!) Onlara: “Allah doğru söyledi. Öyleyse sadece Hakk’a yönelen ve asla müşriklerden olmayan İbrahim’in dinine, uyun.” de.— M. Türk
3:95
96
اِنَّ اَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذ۪ي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِلْعَالَم۪ينَۚ ٦٩
İnne evvele beytin vudia lin nâsi lellezî bi bekkete mubâreken ve huden lil âlemîn(âlemîne).
Şüphesiz bütün âlemlere bereket ve hidâyet kaynağı olarak, insanlar için (yeryüzünde) kurulan ilk ev,¹ Bekke’dekidir.— M. Türk
3:96
97
ف۪يهِ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ اِبْرٰه۪يمَۚ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِناًۜ وَلِلّٰهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَب۪يلاًۜ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ ٧٩
Fîhi âyâtun beyyinâtun makâmu ibrâhîm(ibrâhîme), ve men dahalehu kâne âminâ(âminen), ve lillâhi alen nâsi hiccul beyti menistetâa ileyhi sebîlâ(sebîlen), ve men kefere fe innallâhe ganiyyun anil âlemîn(âlemîne).
İbrahim’in makamı olan orada apaçık mûcizeler vardır. Ve oraya giren, emniyette olur. Oraya gitmeye gücü yetenlerin Kâbe’yi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.¹ Kim bunu inkâr ederse, şüphesiz Allah, tüm âlemlerde kimseye muhtaç değildir. 1 Ebû Zerr, (r.a) Peygamberimize: “Ey Allah’ın Rasûlü! Yeryüzünde ilk önce hangi mescid yapıldı? dedim. O da: ”Mescid-i Haram.” dedi. “Sonra hangisidir?” dedim. O: “Mescid-i Aksa.” deyince, “aralarında kaç yıl var?” diye sordum. Peygamberimiz: “kırk sene. ”buyurdular diye rivâyet etmiştir.( Kurtubî) 2 Bekke (Mekke-i Mükerreme): Müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre, “Bekke”, “Mekke” demektir. Bu şehrin Kur’ân-ı Kerim’de geçen “Bekke, Ümmü’l-Kura ve Beled’ül-Emin” şeklinde değişik isimleri vardır. Kurtubî, Râzî ve Zemahşeri gibi bazı önemli müfessirler; Mekke’nin, beldenin ismi, Bekke’nin de Kâbe’nin bulunduğu yer, anlamına geldiğini ifâde etmişlerdir. Bazıları da; Arapların zaman zaman “mim” harfini “be” harfi ile telaffuz ettiklerini örnek vererek Mekke ile Bekke’nin aynı şey olduğunu söylemişlerdir. Bekke’nin “kalabalık” kökünden, Mekke’nin ise, “suyu az olmak” kökünden türediği de rivâyet edilmiştir. Mekke, Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde Kızıldeniz kıyısındaki “Cidde” limanının yüz km. doğusunda olup güneyinde aynı uzaklıkta “Taif” şehri bulunmaktadır. Kâbe ve onu çevreleyen “Mescid-i Haram” şehrin ortasında bulunur. Hemen yanında “Safa” ve “Merve” tepeleri bulunmaktadır. Bu vadide şehrin kurulduğu kısma “Batn-ı Mekke”, Mescid-i Haram’ın bulunduğu çukur yere ise “el-Batha” denilir. Mekke’de tek su kaynağı Zemzem’dir. Mekke’nin tarihi Hz. Âdem (a.s.)’a kadar uzanır. Âdem (a.s.) yeryüzüne indirildiğinde Mekke’de Beytullah’ın bulunduğu bu günkü yerde bir mabet inşa etmekle görevlendirilmişti. Beytullah, insanların ibadet etmesi için yeryüzünde inşa edilen ilk yapı (Âlu İmrân: 96) ve Mekke, şehirlerin anası (Ümmü’l-Kura)’dır (En’am: 92). İbrahim (a.s.), Mekke’ye gelip oğlu İsmail’i ziyaret ediyordu. Yine bir defasında Mekke’ye geldiğinde, Allah kendisine burada beytin temellerini yükseltmesini emretti ve o da oğlu İsmail (a.s.)’la birlikte Kâbe’yi tekrar inşa etti. Rasulullah (s.a.v)’in, Risâlet’le görevlendirilmesinden sonraki on üç sene boyunca Mekke’deki cahilî yaşantıda pek bir değişiklik olmadı. Hicretin sekizinci yılında Resulullah (s.a.v) tarafından feth edilen Mekke, bu tarihten sonra yeni bir dönemi yaşamaya başladı. Allah’ın mübarek kıldığı, İslâm dininin merkezi olan bu belde, şirkten, putperestlikten ve bütün diğer hurafelerden arındırılmış yeni bir hayata kavuştu. Doğrusunu Allah bilir.— M. Türk
3:97
98
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۗ وَاللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا تَعْمَلُونَ ٨٩
Kul yâ ehlel kitâbi lime tekfurûne bi âyâtillâhi, vallâhu şehîdun alâ mâ ta’melûn(ta’melûne).
(Ey Muhammed!) Onlara: “Ey kitap ehli! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?” de.— M. Türk
3:98
99
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجاً وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ٩٩
Kul yâ ehlel kitâbi lime tesuddûne an sebîlillâhi men âmene tebgûnehâ ivecen ve entum şuhedâu ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn(ta’melûne).
“Ey kitap ehli! Siz, Allah’ın yaptıklarınızdan habersiz olmadığını bildiğiniz halde Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek mü’minleri Allah’ın yolundan niçin çevirmeye kalkışıyorsunuz?” de.— M. Türk
3:99
100
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا فَر۪يقاً مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ كَافِر۪ينَ ٠٠١
Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tutîû ferîkan minellezîne ûtûl kitâbe yeruddûkum ba’de îmânikum kâfirîn(kâfirîne).
Ey îman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden hangi gruba uyarsanız uyun, onlar sizi îmanınızdan sonra kâfirliğe döndürürler.— M. Türk
3:100
101
وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟ ١٠١
Ve keyfe tekfurûne ve entum tutlâ aleykum âyâtullâhi ve fîkum resûluh(resûluhu), ve men ya’tesim billâhi fe kad hudiye ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
(Sonra) size Allah’ın âyetleri okunup dururken ve Allah’ın Peygamberi de aranızdayken siz, nasıl kâfir olabilirsiniz ki? Kim, Allah’a sımsıkı bağlanırsa o, kesinlikle en doğru yola iletilir.¹ 1 Bir gün, Evs ve Hazrec’li sahabeler bir yerde otururlarken yanlarından Şemmas b. Kays adında bir Yahûdî geçer. Onların aralarındaki muhabbeti görünce: “bunlar böyle toplandıkça bizim buralarda huzurumuz kalmaz.” der. Hemen bir Yahûdî gencine: “şunların yanlarına otur ve Buas gününü ve aralarındaki önceki düşmanlıkları hatırlatan şiirlerden bir miktar oku.” der. (Buas: cahiliyede Evs ile Hazrec’in yüz yirmi sene kadar düşmanlık yaptıktan sonra aralarında meydana gelen savaştır.) Yahûdî gencin ihtiyarın dediğini yapmasından sonra, bir münakaşa başlar ve iki taraf birbirlerine girmek üzereyken durum, Peygamberimize haber verilir. Peygamberimiz, yanlarına gelerek: “Ey Müslümanlar! Ben aranızda bulunurken siz, cahiliyye davası mı güdüyorsunuz? Allah sizi İslâm’a erdirdikten ve küfürden kurtardıktan sonra yine eski kâfirliğinize mi dönüyorsunuz?” diye nasîhat eder. Bunun üzerine hepsi hatalarının farkına vararak silâhlarını bırakıp, ağlaşarak birbirlerine sarılırlar. Bu olaydan sonra 101-103. âyetler nâzil olmuştur. (Özetle; Elmalılı,)— M. Türk
3:101
102
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ ٢٠١
Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Ey îmanedenler! Allah’a karşı hata etmekten son derece¹ sakının, mutlaka ve mutlaka Müslümanlar olarak ölün. 1 Yukarıda (حَقَّ تُقَاتِهِ) ifadesi hakkında Peygamberimiz: “Allah’a itaat etmek, asla isyan etmemek, Allah’ı sürekli anmak, asla unutmamak ve Allah’a şükretmek, asla inkâr etmemek, demektir.” buyurmuştur. (Buhari)— M. Türk
3:102
103
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعاً وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَاناًۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ٣٠١
Va’tasımû bihablillâhi cemîân ve lâ teferrekû, vezkurû ni’metallâhi aleykum iz kuntum a’dâen fe ellefe beyne kulûbikum fe asbahtum bi ni’metihî ihvânâ(ihvânen), ve kuntum alâ şefâ hufretin minen nâri fe enkazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Hep birlikte asla ayrılığa düşmeden, Allah’ın ipi¹ (olan İslâm Dini)ne sımsıkı sarılın ve Allah’ın bu nîmetini sakın unutmayın. Zîrâ Allah, o nîmetiyle kalplerinizi uzlaştırarak sizi, bir zamanlar birbirinize düşman iken kardeş yaptı. Hatta siz, bir ateş çukurunun tam kenarındayken O, sizi oraya düşmekten kurtardı. Allah size, en doğru yola ulaşasınız diye âyetlerini işte böyle açıklıyor. 1 Hablüllah: Allahu Teâlâ’ya vuslat sebebi olan delil ve vasıta demektir ki Kur’an, tâat ve cemaat, ihlas, İslâm, ahdullah, emrullah diye rivayetlerle tefsir edilmiştir. Bu âyetin cemaat ve birlik olmak için bir emir olduğunda şüphe yoktur. Ebu Said’il-Hudrî (r.a)’den, Rasulullah (s.a.v): “Semadan Arza indirilmiş olan ‘hablüllah’ Allah’ın kitabıdır” buyurmuştur.— M. Türk
3:103
104
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ٤٠١
Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Sizden¹ (Müslümanları sürekli) İslâ-m’a çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran nitelikli bir topluluk² bulunsun.³ İşte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 1 Yani Müslümanları hayra davet eden ümmetin, kendilerinden olması gerekmektedir. Buna göre İslâm toplumu, ümmetin eğitimini ve daveti, kesinlikle kendilerinin dışındaki düşüncelere sahip kimselere teslim edemez. 2 Ümmet: Herhangi bir insan grubuna uyan veya uyması istenen insan topluluğudur. Yani; bir önderin etrafında güçlü bir birlik içerisinde toplanan, belirli bir gaye için düzenli bir şekilde çalışan ve sonuçta da insanlar üzerine hâkim olan, nitelikli insan toplumu demektir. Cemaatlere göre ümmet, kişilere göre önder gibidir. Bk. (Hûd: 8, Mü’minun: 52, Zuhruf: 22) 3 Bu âyete göre, İslâm toplumunun devlet yapılanması içerisinde; “Davet” ve “Emr-i b’il-ma’ruf nehy-i an’il münker” (iyiliği emredip, kötülüğü yasaklama) teşkilatının bulunması gerektiğini, anlamak mümkündür. Emir ve nehiy ifâdelerinden, bu nitelikli Müslümanların, iyiliği emir ve kötülüğü yasaklamada İslam’ın genel ahlak kurallarını açıkça ihlal edenlere karşı güç kullanabilecekleri de anlaşılabilir. Müslümanlara “tebliğ” yapılmayıp, “Emr-i b’il-ma’ruf nehy-i an’il münker” yapılır. Tebliğ, kâfirlere yapılan bir davettir.— M. Türk
3:104
105
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ ٥٠١
Ve lâ tekûnû kellezîne teferrakû vahtelefû min ba’di mâ câehumul beyyinât(beyyinâtu), ve ulâike lehum azâbun azîm(azîmun).
(Ey îman edenler!) Kendilerine apaçık hükümler geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşen (Hıristiyan ve Yahû-dî)ler¹ gibi olmayın.² İşte onlara büyük bir azap vardır. 1 (Celâleyn, Kurtubî, Taberî, Elmalılı) 2 Yani, Dinin bir kısım emirlerini tanıyıp bir kısmını tanımayarak parçalayan, dinlerini çeşitli mabutlar ve önderlerle çatallandıran veya din başka, devlet başkadır diyerek, dinlerini birçok işlerinden uzaklaştıranlar gibi olmayın.— M. Türk
3:105
106
يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌۚ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ۠ اَكَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ ٦٠١
Yevme tebyaddu vucûhun ve tesveddu vucûh(vucûhun), fe emmellezînesveddet vucûhuhum e kefertum ba’de îmânikum fe zûkûl azâbe bimâ kuntum tekfurûn(tekfurûne).
O bir kısım yüzlerin ağarıp, bir kısım yüzlerin de karardığı (mahşer) günü yüzleri kararanlara: “(demek) siz, îmanınızdan sonra kâfir mi olmuştunuz? Öyleyse, kâfir olmanızın karşılığı olarak tadın bakalım şu azabı.” (denilecek.)¹ 1 Bu ayete göre müslümanların dünyada Müslüman olarak bildikleri bazı kimselerle ahirette kâfir olarak karşılaşacakları anlaşılmaktadır. Allah bu duruma düşmekten tüm Müslümanları korusun— M. Türk
3:106
107
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِۜ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٧٠١
Ve emmellezînebyaddat vucûhuhum fe fî rahmetillâh(rahmetillâhi), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Yüzleri ağaranlar ise, Allah’ın rahmeti (olan cennetler) içerisinde ebedî kalacaklar.— M. Türk
3:107
108
تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَمَا اللّٰهُ يُر۪يدُ ظُلْماً لِلْعَالَم۪ينَ ٨٠١
Tilke âyâtullâhi netlûhâ aleyke bil hakk(hakkı), ve mâllâhu yurîdu zulmen lil âlemîn(âlemîne).
İşte bütün bunlar, Allah’ın sana, mutlak gerçekler olarak açıkladığımız âyetleridir. (Şunu iyi bilin ki) Allah, kullarına asla zulüm etmek istemez.— M. Türk
3:108
109
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟ ٩٠١
Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve ilâllâhi turceul umûr(umûru).
Göklerde ve yerde her ne varsa şüphesiz hepsi, Allah’ındır ve (sonunda) bütün işler, Allah’a döndürülür.— M. Türk
3:109
110
كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۜ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ ٠١١
Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâh(billâhi), ve lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul fâsikûn(fâsikûne).
Siz, insanlar(ın iyiliği) için ortaya çıkarılan, onlara iyiliği emredip, kötülükten sakındıran ve Allah’a gerçekten inanan en hayırlı ümmetsiniz.¹ Keşke kitap ehli de böyle inansaydı; elbette bu, kendileri için çok daha hayırlı olurdu. İçlerinden îman edenler de var ama onların pek çoğu hak yoldan çıkmış (fasık)ların ta kendileridir. 1 Burada Muhammed ümmetinin asıl özelliğinin; îmanları ve “emr-i b’il-ma’ruf ve nehy-i an’il-münker” yapmaları olduğu vurgulanmaktadır. Aslında bu görevin, esas itibarı ile yalnız devlete ait olmayıp, tüm Müslümanların bizzat veya dolaylı olarak bununla ilgilenmeleri gerektiği de anlaşılmaktadır. Zâten bir ümmetin hayırlı olmasının, çoğunluğunun ıslahı ile olabileceği ve nitekim diğer kitap ehli olanların bu özelliklerini yitirmelerinin, onların fasıklar olarak yoldan çıkmalarına sebep olduğu da açıklanmaktadır.— M. Türk
3:110
111
لَنْ يَضُرُّوكُمْ اِلَّٓا اَذًىۜ وَاِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْاَدْبَارَ۠ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ ١١١
Len yedurrûkum illâ ezâ(ezen), ve in yukâtilûkum yuvellûkumul edbâr(edbâre), summe lâ yunsarûn(yunsarûne).
Onlar, size eziyetten başka hiçbir zarar veremezler. Eğer onlar sizinle savaşmaya kalkışırlarsa, arkalarını dönüp kaçarlar sonra da onlara yardım eden bulunmaz.¹ 1 Bu âyetteki ifâdeleri okuduktan sonra; Allah’ın vadinin şarta bağlı olduğunu unutmamak gerekir. Zîrâ Allah, 100. Âyette: “Ey îman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden hangi gruba uyarsanız uyun, onlar sizi îmanınızdan sonra kâfirliğe döndürürler.” buyurarak bu vaatte bulunacağı Müslümanların özelliklerini belirtmiştir. Bunun bu şekilde olduğunun en büyük şahidi ise tarihtir. Müslümanlar, ne zaman bu şartları terk ettilerse; izzet ve şereflerini kaybetmişlerdir.— M. Türk
3:111
112
ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللّٰهِ وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۠ ٢١١
Duribet aleyhimuz zilletu eyne mâ sukıfû illâ bi hablin minallâhi ve hablin minen nâsi ve bâû bi gadabin minallâhi ve duribet aleyhimul meskeneh(meskenetu), zâlike bi ennehum kânû yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnel enbiyâe bi gayri hakk(hakkın), zâlike bimâ asav ve kânû ya’tedûn(ya’tedûne).
(Ey îman edenler!) O (Yahûdîler,) nerede bulunurlarsa bulunsunlar; (Müslüman olarak) Allah’ın ipine sarılmadıkça ve Müslümanlarla yaptıkları antlaşmalara uymadıkça, alçaklıkla damgalandılar, Allah’ın gazabına uğradılar ve alınlarına da perişanlık damgası vuruldu.¹ Bu, onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve Peygamberlerini (Allah’a) isyan ederek ve haddi aşarak hakları olmadığı halde öldürmeleri,² yüzündendir. 1 Yani, onların dünyada yaşadıkları en ufak güvenlik bile kendileri tarafından kazanılmamıştır; aksine, başkalarının yardımları ile güvenliğe sahip olmuşlardır. Onlar, bunu ya Allah adına Müslüman devletlerden ya da başka sebeplerle Müslüman olmayan devletlerden almışlardır. Eğer bazı durumlarda biraz güç kazanmışlarsa, bunu; kendi çabalarıyla değil, başkaları sayesinde elde etmişlerdir. (Mevdudi) 2 Yani “peygamberleri öldürmek gibi bir hakları bulunmadığı halde” demektir. Bu ayeti, “peygamberleri hak etmedikleri halde öldürüyorlardı” şeklinde anlarsak o zaman “peygamberlerin öldürülmeyi hak edebilecekleri” de anlaşılabilir ki bu, peygamberler için asla düşünülemez. Bk. (Bakara: 61, Âlu İmran: 21,181, Nisâ: 155)— M. Türk
3:112
113
لَيْسُوا سَوَٓاءًۜ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اُمَّةٌ قَٓائِمَةٌ يَتْلُونَ اٰيَاتِ اللّٰهِ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ۠ ٣١١
Leysû sevâ’(sevâen), min ehlil kitâbi ummetun kâimetun yetlûne âyâtillâhi ânâel leyli ve hum yescudûn(yescudûne).
(Ama bunların) hepsi bir değildir. Kitap ehli¹ içerisinde geceleri kalkıp, Allah’ın âyetlerini okuyarak, secdeye kapanarak dosdoğru olan bir ümmet de vardır.² 1 Müfessirlerin çoğunluğuna göre bunlar; Mûsa ve Îsâ (a.s)’ın Peygamberliğine îman etmiş kimselerdir ki bunların pek çoğu, kısa zaman sonra Müslüman olmuşlardır. 2 Bu ve bundan sonraki iki âyet; 1- Abdullah b. Selâm, gibi Müslüman olan Yahûdîlerin faziletleri hakkında nâzil olmuştur. 2- Necran’dan 40, Habeşistan’dan 32, Bizans’tan 3 olmak üzere Müslüman olan 75 kişi hakkında nâzil olmuştur. 3- Hicretten önce Hanif olup da Peygamberimiz Medîne’ye gelince Müslüman olan Es’ad b. Zürare, gibileri hakkında nâzil olmuştur. (Elmalılı)— M. Türk
3:113
114
يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ٤١١
Yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrât(hayrâti), ve ulâike mines sâlihîn(sâlihîne).
Onlar; Allah’a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emredip, kötülükten sakındırırlar, (Allah’ın emrettiği) iyi işlerde birbirleriyle yarışırlar. Şüphesiz onlar, inandığını yaşayan kimselerdendir.— M. Türk
3:114
115
وَمَا يَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ يُكْفَرُوهُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ ٥١١
Ve mâ yef’alû min hayrin fe len yukferûh(yukferûhu), vallâhu alîmun bil muttekîn(muttekîne).
Onların yaptıkları hiçbir iyilik karşılıksız kalmayacaktır. Şüphesiz Allah, kendisine karşı (hata etmekten) sakınanları çok iyi bilir.— M. Türk
3:115
116
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٦١١
İnnellezîne keferû len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’â(şey’en), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
O kâfirlerin malları da çocukları da kendilerini, Allah’ın azabından asla kurtaramayacaktır. İşte cehennemlikler, bunlardır ve onlar, orada sonsuz kalacaklardır.— M. Türk
3:116
117
مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُۜ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ٧١١
Meselu mâ yunfikûne fî hâzihil hayâtid dunyâ ke meseli rîhin fîhâ sırrun esâbet harse kavmin zalemû enfusehum fe ehlekethu ve mâ zalemehumullâhu ve lâkin enfusehum yazlımûn(yazlımûne).
Onların şu dünya hayatındaki harcamaları, kendilerine zulmeden bir topluluğun ekinlerini vurup da mahveden dondurucu bir rüzgâra benzer. Allah onlara asla zulmetmedi, fakat onlar, (kâfirlik yaparak) kendi kendilerine zulmediyorlar.— M. Türk
3:117
118
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالاًۜ وَدُّوا مَا عَنِتُّمْۚ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ وَمَا تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ اَكْـبَرُۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ ٨١١
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızû bitâneten min dûnikum lâ ye’lûnekum habâlâ(habâlen), veddû mâ anittum, kad bedetil bagdâu min efvâhihim, ve mâ tuhfî sudûruhum ekber(ekberu), kad beyyennâ lekumul âyâti in kuntum ta’kılûn(ta’kılûne).
Ey îman edenler! Kendi dışınızdakilerden¹ sakın sırdaş² edinmeyin. Çünkü onlar; size fenalık etmekten asla geri durmazlar ve size sıkıntı veren şeylerden memnun olurlar. Gerçi onların kinleri, ağızlarından dökülen (sözlerin)den belli olmaktadır ama esas gönüllerinde saklı tuttukları kinleri ise, çok daha büyüktür. İşte Biz, belki aklınızı kullanırsınız diye âyetleri sizin için böyle, anlaşılır kıldık. 1 Yani Müslüman olmayanlardan… 2 Bıtâne: Elbisenin astarı demektir. Mecâzen bir kimsenin “tüm sırlarına vakıf olan yakın dostu ve sırdaşı” anlamında kullanılır. Mü’minler, gerek kâfirleri ve gerekse münafıkları tüm sırlarına vakıf olacak şekilde dost edinmekten nehy olunmuşlardır. Bu nehyin özel hayata şümulü bulunmakla beraber âyet daha ziyade ammeye ait işlere de işaret etmektedir.— M. Türk
3:118
119
هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّه۪ۚ وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ٩١١
Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tû’minûne bil kitâbi kullih(kullihi), ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
(Ey îman edenler!) Siz, öyle kimselersiniz ki onlar, kitapların tümüne inandığınız için sizi hiç sevmedikleri halde siz, onları da seversiniz.¹ Bir de onlar, sizinle karşılaştıklarında “inandık” derler.² Fakat kendi başlarına kaldıklarında ise size duydukları kinlerinden dolayı, parmaklarının uçlarını ısırırlar. (Ey Muhammed!) Onlara: “Öfkenizden çatlayın!” de. Şüphesiz Allah, gönüllerin özündekileri çok iyi bilir. 1 Yani siz, kendinizin dışındakileri de seversiniz. Müslüman, herkesin iyiliğini ister, herkese sevgiyle bakar, haklarını korur, yardım eder ve kimseye kötülük etmek istemez. Çünkü Müslüman’ın şiârı budur. 2 Bk. Bakara: 14— M. Türk
3:119
120
اِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۘ وَاِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَاۜ وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـٔاًۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ۟ ٠٢١
İn temseskum hasenetun tesû’hum, ve in tusibkum seyyietun yefrahû bihâ ve in tasbirû ve tettekû lâ yadurrukum keyduhum şey’a(şey’en), innallâhe bi mâ ya’melûne muhît(muhîtun).
Eğer size bir iyilik dokunursa o (kâfirlerin) ağırına gider. Yok, eğer size bir kötülük dokunursa onlar, ona da çok sevinirler. (Ey îman edenler!) Eğer sabreder ve Allah’a karşı hata etmekten sakınırsanız, onların hileleri size kesinlikle zarar veremez. Çünkü Allah, yaptıklarınızı (ve yapacaklarınızı ilmiyle) kuşatandır.¹ 1 Yani, her ne yapacaksanız onu kesinlikle, bilir.— M. Türk
3:120
Yükleniyor...
Al-i İmran
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle