Enfal 75 Ayet Medine · الأنفال
8

Enfal

Ganimetler · Medine
8
Ganimetler · Medine
الأنفال
75
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
31
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا قَالُوا قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَٓاءُ لَقُلْنَا مِثْلَ هٰذَٓاۙ اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ ١٣
Ve iza tutlâ aleyhim âyâtunâ kâlû kad semi'nâ lev neşâu le kulnâ misle hâzâ in hâzâ illâ esâtîrul evvelîn(evvelîne).
O (müşriklere) âyetlerimiz okunduğu zaman “tamam duyduk! İstersek bunun gibisini, biz de söyleriz. Zâten bunlar, kesinlikle eskilerin masallarından¹ başka bir şey değildir.” dediler. 1 Esâtîr: Öncekilerin satırlara dökerek yazdıkları şeyler, hurafeler, uydurma masallar, destanlar demektir. Bazıları da esatirin, batıl, saçma, masal demek olduğunu söylemişlerdir. Yunanlılar buna “Mitoloji” derler. Kâfirler böyle demekle; “Kur’an ilâhî, bir kitap değil, bunun kaynağı eskiden yazılmış olan kitaplardır, Muhammed bunu eski kitaplardan yazdırıyor. Öyleyse bu bir mûcize olmayıp, boş satırlardan, hurafelerden ve masallardan ibarettir.” demek istiyorlar. Bu günkü kâfirlerin de İslâm’a karşı yegâne sözleri; hurafe demekten başka bir şey değildir. Hatta bazıları da “bu dine hurafeler karışmış bunları ıslah etmeli” diyerek dindarlık kisvesi altında, dinsizlik yapmaktadırlar. Bk. (En’am: 25, Nahl: 24, Furkan: 5, Neml:68, Ahkaf:17, Kalem: 15, Mutaffifin: 13)— M. Türk
8:31
32
وَاِذْ قَالُوا اللّٰهُمَّ اِنْ كَانَ هٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَاَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَٓاءِ اَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ ٢٣
Ve iz kâlûllâhumme in kâne hâzâ huvel hakka min indike fe emtir aleynâ hıcâraten mines semâi evi'tinâ bi azâbin elîm(elîmin).
Onlar bir zamanlar da; “Ey Allah’ım! Eğer bu, Senin katından gelmiş bir hak kitap ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize daha acı bir azap ver.”¹ demişlerdi.² 1 Konuyla ilgili olarak Bk. (Mearic: 1-4) 2 Bu lafı ilk defa müşriklerin filozoflarından olan Nadr b. Hâris söylemiş ve birçokları da onu takip etmiş idi. Öyle dediler lâkin senelerce uğraştılar bir türlü söyleyemediler ve türlü türlü hile yollarına kalkıştılar. Asırlar geçti, onların kafasında olan niceleri de aynı sözü söyleye geldiler fakat Kur’an’ın bir mislini söyleyemediler ve onlar gibi hileler peşinde dolaşmaktan başka bir şey yapamadılar. Ama bazıları, Müslüman görünümü altında bazı uyduruk kitaplar, hikmetler, risaleler yazıp güya Kur’an’a hizmet adı altında yeni bir din kurarak onu bazı cahillere unutturmayı başardılar. Hatta “ha Kur’an, ha bu kitaplar, ne farkı var ki…” hatta “bu benim kitabım da Âlemlerin Rabbinden indirilmedir” gibi teranelerle Müslümanları hala kandırmaya devam etmektedirler. Şu anda âlemde Allah tarafından indirilen tek kitap vardır. O da Kur’an-ı Kerim’dir.— M. Türk
8:32
33
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَاَنْتَ ف۪يهِمْۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ ٣٣
Ve mâ kânallâhu li yuazzibehum ve ente fîhim, ve mâ kânallâhu muazzibehum ve hum yestagfirûn(yestagfirûne).
Hâlbuki Sen onların içlerinde iken Allah, onlara azap etmeyeceği gibi onlar, Allah’tan af diledikleri sürece de onlara azap etmeyecektir.¹ 1 Yani, onların içlerinden af dileyip îmana gelenler veya gelecekler varken, Allah onlara öyle köklerini kazıyacak bir azabı vermez. Nitekim hiç bir kavim, Peygamberleri içlerinden alınmadan, helâk edilmemiştir.— M. Türk
8:33
34
وَمَا لَهُمْ اَلَّا يُعَذِّبَهُمُ اللّٰهُ وَهُمْ يَصُدُّونَ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَمَا كَانُٓوا اَوْلِيَٓاءَهُۜ اِنْ اَوْلِيَٓاؤُ۬هُٓ اِلَّا الْمُتَّقُونَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ٤٣
Ve mâ lehum ellâ yuazzibehumullâhu ve hum yasuddûne anil mescidil harâmi ve mâ kânû evliyâehu, in evliyâuhû illâl muttakûne ve lâkinne ekserehum lâ ya'lemûn(ya'lemûne).
Onlar, hizmetine ehil olmadıkları halde (inananları) Mescid-i Haram’a girmekten men edip dururlarken Allah, onlara neden azap etmesin ki? Çünkü onun hizmetine ehil olanlar, ancak Allah’tan hakkıyla sakınanlardır. Ama onların çoğu, bunu bilmiyorlar.¹ 1 Bu ayet, (اَوْلِيَٓاءُ) kelimesine dost anlamı verilirse, “Onlar, dostları olmadıkları halde (inananları) Mescid-i Haram’a girmekten men edip dururlarken Allah, onlara neden azap etmesin ki? Çünkü onun dostları, ancak Allah’tan hakkıyla sakınanlardır. Ama onların çoğu, bunu bilmiyorlar.” şeklinde de anlaşılabilir. Ancak (اَوْلِيَٓاءُ) kelimesi “velâyet” mastarından alınırsa ayetin anlamı yukarıdaki gibi olur. Bu anlam ayetin siyak ve sibakına daha uygun olduğu için tercih edilmiştir.— M. Türk
8:34
35
وَمَا كَانَ صَلَاتُهُمْ عِنْدَ الْبَيْتِ اِلَّا مُكَٓاءً وَتَصْدِيَةًۜ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ ٥٣
Ve mâ kâne salâtuhum indel beyti illâ mukâen ve tasdiyeh(tasdiyeten), fe zûkûl azâbe bimâ kuntum tekfurûn(tekfurûne).
Hâlbuki Kâbe huzurunda onların ibâdet namına yaptıkları, ıslık çalıp el çırpmaktan¹ başka bir şey değildir.² O halde inkârınızın karşılığı olan şu azabı, tadın bakalım. 1 Mükâ’: Islık, dudakla veya elle üflemek ve öttürmek sûretiyle ıslık çalmak demektir. Üfleyerek çalınan düdük seslerine de bu isim verilir. Tasdiye: ses çıkartmak, alkış tutmak veya eğlenip oynamak gibi her hangi bir maksatla el vurmak, demektir. 2 Mekkeli müşrikler, erkek ve kadın, açık-saçık, el ele tutuşup, ıslık çalıp, alkış tutarak Kâbe’nin etrafında dolaşırlar ve böylece ibâdet ettiklerini söylerlerdi. Bu kâfirler, bir de Peygamberimiz ve Müslümanlar Kâbe’ye ibâdet için geldiklerinde, böyle tören yapmakta ileri giderler, gösteri ve gürültü yaparlardı. Bugün de bunların devamı niteliğinde olanların, çok önemli törenlerini ıslık çalarak, alkış tutarak veya düdükler öttürerek yapması boşuna olmasa gerek. Hele bunu, ne yaptığının farkına varmadan, çalgılı zikirler, rakslı ayinler, fon müzikli tefsir dersleri, bol alkışlı sohbetler… yapan Müslümanlara ne demeli?— M. Türk
8:35
36
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ فَسَيُنْفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَۙ ٦٣
İnnellezîne keferû yunfikûne emvâlehum li yesuddû an sebîlillâh(sebîlillâhi), fe se yunfikûnehâ summe tekûnu aleyhim hasraten summe yuglebûn(yuglebûne), vellezîne keferû ilâ cehenneme yuhşerûn(yuhşerûne).
Kâfirler mallarını, (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcıyorlar, bundan böyle de harcayacaklar. Sonra o harcamaları, kendilerine dert olacak ve sonunda da yenilecekler. En sonunda ise o kâfirler toptan cehenneme gönderilecekler.¹ 1 Bu âyet Bedir Savaşı için mallarını sarf eden, günlük on deve keserek askerlerini doyuran on Kureyş zengini hakkında nâzil olmuş ve ondan sonra Uhud vesaire gibi harplerdeki harcamaları ve neticelerini anlatmıştır. Yani küfürde ısrar edenler, insanları Allah’ın yolundan, menetmek için mallarını sarf ediyorlar bundan böyle de sarf edecekler. Sonra o malların boşuna telef edilmiş olduğunu anlayacak, eyvah! diyecekler en sonunda da kesinlikle hakkın karşısında mağlup olacaklar.— M. Türk
8:36
37
لِيَم۪يزَ اللّٰهُ الْخَب۪يثَ مِنَ الطَّيِّبِ وَيَجْعَلَ الْخَب۪يثَ بَعْضَهُ عَلٰى بَعْضٍ فَيَرْكُمَهُ جَم۪يعاً فَيَجْعَلَهُ ف۪ي جَهَنَّمَۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟ ٧٣
Li yemîzallâhul habîse minet tayyibi ve yec'alel habîse ba'dahu alâ ba'dın fe yerkumehu cemîan fe yec'alehu fî cehennem(cehenneme), ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Allah bunu pislikleri temizlerden ayırt etmek ve bu pislikleri üst üste koyup yığarak cehenneme koymak için böyle yapar. İşte bunlar, gerçekten hüsrana uğrayanların ta kendileridir.— M. Türk
8:37
38
قُلْ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ يَنْتَهُوا يُغْفَرْ لَهُمْ مَا قَدْ سَلَفَۚ وَاِنْ يَعُودُوا فَقَدْ مَضَتْ سُنَّتُ الْاَوَّل۪ينَ ٨٣
Kul lillezîne keferû in yentehû yugfer lehum mâ kad selef(selefe), ve in yeûdû fe kad madat sunnetul evvelîn(evvelîne).
(Ey Muhammed!) O kâfirlere: “Eğer (inkârcılıklarına) son verirlerse geçmişteki (günâhlarının) bağışlanacağını, yok (inkârcılıklarına) tekrar dönerlerse, öncekilerin halinin gözlerinin önünde olduğunu” söyle.— M. Türk
8:38
39
وَقَاتِلُوهُمْ حَتّٰى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدّ۪ينُ كُلُّهُ لِلّٰهِۚ فَاِنِ انْتَهَوْا فَاِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ٩٣
Ve kâtilûhum hattâ lâ tekûne fitnetun ve yekûned dînu kulluhu lillâhi, fe inintehev fe innallâhe bimâ ya'melûne basîr(basîrun).
(Ey îman edenler!) Ortalıkta fitne kalmayıp, Allah’ın dini (yeryüzüne) tamamen egemen oluncaya kadar,¹ o (kâfirlerle) savaşın.² Eğer (Allah’tan başkasına tapmaktan) vazgeçerlerse muhakkak ki Allah, onların yaptıklarını görür.³ 1 Peygamber (s.a.v): “Ben bütün insanlar, ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ deyinceye kadar onlarla savaşmakla görevlendirildim. Onlar, onu demedikçe benden canlarını kurtaramazlar.” buyurmuştur. (Müslim, Buhari, Kurtubî, Taberî) 2 Yani, Allah’ın kullarını başkalarına veya başkalarının kullarına mahkûm eden bâtıl dinler ve felsefi sistemler, Allah’ın dini karşısında tamamen yok oluncaya ve yeryüzünde kimse Allah’tan başkasına itaate zorlanmayıncaya kadar, kendilerine kitap verilen ve verilmeyen kâfirlerle savaşın. 3 Bu ve benzeri âyetlerden, yeryüzünün tamamının Müslümanlar için, “vâdedilen topraklar” olduğu, İslâm’ın emrettiği “cihadın bölgesel olmayıp, evrensel“ olduğu ve bunun da hiçbir mazeretle ihmal edilemeyeceği anlaşılmaktadır. Konu ile ilgili olarak Bk. (Bakara: 193, Âlu İmrân: 19, 85, Mâide: 3, Ahzab: 27, Fâtır: 39)— M. Türk
8:39
40
وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَوْلٰيكُمْۜ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ ٠٤
Ve in tevellev fa'lemû ennallâhe mevlâkum, ni'mel mevlâ ve ni'men nasîr(nasîru).
O kâfirler yok, vazgeçmez de tekrar eskiye dönerlerse, artık yardımcınızın Allah olduğunu iyi bilin. O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır.¹ 1 Yani onların düşmanlıklarından, güçlerinden, propagandalarından, palavralarından ve koalisyonlarından korkmayın. Hiçbir güce, ittifaka, yardıma ve desteğe değil sadece Allah’a güvenin.— M. Türk
8:40
41
وَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٤١
Va'lemû ennemâ ganimtum min şey'in fe enne lillâhi humusehu ve lir resûli ve li zîl kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîni vebnis sebîli in kuntum âmentum billâhi ve mâ enzelnâ alâ abdinâ yevmel furkâni yevmettekal cem'âni, vallâhu alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).
Eğer siz, Allah’a ve iki toplumun¹ çarpıştığı, hak ile bâtılın ayrıldığı o (Bedir) günü, kulumuza indirdiğimiz şeylere² îman eden gerçek mü’minler iseniz; savaş ganîmeti olarak aldıklarınızın beşte birinin kesinlikle Allah’a, Peygambere, onun akrabalarına, yetimlere, düşkünlere³ ve yolda kalmışlara ait olduğunu⁴ ve Allah’ın gücünün her şeye yettiğini iyi bilin.⁵ 1 Medîneli Müslümanlar ve Mekkeli kâfirlerin… 2 Yani; vahye, meleklere ve Allah’ın yardımına… 3 Miskîn: çok daha düşkün, fakirliği açıkça belli olan, âciz ve zelil kimse demektir. 4 Savaş ganîmetlerinin tamamı, öncelikle Allah’ındır. Ancak; ganîmetlerden beşte biri, Allah yolunda harcanmak üzere devlete, kalan beşte dördü ise gazilere verilir. Gaziler dilerlerse haklarını alırlar, dilerse diledikleri kadarını Allah için terk edebilirler. Devletin aldığı beşte bir ise âyette belirtilen yerlere İslâm Devleti tarafından harcanır. 5 Bu âyetin, Bedir Savaşı esnasında veya Bedir’den otuz üç gün sonra Beni Kaynuka’ savaşı esnasında nâzil olduğu rivâyet edilmektedir. Bu âyetin, 1. âyeti nesh ettiği görüşünde olanlar varsa da âlimlerin çoğunluğu bunu kabul etmeyip, bu âyetin 1. âyeti açıkladığı kanaatindedirler. Doğrusu da budur.— M. Türk
8:41
42
اِذْ اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا وَهُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوٰى وَالرَّكْبُ اَسْفَلَ مِنْكُمْۜ وَلَوْ تَوَاعَدْتُمْ لَاخْتَلَفْتُمْ فِي الْم۪يعَادِۙ وَلٰكِنْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً كَانَ مَفْعُولاًۙ لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَسَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ ٢٤
İz entum bil udvetid dunyâ ve hum bil udvetil kusvâ ver rekbu esfele minkum, ve lev tevâadtum lehteleftum fîl mîâdi ve lâkin li yakdiyallâhu emren kâne mef'ûlen li yehlike men heleke an beyyinetin ve yahyâ men hayye an beyyineh (beyyinetin), ve innallâhe le semîun alîm(alîmun).
O (Bedir) günü siz, vadinin (Medîne’ye) yakın tarafında idiniz, onlar da uzak tarafında idiler. Kervan ise, sizden daha aşağıdaydı. Eğer buluşmak üzere aranızda sözleşseydiniz dahi bu şekilde buluşamazdınız. Fakat Allah olması gerekenin olması, helâk olanın apaçık bir delil görerek ölmesi, sağ kalanın da yine apaçık bir delil görerek yaşaması için böyle takdir etti. Şüphesiz Allah (söylediklerinizi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) tam bilendir.— M. Türk
8:42
43
اِذْ يُر۪يكَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَنَامِكَ قَل۪يلاًۜ وَلَوْ اَرٰيكَهُمْ كَث۪يراً لَفَشِلْتُمْ وَلَتَنَازَعْتُمْ فِي الْاَمْرِ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ سَلَّمَۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ٣٤
İz yurîkehumullâhu fî menâmike kalîlen, ve lev erâkehum kesîran le feşiltum ve le tenâza'tum fîl emri ve lâkinnallâhe sellem(selleme), innehu alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
(Ey Muhammed!) Allah sana rüyanda onları az gösteriyordu. Eğer Allah sana onları çok gösterseydi, kesinlikle çekinirdiniz ve savaş konusunda anlaşmazlığa düşerdiniz. Fakat Allah sizi bundan kurtardı. Çünkü Allah gönüllerin özündekileri, kesinlikle bilendir.— M. Türk
8:43
44
وَاِذْ يُر۪يكُمُوهُمْ اِذِ الْتَقَيْتُمْ ف۪ٓي اَعْيُنِكُمْ قَل۪يلاً وَيُقَلِّلُكُمْ ف۪ٓي اَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً كَانَ مَفْعُولاًۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟ ٤٤
Ve iz yurîkumûhum iziltekaytum fî a'yunikum kalîlen ve yukallilukum fî a'yunihim li yakdıyallâhu emren kâne mef'ûlâ(mef'ûlen), ve ilâllâhi turceul umûr(umûru).
Ve Allah olması gerekenin olması için; onlarla karşılaştığınızda, onları sizin gözünüze az gösterdiği gibi¹ sizi de onların gözüne az gösteriyordu.² (Nasıl olsa sonunda) bütün işler Allah’a döndürülür. 1 Bu bölüm: “onları sizin gözünüzde büyütmüyordu” şeklinde de anlaşılabilir. Yani böylece; Müslümanların kâfirlerin sayıca üstünlüklerinden yılmamalarını sağlıyordu. 2 Böylece, onların sizi umursamamalarını sağlıyordu. Onların, Müslümanları çok az görmeleri savaş başlamadan önce idi. Nitekim Ebû Cehil: “Muhammed ve arkadaşları yiyecek olsa bir deveye bile yetmez!” demişti. (Kurtubî) Fakat savaş başlayıp da Allah, Müslümanları melekleriyle takviye edince müşrikler, Müslümanları kendilerinin iki katı kadar görmeye başlamışlardı. Bk. (Âlu İmrân: 13)— M. Türk
8:44
45
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا لَق۪يتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُوا وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ ٥٤
Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ lekîtum fieten fesbutû vezkurullâhe kesîran leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey îman edenler! Bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sıkı durun ve kurtuluşunuzu umabilmek için Allah’ı çokça anın.¹ 1 Savaş halindeyken Allah’ı anmak; ya kalbe korku geldiği zaman Allah’ı hatırlamakla ya da kalplerden geçenleri dil ile de söyleyip, Allah’tan yardım istemekle olur. Tıpkı Tâlût ve ordusunun, Câlût’la savaşırken: “Ey Rabbimiz! Kalbimizi sabırla doldur; bize dayanma gücü ver; kâfirlere karşı bize yardım et.” (Bakara: 250) dedikleri gibi.— M. Türk
8:45
46
وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ وَاصْبِرُواۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَۚ ٦٤
Ve etîullâhe ve resûlehu ve lâ tenâzeû fe tefşelû ve tezhebe rîhukum vasbirû, innallâhe meas sâbirîn(sâbirîne).
Ayrıca Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra, gücünüz zayıflar ve devletiniz elden gider. Sabırlı olun, çünkü Allah, kesinlikle sabredenlerle beraberdir. 1 (Celâleyn)— M. Türk
8:46
47
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بَطَراً وَرِئَٓاءَ النَّاسِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ ٧٤
Ve lâ tekûnû kellezîne haracû min diyârihim bataran ve riâen nâsi ve yasuddûne an sebîlillâh (sebîlillâhi), vallâhu bimâ ya'melûne muhît(muhîtun).
Yurtlarından çalım satarak ve insanlara gösteriş yaparak çıkan ve insanları Allah’ın yolundan alıkoyan (kâfir)ler gibi olmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı (ve yapacaklarınızı ilmiyle) kuşatandır.¹ 1 Müşrikler Mekke’den böyle çalım satarak, iftihar ederek, gösteriş yaparak çıkmışlardı. Cuhfe’ye vardıklarında Ebu Süfyan’ın gönderdiği adam geldi ve “dönün kervanınız kurtuldu” haberini yetiştirdi, Ebu Cehil de: “hayır, vallahi ta Bedir’e kadar varıp şaraplar içmeden, cariyelere sazlar çaldırmadan ve orada bulunan Araplara yemekler yedirmeden dönmeyiz” dedi. Sonunda Bedir’e kadar geldiler. Fakat yedikleri kılıç, içtikleri ölüm şerbeti, sazları feryat ü figan ve kucakladıkları da azap ve hüsran oldu. (Elmalılı)— M. Türk
8:47
48
وَاِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ وَقَالَ لَا غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ وَاِنّ۪ي جَارٌ لَكُمْۚ فَلَمَّا تَرَٓاءَتِ الْفِئَتَانِ نَكَصَ عَلٰى عَقِبَيْهِ وَقَالَ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِنْكُمْ اِنّ۪ٓي اَرٰى مَا لَا تَرَوْنَ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَۜ وَاللّٰهُ شَد۪يدُ الْعِقَابِ۟ ٨٤
Ve iz zeyyene lehumuş şeytânu a'mâlehum ve kâle lâ gâlibe lekumul yevme minen nâsi ve innî cârun lekum, fe lemmâ terâetil fietâni nekesa alâ akibeyhi ve kâle innî berîun minkum innî erâ mâ lâ terevne innî ehâfullâh (ehâfullâhe), vallâhu şedîdul ıkâb(ıkâbi).
O zaman şeytan, onlara yaptıkları işi güzel gösterip: “Bu gün, ben de sizin yanınızdayken insanlardan hiç kimse sizinle asla baş edemez.” demişti. Fakat daha iki taraf birbirini görünce arkasını dönüp kaçtı ve: “Ben kesinlikle sizden uzağım. Ben sizin görmediğinizi görüyorum¹ ve ben Allah’tan korkuyorum.” dedi. Çünkü Allah’ın cezâsı, çok şiddetlidir.² 1 Yani, “Allah’ın Müslümanlara yardım için gönderdiği melekleri” görüyorum dedi. 2 “Çünkü Allah’ın cezâsı, çok şiddetlidir.” sözü, şeytana ait de olabilir. Ayrıca burada şeytanın, Allah’tan korkması, bizim bildiğimiz anlamda inananların Allah’tan korkması şeklinde değil de şeytanın Allah’ın ne yapacağını bilmesinden dolayı süfli bir korkudur. Bu konuda Seyyid Kutub, “Yani şeytan, onlardan uzaklaştı ve onların başına geleceklerden korktu. Yüce Allah’ın Müslümanlara melekleri yardımcı olarak gönderdiğini görünce müşriklerin durumuna, üzüldü.” demiştir.— M. Türk
8:48
49
اِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ غَرَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ د۪ينُهُمْۜ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ ٩٤
İz yekûlul munâfikûne vellezîne fî kulûbihim maradun garra hâulâi dînuhum, ve men yetevekkel alâllâhi fe innallâhe azîzun hakîm(hakîmun).
(Ey îman edenler!) O sırada münâfıklar¹ ve kalplerinde hastalık bulunanlar² (sizin için): “şu adamları, dinleri aldattı.” diyorlardı. Hâlbuki Allah’a tevekkül eden kimse, Allah’ın kesinlikle çok şerefli, hüküm (ve hikmet) sahibi olduğunu (bilir.) 1 Bunlar; Medîne’de kalan münâfıklarla, Bedir savaşına katılan tek münâfık olan Muattib b. Kuşeyr idi. 2 Bunlar da; Mekkelilerden Müslüman olmuş, fakat îman kalplerine henüz yerleşmemiş ve şüphelerinden dolayı hicret etmemiş kimselerdi. Bunlar müşriklerle beraber savaşa istemeyerek çıkmışlar, Müslümanların az olduklarını görünce de: “Bunları dinleri aldatmış” diyerek, kâfirlerle beraber olmaya karar vermişlerdi. O gün Bedirde bunlardan; Kays b. Velid b. Muğire, Ebû Kays b. Fakih b. Muğire ve Haris b. Zem’a b. el-Esved ve Aliy b. Ümeyye ve Âs b. el-Münebbih müşriklerle beraber öldürüldüler. (Taberî)— M. Türk
8:49
50
وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ يَتَوَفَّى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۙ الْمَلٰٓئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْۚ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ ٠٥
Ve lev terâ iz yeteveffellezîne keferûl melâiketu yadrıbûne vucûhehum ve edbârahum, ve zûkû azâbel harîk(harîkı).
Meleklerin, o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak, “tadın bakalım şu cehennemin azabını!” diye diye canlarını alırken, sen onları bir görmeliydin.— M. Türk
8:50
51
ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِۙ ١٥
Zâlike bimâ kaddemet eydîkum ve ennallâhe leyse bi zallâmin lil abîd(abîdi).
(Ey kâfirler!) İşte bu (azap,) sizin ellerinizle kazandığınız (günâhlar) sebebiyledir. Çünkü Allah, kesinlikle kullara zulmedici değildir.¹ 1 Aynı âyet için Bk. (Âlu İmrân: 182)— M. Türk
8:51
52
كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ٢٥
Ke de'bi âli fir'avne vellezîne min kablihim, keferû bi âyâtillâhi fe ehazehumullâhu bi zunûbihim, innallâhe kaviyyun şedîdul ıkâb(ıkâbi).
(Bunların gidişatı), tıpkı Firavun ailesinin ve onlardan önceki (kâfir)lerinki gibidir. Onlar, Allah’ın âyetlerini inkâr etmişler, Allah da onları günâhları sebebiyle yakalayıvermişti. Çünkü Allah, çok güçlüdür, cezâsı çok şiddetli olandır.— M. Türk
8:52
53
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّراً نِعْمَةً اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۙ وَاَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ ٣٥
Zâlike biennallâhe lem yeku mugayyiren ni'meten en'amehâ alâ kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim ve ennallâhe semîun alîm(alîmun).
Bunun böyle olması; bir toplumun (tek tek) kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah’ın da o topluma verdiği nîmeti, değiştirmemesinden dolayıdır.¹ Şüphesiz Allah (söylediklerinizi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) tam bilendir. 1 Yani Allah bir toplumun durumunu yattıkları yerde ve fiiliyata dökülmedik dualarla değiştirmez. İslâm’da fert ve toplum birbirinden sorumludur, Allah’ın va’di şarta bağlıdır ve İslâm’ın toplumu değiştirme yasası böyledir. Bk. (R’ad: 11)— M. Türk
8:53
54
كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْۚ فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَۚ وَكُلٌّ كَانُوا ظَالِم۪ينَ ٤٥
Ke de'bi âli fir'avne vellezîne min kablihim, kezzebû biâyâti rabbihim, fe ehleknâhum bi zunûbihim ve agraknâ âle fîr'avn(fîr'avne), ve kullun kânû zâlimîn(zâlimîne).
(Bunların gidişatı) tıpkı firavun ailesinin ve onlardan önceki (kâfir)lerinki gibidir. Onlar Allah’ın âyetlerini yalanlamışlar, Biz de onları günâhları sebebiyle helâk edivermiştik. Onlardan firavun ailesini suda boğmuştuk. Çünkü onların hepsi de zâlim idiler.— M. Türk
8:54
55
اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَۚ ٥٥
İnne şerred devâbbi indallâhillezîne keferû fe hum lâ yu'minûn(yu'minûne).
Allah katında yaratıkların en kötüsü, asla îman etmeyecek olan kâfirlerdir.— M. Türk
8:55
56
اَلَّذ۪ينَ عَاهَدْتَ مِنْهُمْ ثُمَّ يَنْقُضُونَ عَهْدَهُمْ ف۪ي كُلِّ مَرَّةٍ وَهُمْ لَا يَتَّقُونَ ٦٥
Ellezîne âhedte minhum summe yenkudûne ahdehum fî kulli merratin ve hum lâ yettekûn (yettekûne).
Onlar kendileriyle antlaşma yaptığın halde her defasında antlaşmalarını, hiç çekinmeden bozan kimselerdir.— M. Türk
8:56
57
فَاِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ ٧٥
Fe immâ teskafennehum fîl harbi fe şerrid bihim men halfehum leallehum yezzekkerûn(yezzekkerûne).
(Ey Muhammed!) Eğer onları savaşta yakalarsan ibret almaları için, onlara vereceğin (ceza ile) kendilerinden sonrakilere de gözdağı ver.¹ 1 Bu âyet “Eğer savaşta onları ele geçirirsen, onları geride kalanlara ibret olacak biçimde cezâlandır.” şeklinde de anlaşılabilir.— M. Türk
8:57
58
وَاِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ اِلَيْهِمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْخَٓائِن۪ينَ۟ ٨٥
Ve immâ tehâfenne min kavmin hiyâneten fenbiz ileyhim alâ sevâin, innallâhe lâ yuhıbbul hâinîn(hâinîne).
Eğer (antlaşma yaptığın) bir toplumun, hainlik yapmasından korkarsan, sen de onlara misilleme olarak (antlaşmayı bozduğunu) kendilerine açıkça bildir. Çünkü Allah ihanet edenleri sevmez.¹ 1 Bu âyet; İslâm Devletinin, uluslararası antlaşmalar yapma ve bu antlaşmaları bozma yasasıdır. İslâm Devleti, antlaşma yaptığı bir devletle savaşmaz, kalleşlik etmez. Ancak onların kalleşlik edecekleri hakkında kesin bilgilere dayanarak şüphelenirse, o zaman antlaşmayı bozduğunu açıkça bildirir, karşı devlete savaş ilan eder ve ne yapacaksa ondan sonra yapar. Bu âyet Kureyza Yahûdîlerinin ihâneti üzerine nâzil olmuştur. (Suyûtî)— M. Türk
8:58
59
وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَبَقُواۜ اِنَّهُمْ لَا يُعْجِزُونَ ٩٥
Ve lâ yahsebennellezîne keferû sebekû, innehum lâ yu'cizûn(yu'cizûne).
Sakın (Bedir’de sağ kalan) o kâfirler yakalarını kurtardıklarını sanmasınlar. Çünkü onlar (Bizi) kesinlikle âciz bırakamazlar.— M. Türk
8:59
60
وَاَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِه۪ عَدُوَّ اللّٰهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاٰخَر۪ينَ مِنْ دُونِهِمْۚ لَا تَعْلَمُونَهُمْۚ اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ ٠٦
Ve eıddû lehum mâsteta'tum min kuvvetin ve min rıbâtil hayli turhibûne bihî aduvvallâhi ve aduvvekum ve âharîne min dûnihim, lâ ta'lemûnehum, allâhu ya'lemuhum, ve mâ tunfikû min şey'in fî sebîlillâhi yuveffe ileykum ve entum lâ tuzlemûn(tuzlemûne).
(Ey îman edenler!) Hem Allah düşmanlarını, hem de kendi düşmanlarınızı, ayrıca Allah’ın bilip de sizin bilmediğiniz gizli düşmanlarınızı korkutup-caydırmak için; onlara karşı hazırlayabildiğiniz kadar,¹ her çeşit (askeri) kuvvet ve savaş atları hazırlayın.² Allah yolunda harcadıklarınızın sevabı asla haksızlığa uğratılmaksızın size eksiksiz ödenir. 1 Yani kâfirlerin bir tuzağı olan, “nükleer silâhsızlanma anlaşmaları” gibi saçmalıklar yapmadan, hazırlayabildiğiniz kadar çok savaş malzemesi, hazırlayın. Kuvvet hazırlamanın sınırı ise, insanın gücünün en son noktasıdır. 2 Bir Müslüman’ın gücü oranında maddi hazırlık yapması, cihadın gereğidir. Âyet, düşmanlara karşı şavaş için yapılacak hazırlığın; araçlarının, sınıflarının ve sebeplerinin farklılığına göre yapılmasını emrediyor. Özellikle, “atlı savaş birlikleri” ifâdesinin kullanılması, Kur’an’ın hitâp ettiği insanlar döneminde savaşta en etkin araç olmasındandır. Savaş araçlarını tekâmül ettirmeleri için Allah, Müslümanlara ayrıca; “onlara karşı hazırlayabildiğiniz kadar, her çeşit (askeri) kuvvet, hazırlayın.” buyurmuştur. İslâm Devletinin Yeryüzünde askeri kuvvet bulundurması mutlaka gereklidir. Bu kuvvetin görevleri ise: a- İslâm inancını benimsemek isteyenlerin önündeki engelleri kaldırmak, inananların dinlerini kâfirlerden korumak. b- İslâm Yurduna saldırmayı düşünenleri caydırmak. c- Bütün yeryüzünde din, Allah’ın oluncaya kadar kafirlerle savaşmak. d- Yeryüzünde kendisine ilâhlık sıfatı yakıştırarak, insanları kendi kanunlarıyla yöneten tüm beşerî güçleri yok etmektir. (Özetle; Fi Zılâl’il-Kur’an-Seyyid Kutub) Konu ile ilgili olarak Bk. (Âlu İmrân: 200)— M. Türk
8:60
Yükleniyor...
Enfal
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle