فَوَجَدَا عَبْداً مِنْ عِبَادِنَٓا اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْماً ٥٦
Fe vecedâ abden min ibâdinâ âteynâhu rahmeten min indinâ ve allemnâhu min ledunnâ ilmâ(ilmen).
Derken (oraya varınca,) kendisine katımızdan bir rahmet ve tarafımızdan bir ilim¹ öğrettiğimiz kullarımızdan² bir kulu buldular.
1 Ledün ilmi (Bâtın İlmi): Ledün, Arapçada kat, huzur, nezdimizde veya tarafımızda (Allah tarafından gibi) anlamına gelen bir zarftır. Mutasavvıflar, “Derken, (oraya varınca,) kendisine katımızdan bir rahmet ve tarafımızdan da bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan, bir kulu buldular.” (Kehf: 65) ve benzeri ayetleri keyfi yorumlarıyla uydurdukları sofist felsefelerine dayanak yapmaya çalışarak, ayetleri ve dini çığırından çıkartmışlardır. Diğer birçok dini ıstılahta olduğu gibi bu kelimenin de başına bir “ilim” ekleyerek kendilerine has bir ilim dalı icat etmişlerdir. Onlara göre: “gizli hakikatleri konu alan ve bu yolla insanı mânevî kurtuluşa ulaştırdığına inanılan ilim, ilm-i ledün, ilm-i husûs veya batın ilmidir.” Bu bilgi türü sadece sûfîlere hastır. Bunlara göre; havas ve hâvass’ül-havâs, bu ilim sayesinde Kur’an ve hadisten herkesin farkına varamadığı (!) mânaları bulur ve ortaya çıkarır. (Meselâ Hz. İbrâhim’in gördüğü yıldız “his”, ay “akıl”, güneş “Hak nuru” şeklinde yorumlanır.) Sünnî ve Şiî sufilere göre; Hz. Ali’den sonra Muhammed Bâkır ve Ca‘fer es-Sâdık’a intikal ettiğine inanılan ledün ilminin, bu ilmi anlama ve kavrama seviyesinde olmadıkları için halka açıklanması uygun görülmemiştir. Zira halk bâtınî anlamları kavrayamaz. Ca‘fer es-Sâdık’ın bildiği iddia edilen “cifr ilmi”nin de bâtın ilmi olduğuna inanılır. Bu tür rivayetler Şiî inancında önemli bir yer tutar. Şiîler bu ilmin mâsum imamlar yoluyla kendilerine intikal ettiğine inanırlar. Mutasavvıflar dinî ilimleri biri “zâhir,” diğeri “bâtın” olmak üzere ikiye ayırır; hadis, fıkıh ve kelâm gibi ilimlere zâhir ilimleri, tasavvufa da bâtın ilmi adını verirler. Zâhirî ilimlerle meşgul olanlara “zâhir ulemâsı”, kendilerine de “bâtın ulemâsı” ve “ehl-i bâtın” derler. Mutasavvıflara göre naslardaki gizli mânaları, ibadetlerin mânevî ve ahlâkî özünü ve olayların arkasındaki sırları açıklığa kavuşturan bâtın ilmi gizlidir ve onu halka açıklamak câiz değildir. Mutasavvıflara göre bâtın ilmi İslâm’dan ayrı ve onun dışında bir ilim değildir. Bu ilim esasen nassların derin ve ince mânalarından ibaret olup Hz. Peygamber tarafından bazı sahâbîlere öğretilmiştir. Cüneyd-i Bağdâdî, Hz. Mûsâ’nın Hızır’dan öğrendiği “ledün ilmi” (Kehf: 65) ile Hz. Ali’nin bildiği bâtın ilminin aynı şey olduğunu söyler. Sonuç olarak; şüphesiz bütün Peygamberlerin ilmi, Allah tarafından vahiy yoluyla öğretildiği için ledünnîdir ve bu ilim gayretle elde edilemez. Mutasavvıflar, Hızır kıssasına kendi görüşlerinin delili olarak sarılırlar ve bir kısım insanların bu ilme sahip olduğunu iddiâ ederler. Bunun şer’i bir dayanağı yoktur ve tamamen uydurmadır. Sonuçta her Peygambere Allah’ın gönderdiği vahiyler ledünni ilmin ta kendisidir. Müslümanların ledünnî bilgileri de Kur’an‘dır. Bunun dışındaki ledünnî olduğu iddiâ edilen bilgiler, kesinlikle yalandır. 2 Müfessirlerin çoğu bu zatın “Hızır” olduğu kanaatindedirler. Mutasavvıfların, “Hızır’ın vefat etmediği ve bazen görüldüğüne” dâir görüşleri ise tamamen şeyhlerin kendilerinden menkul rivâyetleri olup, şer’i hiçbir delilleri yoktur. Zîrâ (Enbiyâ: 34.) âyete göre ölümsüz kimse yoktur. Ayrıca (Âlu İmrân: 185, Enbiyâ: 35 ve Ankebut: 57)’de de; “her nefsin ölümü mutlaka tadacağı” açıkça belirtilmektedir. İbnu Kayyim El-Cevziyye, “Hızır’ın hayatı hakkındaki hadislerin hepsi yalandır, sahih bir hadis bile yoktur.” demiştir. Sonuçta buradaki şahıs, ister melek, ister cin, ister insan olsun, Allah’ın kendisine âyette belirtilen özellikleri verdiği bir kuludur. Bu konuda yapılan yorumlarsa kıssada verilen mesajı yok etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.— M. Türk