Kehf 110 Ayet Mekke · الكهف
18

Kehf

Mağara · Mekke
18
Mağara · Mekke
الكهف
110
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Sure başı
61
فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَاتَّخَذَ سَب۪يلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَباً ١٦
Fe lemmâ belega mecmea beynihimâ nesiyâ hûtehumâ fettehaze sebîlehu fîl bahri serebâ(sereben).
Böylece ikisi iki denizin birleştiği yere ulaşınca (yanlarındaki) balıklarını¹ (bir kenarda) unuttular. (Balık da bu esnada dirildi,) denizde bir yol bularak kaybolup gitti.² 1 Yani aradıklarını bulmak için işaret olacak olan balık, hatırlarına gelmedi. Aşağıdaki âyetlerden anlaşılacağı üzere Mûsa (a.s) sormayı, hizmetçisi de söylemeyi unuttu. Bu balık, onların yiyecekleri olduğuna göre ölü idi. 2 Bu olay, ölülerin dirilmesine örnek olacak bir mûcizedir. Balığın dirilerek denizde kaybolmasından, Hz. Mûsa’nın haberi olmadığına göre bu, aradıkları zatın bir mûcizesi olabilir.— M. Türk
18:61
62
فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتٰيهُ اٰتِنَا غَدَٓاءَنَاۘ لَقَدْ لَق۪ينَا مِنْ سَفَرِنَا هٰذَا نَصَباً ٢٦
Fe lemmâ câvezâ kâle li fetâhu âtinâ gadâenâ lekad lekînâ min seferinâ hâzâ nasabâ(nasaben).
(Oradan biraz) uzaklaştıklarında (Mûsa) hizmetçisine: “Azığımızı getir bakalım, gerçekten yolculuğumuzdan dolayı yorgun düştük.” dedi.— M. Türk
18:62
63
قَالَ اَرَاَيْتَ اِذْ اَوَيْنَٓا اِلَى الصَّخْرَةِ فَاِنّ۪ي نَس۪يتُ الْحُوتَۘ وَمَٓا اَنْسَان۪يهُ اِلَّا الشَّيْطَانُ اَنْ اَذْكُرَهُۚ وَاتَّخَذَ سَب۪يلَهُ فِي الْبَحْرِۗ عَجَباً ٣٦
Kâle eraeyte iz eveynâ ilas sahrati fe innî nesîtul hût(hûte), ve mâ ensânîhu illeş şeytânu en ezkureh(ezkurehu), vettehaze sebîlehu fîl bahri acebâ(aceben).
(Hizmetçisi de:) “Biliyor musun? (Sahildeki) kayalığa vardığımızda ben balığı unutmuşum. Balığın denizde garip bir şekilde yol bularak kayboluşunu (sana) hatırlatmamı kesinlikle (bana) şeytan unutturdu.” dedi.— M. Türk
18:63
64
قَالَ ذٰلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِۗ فَارْتَدَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمَا قَصَصاًۙ ٤٦
Kâle zâlike mâ kunnâ nebgı ferteddâ alâ âsârihimâ kasasâ(kasasan).
(Mûsa): “Bizim de aradığımız buydu.” dedi ve hemen ikisi birden izlerini takip ederek geri döndüler.— M. Türk
18:64
65
فَوَجَدَا عَبْداً مِنْ عِبَادِنَٓا اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْماً ٥٦
Fe vecedâ abden min ibâdinâ âteynâhu rahmeten min indinâ ve allemnâhu min ledunnâ ilmâ(ilmen).
Derken (oraya varınca,) kendisine katımızdan bir rahmet ve tarafımızdan bir ilim¹ öğrettiğimiz kullarımızdan² bir kulu buldular. 1 Ledün ilmi (Bâtın İlmi): Ledün, Arapçada kat, huzur, nezdimizde veya tarafımızda (Allah tarafından gibi) anlamına gelen bir zarftır. Mutasavvıflar, “Derken, (oraya varınca,) kendisine katımızdan bir rahmet ve tarafımızdan da bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan, bir kulu buldular.” (Kehf: 65) ve benzeri ayetleri keyfi yorumlarıyla uydurdukları sofist felsefelerine dayanak yapmaya çalışarak, ayetleri ve dini çığırından çıkartmışlardır. Diğer birçok dini ıstılahta olduğu gibi bu kelimenin de başına bir “ilim” ekleyerek kendilerine has bir ilim dalı icat etmişlerdir. Onlara göre: “gizli hakikatleri konu alan ve bu yolla insanı mânevî kurtuluşa ulaştırdığına inanılan ilim, ilm-i ledün, ilm-i husûs veya batın ilmidir.” Bu bilgi türü sadece sûfîlere hastır. Bunlara göre; havas ve hâvass’ül-havâs, bu ilim sayesinde Kur’an ve hadisten herkesin farkına varamadığı (!) mânaları bulur ve ortaya çıkarır. (Meselâ Hz. İbrâhim’in gördüğü yıldız “his”, ay “akıl”, güneş “Hak nuru” şeklinde yorumlanır.) Sünnî ve Şiî sufilere göre; Hz. Ali’den sonra Muhammed Bâkır ve Ca‘fer es-Sâdık’a intikal ettiğine inanılan ledün ilminin, bu ilmi anlama ve kavrama seviyesinde olmadıkları için halka açıklanması uygun görülmemiştir. Zira halk bâtınî anlamları kavrayamaz. Ca‘fer es-Sâdık’ın bildiği iddia edilen “cifr ilmi”nin de bâtın ilmi olduğuna inanılır. Bu tür rivayetler Şiî inancında önemli bir yer tutar. Şiîler bu ilmin mâsum imamlar yoluyla kendilerine intikal ettiğine inanırlar. Mutasavvıflar dinî ilimleri biri “zâhir,” diğeri “bâtın” olmak üzere ikiye ayırır; hadis, fıkıh ve kelâm gibi ilimlere zâhir ilimleri, tasavvufa da bâtın ilmi adını verirler. Zâhirî ilimlerle meşgul olanlara “zâhir ulemâsı”, kendilerine de “bâtın ulemâsı” ve “ehl-i bâtın” derler. Mutasavvıflara göre naslardaki gizli mânaları, ibadetlerin mânevî ve ahlâkî özünü ve olayların arkasındaki sırları açıklığa kavuşturan bâtın ilmi gizlidir ve onu halka açıklamak câiz değildir. Mutasavvıflara göre bâtın ilmi İslâm’dan ayrı ve onun dışında bir ilim değildir. Bu ilim esasen nassların derin ve ince mânalarından ibaret olup Hz. Peygamber tarafından bazı sahâbîlere öğretilmiştir. Cüneyd-i Bağdâdî, Hz. Mûsâ’nın Hızır’dan öğrendiği “ledün ilmi” (Kehf: 65) ile Hz. Ali’nin bildiği bâtın ilminin aynı şey olduğunu söyler. Sonuç olarak; şüphesiz bütün Peygamberlerin ilmi, Allah tarafından vahiy yoluyla öğretildiği için ledünnîdir ve bu ilim gayretle elde edilemez. Mutasavvıflar, Hızır kıssasına kendi görüşlerinin delili olarak sarılırlar ve bir kısım insanların bu ilme sahip olduğunu iddiâ ederler. Bunun şer’i bir dayanağı yoktur ve tamamen uydurmadır. Sonuçta her Peygambere Allah’ın gönderdiği vahiyler ledünni ilmin ta kendisidir. Müslümanların ledünnî bilgileri de Kur’an‘dır. Bunun dışındaki ledünnî olduğu iddiâ edilen bilgiler, kesinlikle yalandır. 2 Müfessirlerin çoğu bu zatın “Hızır” olduğu kanaatindedirler. Mutasavvıfların, “Hızır’ın vefat etmediği ve bazen görüldüğüne” dâir görüşleri ise tamamen şeyhlerin kendilerinden menkul rivâyetleri olup, şer’i hiçbir delilleri yoktur. Zîrâ (Enbiyâ: 34.) âyete göre ölümsüz kimse yoktur. Ayrıca (Âlu İmrân: 185, Enbiyâ: 35 ve Ankebut: 57)’de de; “her nefsin ölümü mutlaka tadacağı” açıkça belirtilmektedir. İbnu Kayyim El-Cevziyye, “Hızır’ın hayatı hakkındaki hadislerin hepsi yalandır, sahih bir hadis bile yoktur.” demiştir. Sonuçta buradaki şahıs, ister melek, ister cin, ister insan olsun, Allah’ın kendisine âyette belirtilen özellikleri verdiği bir kuludur. Bu konuda yapılan yorumlarsa kıssada verilen mesajı yok etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.— M. Türk
18:65
66
قَالَ لَهُ مُوسٰى هَلْ اَتَّبِعُكَ عَلٰٓى اَنْ تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْداً ٦٦
Kâle lehu mûsâ hel ettebiuke alâ en tuallimeni mimmâ ullimte ruşdâ(ruşden).
Mûsa ona: “Sana öğretilenden, bana öğreterek olgunlaşmamı sağlaman için peşinden gelebilir miyim?” dedi.— M. Türk
18:66
67
قَالَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْراً ٧٦
Kâle inneke len testetîa maiye sabrâ(sabren).
O da: “gerçekten sen, benimle beraberliğe asla sabredemezsin.” dedi.¹ 1 Tasavvuf ekollerinin bu âyete ve bu olaya dayanarak, bir şeyhe tabi olmanın lüzumuna dâir söyledikleri sözleri, Peygamberleri ve Peygamberlik müessesesini rencide edeceği düşüncesiyle tenkide bile değer görmediğimizden dolayı buraya almadık. Çünkü bu olay, bir mûcizedir ve mûcizeler ne oldukları belirsiz kimseler hakkında şer’i delil olamaz.— M. Türk
18:67
68
وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلٰى مَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ خُبْراً ٨٦
Ve keyfe tesbiru alâ mâ lem tuhıt bihî hubrâ(hubren).
(Devamla): “(Sırrını) kavrayamayaca-ğın bir bilgiye nasıl dayanacaksın?” (dedi.)— M. Türk
18:68
69
قَالَ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ صَابِراً وَلَٓا اَعْص۪ي لَكَ اَمْراً ٩٦
Kâle se tecidunî inşâallahu sâbiren ve lâ a’sî leke emrâ(emren).
(Mûsa): “İnşallah beni sabırlı bulacaksın, hiçbir konuda sana karşı gelmeyeceğim.” dedi.— M. Türk
18:69
70
قَالَ فَاِنِ اتَّبَعْتَن۪ي فَلَا تَسْـَٔلْن۪ي عَنْ شَيْءٍ حَتّٰٓى اُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْراً۟ ٠٧
Kâle fe initteba’tenî fe lâ tes’elnî an şey’in hattâ uhdise leke minhu zikrâ(zikren).
O da: “Eğer bana uyacaksan, ben sana onun sırrını anlatıncaya kadar hiç bir şey hakkında bana soru sorma.” dedi.— M. Türk
18:70
71
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا رَكِبَا فِي السَّف۪ينَةِ خَرَقَهَاۜ قَالَ اَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ اَهْلَهَاۚ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـٔاً اِمْراً ١٧
Fentalakâ, hattâ izâ rakibâ fîs sefîneti harakahâ kâle e haraktehâ li tugrika ehlehâ, lekad ci’te şey’en imrâ(imren).
Böylece yola koyuldular. (Yolda) bir gemiye bindiklerinde, o (zat) gemiyi deldi. (Bunu gören Mûsa): “Gemiyi içerisindekileri boğmak için mi deldin? Gerçekten sen, çok kötü bir iş yaptın!” dedi.— M. Türk
18:71
72
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْراً ٢٧
Kâle e lem ekul inneke len testetîa maiye sabrâ(sabren).
O da: “(Daha önce) gerçekten ben sana, sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin demedim mi?” dedi.— M. Türk
18:72
73
قَالَ لَا تُؤَاخِذْن۪ي بِمَا نَس۪يتُ وَلَا تُرْهِقْن۪ي مِنْ اَمْر۪ي عُسْراً ٣٧
Kâle lâ tuâhıznî bimâ nesîtu ve lâ turhıknî min emrî usrâ(usren).
(Mûsa:) “Unuttuğumdan dolayı beni hesaba çekme ve bu yaptığımdan dolayı da beni sorumlu tutma.” dedi.— M. Türk
18:73
74
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا لَقِيَا غُلَاماً فَقَتَلَهُۙ قَالَ اَقَتَلْتَ نَفْساً زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍۜ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـٔاً نُكْراً ٤٧
Fentalekâ, hattâ izâ lekıyâ gulâmen fe katelehu kâle e katelte nefsen zekiyyeten bi gayri nefs(nefsin), lekad ci’te şey’en nukrâ(nukren).
Böylece (tekrar) yola koyuldular. (Yolda) bir erkek çocuğuyla karşılaştıklarında o (zat) hemen o (çocuğu) öldürdü. (Bunu gören Mûsa): “(Şimdi de) kimseyi öldürmediği halde masum bir çocuğu mu öldürdün? Gerçekten sen, çok kötü bir iş yaptın.” dedi.— M. Türk
18:74
75
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْراً ٥٧
Kâle e lem ekul leke inneke len testetîa maıye sabrâ(sabren).
O da: “(Daha önce) gerçekten ben sana, sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin demedim mi?” dedi.— M. Türk
18:75
76
قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْن۪يۚ قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنّ۪ي عُذْراً ٦٧
Kâle in seeltuke an şey’in ba’dehâ fe lâ tusâhıbnî, kad belagte min ledunnî uzrâ(uzren).
(Mûsa): “Bundan sonra eğer sana bir şey daha soracak olursam, benimle arkadaşlık etme. Artık o zaman ben, seni mazur görürüm.” dedi.— M. Türk
18:76
77
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍۨ اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا ف۪يهَا جِدَاراً يُر۪يدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُۜ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْراً ٧٧
Fentalekâ, hattâ izâ eteyâ ehle karyetin istat’amâ ehlehâ fe ebev en yudayyifûhumâ fe vecedâ fîhâ cidâren yurîdu en yenkadda fe ekâmeh(ekâmehu), kâle lev şi’te lettehazte aleyhi ecrâ(ecren).
Böylece (tekrar) yola koyuldular. Sonunda bir şehir¹ halkının yanına varınca, onlardan yiyecek istediler. Fakat o şehir halkı, onları misafir etmek istemedi. O (şehirde) yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular. O (adam) hemen onu doğrulttu. (Mûsa): “Eğer isteseydin, yaptığın bu işe karşılık bir ücret alabilirdin.” dedi. 1 Burada (قَرْيَةٍ) kelimesi nekra olarak zikredildiğinden bu şehrin neresi olduğunun önemli olmadığı anlaşılmaktadır. Bu şehir ile ilgili rivâyetler çoksa da sıhhatli değildir.— M. Türk
18:77
78
قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْن۪ي وَبَيْنِكَۚ سَاُنَبِّئُكَ بِتَأْو۪يلِ مَا لَمْ تَسْتَطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراً ٨٧
Kâle hâzâ firâku beynî ve beynik(beynike), se unebbiuke bi te’vîli mâ lem testetı’ aleyhi sabrâ(sabren).
O da: “İşte bu, benimle senin aramızın ayrılma (zamanı)dır. (Ama ben) sana, (sırrına) sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim.” dedi.— M. Türk
18:78
79
اَمَّا السَّف۪ينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَف۪ينَةٍ غَصْباً ٩٧
Emmes sefînetu fe kânet li mesâkîne ya’melûne fîl bahri fe eradtu en eîbehâ ve kâne verâehum melikun ye’huzu kulle sefînetin gasbâ(gasben).
(Devamla):“O gemi denizde çalışan yoksul kimselere aitti. Onu arızalı yapmak istedim. (Çünkü) onların ilerisinde, (sağlam) gemileri zorbalıkla ele geçiren bir hükümdar vardı.”— M. Türk
18:79
80
وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَش۪ينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراًۚ ٠٨
Ve emmel gulâmu fe kâne ebevâhu mu’mineyni fe haşînâ en yurhikahumâ tugyânen ve kufrâ(kufren).
“O erkek çocuğa gelince, onun anne ve babası Müslüman kimselerdi. (Allah),¹ ‘Biz o (çocuğun) onları azdırmasını ve inkâra sürüklemesini hoş görmedik’² 1 Âyetin bu bölümü: “…çocuğun onları azdırmasından ve inkâra sürüklemesinden korkmuştuk” diye de tercüme edilebilir. Yukarıdaki meâl bu ifâdelerin Allah’a ait olması daha uygun görüldüğü için tercih edilmiştir. 2 Kıssanın burada bitmesinden anlaşılıyor ki bu beyana karşı Musâ (a.s.) bir şey dememiş ve bu te’vilde reddedilecek bir şey görmemiştir. Demek ki Musâ (a.s.)’nın zâhiren kötü gördüğü şeyler hakikatte öyle değilmiş. O halde demek olur ki bâtının gereği, zâhire muhalif olabilir. Fakat bundan dolayı hakikatle şeriatın birbirine zıt olması lâzım gelmez. Zira şeriat, hükm-i haktır. Hükm-i hak da hakikatte ne ise odur. Onun için bâtına memur olan Hızır, emr-i hak olan ile amel ettiği gibi şeriat ile memur bulunan Musâ da hakikat izah olunduğu zaman şer’an itiraza mahal olmadığını görüyor. Ancak burada şayanı dikkat bir nokta vardır ki o da Hızır’ın öldürdüğü çocuk, meselesidir. Eğer bu çocuk, büluğ çağına ulaşmış idiyse küfründen dolayı öldürülme hükmü, şeriata uygun olur. Fakat henüz baliğ olmamış bir sabî idiyse onun küfrü gelecekte olacak bir olaydır. Hızır bu durumu bilmiş dahi olsa bir sabî şöyle dursun bir baliği bile ileride yapacağı bir cürümden dolayı katletmek şeriata uyun değildir. Ancak, (زَكِـيَّـةً نَفْسًا) ifadesinden bu çocuğun sabî değil, baliğ azgın bir kâfir, olduğu ve öldürülmeyi hak ettiği anlaşılabilir. Veya şeriatın hakikati Allah’ın emridir. Hızır da bunu kendiliğinden değil, Allah’ın emriyle yaptığını söylemiş, Musâ’nın itiraz etmemesine sebep de bu olmuştur. Zira vefat eden sabîlerin canını alan ölüm meleği bu işi Allah’ın emriyle yaptığı için şer’an sorumlu değildir. (Elmalılı)— M. Türk
18:80
81
فَاَرَدْنَٓا اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْراً مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْماً ١٨
Fe erednâ en yubdilehumâ rabbuhumâ hayren minhu zekâten ve akrebe ruhmâ(ruhmen).
‘Böylece (biz de) Rablerinin onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini vermesini istedik.’ (buyurdu.” dedi.)— M. Türk
18:81
82
وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَت۪يمَيْنِ فِي الْمَد۪ينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحاًۚ فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَٓا اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَاۗ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۚ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْر۪يۜ ذٰلِكَ تَأْو۪يلُ مَا لَمْ تَسْطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراًۜ۟ ٢٨
Ve emmel cidâru fe kâne li gulâmeyni yetîmeyni fîl medîneti ve kâne tahtehu kenzun lehumâ ve kâne ebûhumâ sâlihâ(sâlihan), fe erâde rabbuke en yeblugâ eşuddehumâ ve yestahricâ kenzehumâ rahmeten min rabbik(rabbike) ve mâ fealtuhu an emrî, zâlike te’vîlu mâ lem testı’ aleyhi sabrâ(sabren).
“Duvara gelince o (duvar), şehirde babaları salih¹ iki öksüz çocuğundu ve onun altında onlara ait bir defîne vardı. Rabbin onlara Rablerinden bir rahmet olarak erginlik çağına erişmelerini ve kendi defînelerini kendilerinin çıkartmalarını, diledi. Bütün bunları ben, kendi kafamdan yapmadım.² İşte senin sabır gösteremediğin şeylerin yorumu budur.” (dedi.)³ 1 Babalarının iyi işlerinden dolayı çocuklarını Allah’ın dünyada faydalandırmasından, başkasının yaptığı salih amellerden bir başkasının faydalanacağının mümkün olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre yaşayanların duâ ve ibâdetlerinden ölülerin de faydalandırılacağı anlaşılabilir. En doğrusunu Allah bilir. 2 Birçok tasavvuf ekolü, “Hızır’ın bir veli kul olduğunu ve bu haliyle büyük bir peygamberin bilmediklerini bile bildiğini” ifade ederek; üstatlarının zırvalarına çıkış yolu arama gibi bir yol tutmaya çalışmışlardır. Esasen Musâ (a.s), ilmini tebliğe memur ulü’l-azm bir Peygamber olduğu halde Hızır da tebliğe değil, icraya memur idi. Eğer Hızır bir Nebî değil, bir veli olsa idi çocuğu öldürmek için özel bir hukuka sahip olamazdı. Bir de bu kıssa Hızır’ın Musâ’dan efdal olduğunu gerektirmez. Ancak Musâ (a.s.)’a verilen bilgilerin Hızır’a, Hızır’a verilen bilgilerin de Musa (a.s.)’a verilmediğini gösterir. 3 Bu kıssadan, kaderin gizliliğini Peygamberlerin bile bilmediği ve bunun insan hayatındaki önemi çok iyi anlaşılmaktadır. Zîrâ kader insanlar tarafından Allah’ın bildiği gibi bilinmiş olsaydı hayat yaşanmaz bir hal alırdı ve buna Hz. Musa gibi Peygamberler bile dayanamazdı.— M. Türk
18:82
83
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِۜ قُلْ سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْراًۜ ٣٨
Ve yes’elûneke an zil karneyn(karneyni), kul se etlû aleykum minhu zikrâ(zikren).
(Ey Muhammed!) Sana Zü’l-Karneyn¹ hakkında soruyorlar. (Sen onlara): “Size ondan (da) bir hatıra anlatacağım.” de. 1 Zü’l Karneyn: Karn; boynuz, asır, şakak, erkeklerin perçemi ve bir toplumun başında olan efendisi anlamlarına gelir. Zü: sahip demektir. Bu şahıs hakkında çoğunluğu israiliyyat kaynaklı birbirini tutmayan çok çeşitli rivâyetler varsa da Kur’an’dan anlaşılacağı üzere, “yeryüzünün doğusuna ve batısına sahip olan cihangir” bir kul olması en uygunudur. Ama yine de en doğrusu bu şahıs, Allah’ın hakkında bize bu kadar bilgi verdiği, salih bir kuludur.— M. Türk
18:83
84
اِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْاَرْضِ وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَباًۙ ٤٨
İnnâ mekkennâ lehu fîl ardı ve âteynâhu min kulli şey’in sebebâ(sebeben).
Gerçekten Biz, onu yeryüzünde iktidar sahibi yaptık ve ona (ulaşmak istediği) her şeyin bilgisini verdik.— M. Türk
18:84
85
فَاَتْبَعَ سَبَباً ٥٨
Fe etbea sebebâ(sebeben).
O, bir sebebe sarıldı.— M. Türk
18:85
86
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْماًۜ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِمَّٓا اَنْ تُعَذِّبَ وَاِمَّٓا اَنْ تَتَّخِذَ ف۪يهِمْ حُسْناً ٦٨
Hattâ izâ belega magribeş şemsi vecedehâ tagrubu fî aynin hamietin ve vecede indehâ kavmâ(kavmen), kulnâ yâ zel karneyni immâ en tuazzibe ve immâ en tettehıze fîhim husnâ(husnen).
(Sonunda) güneşin battığı yere ulaşınca (güneş) ona, kapkara (ve kızgın) bir suda batıyormuş gibi geldi ve orada¹ bir topluma rastladı. Biz de ona: “Ey Zü’l-Karneyn!² Onlara azap da edebilirsin haklarında iyilik etme yolunu da seçebilirsin.”³ dedik. 1 “Güneşin battığı yer”, bakanların ufkun ötesinde güneşin battığını gördükleri yerdir. Bu ise bulunulan yere göre değişir. Ancak bizim, güneşin battığı bu yeri belirlememiz çok güçtür. Buna gerek de yoktur. Çünkü Kur’an yer tespitinde bulunmuyor. En doğrusunu Allah bilir. 2 Bu hitâptan Zü’l-Karneyn’e vahiy geldiği ve onun Peygamber olduğu anlaşılabilir. Ancak açıkça peygamber olduğundan bahsedilmediği için Allah’ın sevdiği bir kulu olduğunu da anlamak mümkündür. 3 Allah, Zü’l-Karneyne bu toplum üzerinde her türlü tasarrufta bulunma yetkisini vererek, onu da bu şekilde imtihana tabi tutmuştur.— M. Türk
18:86
87
قَالَ اَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ اِلٰى رَبِّه۪ فَيُعَذِّبُهُ عَذَاباً نُكْراً ٧٨
Kâle emmâ men zaleme fe sevfe nuazzibuhu summe yureddu ilâ rabbihî fe yuazzibuhu azâben nukrâ(nukren).
(Zü’l-Karneyn de) onlara: “(Sizden) kim zulmederse, onu (önce) biz (dünyada) cezâlandıracağız;¹ sonra o, Rabbine gönderilecek ve orada da Allah ona görülmemiş bir azap uygulayacak.” dedi.² 1 Bu ifâdeden; bir topluma Allah adına hükmeden kimsenin, o topluma cezâ ve mükâfat verme yetkisinin olduğu anlaşılmaktadır. 2 Bu âyetin tamamından; bir topluma ön duyuru yapılmadan ve suç oluşmadan cezâ verilemeyeceği de anlaşılmaktadır.— M. Türk
18:87
88
وَاَمَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُ جَزَٓاءًۨ الْحُسْنٰىۚ وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ اَمْرِنَا يُسْراًۜ ٨٨
Ve emmâ men âmene ve amile sâlihan fe lehu cezâenil husnâ ve se nekûlu lehu min emrinâ yusrâ(yusren).
(Ve devamla): “Kim de inanır ve (inandığı) iyi işleri yaparsa, ona (âhirette) en güzel mükâfat vardır, (dünyada da) ona buyruğumuzdan kolay olanı¹ söyleyeceğiz.” (dedi.) 1 Onu zor işlere koşmayacağız, dışlamayacağız. Sadece Allah’ın emrettiklerini emredeceğiz.— M. Türk
18:88
89
ثُمَّ اَتْـبَعَ سَبَباً ٩٨
Summe etbea sebebâ(sebeben).
O, (yine) bir sebebe sarıldı.— M. Türk
18:89
90
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلٰى قَوْمٍ لَمْ نَجْعَلْ لَهُمْ مِنْ دُونِهَا سِتْراًۙ ٢٩
Hattâ izâ belega matlıaş şemsi vecedehâ tatluu alâ kavmin lem nec’al lehum min dûnihâ sitrâ(sitren).
(Sonunda) güneşin doğduğu yere ulaşınca güneşi, kendilerini ondan korumadığımız bir topluma doğarken buldu.¹ 1 Yani, dümdüz bir araziye ulaşmıştı. Bu arazide tepe ya da orman gibi bir şey yoktu. Veyaburadaki insanların kendilerini güneşten koruyacak giysileri yoktu.— M. Türk
18:90
Yükleniyor...
Kehf
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle