قَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لِلَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ اَتَعْلَمُونَ اَنَّ صَالِحاً مُرْسَلٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قَالُٓوا اِنَّا بِمَٓا اُرْسِلَ بِه۪ مُؤْمِنُونَ ٥٧
Kâlel meleullezînestekberû min kavmihî lillezînestud'ıfû li men âmene minhum e ta'lemûne enne sâlihan murselun min rabbihi kâlû innâ bimâ ursile bihî mu'minûn(mu'minûne).
Toplumunun büyüklük taslayan¹ ileri gelenleri, ezilenlerden² îman etmiş olanlarına:³ “Siz, Salih’in Rabbi tarafından (peygamber olarak) gönderildiğini gerçekten biliyor musunuz?” dediler. (Onlar da): “(Evet) doğrusu biz onunla gönderilenlere îman ediyoruz!” dediler.
1 Müstekbir: Büyük oldu, büyüklük tasladı anlamındaki (كَبُرَ) fiilinden etken sıfat fiilidir. Cahiliyye toplumlarında toplumun azınlığını meydana getiren, ezen, sömüren, büyüklük taslayan ekâbir sınıfı demektir. Müstekbir, kendisi büyük olmayıp bilakis zayıf ve aciz olduğu halde kendisini başkalarından üstün gören, kendisini Allah’tan müstağni sayarak Allah’ın emirlerine itaat etmeyen kimse demektir. Allah’a karşı gelerek müstekbir olan ilk varlık, İblis’dir. Allah her peygamberi gönderdiğinde davete ilk karşı çıkanlar bu, toplumun güya seçkinleri ve mevki sahipleri durumunda olan müstekbirler olmuştur. Müstekbirler kendilerindeki iyiliklere değil de dünya hayatında sahip oldukları kuvvet, mevki, sermaye gibi geçici şeylere güvenirler. Müstekbirler, halkı çeşitli hile ve baskılarla hak yoldan döndüremeyince en son aşama olarak da davetçileri ve inanmış halkı yok etmek ve türlü işkencelerle ortadan kaldırmak için çalışırlar. İmtiyazlarını korumak için bütün hak ve şuurlu davetlere karşı amansız bir mücadeleye girişirler. Çünkü bu mücadele onların ölüm kalım mücadelesidir. İslâm dışı toplumlarda toplum, sistematikleri farklı olsa da baskı altına alınan ve ezilen büyük çoğunluk ve onlara baskı yapan ve ezen küçük azınlıktan oluşur. Bu toplumlarda kişilerin liyakatleri ve kabiliyetleri hiç önemli değildir. Hiç liyakatleri olmasa da hâkimiyeti elinde bulunduranlar daima yetenekli kişiler olarak kabul ettirilmeye çalışılmıştır. “Müstekbir” kelimesi Kur’an-ı Kerim’de “müstez’af” kelimesinin karşıtı olarak kullanılır. Her iki kelime de “istif’al babından” geldiği için bu kelimelerin anlamı içerisinde, “aslında öyle olmadıkları halde öyle görünme” içeriği yatar. Yani müstekbirler büyüklüğü hak etmedikleri halde büyük sayılanlar, müstez’aflar da ezilmeyi hak etmedikleri halde ezilenler, sömürülenler.” demektir. Müstekbirler, Hz. Âdem’den bu yana hak dinlerin, haklı davasının ilk çilekeşleriyle alay etmişler, onları küçük görmüşler ve sömürü aracı olarak kullandıkları kendi sözde kutsallarını ve kutsallaştırdıkları sistemlerini bu kimselere kabul ettirmek için tüm güçleriyle zulmetmişlerdir ve hâlâ da zulmetmeye devam etmektedirler. Peygamberlere ilk inananlar genelde müstez’aflardır. Allah’ın peygamberleri ile gönderdiği hak nizamların temel amaçlarından birisi de bu müstekbirlerle mücadele yöntemlerinin en güzelini göstermektir. Zira Allah’ın koyduğu kurallarla yapılmayan mücadelelerin sonunda mutlaka yeni müstekbirler ortaya çıkmış yani zulüm, zalimlerle mazlumlar arasında el değiştirmiştir. Asrımız, müstaz’aflara ezilmişliklerinin de unutturulduğu çağdaş ve teknik bir zulüm asrı haline getirildiği için öncelikle bu insanlara ezildiklerini, daha sonra da uyanmaları gerektiğini hatırlatma ve müstekbirlere başkaldırıya hazırlama çağıdır. Eğer müstaz’aflar Allah yolunda gerçekten mücadele ederlerse Allah onları yeryüzüne önderler yapacağını ve müstekbirlerin de cezasını vereceğini Kitabında iman eden kullarına va’detmektedir. 2 Müstez’af: Zayıf buldu, zayıf gördü, zillete duçar etti anlamındaki (ضَعُفَ) fiilinden edilgen sıfat fiilidir. Cahiliyye toplumlarında toplumun çoğunluğunu meydana getiren, ezilen, hor görülen, güçsüz bırakılmış halk tabakası demektir. İslâm dışı toplumlarda toplum, sistematikleri farklı olsa da baskı altına alınan ve ezilen büyük çoğunluk ve onlara baskı yapan ve ezen küçük azınlıktan oluşur. Müstez’af kelimesi Kur’an-ı Kerim’de müstekbirler (büyüklük taslayanlar) kelimesinin karşıtı olarak kullanılır. Her iki kelime de istif’al babından geldiği için bu kelimelerin anlamı içerisinde, aslında öyle olmadıkları halde öyle görünme içeriği yatır. Yani müstekbirler büyüklüğü hak etmedikleri halde büyük sayılanlar, müstez’aflar da ezilmeyi hak etmedikleri halde ezilenler, sömürülenler demektir. Genelde Peygamberlere ilk inananlar müstez’aflardır ve Hz. Âdem (a.s.)’den bu yana hak dinlerin, haklı davasının ilk çilekeşleri bunlardır. Müstekbirler ise bu inananlarla devamlı alay etmişler, onları küçük görmüşler ve sömürü aracı olarak kullandıkları kendi sözde kutsallarını ve kutsallaştırdıkları sistemlerini bu kimselere kabul ettirmek için tüm güçleriyle zulmetmişlerdir. Allah’ın peygamberleri ile gönderdiği hak nizâmların temel amaçlarından birisi de bu müstekbirlerle mücadele yöntemlerinin en güzelini göstermektir. Eğer bu müstez’aflar Allah yolunda gerçekten mücadele ederlerse Allah onları yeryüzüne önderler yapacağını Kitabında îman eden kullarına va’detmektedir. 3 Bu toplumda sadece Müslümanlar değil, diğer insanlar da eziliyordu. Ancak Müslümanlar, ileri gelen adamlardan değil bu ezilen insanlardandı. Bu anlamı vurgulamak için tercüme yukarıdaki şekilde yapılmıştır. Ancak, “îman etmiş olanlar,” Müslümanlardan bedel olarak düşünülürse; âyetin anlamı “kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri, ezilenlere, yani îman etmiş olanlara” şeklinde olur. Bk. (Kasas: 5)— M. Türk