Ankebut 69 Ayet Mekke · العنكبوت
29

Ankebut

Dişi Örümcek · Mekke
29
Dişi Örümcek · Mekke
العنكبوت
69
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
31
وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُـنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰىۙ قَالُٓوا اِنَّا مُهْلِكُٓوا اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِۚ اِنَّ اَهْلَهَا كَانُوا ظَالِم۪ينَۚ ١٣
Ve lemmâ câet rusulunâ ibrâhîme bil buşrâ, kâlû innâ muhlikû ehli hâzihil karyeh(karyeti), inne ehlehâ kânû zâlimîn(zâlimîne).
Bizim elçilerimiz (olan melekler) İbrahim’e müjde¹ ile geldikleri zaman: “Biz, şu ülkenin kâfir olan halkını kesinlikle helâk edeceğiz.” Dediler² 1 İshak ve Yâkûb’un hediye edileceği müjdesi… 2 Geniş bilgi için Bk. (Hûd: 69-76)— M. Türk
29:31
32
قَالَ اِنَّ ف۪يهَا لُـوطاًۜ قَالُوا نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَنْ ف۪يهَاۘ لَنُنَجِّيَنَّهُ وَاَهْلَـهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ ٢٣
Kâle inne fîhâ lûtâ(lûten), kâlû nahnu a’lemu bi men fîhâ le nunecciyennehu ve ehlehû illemreetehu kânet minel gâbirîn(gâbirîne).
(İbrahim): “Ama orada Lût da var.” deyince (melekler): “Orada kimin olduğunu biz daha iyi biliriz. Biz, arkada kalacaklardan olan karısı¹ dışında, onu ve ailesini kesinlikle kurtaracağız.” dediler. 1 Bu âyetten; kâfir olan aile fertlerinin, o aileden sayılmayacağı anlaşılmaktadır. Hz. Lût’un karısı îman etmeyerek kâfirlerle beraber olmuş ve sonunda o da helâk edilmiştir.— M. Türk
29:32
33
وَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُـوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَـاقَ بِهِمْ ذَرْعاً وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ۠ اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ ٣٣
Ve lemmâ en câet rusulunâ lûtan sîe bihim ve dâka bihim zer’ân, ve kâlû lâ tehaf ve lâ tahzen, innâ muneccûke ve ehleke illemreeteke kânet minel gâbirîn(gâbirîne).
Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar(ın) gelişinden dolayı kötüleşti¹ ve içi daraldı. (Melekler de ona): “Sakın korkma ve kederlenme. Arkada kalacaklardan olan karın dışında, seni de aileni de kesinlikle kurtaracağız...“ 1 Zîrâ melekler bir Peygambere vahiy getirme dışında, ancak helâki haber vermek için gelirler ve bu, her işin bittiğinin işaretidir.— M. Türk
29:33
34
اِنَّا مُنْزِلُونَ عَلٰٓى اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ ٤٣
İnnâ munzilûne alâ ehli hâzihil karyeti riczen mines semâi bimâ kânû yefsukûn(yefsukûne).
“...Şüphesiz biz, bu ülke halkının üzerine yoldan çıkmaları sebebiyle, gökten iğrenç bir azap indireceğiz.” dediler.— M. Türk
29:34
35
وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَٓا اٰيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ٥٣
Ve lekad tereknâ minhâ âyeten beyyineten li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
Yemin olsun ki Biz gerçekleri görebilecek bir topluluk için orada (dillere destan) açık bir işaret¹ (de) bıraktık. 1 Bu işaret, onların helâk edilen beldelerinin harabeleri veya bu helâk olayının kıssası olabilir.— M. Türk
29:35
36
وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْباًۙ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ ٦٣
Ve ilâ medyene ehâhum şuayben fe kâle yâ kavmi’budûllâhe vercûl yevmel âhıre ve lâ ta’sev fîl ardı mufsidîn(mufsidîne).
Medyen’e¹ de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik.) O (da kavmine): “Ey kavmim! Sadece Allah’a kulluk edin, âhiret gününe inanın² ve bozgunculuk yaparak yeryüzünde fesat çıkarmayın.” dedi. 1 Medyen: Hz. İbrahim (a.s) soyundan gelen Medyen’in neslinden bir kavim olup Şab Denizi civarında onun kurduğu “Medyen” şehrinde yaşamışlardır. Bunlara Şuayb (a.s) Peygamber olarak gönderilmiştir. Bu kavmin en büyük özelliği ölçüyü, tartıyı eksik tutmalarıdır ve onlar da helâk edilmişlerdir. 2 Âyetin bu bölümü: “âhiret gününden korkun...” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
29:36
37
فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۘ ٧٣
Fe kezzebûhu fe ehazethumur recfetu fe asbehû fî dârihim câsimîn(câsimîne).
Onlar onu yalanlar yalanlamaz, hemen onları büyük bir sarsıntı yakalayıverdi ve oldukları yerde, diz üstü çöke kaldılar.¹ 1 Bu bölüm: “...birbiri üzerine yığılarak ölüverdiler...” şeklinde de tercüme edilebilir. Aynı âyet için Bk. (A’raf: 78, 91)— M. Türk
29:37
38
وَعَاداً وَثَمُودَا۬ وَقَدْ تَبَيَّنَ لَكُمْ مِنْ مَسَاكِنِهِمْ۠ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ وَكَانُوا مُسْتَبْصِر۪ينَۙ ٨٣
Ve âden ve semûde ve kad tebeyyene lekum min mesâkinihim, ve zeyyene lehumuş şeytânu a’mâlehum fe saddehum anis sebîli ve kânû mustebsırîn(mustebsırîne).
Âd ve Semûd (kavimlerini) de (helâk ettiğimiz,) memleketlerinin halinden sizce de açıkça anlaşılabilecek durumdadır. Zîrâ onlar (kendi sapkınlıklarını) beğenip dururlarken,¹ şeytan, yaptıklarını süslü gösterip onları hak yoldan çevirmişti. 1 Âyetin bu bölümü, “onlar basiret sahipleri olduklarını zannederlerken veya kendilerinin hak yolda olduklarını zannederlerken.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
29:38
39
وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ وَمَا كَانُوا سَابِق۪ينَۚ ٩٣
Ve kârûne ve fir’avne ve hâmâne ve lekad câehum mûsâ bil beyyinâti festekberû fîl ardı ve mâ kânû sâbikîn(sâbikîne).
Kârûn’u, Firavun’u ve Hâmân’ı¹ da (helâk ettik). Yemin olsun ki Mûsa onlara apaçık âyetler getirince onlar, güçlerinin Bize yetmeyeceğini bile bile,² hemen yeryüzünde büyüklük tasladılar. 1 Bu âyette verilen bu üç isim çok manidardır. Zîrâ Kârûn; sermayenin, Firavun; ilâhlaşmış otoritenin, Hâmân ise bürokrasinin helâk edilen temsilcileridir. 2 Âyetin bu bölümü: “...Mûsa onlara apaçık âyetler getirince onlar, (hayırda) öncülük etmeyip, hemen yeryüzünde büyüklük tasladılar...” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
29:39
40
فَكُلاًّ اَخَذْنَا بِذَنْبِه۪ۚ فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا عَـلَيْهِ حَـاصِباًۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُۚ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَاۚ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ٠٤
Fe kullen ehaznâ bi zenbih(zenbihi), fe minhum men erselnâ aleyhi hâsıbâ(hâsıben), ve minhum men ehazethussayhah(sayhatu), ve minhum men hasefnâbihil ard(arda), ve minhum men agraknâ, ve mâ kânâllâhu li yazlimehum ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn(yazlimûne).
İşte Biz, onların hepsini kendi günâhları sebebiyle kimini üzerine taş yağdırarak, kimini şiddetli bir çığlıkla, kimini yerin dibine geçirerek, kimini de suda boğarak¹ helâk ettik. Allah, onlara zulmetmiyor bilakis onlar, (helâki gerektirecek suç işleyerek) kendi kendilerine zulmediyorlardı. 1 Lût kavmi; üzerlerine taş yağdırılarak, Semûd kavmi; şiddetli bir çığlıkla, Kârûn; yerin dibine geçirilerek, Nûh ve Firavun’un kavimleri de; suda boğularak helâk edilmiştir.— M. Türk
29:40
41
مَثَلُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِۚ اِتَّخَذَتْ بَيْتاًۜ وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ ٤١
Meselullezînettehazû min dûnillâhi evliyâe ke meselil ankebût(ankebûti), ittehazet beytâ(beyten) ve inne evhenel buyûti le beytul ankebût(ankebûti), lev kânû ya’lemûn(ya’lemûne).
Allah’tan başka velîler¹ edinenlerin durumu, kendi evini kendisi yapan örümcek gibidir.² Keşke onlar, evlerin en dayanıksızının, örümceğin evi olduğunu bir bilselerdi!³ 1 Burada ilâhlar denilmeyip de velîler denilmesi, özellikle gizli şirki işaret içindir. Ayrıca gösteriş yaparak Allah’a ibâdet edenler bu ibâdetlerini, kendileri gibi insanları şeyh, önder, kurtarıcı ve vasıta edinip onları ilâhlaştıranlar da onları, Allah’ın dışında velî edinmiş olurlar. 2 Burada teşbih-i temsili vardır. Yani benzetme yönü tek değildir. Velîler örümceğe değil, kendi ilâhı olan velîyi kendi kafasına göre seçen veya icat eden birisi, kendi eliyle evini yapan örümceğe, bu ilâhlaştırılan velîlerin ilâhî kuvvet ve kudret karşısındaki durumu, örümceğin evinin son derece zayıflığına ve bu velî edinilenlerden gelen menfaatleri de örümceğin evi vasıtasıyla edindiği basit menfaatlere, benzetilmiştir. 3 Bu âyet, kendi ilâhı olan velîyi kendi kafasına göre seçenlerin, kâfirler gibi tamamen evsiz olmayıp, dünyalık birkaç “sinek avlayacak” kadar son derece basit bir evlerinin bulunduğunu, ama bunun yanında ebedî ahiret yurduna karşılık, basit dünya sineklerini, tercih etmelerinin yanlışlığını da ifâde etmektedir. Yani, Allah’tan başkasına dayanan her ümit temelsizdir.— M. Türk
29:41
42
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مِنْ شَيْءٍۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ٢٤
İnnallâhe ya’lemu mâ yed’ûne min dûnihî min şey’(şey’in), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Allah onların kendisi dışında nelere taptıklarını çok iyi bilir. (Çünkü) O çok güçlü ve mükemmel hüküm sahibidir.— M. Türk
29:42
43
وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِۚ وَمَا يَعْقِلُـهَٓا اِلَّا الْعَالِمُونَ ٣٤
Ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâs(nâsi) ve mâ ya’kıluhâ illel âlimûn(âlimûne).
İşte bunlar Bizim insanlara verdiğimiz, ancak âlimlerin anlayabileceği misallerdir.— M. Türk
29:43
44
خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَ۟ ٤٤
Halakallâhus semâvâti vel arda bil hakk(hakkı), inne fî zâlike le âyeten lil mu’minîn(mu’minîne).
Allah gökleri ve yeri asla değişmeyen ölçülerle yarattı. İşte bunda, inananlar için tam bir ibret vardır.— M. Türk
29:44
45
اُتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَۜ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ ٥٤
Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).
(Ey Muhammed!): Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı dosdoğru ve devamlı kıl. Çünkü namaz (Müslüman’ı) aşırı arzulardan ve Allah’a isyandan korur.¹ Hele Allah’ın sizin yaptıklarınızı bilip de (sizi) anması, çok daha büyüktür.² 1 Namaz, Müslümanı; hak yola sevk ederek ve kılınan namazların aralarında işlenen küçük günâhlara keffaret olarak, iki yönlü korur. Eğer kılınan namaz günâhlara keffaret olmuyor ve kılanı aşırı arzulardan ve Allah’a isyandan korumuyorsa o Müslüman, gerçek namazı kılmıyor demektir. 2 Âyetin bu bölümü: “Allah’ı (namazla) anmak ise elbette en büyük (ibâdet)tir. Allah yaptıklarınızı bilir...” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
29:45
46
وَلَا تُجَادِلُٓوا اَهْلَ الْكِتَابِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُٓوا اٰمَنَّا بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَاُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَاِلٰهُنَا وَاِلٰهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ٦٤
Ve lâ tucâdilû ehlel kitâbi illâ billetî hiye ahsenu illellezîne zalemû minhum ve kûlû âmennâ billezî unzile ileynâ ve unzile ileykum ve ilâhunâ ve ilâhukum vâhıdun ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
İçlerindeki zâlim¹ olanları hariç, Kitap Ehli olan (Yahûdî ve Hıristiyanlarla) en güzel şekilde² mücadele edin. Ve: “Biz, hem bize indirilen, hem de size indirilen kitapların aslın)a îman ettik. (Aslında) bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da yalnız kendisine inandığımız³ tek Allah’tır” deyin. 1 Bu âyetteki zâlim, kâfir anlamındadır. Zîrâ en büyük zulüm şirktir. Yahûdî ve Hıristiyanların büyük bir çoğunluğu da Îsâ ve Uzeyr’i Allah’ın oğlu kabul ederek, Allah cimridir (Mâide: 64), Allah fakirdir biz zenginiz (Âlu İmrân:181) diyerek, Allah’a şirk koşmuşlar, dolayısıyla kâfir olmuşlardır. 2 Meselâ: kabalığa incelikle, sertliğe yumuşaklıkla, öfkeye hazımla, gevezeliğe nasîhatle, şiddete vakarla karşılık vererek, hakkı anlatın. 3 “Bizim, yalnız kendisine inandığımız…” ifâdesinde onlara bir gönderme vardır. Zîrâ onlar, âlim ve ruhbanlarını rab edinmişler ve neticede, Hıristiyanlar rab kavramını gerçek İncil’dekinin dışarısına çıkartmışlardır.— M. Türk
29:46
47
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَۜ فَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۚ وَمِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنْ يُؤْمِنُ بِه۪ۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الْكَافِرُونَ ٧٤
Ve kezâlike enzelnâ ileykel kitâb(kitâbe), fellezîne âteynâ humul kitâbe yu’minûne bih(bihî), ve min hâulâi men yu’minu bih(bihî), ve mâ yechadu bi âyâtinâ illel kâfirûn(kâfirûne).
İşte Biz, sana bu Kitabı indirdikçe; hem kendilerine Kitap verdiklerimiz,¹ hem de şu (Araplar) ona îman ediyorlar. Zâten Bizim âyetlerimizi, ancak kâfirler² inkâr eder. 1 Kendilerine kitap verdiğimiz Yahudi ve Hıristiyanlardan Abdullah b. Selâm gibi kitaptan gerçekten istifade etmek isteyenler Ona, o sana indirilen Kur’an’a iman ediyorlar. 2 Hakkı örtmeğe alışmış, kâfirliği âdet edinmiş, Yahûdî Kâ’b b. Eşref ve arkadaşları gibi inatçı kâfirler...— M. Türk
29:47
48
وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ اِذاً لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ ٨٤
Ve mâ kunte tetlû min kablihî min kitâbin ve lâ tehuttuhu bi yemînike izen lertâbel mubtılûn(mubtılûne).
Hâlbuki bu (Kur’an)dan önce sen, hiç bir kitap okumaz ve sağ elinle yazı da yazmazdın. (Eğer bir de) böyle olsaydı, bâtıl peşinde koşanlar şüphe ederlerdi.¹ 1 Şüphelerine bahane bulurlardı. Gerçi hakkı arayanlar hiç şüphe etmezler. Çünkü Kur’an’-ın i’cazı için Peygamberin ümmî olması şart değildir. Nice okur-yazarlar vardır ki iki lafı bir araya getiremezler. Nitekim diğer Peygamberler ümmî değillerdi.— M. Türk
29:48
49
بَلْ هُوَ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ ف۪ي صُدُورِ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الظَّالِمُونَ ٩٤
Bel huve âyâtun beyyinâtun fî sudûrillezîne ûtûl ilm(ilme), ve mâ yechadu bi âyâtinâ illez zâlimûn(zâlimûne).
Bilakis o (Kur’an), kendilerine ilim verilen kimselerin sinelerinde (parıldayan) apaçık âyetlerdir. Zâten Bizim âyetlerimizi ancak (azılı kâfir olan) zâlimler, inkâr eder.— M. Türk
29:49
50
وَقَالُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَاتٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قُلْ اِنَّمَا الْاٰيَاتُ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاِنَّـمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ ٠٥
Ve kâlû lev lâ unzile aleyhi âyâtun min rabbih(rabbihî), kul innemel âyâtu indallâh(indallâhi), ve innemâ ene nezîrun mubîn(mubînun).
(Kitap ehlinin hakkı kabul etmeyen kısmı): “Ona Rabbinden bir kısım mûcizeler¹ indirilse olmaz mıydı?” dediler.² (Sen de onlara): “Mûcizeler yalnızca Allah’ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.” de. 1 Mûsa (a.s)’ın asası, Salih (a.s)’ın devesi, Îsâ (a.s)’ın sofrası gibi… 2 Sanki bazı mûcizeler indirilse inanacaklarmış gibi. Aslında bu ifâdelerinin altında yatan esas maksatları Allah’a akıl vermek ve onu kontrolleri altına almaktır. Çünkü onların derin devletlerinin ana yöntemi, budur.— M. Türk
29:50
51
اَوَلَمْ يَكْفِهِمْ اَنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلٰى عَلَيْهِمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَرَحْمَةً وَذِكْرٰى لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟ ١٥
E ve lem yekfihim ennâ enzelnâ aleykel kitâbe yutlâ aleyhim, inne fî zâlike le rahmeten ve zikrâ li kavmin yu’minûn(yu’minûne).
Kendilerine okunmakta olan Kitabı, sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?¹ Şüphesiz bu (kitapta,) inanan bir topluluk için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt vardır. 1 Bu âyetin, eğer öncesine bakarsak, “O (Muhammed’e) Rabbinden bir kısım mûcizeler indirilse olmaz mıydı?” diyen zâlimlere cevap olarak indirildiği anlaşılır. Çünkü ayetin öncesine göre (هُمْ) zamirleri Müslümanlara değil, “Ona Rabbinden bir kısım mûcizeler indirilse olmaz mıydı?” diyen kâfirlere raci’dir. Bu ayetin sebeb-i nüzulü olarak bazı rivayetler vardır. Bir gün Abdullah b. Âmir b. Rükn, Hz. Aişe (r.a.)’ya bir hediye takdim etmişti. Hz. Aişe (r.a.) onu “Abdullah b. Amr” zannedip reddetti ve: “o, başka kitapları araştırıyor, Allahu Teâlâ ise ‘…kendilerine okunmakta olan Kitabı, sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?’ buyuruyor” dedi. Bunun üzerine o zat, Abdullah b. Âmir dediler, o zaman hediyeyi kabul etti. Hz. Hafsa (r.a.) da kürek üzerine Yusuf kıssasından bir yazı getirip Hz. Peygamber (s.a.v.)’e okumuştu. Efendimizin yüzü renkten renge girerek: “canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki ben aranızda iken size Yusuf gelse de beni bırakıp ona uyacak olsanız sapmış olursunuz. Ben sizin Peygamberlerden nasibinizim, siz de benim ümmetlerden nasibimsiniz.” buyurdu. Hz. Ömer (r.a.) bir gün bir adama uğramıştı, o adam bir kitap okuyordu, onu bir saat dinledi ve hoşuna gitti, o adama: “bana bu kitabı yazıver” dedi. O da onu yazdı. Sonra Hz. Ömer (r.a.) onu alıp Hz. Peygamber (s.a.v.)’e getirdi ve okumağa başladı. O esnada Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yüzünde de bir renk peyda olmağa başladı. Derhal Ensar’dan bir zat o kitaba vurdu ve: “Anan seni kaybetsin ey Hattab’ın oğlu! Bu gün sen bu kitabı okuyalı beri Raesulullah’ın yüzüne bakmıyor musun?” dedi. O vakit Peygamber (s.a.v.): “Bir kavmin kendi Peygamberlerinin getirdiğini bırakarak başkasının, başkalarına getirdiğine rağbet etmeleri, sapkınlıklarına kâfidir” buyurdular. (Dârimî) Ama bunların sebeb-i nüzul olması âyetin öncesine ve sonrasına pek uygun düşmemektedir. Ancak bu ayet, bu olaylardaki gibi durumlarda ve Allah’ın kitabına nazire olarak söylenen sözlere karşı verilebilecek en güzel cevaptır.— M. Türk
29:51
52
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يداًۚ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ٢٥
Kul kefâ billâhi beynî ve beynekum şehîdâ(şehîden), ya’lemu mâ fîs semâvâti vel ard(ardı), vellezîne âmenû bil bâtılı ve keferû billâhi ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
(Ey Muhammed! Kâfirlere): “Benimle sizin aranızda (benim doğruluğuma) şahit olarak, göklerde ve yerde olanı bilen Allah yeter. Allah’ı inkâr ederek bâtıla inananlar ise gerçekten hüsrana uğrayanlardır.” de.— M. Türk
29:52
53
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ وَلَوْلَٓا اَجَلٌ مُسَمًّى لَجَٓاءَهُمُ الْعَذَابُۜ وَلَيَأْتِيَنَّهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ٣٥
Ve yesta’cilûneke bil azâb(azâbi), ve lev lâ ecelun musemmen le câehumul azâb(azâbu), ve le ye’tiyennehum bagteten ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
(Ey Muhammed!) Senden azabı hemen getirmeni istiyorlar. Eğer (Allah tarafından) belirlenmiş bir süre olmasaydı, azap onlara (şu ana kadar) kesinlikle gelirdi. (Eğer böyle giderlerse) o bekledikleri azap, farkına varmadıkları bir anda, onlara ansızın gelecektir.— M. Türk
29:53
54
يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَۙ ٤٥
Yesta’cilûneke bil azâb(azâbi), ve inne cehenneme le muhîtatun bil kâfirîn(kâfirîne).
Senden azabı hemen getirmeni istiyorlar. Oysa cehennem, o kâfirleri elbet bir gün, mutlaka kuşatacaktır.— M. Türk
29:54
55
يَوْمَ يَغْشٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ وَيَقُولُ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٥٥
Yevme yagşâhumul azâbu min fevkıhim ve min tahti erculihim ve yekûlu zûkû mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Azabın onları üstlerinden ve ayaklarının altından kuşatacağı gün (Allah kâfirlere): “Yaptıklarınızın karşılığını tadın (bakalım.)” der.— M. Türk
29:55
56
يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ اَرْض۪ي وَاسِعَةٌ فَاِيَّايَ فَاعْبُدُونِ ٦٥
Yâ ıbâdıyellezîne âmenû inne ardî vâsiatun fe iyyâye fa’budûn(a’budûni).
Ey Benim inanan kullarım!¹ Şüphesiz Benim yeryüzüm çok geniştir,² öyleyse sadece Bana kulluk edin. 1 “Ey benim inanan kullarım!” ifâdesi, bir şeref hitabıdır ve bu hitaba Allah’ın kâfir kulları dâhil değildir. Allah’ın bu kullarını, şeytanın bile azdıramayacağını bilerek; “Senin şerefine yemin ederim ki ben, onların tümünü kesinlikle azdıracağım. Ancak onlardan has kulların bunun dışındadır.” (Sa’d: 82-83) dediği halis kullarıdır. Yani bu hitap, “ey benim îman şerefiyle şereflenen kullarım!” demektir. 2 Haberiniz olsun Benim arzım çok geniştir. Sadece sizin bulunduğunuz yerden ibaret değildir. O halde sadece Bana kulluk edin. Yani bulunduğunuz memlekette sadece Bana kulluk etmek mümkün olmazsa orada çakılıp kalmayın. Onu serbest yapabileceğiniz bir yere gidin, hicret edin veya o baskılardan kurtulmak için ne icap ediyorsa onu yapın. Benim huzuruma sudan sebepleri mazeret olarak getirmeyin.— M. Türk
29:56
57
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ ٧٥
Kullu nefsin zâikatul mevti summe ileynâ turceûn(turceûne).
Her canlı ölümü tadacak,¹ sonra da Bize döndürüleceksiniz. 1 Konuyla ilgili olarak Bk. (Âlu İmrân: 185 ve dipnotu, Enbiyâ: 35)— M. Türk
29:57
58
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ غُرَفاً تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ نِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَۗ ٨٥
Vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti le nubevviennehum minel cenneti gurafan tecrîmin tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, ni’me ecrul âmilîn(âmilîne).
(Allah’ın istediği gibi) îman edip, (inandığı) iyi işleri yaşayanlara gelince, onları içerisinde ebedî olarak kalacakları cennette, zemîninden ırmaklar akan köşklere yerleştireceğiz. İnandığını yaşayanların mükâfatı ne güzeldir.— M. Türk
29:58
59
اَلَّذ۪ينَ صَبَرُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ ٩٥
Ellezîne saberû ve alâ rabbihim yetevekkelûn(yetevekkelûne).
(Çünkü) onlar (sadece) Rablerine hakkıyla tevekkül ederek, sabredenlerdir.— M. Türk
29:59
60
وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَاۗ اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْۘ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ٠٦
Ve keeyyin min dâbbetin lâ tahmilu rızkahâ allâhu yerzukuhâ ve iyyâkum ve huves semîul alîm(alîmu).
Kendi rızkını bile taşıyamayan nice canlılara da size de rızkı, Allah veriyor. Çünkü O, herkesi işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.¹ 1 Hicret emredilince bazıları, “rızkımızı temin edemeyeceğimiz bir memlekete nasıl gideriz?” demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.— M. Türk
29:60
Yükleniyor...
Ankebut
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle