Zümer 75 Ayet Mekke · الزمر
39

Zümer

Yığınlar · Mekke
39
Yığınlar · Mekke
الزمر
75
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
31
ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ۟ ١٣
Summe innekum yevmel kıyâmeti ınde rabbikum tahtasımûn(tahtasımûne).
Sonra hepiniz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda kesinlikle hesaplaşacaksınız.— M. Türk
39:31
32
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّٰهِ وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ اِذْ جَٓاءَهُۜ اَلَيْسَ ف۪ي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْكَافِر۪ينَ ٢٣
Fe men azlemu mimmen kezzebe alâllâhi ve kezzebe bis sıdkı iz câeh(câehu), e leyse fî cehenneme mesven lil kâfirîn(kâfirîne).
Allah hakkında yalan söyleyenden¹ ve kendisine gelen doğruyu (Kur’an’ı) yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Kâfirlere cehennemde yer mi yok? 1 “Allah hakkında yalan söylemek;” Onun dışındaki kişi veya şeyleri Ona ortak koşmak, Allah’a insan özellikleri vermek veya bazı velîleri, azizleri yarı ilâh gibi görmek şeklinde olabildiği gibi, bir kötülük yaptıkları zaman; “bunu bize Allah emrediyor, Peygamber sağ olsaydı o da böyle yapardı.” tarzında keyfi sözler söylemek şeklinde de olabilir.— M. Türk
39:32
33
وَالَّذ۪ي جَٓاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ ٣٣
Vellezî câe bis sıdkı ve saddeka bihî ulâike humul muttekûn(muttekûne).
Doğruyu getiren ve onu doğrulayanlara¹ gelince; işte onlar, Allah’tan hakkıyla sakınanlardır. 1 Doğruyu getiren; Hz. Peygamber, onu doğrulayanlar ise; Müslümanlardır. “Doğrulayan,” konusunda farklı rivâyetler varsa da (أُولَئِكَ) çoğul olduğu için bunun “Müslümanlar” olması daha doğru olabilir.— M. Türk
39:33
34
لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ ذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الْمُحْسِن۪ينَۚ ٤٣
Lehum mâ yeşâûne inde rabbihim, zâlike cezâul muhsinîn(muhsinîne).
Onlar için, Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte, iyilik yapanların mükafaatı da budur.— M. Türk
39:34
35
لِيُكَفِّرَ اللّٰهُ عَنْهُمْ اَسْوَاَ الَّذ۪ي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ ٥٣
Li yukeffirallâhu anhum esveellezî amilû ve yecziyehum ecrehum bi ahsenillezî kânû ya’melûn(ya’melûne).
Böylece Allah onların (geçmişte) yaptıklarının¹ en kötülerini bile örtecek ve onların mükâfatını (dünyadaki) en güzel ibâdetleri sebebiyle, verecektir.² 1 Yani Allah onların Müslüman olmadan önceki yaptıklarını örtecek, affedecek. Bu âyet halen Müslüman olanlar için; Allah, “gerçekten tevbe edip, yaşayışını Allah’ın istediği şekle soktu ktan sonra, onların önceki yaptıklarını örtecek, affedecek” şeklinde anlaşılabilir. 2 Yaptıkları kötülükleri aşanen güzel ibâdetleri, sebebiyle... (İbnü Kesir) Âyetin son bölümü: “Biz, (âhirette) onların mükâfatını, yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.” şeklinde de tercüme edilebilir. Bk. (Nahl: 96-97) Ancak, böyle tercüme yapılırsa, bir defa bile iyilik yapanın kesinlikle onunla mükâfat görmesi gerekeceğinden; yukarıdaki tercüme daha doğrudur. Bu âyet; Müslümanlara yaptıkları kullukların karşılıklarının fazlasıyla ve kat kat verileceğini müjdelemektedir. Kâfirlerin cehennemde ebedi olarak kalacakları konusunda akla; “sadece Allah’ı inkâr için, sonsuz bir cezâ verilmesi zulüm olmaz mı?” sorusu gelebilir. Bunda bir zulüm yoktur. Çünkü hakkı bir anlık inkâr, ezelî ve ebedî olan Allah’ı sonsuz olarak inkâr, demektir. Yani, Allah’ın rahmetini ebedî olarak rettir. Böyle olunca, sonsuz Allah’a karşı yapılan, sonsuz inkârın karşılığının da sonsuz olması, adaletin gereğidir. Hatta Allah’ın ezelî olduğu düşünülürse ebedi ceza az bile gelebilir. Konuyla ilgili olarak Bk. (En’am: 160, Tevbe: 121, Nur: 38, Ankebut: 7, (Nahl: 96-97)— M. Türk
39:35
36
اَلَيْسَ اللّٰهُ بِكَافٍ عَبْدَهُۜ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍۚ ٦٣
E leysallâhu bi kâfin abdeh(abdehu), ve yuhavvifûneke billezîne min dûnih(dûnihî), ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).
(Ey Muhammed!) Allah, kuluna kâfi değil mi?¹ de seni Ondan başka şeylerle korkutuyorlar.² Allah kimi saptırırsa artık onun için bir yol gösterici yoktur. 1 Buradaki soru inkaridir. Yani “elbette kâfidir” demektir ki; bu kul Hz. Peygamber (a.s)’dır. Ayrıca buradaki (عَبْدَهُ) kelimesi nekra olduğuiçin kulların tamamını ifâde edebilir. Bu durumda da tercüme, “Allah kullarına yetmez mi?” şeklinde olabilir. 2 Bu korkutma işi tüm Müslümanlar için geçerlidir. Zîrâ kâfirler, Müslümanları daima; sahte ilâhlarla, ilâhlaştırılmış derin güçler ve kişilerle, sosyal statülerle, büyü ve efsunlarla korkutarak kandırmaya çalışmaktadır. Fakat Müslümanlar bunlardan, ancak Allah’ın kendilerine kâfi geldiğini anladıkları an kurtulmuşlardır ve kurtulacaklardır.— M. Türk
39:36
37
وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلٍّۜ اَلَيْسَ اللّٰهُ بِعَز۪يزٍ ذِي انْتِقَامٍ ٧٣
Ve men yehdillâhu fe mâ lehu min mudıll(mudıllin), e leysallâhu bi azîzin zîntikâm(zîntikâmin).
Allah kimi hak yola ulaştırırsa, artık onu kimse şaşırtamaz. Gerçekten daima üstün ve intikam sahibi olan, Allah değil midir?¹ 1 Buradaki soru da inkaridir. Yani: Elbette daima üstün ve intikam sahibi olan, Allah’tır.— M. Türk
39:37
38
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَنِيَ اللّٰهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّه۪ٓ اَوْ اَرَادَن۪ي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِه۪ۜ قُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُۜ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ ٨٣
Ve le in seeltehum men halakas semâvâti vel arda le yekûlunnallâh(yekûlunnallâhu), kul e fe raeytum mâ ted’ûne min dûnillâhi in erâdeniyallâhu bi durrin hel hunne kâşifâtu durrihi ev erâdenî bi rahmetin hel hunne mumsikâtu rahmetihi, kul hasbiyallâh(hasbiyallâhu), aleyhi yetevekkelul mutevekkılûn(mutevekkılûne).
Eğer o (kâfirlere): “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan kesinlikle: “Allah” derler. (Öyleyse onlara): “Allah’ı bırakıp da tapmakta olduklarınızın neler olduğunu hiç düşündünüz mü? Allah bana bir zarar vermek istese, onlar Onun zararını önleyebilirler mi? Ya da Allah bana bir rahmet vermek istese onlar Onun rahmetine engel olabilirler mi? Bana sadece Allah yeter. Öyleyse tevekkül edenler, sadece Allah’a tevekkül etsinler.” de.— M. Türk
39:38
39
قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ اِنّ۪ي عَامِلٌۚ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَۙ ٩٣
Kul yâ kavmi’melû alâ mekânetikum innî âmil(âmilun), fe sevfe ta’lemûne.
39,4. (Ve onlara): “Ey kavmim! Siz ne yaparsanız yapın; kesinlikle ben de (görevimi) yapacağım. Pek yakında, rezil edici azabın kime geleceğini ve kalıcı azabın kimin üstüne ineceğini, anlayacaksınız.” de.— M. Türk
39:39
40
مَنْ يَأْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُق۪يمٌ ٠٤
Men ye’tîhi azâbun yuhzîhi ve yahıllu aleyhi azâbun mukîm(mukîmun).
39,4. (Ve onlara): “Ey kavmim! Siz ne yaparsanız yapın; kesinlikle ben de (görevimi) yapacağım. Pek yakında, rezil edici azabın kime geleceğini ve kalıcı azabın kimin üstüne ineceğini, anlayacaksınız.” de.— M. Türk
39:40
41
اِنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ لِلنَّاسِ بِالْحَقِّۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَلِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَك۪يلٍ۟ ٤١
İnnâ enzelnâ aleykel kitâbe lin nâsi bil hakkı, fe men ihtedâ fe li nefsih(nefsihi), ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve mâ ente aleyhim bi vekîl(vekîlin).
Şüphesiz Biz, bu Kitabı sana insanlara gerçeklerin açıklayıcısı olarak, indirdik. Artık bundan sonra her kim, bu doğru yolu kabul ederse kendisini (doğrultmuş,) her kim de sapkınlığa düşerse kendi kendisine sapkınlığa düşmüş olur. Ve sen de artık onların üzerine bir vekil değilsin.— M. Türk
39:41
42
اَللّٰهُ يَتَوَفَّى الْاَنْفُسَ ح۪ينَ مَوْتِهَا وَالَّت۪ي لَمْ تَمُتْ ف۪ي مَنَامِهَاۚ فَيُمْسِكُ الَّت۪ي قَضٰى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْاُخْرٰٓى اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ٢٤
Allâhu yeteveffel enfuse hîne mevtihâ velletî lem temut fî menâmihâ, fe yumsikulletî kadâ aleyhel mevte ve yursilul uhrâ ilâ ecelin musemmâ(musemmen), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Ölüm vakti gelenlerin canlarını alan da ölüm vakti gelmeyenleri uykusunda (ölü gibi) yapan da Allah’tır. O, böylece ölümüne karar verilenlerin (ruhunu) alır, ötekileri ise belirli bir süreye (bir ecele) kadar erteler. Şüphesiz bunlarda, düşünen bir topluluk için ibretler vardır.¹ 1 Bu âyette iki önemli işaret vardır. 1. Ey Muhammed! Yani vekil sen değilsin Allah’tır. Çünkü canları ancak Allah alır. 2. Hidayet, hayata, dalâlet ise ölüme benzetilmiştir. İbnu Abbas: “Âdemoğlunda bir ‘nefis’ bir de ‘ruh’ vardır. Aralarındaki fark Güneş ile ışığı gibidir. Nefis, kendisiyle akıl ve iyiyi kötüden ayrım yapılan, ruh da kendisiyle hareket yapılandır. Ölümde ikisi de yok olur, uykuda ise yalnız nefis yok olur.” demiştir. Ruh denilince genellikle hayat başlangıcı anlaşıla geldiği gibi hayat da genellikle cismanî hareketlerle anlaşıldığından, manevi hayatın başlangıcı olan ruha, “nefis” denilmiştir. Nefis kendini duyan, kendine ve kendindekine vicdanı olan yani benlik şuuruna sahip olan zattır. Bundan dolayı ruhun Allah tarafından tamamıyla kabzına “teveffî” ve ölüme “vefat” denilmiştir. Nefisler “vacib’ül-vücud” (varlığı kendisinden) değildirler. Onun için kendilerini bilmeleri kendilerinden değil Allah’tandır. Allah onları kendilerinden alıp kendilerinden geçirir. İşte nefsin teveffîsi, ölüm ve uyku hallerinde olduğu gibi kendinden geçirilip akletme özelliği kendinden alınmasıdır. Yani o nefisleri başkası değil, ancak Allah kendilerinden alır, kabzeder, yok etmeksizin şuur ve temyizlerini alarak kendilerinden geçirir. Öldükleri yani bedene tesarrufları kesildiği zaman, ölmeyenleri de uyudukları zaman alır da üzerine ölüm hükmünü verdiklerini alıkoyar, haşre kadar tutar. Diğerlerini, yani henüz ölüm hükmü verilmemiş olan uykudakileri ölecekleri zamana kadar salıverir. İşte böyle hem ölüm halinde, hem de uyku halinde o nefisler, Allah’ın kabzında bulunur. Burada insanın aklına: “Teveffî Allah’ın meleklerine ve ölüm meleğine isnat edilmiş idi. Şu halde burada, ‘ölüm vakti gelenlerin canlarını alan da ölüm vakti gelmeyenleri uykusunda (ölü gibi) yapan da Allah’tır.’ buyurulması bunlara ters düşmez mi?” sorusu gelebilir. Neticede; Allah’ın memur edip gönderdiği meleklerin kabzı zaten Allah’ın kabzı demektir. (Özetle-Elmalılı)— M. Türk
39:42
43
اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُفَعَٓاءَۜ قُلْ اَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَعْقِلُونَ ٣٤
Emittehazû min dûnillâhi şufeâe, kul e ve lev kânû lâ yemlikûne şey’en ve lâ ya’kılûn(ya’kılûne).
Yoksa onlar, Allah’tan başkasını şefâatçiler mi edindiler? (Ey Muhammed! Onlara): “O (şefâatçileriniz) hiçbir şeye gücü yetmeyen ve akıl da erdiremeyen kimseler ise de mi?” de.— M. Türk
39:43
44
قُلْ لِلّٰهِ الشَّفَاعَةُ جَم۪يعاًۜ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٤٤
Kul lillâhiş şefâatu cemîâ(cemîan), lehu mulkus semâvâti vel ard(ardı), summe ileyhi turceûn(turceûne).
(Onlara): “Şefâatin tamamı¹ göklere ve yere hâkim olan, en sonunda kendisine döndürüleceğiniz, Allah’a aittir.” de. 1 Şefâatin tamamı Allah’a aittir. Onun izni olmaksızın huzurunda kimse şefâat edemez, şefâat izni verilenler de ancak onun rızası ile şefâat edebilirler. Bu sebeple de kendiliklerinden şefâat edebilirler düşüncesiyle peygamberler ve velilere tapınmamalı ancak Allah’a kul olunmalıdır. Çünkü O, istediğine istediği zaman şefâat ettirir. Şefâatin tamamı Allah’ın elinde olup şefâat edecekleri de şefâat edilecekleri de Allah belirleyecektir. Bunun bilgisi Allah’ın katında olduğuna ve kimsenin de Allah’ın ilmini kuşatamayacağına göre; bu dünyada kimse kimsenin şefâat hakkına sahip olacağını iddia edemez. Kimse de birileri için Allah şefâatinden mahrum etmesin gibi laflar söyleyemez. Konuyla ilgili olarak Bk. (Bakara: 255 ve dipnotu.)— M. Türk
39:44
45
وَاِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَحْدَهُ اشْمَاَزَّتْ قُلُوبُ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِۚ وَاِذَا ذُكِرَ الَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ ٥٤
Ve izâ zukirallâhu vahdehuşmeezzet kulûbullezîne lâ yu’minûne bil âhıreh(âhıreti), ve izâ zukirellezîne min dûnihi izâ hum yestebşirûn(yestebşirûne).
Allah tek başına anıldığı zaman,¹ âhirete inanmayanların kalbi nefretle dolar ve Onun dışındakiler anılınca, yüzleri hemen gülüverir.² 1 Allah’la beraber, putları, derin güçleri, üstat ve pirleri anılmadığı yani sadece Allah anıldığı zaman… 2 Bu âyet; Peygamber (s.a.v)’in, Mekkeli müşriklere Kâbe’nin yanında Necm Sûresini okurken onların ilâhlarının ismi zikredilince sevinmeleri üzerine indirilmiştir. (Esbâb-ı Nüzûl-Suyûtî)— M. Türk
39:45
46
قُلِ اللّٰهُمَّ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ اَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِكَ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ٦٤
Kulillâhumme fâtıras semâvâti vel ardı âlimel gaybi veş şehâdeti ente tahkumu beyne ıbâdike fî mâ kânû fîhi yahtelifûn(yahtelifûne).
(Ey Muhammed!): “Ey gökleri ve yeri yaratan, görülmeyeni¹ de görüleni de bilen Allah’ım! Şüphesiz kullarının aralarında anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında hüküm verecek, ancak Sensin.” de. 1 Ğayb için Bk. (Hûd: 31)— M. Türk
39:46
47
وَلَوْ اَنَّ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ مِنْ سُٓوءِ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَبَدَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ ٧٤
Ve lev enne lillezîne zalemû mâ fîl ardı cemîan ve mislehu meahu leftedev bihî min sûil azâbi yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), ve bedâ lehum minallâhi mâ lem yekûnû yahtesibûn(yahtesibûne).
Eğer o zâlimler, yeryüzünde olan her şeye ve hatta bununla birlikte bir katı daha fazlasına sahip olsalardı kıyamet günü o kötü azaptan (kurtulmak) için gerçekten bunları fidye olarak verirlerdi. Zîrâ (o gün) onların hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından karşılarına çıkarılıverir.— M. Türk
39:47
48
وَبَدَا لَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ٨٤
Ve bedâ lehum seyyiâtu mâ kesebû ve hâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
(Dünyada iken) yaptıkları işlerin kötülükleri¹ (o gün) karşılarına çıkar ve hafife aldıkları (azap) kendilerini kuşatıverir. 1 Yani kâfirliklerinin ve isyanlarının cezâsı...— M. Türk
39:48
49
فَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَانَاۘ ثُمَّ اِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِنَّاۙ قَالَ اِنَّـمَٓا اُو۫ت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍۜ بَلْ هِيَ فِتْنَةٌ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ٩٤
Fe izâ messel insâne durrun deânâ, summe izâ havvelnâhu ni’meten minnâ kâle innemâ ûtîtuhu alâ ilm(ilmin), bel hiye fitnetun ve lâkinne ekserehum lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
İnsana bir zarar dokunduğu zaman, hemen Bize duâ eder, sonra (Biz) tarafımızdan ona bir nîmet ihsan edince de: “Bu (nîmet) bana ancak bendeki bilgi sayesinde verildi.”¹ der. Hâlbuki bu bir imtihandır, ama onların çoğu bilmiyorlar. 1 Âyetin bu bölümü: “bu nîmet bana, kendi bilgilerim sayesinde verildi.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
39:49
50
قَدْ قَالَهَا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ٠٥
Kad kâlehellezîne min kablihim fe mâ agnâ anhum mâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
Bunu, onlardan öncekiler de söylediler. Ama (buna rağmen) kazandıkları şeyler onlara hiçbir fayda vermedi.— M. Türk
39:50
51
فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواۜ وَالَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ سَيُص۪يبُهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواۙ وَمَا هُمْ بِمُعْجِز۪ينَ ١٥
Fe esâbehum seyyiâtu mâ kesebû, vellezîne zalemû min hâulâi se yusîbuhum seyyiâtu mâ kesebû ve mâ hum bi mu’cizîn(bimu’cizîne).
Yaptıkları işlerin kötülükleri, (dünyada) onların başlarına geldiği gibi, bu zâlimlerin yaptıkları işlerin kötülükleri, (ahirette de) başlarına gelecek ve onlar, (Allah’ı) asla aldatamayacaklar.— M. Türk
39:51
52
اَوَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟ ٢٥
E ve lem ya’lemû ennallâhe yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir(yakdiru), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yu’minûn(yu’minûne).
Onlar, Allah’ın rızkı¹ dilediğine genişletip (dilediğine) de daralttığını bilmiyorlar mı? Şüphesiz bunda, îman eden bir toplum için gerçekten ibretler vardır. 1 Rızık: Kelime olarak faydalanılması için verilen bağış, nasip, gıda, yiyecek ve mutlaka kendisiyle faydalanılan şey demektir. Allahu Teâlâ’nın canlılara yiyip içerek yaşaması için lutfettiği şeylerdir. Rızık; “rezaka” fiilinden türemiş bir isimdir. Çoğulu “erzâk” gelir. Rızka sebep olmasından dolayı yağmura da rızık denilir: “Gece ile gündüzün birbirini izlemesinde, Allah’ın gökten rızk(a sebep olarak yağmur) indirip onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve rüzgârları (değişik yönlerden) estirmesinde de aklını kullanabilen bir toplum için mûcizeler, vardır.” (Casiye: 5) Rızık, insan ve diğer bütün canlıların sadece beslenip yaşamaları için yedikleri ve içtikleri yiyecek ve içecekler yani besinlerdir. Eş’ari âlimleri, tarifi geniş tutarak rızkı: “Allahu Teâlâ’nın bütün canlılara, yiyip içerek gıdalanmaları ve faydalanmaları için lutfettiği şeylerdir.” diye tarif etmişlerdir. Rızık veren ancak Allahu Teâlâ’dır. Herkes, kendisi için takdir edilen rızkını yer, bir kimse başkasının rızkını yiyemez. Kimse de kendisi için takdir edilen rızkını yemeden ölmez. Allah’ın ilminde bir insanın ömrü boyunca yiyeceği rızık bellidir. Bir insan, dağlar kadar mal kazansa da, ömrü boyunca bundan yiyeceği miktar belirlidir. Bu sebeple bir mü’minin kazandıklarından ihtiyaç fazlasını ihtiyaç sahiplerine vererek manevi rızık (ahiret azığı) kazanmaya çalışması güzel bir davranıştır. Rızıklarını elde etmede insanların çalışmalarının rolü vardır. Haramları ve temiz yiyecekleri helâl olmayan yollardan elde edenler, kendileri için haram olan rızkı yemiş olurlar. İnsanların haram yollarla rızıklarını elde etmelerine Allahu Teâlâ’nın rızası yoktur. Haram olan rızıklar da yaratılma bakımından Allah’a isnat edilir, elde etme açısından da kullara nispet edilir. Mu’tezile’ye göre haram yiyecekler rızık değildir. Hâlbuki Allahu Teâlâ: “Yeryüzünde, rızkı Allah’a ait olmayan hiç bir canlı yoktur…” (Hûd: 6) buyurmuştur. Her insanın, kâfir de olsa müşrik de olsa rızkı Allah’a aittir. Allah bütün canlılara yetecek miktarda rızık yaratır. Ama yeryüzündeki zalim ve zorbalar müstaz’af insanların rızıklarını hep gasp ederler.— M. Türk
39:52
53
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعاًۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ ٣٥
Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâh(rahmetillâhi), innallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ(cemîan), innehu huvel gafûrur rahîm(rahîmu).
(Ey Muhammed! Benim Onlara): “Ey Benim kendilerine karşı haddi aşan kullarım!¹ Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günâhları bağışlar.² Çünkü çok bağışlayıcı, gerçekten merhametli olan, ancak O (Allah)’tır.” dediğimi söyle.³ 1 İsraf: Genellikle insanın malını harcamada sınırı aşmak için kullanılırsa da insanın yaptığı her hangi bir işte veya malını harcamada sınırı aşması ve sahip olduğu nimetleri gereksiz ve aşırı tüketmesi demektir. Bu sınırın; Allah ve Rasûlü tarafından belirlenmesi gerekir. Yani kötülük yapmada ifrat ederek kendi nefislerine zulüm yapanlar demektir. Buna göre; ölmeyecek kadar yemek bir zaruret, doyacak kadar yemek ise ihtiyaçtır. İslâm toplumunda ihtiyaçları, öncelikle zaruretler tayin eder. Bk. (A’raf: 1, Furkan:67) 2 Bu âyetin Kur’an’daki en fazla ümit veren âyet olduğu söylenir. Bununla beraber dikkat edilmesi gerekir ki; bu âyette verilen ümit, günâha teşvik için değil en günâhkâr kimseleri bile bir an evvel tevbeye teşvik içindir. 3 Bu âyetin indiriliş sebebiyle ilgili rivâyetler: 1- Hz. Hamza’nın katili Vahşî hakkında Medîne’de nâzil olmuştur. (Vâhidî) 2- Ayyaş b. Ebî Rabîa ve Velîd b. Velîd ve bunlar gibi bir kaç kişi Müslüman olmuşlar, daha sonra da gördükleri işkenceler sebebiyle dinlerini terk etmişlerdi. Bu âyetler nâzil olunca Hz. Ömer bu âyetleri yazıp onlara gönderdi. Onlar da Müslüman olup Mekke’ye hicret ettiler. (Vâhidî) 3- İbnu Abbas’tan rivâyet olunduğuna göre; Mekkeliler: “Muhammed putlara tapan, Allah ile beraber diğer bir ilâha dua eden ve Allah’ın haram kıldığı nefsi öldüren kimseler affedilmezler diyor. O halde biz, nasıl hicret eder ve Müslüman oluruz...” dediler ve bunun üzerine Allah, bu âyeti indirdi. (Buhari) Her ne kadar ayetin indiriliş sebebi kâfirlerin Müslüman oluşları ile ilgili ise de ayetin günahkâr Müslümanların tevbesine de şamil olduğunda şüphe yoktur. Şirkin asla affedilmemesi ise tevbe edilmediği takdirdedir.— M. Türk
39:53
54
وَاَن۪يبُٓوا اِلٰى رَبِّكُمْ وَاَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ ٤٥
Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
(Ey İnsanlar!) Onun için başınıza azap gelmeden önce (tevbe ederek) Rabbinize yönelin ve Ona teslim olun. Sonra kurtulamazsınız.— M. Türk
39:54
55
وَاتَّبِعُٓوا اَحْسَنَ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ بَغْتَةً وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَۙ ٥٥
Vettebiû ahsene mâ unzile ileykum min rabbikum min kabli en ye’tiyekumul azâbu bagteten ve entum lâ teş’urûn(teş’urûne).
Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sırada azap size gelip çatmadan önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline¹ uyun. 1 Yani; Kur’an-ı Kerim’e. Zîrâ Kur’an Allah’ın indirdiği diğer kitapların hükmünü ortadan kaldırmıştır, en son ve en güzel kitaptır. Ayrıca bu âyetin son bölümü, “Rabbinizden size indirilen en güzel (kitap’a) uyun” diye de tercüme edilebilir.— M. Türk
39:55
56
اَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يَا حَسْرَتٰى عَلٰى مَا فَرَّطْتُ ف۪ي جَنْبِ اللّٰهِ وَاِنْ كُنْتُ لَمِنَ السَّاخِر۪ينَۙ ٦٥
En tekûle nefsun yâ hasretâ alâ mâ ferrattu fî cenbillâhi ve in kuntu le mines sâhirîn(sâhirîne).
(Zira o gün gelince) kişinin: “Allah’a karşı (kullukta) yaptığım kusurlardan ve (Allah’ın diniyle) alay ettiğimden dolayı yazıklar olsun (bana).” demesi,— M. Türk
39:56
57
اَوْ تَقُولَ لَوْ اَنَّ اللّٰهَ هَدٰين۪ي لَكُنْتُ مِنَ الْمُتَّق۪ينَۙ ٧٥
Ev tekûle lev ennallâhe hedânî le kuntu minel muttekîn(muttekîne).
Veya: “Gerçekten Allah, beni hak yola iletseydi, elbette Allah’tan hakkıyla sakınanlardan olurdum.” demesi,— M. Türk
39:57
58
اَوْ تَقُولَ ح۪ينَ تَرَى الْعَذَابَ لَوْ اَنَّ ل۪ي كَرَّةً فَاَكُونَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ ٨٥
Ev tekûle hîne terel azâbe lev enne lî kerreten fe ekûne minel muhsinîn(muhsinîne).
Yahut azabı gördüğü zaman: “Keşke benim için bir kez daha (dünyaya dönüş) olsaydı da iyilik yapanlardan olsaydım!” demesi (ona hiçbir fayda vermeyecektir.)— M. Türk
39:58
59
بَلٰى قَدْ جَٓاءَتْكَ اٰيَات۪ي فَكَذَّبْتَ بِهَا وَاسْتَكْبَرْتَ وَكُنْتَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ ٩٥
Belâ kad câetke âyâtî fe kezzebte bihâ vestekberte ve kunte minel kâfirîn(kâfirîne).
(O zaman Allah, o kişiye): “Bilakis, âyetlerim sana gelmişti de sen, onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştun.” diyecek.— M. Türk
39:59
60
وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ تَرَى الَّذ۪ينَ كَذَبُوا عَلَى اللّٰهِ وُجُوهُهُمْ مُسْوَدَّةٌۜ اَلَيْسَ ف۪ي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْمُتَكَبِّر۪ينَ ٠٦
Ve yevmel kıyâmeti terellezîne kezebû alallâhi vucûhuhum musveddeh(musveddetun), e leysefî cehenneme mesven lil mutekebbirîn(mutekebbirîne).
Allah’a karşı yalan söyleyenlerin kıyamet günü suratlarının kapkara kesildiğini¹ görürsün. Büyüklük taslayanlara cehennemde yer mi yok? 1 “Suratların kapkara kesilmesi” mecâzen; “son derece rezil, aşağılık ve kepaze olmak” demektir. Buna göre âyetin bu bölümü, “Allah’a karşı yalan söyleyenlerin, kıyamet günü son derece kepaze olduklarını görürsün.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
39:60
Yükleniyor...
Zümer
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle