Yusuf 111 Ayet Mekke · يوسف
12

Yusuf

Yusuf · Mekke
12
Yusuf · Mekke
يوسف
111
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
31
فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ اَرْسَلَتْ اِلَيْهِنَّ وَاَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَـٔاً وَاٰتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكّ۪يناً وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّۚ فَلَمَّا رَاَيْنَهُٓ اَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا هٰذَا بَشَراًۜ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا مَلَكٌ كَر۪يمٌ ١٣
Fe lemmâ semiat bi mekrihinne erselet ileyhinne ve a’tedet lehunne mutteke’en ve âtet kulle vâhidetin minhunne sikkînen ve kâletihruc aleyhinn(aleyhinne), fe lemmâ re’eynehû ekbernehu ve katta’ne eydiyehunne ve kulne hâşe lillâhi mâ hâzâ beşerâ(beşeren),in hâzâ illâ melekun kerîm(kerîmun).
Onların dedikodularını işitince, (kadın) onlara (davetçiler) yolladı ve (onlar gelince önlerine) meyve sofrası¹ hazırlayıp her birinin eline birer bıçak verdi. (Yûsuf’a:) “Onların (karşısına) çık.” dedi. Kadınlar onu görünce (gözlerinde o kadar) büyüttüler ki, (şaşkınlıklarından, meyvelerin yerine) ellerini kestiler ve: “Allah’a sığınırız. Bu, bir insan olamaz, olsa olsa üstün bir melek olur.” dediler. 1 Âyetin bu bölümü, “onların dedikodularını işitince, (kadın) onlara (davetçiler) yolladı ve onlar için dayanacak yastıklar hazırladı…“ şeklinde de tercüme edilebilir. (مُتَّكَأٌ) kelimesi mecâzen, “mükellef bir ziyafet” anlamında kullanıldığı için yukarıda bu anlam tercih edilmiştir.— M. Türk
12:31
32
قَالَتْ فَذٰلِكُنَّ الَّذ۪ي لُمْتُنَّن۪ي ف۪يهِۜ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ فَاسْتَعْصَمَۜ وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَٓا اٰمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُوناً مِنَ الصَّاغِر۪ينَ ٢٣
Kâlet fe zâlikunnellezî lumtunnenî fîh(fîhi), ve lekad râvedtuhu an nefsihî festa’sam(festa’same), ve lein lem yef’al mâ âmuruhu le yuscenenne ve leyekûnen mines sâgırîn(sâgırîne).
Kadın: “İşte (bakın!) beni hakkında kınadığınız, benim de kendisinden istifâde etmek isteyince (iffetli davranarak) kendisini koruyan (adam) budur. Eğer o, benim kendisine emrettiğimi yapmazsa, kesinlikle zindana atılacak ve perişan olacak.” dedi.— M. Türk
12:32
33
قَالَ رَبِّ السِّجْنُ اَحَبُّ اِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَن۪ٓي اِلَيْهِۚ وَاِلَّا تَصْرِفْ عَنّ۪ي كَيْدَهُنَّ اَصْبُ اِلَيْهِنَّ وَاَكُنْ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ ٣٣
Kâle rabbis sicnu ehabbu ileyye mimmâ yed’ûnenî ileyh(ileyhi), ve illâ tasrif annî keydehunne asbu ileyhinne ve ekun minel câhilîn(câhilîne).
(Yûsuf): “Ey Rabbim! Zindan bana bunların beni çağırdıkları şeyden, daha sevimlidir. Eğer onların kurdukları tuzağı benden uzaklaştırmazsan o zaman o kadınların sevdasına düşer ve (neticede de) cahillerden olurum.” dedi.— M. Türk
12:33
34
فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ٤٣
Festecâbe lehu rabbuhu fe sarefe anhu keydehunn(keydehunne), innehu huves semîul alîm(alîmu).
Rabbi onun duâsını hemen kabul buyurdu¹ ve onların kurdukları tuzakları ondan uzaklaştırdı. Çünkü O hakkıyla işitendir, eksiksiz bilendir. 1 İşte Allah, kendisine gerçekten yapılan duâları, anında böylece kabul buyurur. Önemli olan duâyı önce fiili, sonra da sözlü olarak ve yalnız Allah’a has kılarak yapabilmektir. Bk. (Bakara: 186)— M. Türk
12:34
35
ثُمَّ بَدَا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا رَاَوُا الْاٰيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتّٰى ح۪ينٍ۟ ٥٣
Summe bedâlehum min ba’di mâ raevul âyâti le yescununnehu hattâ hîn(hînin).
Sonra bu kadar delili gördükleri halde, yine de Yûsuf’u bir süre için zindana atma düşüncesi, onlarda ağır bastı.¹ 1 Çünkü derin güçler, böyle istemişti. Bu mantık hâlâ devam etmekte ve birçok masum Yûsuflar, hâlâ zindanlarda çürümektedir.— M. Türk
12:35
36
وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِۜ قَالَ اَحَدُهُمَٓا اِنّ۪ٓي اَرٰين۪ٓي اَعْصِرُ خَمْراًۚ وَقَالَ الْاٰخَرُ اِنّ۪ٓي اَرٰين۪ٓي اَحْمِلُ فَوْقَ رَأْس۪ي خُبْزاً تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُۜ نَبِّئْنَا بِتَأْو۪يلِه۪ۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ ٦٣
Ve dehale meahus sicne feteyân(feteyâni), kâle ehaduhumâ innî erânî a’sıru hamrâ(hamren), ve kâlel âharu innî erânî ahmilu fevka re’sî hubzen te’kulut tayru minh(minhu), nebbi’nâ bi te’vîlih(te’vîlihî), innâ nerâke minel muhsinîn(muhsinîne).
Yûsuf’la beraber zindana iki genç daha girmişti. Onlardan biri (Yûsuf’a): “Ben (rüyamda) kendimi şarap sıkıyorken gördüm.” dedi. Ötekisi de: “Ben de kendimi, başımın üstünde kuşların yediği bir ekmek taşıyorken gördüm.” dedi. (İkisi birden): “(Ey Yûsuf!) Bu rüyayı bize yorumla, çünkü biz seni, kesinlikle iyi bir kimse olarak görüyoruz.” dediler.— M. Türk
12:36
37
قَالَ لَا يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِه۪ٓ اِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۜ ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَبّ۪يۜ اِنّ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَۙ ٧٣
Kâle lâ ye’tikumâ taâmun turzekânihî illâ nebbe’tukumâ bi te’vîlihî kable en ye’tiyekumâ, zâlikumâ mimmâ allemenî rabbî, innî terektu millete kavmin lâ yu’minûne billâhi ve hum bil âhiretihum kâfirûn(kâfirûne).
(Yûsuf, o iki gence): “Yiyeceğiniz yemek daha size gelmeden önce, Rabbimin bana öğrettiği ilim sayesinde; bunun ne olduğunu (ben size) derhâl haber veririm. Doğrusu ben Allah’a îman etmeyen, âhireti de kesinlikle inkâr eden bir topluluğun dinini, terk ettim.” dedi.— M. Türk
12:37
38
وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبَٓاء۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَـنَٓا اَنْ نُشْرِكَ بِاللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ ٨٣
Vetteba’tu millete âbâî ibrâhîme ve ishâka ve ya’kûb(ya’kûbe), mâ kâne lenâ en nuşrike billâhi min şey(şey’in), zâlike min fadlillâhi aleynâ ve alen nâsi ve lâkinne ekseren nâsi lâ yeşkurûn(yeşkurûne).
(Ve): “Ben atalarım İbrahim, İshak ve Yâkûb’un dinine uydum. Bizim Allah’a hiç bir şeyi denk tutmamız kesinlikle olamaz. (Çünkü) bu (din) bize ve insanlara Allah’tan gelen bir lütuftur.¹ Fakat insanlardan çoğu, (bu lütfa) şükretmezler,” 1 Allah’ın insanlara Peygamberler vasıtasıyla din göndermesi çok büyük bir lütuftur. Yoksa insanlar sadece kendi akıllarıyla Hakk’ı bulamazlar. Ayrıca o dönemde Allah, Peygamberlik lütfunu İsrâil oğullarına vermişti. Bu da onlara Allah’ın özel bir lütfu idi ve bu, şükrü gerektiriyordu.— M. Türk
12:38
39
يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ ٩٣
Yâ sâhibeyis sicni e erbâbun muteferrikûne hayrun emillâhul vâhıdul kahhâr(kahhâru).
“Ey zindan arkadaşlarım! Birbirinden ayrı (birçok) rabler mi, yoksa kahhar (her şeye hâkim) olan bir tek Allah mı, daha hayırlıdır?”¹ 1 Buradaki istifham takrîrî’dir. Yani, “Tabii ki kahhar olan tek Allah, daha hayırlıdır!” demektir.— M. Türk
12:39
40
مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ٠٤
Mâ ta’budûne min dûnihî illâ esmâen semmeytumûhâ entum ve âbâukum mâ enzelallâhu bihâ min sultân(sultânin), inil hukmu illâ lillâh(lillâhi), emere ellâ ta’budû illâ iyyâh(iyyâhu), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
“Sizin Allah’ı bırakıp da kendilerine taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım kuru isimlerden başka bir şey değildir.¹ Hâkimiyet, sadece Allah’a aittir ve O asla kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru olan hak din, budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar.”² 1 Âyetin bu bölümü; “Siz, sadece Allah’ı bırakarak, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım kuru isimlere tapıyorsunuz...” şeklinde de tercüme edilebilir. 2 37. Ayetten buraya kadar Hz. Yusuf (a.s.)’ın söyledikleri, 15. Ayetteki ifadelerle birlikte düşünülürse Hz. Yusuf (a.s.) kuyuya atılınca vahiyle muhatab olmuş ve tebliğ görevini kadının yanında ve zindanda icra etmeye başlamıştır.— M. Türk
12:40
41
يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ اَمَّٓا اَحَدُكُمَا فَيَسْق۪ي رَبَّهُ خَمْراًۚ وَاَمَّا الْاٰخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْ رَأْسِه۪ۜ قُضِيَ الْاَمْرُ الَّذ۪ي ف۪يهِ تَسْتَفْتِيَانِۜ ٤١
Yâ sâhıbeyis sicni emmâ ehadukumâ fe yeskî rabbehu hamrâ(hamren), ve emmel âharu fe yuslebu fe te’kulut tayru min re’sih(re’sihî), kudiyel emrullezî fîhi testeftiyân(testeftiyâni).
“Ey zindan arkadaşlarım! (Gelelim rüyanızın yorumuna); ikinizden biri,¹ efendisine şarap içirecek, diğeri² ise asılacak ve kuşlar onun başından (beynini) yiyecek ve sonunda da hakkında yorumunu istediğiniz rüyanızın (sonucu) böyle gerçekleştirilecektir.” dedi. 1 Rüyasında kendisini, şarap sıkarken gören... 2 Rüyasında kendisini, başının üstünde kuşların yediği bir ekmek taşıyorken, gören…— M. Türk
12:41
42
وَقَالَ لِلَّذ۪ي ظَنَّ اَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْن۪ي عِنْدَ رَبِّكَۘ فَاَنْسٰيهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّه۪ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِن۪ينَۜ ۟ ٢٤
Ve kâle lillezî zanne ennehu nâcin minhumazkurnî inde rabbike fe ensâhuş şeytânu zikre rabbihî fe lebise fîs sicni bid’a sinîn(sinîne).
(Yûsuf) onlardan (hapisten) kurtulacağını, bildiği kişiye: “(Hapisten çıkınca) efendinin yanında beni(m durumumu) an.”¹ dedi. Fakat şeytan (o adama durumu) efendisine hatırlatmayı unutturunca (Yusuf) zindanda senelerce² kaldı. 1 Benim suçsuz yere, hapiste bulunduğumu ve beni serbest bırakmasını, hatırlat. 2 Üçle yedi yıl arası bir süre.— M. Türk
12:42
43
وَقَالَ الْمَلِكُ اِنّ۪ٓي اَرٰى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۜ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَأُ اَفْتُون۪ي ف۪ي رُءْيَايَ اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ ٣٤
Ve kâlel meliku innî erâ seb’a bakarâtin simânin ye’kuluhunne seb’un icâfun ve seb’a sunbulâtin hudrin ve uhara yâbisât (yâbisâtin), yâ eyyuhel meleu eftûnî fî ru’yâye in kuntum lir ru’yâ ta’burûn(ta’burûne).
(Bu arada) Hükümdar: “Ben (rüyamda) yedi zayıf (ineğin) yediği, yedi besili inek ve yedi yeşil başak ve diğer (yedi) kuru (başak)ları gördüm, Ey ileri gelen (bilginler!) Eğer rüya yorumundan anlıyorsanız, benim bu rüyam (hakkında) bana bir bilgi verin (bakalım).” dedi.— M. Türk
12:43
44
قَالُٓوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍۚ وَمَا نَحْنُ بِتَأْو۪يلِ الْاَحْلَامِ بِعَالِم۪ينَ ٤٤
Kâlû adgâsu ahlâm(ahlâmin), ve mâ nahnu bi te’vîlil ahlâmi bi âlimîn(âlimîne).
(İleri gelen bilginler): “Bu anlamsız¹ düşleri² ha? Biz böyle düşlerin³ yorumunu bilemeyiz.” dediler. 1 (أَضْغَاثُ أَحْلاَمٍ) Yaşı kurusuna karışmış ot demetleri gibi, yenisi eskisine karışmış bir yığın uyku hayalleri, gerçekte hiç bir manası olmayan eski-yeni bir takım vehimler ve hayallerin birbirine karışmasından meydana gelen manasız hâdiseler demektir. (Elmalılı) 2 Hulüm: Bu da bir rüya çeşididir. (çoğulu, “ahlâm”dır) Hiçbir anlamı olmayan birtakım boş hayallerden ibaret olup şeytanî bir yalandan başka bir şey olmayan rüyalara hulüm denilir. İslâm Âlimlerine, göre rüya üç kısımdır: a- Allah tarafından doğrudan doğruya veya bir Melek vasıtası ile meydana gelen ilâhî telkinler ki; asıl “rüya” budur. b- Nefsin kendisinden kendisine gelen telkinidir ki; yaşanmış olayların hayalinden başka bir kıymeti yoktur. c- Şeytanî bir tesir sebebiyle olanıdır ki; hayalden başka bir şey değildir. İşte bu son iki rüya çeşidine “hulüm” denilir. Kötü bir rüya gören bir Müslümanın: gördüğü rüyanın ve şeytanın şerrinden üç kez Allah’a sığınıp; “Allah’ım, bu rüyanın şerrinden ve rahmetinden uzak kalmış olan şeytanın şerrinden sana sığınırım.” der. Rüyanın hayra dönüşmesi için dua eder. Bu tür rüyayı hiç bir kimseye anlatmaz. Müslüman gördüğü iyi bir rüyadan ötürü uyanınca Allah’a hamdeder. Bu rüyadan dolayı sevinir, bunu bir müjde kabul eder. Rüyayı sevdiği bir kimseye anlatır, sevmediğine kesinlikle anlatmaz. 3 Rüya: Uyku sırasında uyanıkmış gibi çeşitli olayların yaşanmasıdır. Buna dilimizde “düş” de denir. Arapçada; “rüya ve hulüm” aynı anlamda kullanılırsa da Kur’an’a göre rüya “hulüm”den başkadır. Rüya soyut bir hâdise olmayıp onda tabir edilebilecek hakiki bir mana bulunur. Rüya çağlar boyunca bütün toplumlarda büyük önem görmüştür. Rüyanın mahiyeti ve kökeni hakkında çok şeyler söylenmiştir. Ancak bu söylenenler her topluma ve her kültüre göre değişkenlik arz etmiştir. Umumiyetle rüya, uyanıklık halinin bir uzantısı olup; etkisinde kalınan, sevindirici veya üzücü olayların uyku halinde yaşanması olayıdır. İslâm’da rüya hukukî bir kaynak ve delil değildir. Yalnız gören kişi ile alakalıdır. O kişi de bu rüyasını hayra yorar ve bu rüya yalnız kendisini bağlar. Sadece Peygamberlerin rüyaları bir vahiy çeşidi olması hasebiyle ümmeti için din konusunda delil olur. Peygamberliğe soyunan, hatta peygamberleri bile geçmeye çalışan bir takım soytarıların rüyaları, ya tamamen uydurmadır ya da saçma sapan şeylerdir. Kur’ân’da; Hz. İbrahim (a.s)’ın oğlu İsmail (a.s)’ı rüyada boğazlaması, Yusuf (a.s)’ın rüyasında on bir yıldızla, güneş ve ay’ın kendisine secde ettiğini görmesi, Mısır hükümdarının ve hapishanedeki iki kişinin gördükleri rüyaları ve Rasûlullah (s.a.v)’in Hudeybiye’ye gitmeden önce rüyasında; kendisinin ve arkadaşlarının “emniyet içerisinde saçlarını kazıtmış olarak Mekke’ye girdiklerini” görmesi, vahiy çeşidi olan rüyalar olarak zikredilir. Fıkıhta rüya, delil kabul edilmez.— M. Türk
12:44
45
وَقَالَ الَّذ۪ي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ اُمَّةٍ اَنَا۬ اُنَبِّئُكُمْ بِتَأْو۪يلِه۪ فَاَرْسِلُونِ ٥٤
Ve kâlellezî necâ minhumâ veddekere ba’de ummetin ene unebbiukum bi te’vîlihî fe ersilûn(ersilûni).
(Daha önce zindandan) çıkan adam, bir süre sonra (Yûsuf’u) hatırladı ve: “ben bunun yorumunu size haber veririm, hemen beni (zindana) götürün.” dedi.— M. Türk
12:45
46
يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ اَفْتِنَا ف۪ي سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۙ لَعَلّ۪ٓي اَرْجِعُ اِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ ٦٤
Yûsufu eyyuhes sıddîku eftinâ fî seb’ı bakarâtin simânin ye’kuluhunne seb’un icâfun ve seb’ı sunbulâtin hudrin ve uhare yâbisâtin, leallî erciu ilen nâsi leallehum ya’lemûn(ya’lemûne).
(Zindana varınca): “Ey Yûsuf! Ey dosdoğru (insan!) Yedi zayıf (ineğin) yediği, yedi besili inek ve yedi yeşil başak ve diğer (yedi) kuru (başak şeklindeki bir rüyayı) bize yorumla. Ben insanların yanına (senin bu yorumunla) varınca, belki onlar (senin kıymetini) anlarlar” dedi.— M. Türk
12:46
47
قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِن۪ينَ دَاَباًۚ فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ ف۪ي سُنْبُلِه۪ٓ اِلَّا قَل۪يلاً مِمَّا تَأْكُلُونَ ٧٤
Kâle tezreûne seb’a sinîne de’ebâ(de’eben), fe mâ hasadtum fe zerûhu fî sunbulihî illâ kalîlen mimmâ te’kulûn(te’kulûne).
(Yûsuf o adama): “Siz yedi yıl, ekinlerinizi, önceleri (ektiğiniz) gibi sürekli olarak ekin, bir miktar yiyeceğinizi yiyin, (kalanını ise) biriktirin.” dedi.— M. Türk
12:47
48
ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ اِلَّا قَل۪يلاً مِمَّا تُحْصِنُونَ ٨٤
Summe ye’tî min ba’di zâlike seb’un şidâdun ye’kulne mâ kaddemtum lehunne illâ kalîlen mimmâ tuhsinûn(tuhsinûne).
(Ve devamla): “Sonra bu (bereketli yılların) arkasından, yedi yıl devam edecek bir kıtlık dönemi gelecek ve sakladığınız az bir miktar dışında, daha önceki (yıllarda) biriktirdiklerinizi silip süpürecek.”— M. Türk
12:48
49
ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَامٌ ف۪يهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَف۪يهِ يَعْصِرُونَ۟ ٩٤
Summe ye’tî min ba’di zâlike âmun fîhi yugâsun nâsu ve fîhi ya’sırûn(ya’sırûne).
“Sonra bunun arkasından da insanların bol yağmura kavuşturulacağı ve (yiyecek ve içeceğin) bol olacağı bir yıl gelecek.” dedi.— M. Türk
12:49
50
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ اِلٰى رَبِّكَ فَسْـَٔلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ الّٰت۪ي قَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّۜ اِنَّ رَبّ۪ي بِكَيْدِهِنَّ عَل۪يمٌ ٠٥
Ve kâlel meliku’tûnî bih(bihî), fe lemmâ câehur resûlu kâlerci’ ilâ rabbike fes’elhu mâ bâlun nisvetillâtî katta’ne eydiyehunn(eydiyehunne), inne rabbî bi keydihinne alîm(alîmun).
Hükümdar: “Onu bana getirin.” dedi. (Hükümdarın) elçisi gelince (Yûsuf ona): “Efendine git de ona; ellerini kesen o kadınların esas maksatları neydi? diye bir soruver. Şüphesiz, benim Rabbim onların tuzaklarını çok iyi bilir.”¹ dedi. 1 Hz. Yûsuf (a.s), gerçeği Allah’ın bildiğini bildiği halde, bir de halk nazarında masumiyetini ispat etmek ve zindandan masum olarak çıkmak için hükümdarın tahkikat yaptırmasını istemiştir.— M. Türk
12:50
51
قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ اِذْ رَاوَدْتُنَّ يُوسُفَ عَنْ نَفْسِه۪ۜ قُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِنْ سُٓوءٍۜ قَالَتِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ الْـٰٔنَ حَصْحَصَ الْحَقُّۘ اَنَا۬ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ وَاِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِق۪ينَ ١٥
Kâle mâ hatbukunne iz râvedtunne yûsufe an nefsih(nefsihî), kulne hâşe lillâhi mâ alimnâ aleyhi min sû’(sûin), kâletimre’etul azîzil âne hashasal hakku ene râvedtuhu an nefsihî ve innehu le mines sâdikîn(sâdikîne).
(Vezir Yûsuf’u yanına çağırarak o kadınlara): “Yûsuf’a yaltaklandığınızda sizin esas maksadınız neydi?” dedi. Onlar da: “Hâşâ! Allah’tan korkarız, biz ondan kötülük olarak hiçbir şey görmedik.” dediler. Vezir’in karısı da: “İşte şu anda gerçek anlaşıldı; ben ona yaltaklandım, o ise gerçekten doğruyu söylüyordu.”dedi.— M. Türk
12:51
52
ذٰلِكَ لِيَعْلَمَ اَنّ۪ي لَمْ اَخُنْهُ بِالْغَيْبِ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي كَيْدَ الْخَٓائِن۪ينَ ٢٥
Zâlike li ya’leme ennî lem ehunhu bil gaybi ve ennallâhe lâ yehdî keydel hâinîn(hâinîne).
(Yûsuf da): “Bu (aklanmamı istemem,) benim yokluğunda (vezire) ihanet etmediğimi ve gerçekten Allah’ın hainlerin tuzaklarını başarıya ulaştırmadığını kendisinin de öğrenmesi içindi,”¹ 1 Bu ifâdelerin vezirin karısına ait olduğunu söyleyen müfessirler varsa da Hz. Yûsuf (a.s.)’a ait olması, daha uygundur. Zîrâ vezirin yokluğunda karısı ona ihânet etmek istemiştir. Hz. Yûsuf (a.s.) ise ihânet etmemiştir. Bk. (Taberî, Kurtubî, Celâleyn)— M. Türk
12:52
53
وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪يۚ اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ ٣٥
Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
“Ben, yine de nefsimi temize çıkarmıyorum,¹ çünkü Rabbimin rahmet etmesi dışında nefis, kesinlikle kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim, gerçekten çok bağışlayıp çok esirgeyendir.”² dedi. 1 Nefsi temize çıkarmak, Allah tarafından yasaklanmıştır. Zîrâ (Necm: 32.) âyette: “kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O (Allah), sakınanı daha iyi bilir...” buyurulmuştur. 2 Bu ifâdelerin vezirin karısına ait olduğunu söyleyen müfessirler varsa da Hz. Yûsuf (a.s.)’a ait olması, daha uygundur. Zîrâ vezirin yokluğunda karısı ona ihânet etmek istemiştir. Hâlbuki Hz. Yûsuf (a.s.) kimseye ihânet etmemiştir. Bk. (Taberî, Kurtubî, Celâleyn) Ayrıca 52 ve 53. Ayetlerdeki ifadeler vezirin karısı gibi Hz. Yusuf (a.s.)’a yaltaklanan birisine hiç de uygun ifadeler değildir.— M. Türk
12:53
54
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ٓ اَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْس۪يۚ فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ اِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَك۪ينٌ اَم۪ينٌ ٤٥
Ve kâlel meliku’tûnî bihî estahlishu li nefsî, fe lemmâ kellemehu kâle innekel yevme ledeynâ mekînun emîn(emînun).
Hükümdar: “Onu bana getirin, kendime müşavir yapayım.” dedi ve onunla konuşunca da: “Sen artık bugünden itibaren yanımızda mevki sahibi, güvenilir (bir kimse)sin.” dedi.— M. Türk
12:54
55
قَالَ اجْعَلْن۪ي عَلٰى خَزَٓائِنِ الْاَرْضِۚ اِنّ۪ي حَف۪يظٌ عَل۪يمٌ ٥٥
Kâlec’alnî alâ hazâinil ard(ardı), innî hafîzun alîm(alîmun).
(Yûsuf da): “Beni (bu) ülkenin hazineleri üzerine (yönetici) yap. Çünkü ben, iyi bir koruyucuyum, (yönetim işini de) iyi bilirim.”¹ dedi. 1 Bu âyetten adil davranacağını ve Allah’ın kanunlarını uygulayabileceğini bilen bir kimsenin yöneticilik talep etmesinin ve kabiliyeti olduğunu söylemesinin câiz olduğuna delil vardır. Kabiliyeti olmayanları yöneticiliğe getirmek ise haramdır.— M. Türk
12:55
56
وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۚ يَتَبَوَّاُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَٓاءُۜ نُص۪يبُ بِرَحْمَتِنَا مَنْ نَشَٓاءُ وَلَا نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ ٦٥
Ve kezâlike mekkennâ li yûsufe fîl ard(ardı), yetebevveu minhâ haysu yeşâ’(yeşâu), nusîbu bi rahmetinâ men neşâu ve lâ nudîu ecrel muhsinîn(muhsinîne).
İşte böylece Biz, orada Yûsuf’a iktidar verdik.¹ Öyle ki, o (Mısır’da) dilediği gibi hareket ederdi. Biz, rahmetimizi kime dilersek ona nasip ederiz ve iyilik yapanların karşılığını boşa götürmeyiz.² 1 Ayette Hz. Yusuf (a.s.)’ın: “Beni (bu) ülkenin hazineleri üzerine (yönetici) yap.” teklifine karşılık olarak Melik’in bu sözü kabulü de reddi de beyan edilmemektedir. Buna mukabil, kabul işinin doğrudan doğruya Allah’a isnat edilmesinden, Hz. Yusuf (a.s.)’ı bu makam ve iktidara getirenin Melik değil Allah olduğu anlaşılmaktadır. Yani Allah, sebepleri hazırlamış ve Meliki de Hz. Yusuf (a.s.)’ın emrine amade kılmıştır. 2 Ya sevap, ya da mülk ve saltanat vererek...— M. Türk
12:56
57
وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟ ٧٥
Ve le ecrul âhıreti hayrun lillezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Îman edenler ve Allah’a karşı hata etmekten sakınanlar için ise, âhiret mükâfatı, çok daha hayırlıdır.— M. Türk
12:57
58
وَجَٓاءَ اِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُوا عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ ٨٥
Ve câe ihvetu yûsufe fe dehalû aleyhi fe arefehum ve hum lehu munkirûn(munkirûne).
(Kıtlık yılları başlayıp da) Yûsuf’un kardeşleri (erzak istemek için) onun huzuruna girince,¹ onlar onu tanımadıkları halde o, onları hemen tanıdı². 1 Buradan kıtlık yıllarının geldiği ve Hz. Yûsuf (a.s)’ın kardeşlerinin diğer insanlar gibi erzak temini için Mısır’a geldikleri olayın anlatılış seyrinden anlaşılmaktadır. 2 Böylece yukarıdaki 15. âyette belirtilen: "Sen, onlara bu yaptıklarını hiç beklemedikleri bir sırada mutlaka haber vereceksin." müjdesi tahakkuk etmeye başladı.— M. Türk
12:58
59
وَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ قَالَ ائْتُون۪ي بِاَخٍ لَكُمْ مِنْ اَب۪يكُمْۚ اَلَا تَرَوْنَ اَنّ۪ٓي اُو۫فِي الْكَيْلَ وَاَنَا۬ خَيْرُ الْمُنْزِل۪ينَ ٩٥
Ve lemmâ cehhezehum bi cehâzihim kâle’tûnî bi ahin lekum min ebîkum, e lâ terevne ennî ûfîl keyle ve ene hayrul munzilîn(munzilîne).
(Yûsuf,) onların erzaklarını hazırlayınca “(Bir dahaki gelişinizde) bana babanızdan olan kardeşinizi¹ de getirin. Benim (size) ölçüyü tam tuttuğumu ve misafir ağırlayanların en iyisi olduğumu görüyorsunuz değil mi?” 1 Kardeş kelimesinin marife kullanılmayıp nekre olarak kullanılmasında; Yûsuf (a.s.)’ın öz kardeşi Bünyamin’i tanımıyormuş gibi davrandığı veya onun onların değil esas kendisinin kardeşi olduğunu imaya işaret vardır.— M. Türk
12:59
60
فَاِنْ لَمْ تَأْتُون۪ي بِه۪ فَلَا كَيْلَ لَكُمْ عِنْد۪ي وَلَا تَقْرَبُونِ ٠٦
Fe in lem te’tûnî bihî fe lâ keyle lekum indî ve lâ takrebûn(takrebûni).
“Eğer onu bana getirmezseniz benden size bir ölçek bile (erzak) olmadığı gibi, (bir daha) benim semtime de uğramayın.” dedi.— M. Türk
12:60
Yükleniyor...
Yusuf
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle