Sure el-Ahzab adını 20. ayetten alır. "Ahzâb", "hizb"in çoğuludur. Topluluk, gurup, bölük, parti gibi manalara gelir. Bu sûrede, müslümanlara karşı savaşmak üzere birleşen Arap kabilelerinden bahsedildiği için, bu isim verilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Sure üç önemli olayı ele alır: H.5. yılın, Şevval ayında meydana gelen Hendek Savaşı (Ahzab: Hizipler) ; H.5 yılının Zil-Kade ayında yapılan Beni Kurayza gazvesi ve yine H.5. yılının Zil-Kade ayında meydana gelen Peygamberimizin (s.a) Zeynep ile evlenmesi olayı. Bu tarihi olaylar, bu surenin nüzul tarihini bildirmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arka-plan: Hz. Peygamber'in (s.a) tayin ettiği okçuların hatası yüzünden İslâm ordusunun Uhud'daki geri çekilişi (H.3) , Arap putperestlerin, Yahudilerin ve münafıkların moralini o denli yükseltmişti ki, en sonunda İslam'ı ve Müslümanları tamamen ortadan kaldıracakları ümidine kapılmaya başladılar. Onların bu moral yüksekliği, Uhud'dan bir yıl sonra meydana gelen olaylardan da anlaşılabilir. Henüz iki ay geçmişti ki, Necd'den Beni Esad kabilesi Medine üzerine sefer hazırlıklarına başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) , onlar üzerine Ebu Seleme kumandasında küçük bir ordu göndermek zorunda kaldı. H.4. yılın sefer ayında Adel ve Kâre kabilelerinden bazı adamlar, Peygamber'den (s.a) kendilerine İslâm'ı öğretecek kimseler göndermesini istediler. Bu amaçla sahabeden altı kişi onlarla birlikte gönderildi. Fakat Raci'ye (Râbiğ ve Cidde arasında bir yer) ulaştıklarında Hudayl'ı onların üzerine gönderdiler. O da sahabeden dördünü şehit etti, diğer ikisini de (Hz. Hubeyb bin 'Adiy ve Hz. Zeyd bin ed-Desihne) Mekke'ye götürüp düşmana sattı.
Yine Safer ayı içinde Beni Amir'den bir kabile reisinin isteği üzerine Hz. Peygamber (s.a) Ensarın gençlerinden oluşan 40 kişilik (bazılarına göre 70) bir tebliğci grubu da Necd'e gönderdi. Fakat onlar da kandırılmışlardı. Beni Süleym kabilesinin Useyye, Ri'l ve Zekvân kollarından bir grup adam onları Bi'r Mauna'da aniden sarıp şehit ettiler. O sırada Medine'deki Yahudi kabilesi Beni Nadir cesaret alarak anlaşmalara ihanet etmeye devam ediyordu. O denli ki, H.4. yılın Rabi'ul- Evvel ayında Peygamber'e (s.a) bizzat bir suikast girişiminde bulundular. H.4. yılın Cemaziyel-Evvel ayında Beni Gatafan kabilelerinden Beni Sa'lebe ve Beni Muharib, Medine'ye saldırı hazırlıklarına giriştiler ve Hz. Peygamber (s.a) onları cezalandırmaya gitmek zorunda kaldı. Yani, Uhud'daki yenilgiden sonra Müslümanlar, yedi veya sekiz ay boyunca sürekli geri tepen bir durum içinde yaşadılar. Bununla birlikte Hz. Peygamber'in (s.a) hikmeti ve kararlılığı ve sahabenin büyüklerinin fedakârlık ruhu, bu ters şartları kısa bir süre içinde değiştirdi. Arapların uyguladığı ekonomik boykot, Medinelilerin hayatını zorlaştırıyordu. Medine çevresindeki bütün müşrik kabileler isyan ediyorlardı. Medine içinde de Yahudiler ve münafıklar fitne çıkarıyorlardı. Fakat bir avuç samimi Müslümanın, Hz. Peygamber'in (s.a) önderliğinde ardı ardına aldığı önlemler, Arabistan'da İslâm'ın gücünü tekrar eski haline getirmekle kalmadı, aynı zamanda bu gücü artırdı.
Hendek Savaş'ından Hemen Önceki Gazveler
Böyle bir girişim Uhud Savaş'ından hemen sonra yeralmıştı. Savaşın hemen ertesi günü, Müslümanların büyük çoğunluğunun yaralandığı, hemen hemen her evin bir şehid vermesi nedeniyle üzüntü içinde bulunduğu ve Hz. Peygamber'in (s.a) hem yaralı, hem de amcasının şehadeti nedeniyle üzgün olduğu sırada, Peygamber (s.a) , samimi İslâm erlerini, putperestlerin Medine'ye geri dönüp saldırmamaları için takibe çağırdı. Hz. Peygamber'in (s.a) bu tahmini tamamen doğruydu. O, Kureyşlilerin kazandıkları zaferin avantajını kullanmadan geri çekilmiş olmalarına rağmen, konakladıklarında bu akılsızlıklarından pişman olacaklarını ve yolculuk sırasında meseleyi soğukkanlılıkla ele alıp tekrar Medine'ye saldıracaklarını biliyordu. Bunun üzerine Kureyş ordusunun peşinden gitmeye karar verdi ve hemen Müslümanlardan 630 kişi gönüllü olarak ona katıldılar. Mekke yolu üzerindeki Hamra- El-Esed'e varıp orada üç gün boyunca konakladıklarında Hz. Peygamber (s.a) dost bir gayri- müslimden Ebu Süfyan'ın 2978 kişilik bir ordu ile Medine'ye 36 mil uzaklıkta olan Ravha'da kaldığını öğrendi.
Kureyş ordusu yaptığı hatadan pişman olmuştu ve Medine'ye tekrar saldırı planları yapıyordu. Fakat Peygamber'in (s.a) bir ordu ile peşlerinden geldiğini duyduklarında cesaretlerini yitirdiler ve bu planlarından vazgeçtiler. Bu hareketle sadece Kureyşliler safdışı bırakılmakla kalmamış, aynı zamanda Medine çevresinde yaşayan diğer düşmanlar da, Müslümanların, kararlı, bilgili ve tecrübeli bir şahıs tarafından yönetildiğinin ve Müslümanların onun emriyle her an onların güvenliklerini sarsmaya hazır olduklarının farkına varmışlardı. (Ayrıntılar için bkz. Ali İmran Suresi giriş bölümü ve an: 122)
Daha sonra Beni Esed, Medine'ye sefer hazırlıklarına girişir girişmez, Hz. Peygamber'in (s.a) gizli ajanları hemen onların bu niyeti hakkında ona bilgi ulaştırdılar. Böylece Beni Esed henüz Medine'ye saldıracak gücü toplayamadan Hz. Peygamber (s.a) , onları bastırmak üzere Ebu Seleme (Hz. Seleme'nin ilk hocası) kumandasında 150 kişilik bir ordu gönderdi. Müslüman ordusu, Beni Esed'i ansızın bastırdı. Beni Esed bu şaşkınlıkla tüm mallarını Müslümanların eline geçecek şekilde geride bırakarak kaçtı.
Bundan sonra sıra Beni Nadir kabilesine gelmişti. Onların Peygamber'e (s.a) suikast düzenledikleri ve bu sırrın ortaya çıktığı gün, Hz. Peygamber (s.a) onlara on gün içinde Medine'yi terk etmelerini söyledi ve bu sürenin sonunda hâlâ gitmeyenlerin öldürüleceğini bildirdi.Münafıkların lideri Abdullah bin Ubeyy onlara bu teklifi kabul etmemelerini ve Medine'den ayrılmamalarını söyledi. Hatta onlara 2000 kişi ile yardım edeceğine dair söz verdi ve Necd'den Beni Gatafan'ın da yardımlarına geleceğini temin etti. Bunun üzerine Beni Nadir, Hz. Peygamber'e (s.a) ne yaparsa yapsın Medine'den çıkmayacaklarına dair haber gönderdi.
On günlük süre sona erer ermez, Hz. Peygamber (s.a) Beni Nadir'i kuşatma altına aldı, fakat hiçkimse onları kurtarmaya gelmedi. En sonunda Beni Nadir'liler, üç kişiye bir deve olmak üzere istedikleri kadar mal yükleyip, diğer mallarını geride bırakmak ve böylece Medine'den ayrılmak şartıyla teslim oldular.
Böylece Beni Nadir'in bütün evleri, bahçeleri ve diğer malları Müslümanların eline geçti ve bu hain kabile Hayber, Vad il-Kur'a ve Suriye'ye dağılarak yerleşti.
Daha sonra Peygamber (s.a) dikkatini, Medine'ye bir saldırı hazırlığı içinde olan Beni Gatafan'a çevirdi. 400 Müslümanı yanına alıp onlara Zat-ür-Rika'da baskın yaptı. Gatafanlılar o denli şaşırmışlardı ki hiç savaşmaksızın evlerini bıraktılar ve dağlara sığındılar.
Bundan sonra, H.4. yılın Şaban ayında Hz. Peygamber (s.a) , Ebu Süfyan'la savaşmak üzere Bedir'e gitti. Uhud Savaşı'nın sonunda Ebu Süfyan Müslümanlara ve Hz. Peygamber'e (s.a) şöyle meydan okumuştu: "Sizinle bir yıl sonra tekrar Bedir'de karşılaşalım. " Cevap olarak Peygamber (s.a) sahabeden birine şöyle söylemesini emretmişti: "Tamam, bu teklifinizi kabul ediyoruz." Bu nedenle kararlaştırılan vakitte Peygamber (s.a) 1500 kişilik Müslüman ordusuyla Bedir'e gitti. Diğer taraftan Ebu Süfyan 2000 kişilik bir orduyla Mekke'den yola çıktı. Fakat Merr'ez-Zehran'dan (şimdiki Vad-i Fatıma) öteye ilerleme cesaretini gösteremedi. Hz. Peygamber (s.a) sekiz gün boyunca Bedir'de Ebu Süfyan'ın ordusunu bekledi. Bu sırada Müslümanlar bir ticaret kervanı ile çok kârlı alışverişler yaptılar.Bu olay, Uhud'da kaybedilen güçlülük imajını Müslümanlara tekrar kazandırdı. Aynı zamanda bütün Arabistan'ın, Kureyş'in artık tek başına Hz. Muhammad'i (s.a) durdurmaya güç yetiremeyeceğini farketmesini sağladı. (Ayrıca bkz. Al-i İmran an: 124)
Müslümanların bu güçlü itibarı başka bir olayla daha da desteklenmiş oldu. Dumat'ül-Cendel (Şimdiki Yauf) , Suriye-Arabistan sınırında önemli bir merkezdi. Güneyde Irak ile Kuzeyde Suriye ve Mısır arasında ticaret yapan Arap kervanları, oradan geçtiklerinde yerliler tarafından soyulup yağmalanıyorlardı. H.5. yılın Rebi-ül-Evvel ayında, Hz Peygamber 1000 kişilik bir ordu ile bizzat onları cezalandırmaya gitti. Dumet-ül-Cendeliler ona karşı çıkıp savaşma cesareti gösteremediler ve orayı terkedip kaçtılar. Bu, bütün Kuzey Arabistan'ın, İslâm'ın gücünden korkmaya başlamasına neden oldu ve kabileler Medine'de doğan bu büyük gücün dehşet verici olduğunu ve artık bir veya iki kabile tarafından durdurulamayacağını farkettiler.
Hendek Savaşı
Hendek Savaşı meydana geldiğinde şartlar böyleydi. Aslında bu savaş, Medine'de doğan yeni gücü ortadan kaldırmak isteyen birçok Arap kabilesinin ortak bir saldırısıydı. Savaş, Medine'den çıkarıldıktan sonra Hayber'e yerleşen Beni Nadir Yahudileri tarafından teşvik edilmiştir. Beni Nadir Yahudileri Kureyş, Gatafan, Hudayl ve daha birçok kabileyi dolaşarak onlara tüm güçlerini birleştirip hep birden Medine'ye saldırmayı teklif etmişlerdi. Böylece H.5. yılın Şevval ayında, Arap kabilelerinden oluşan büyük bir ordu, Medine üzerine yürüdü.Kuzeyden, Medine'den sürüldükten sonra Hayber ve Va'dil-Kura'ya yerleşen Beni Nadir ve Beni Kaynuka Yahudileri geliyordu. Doğudan Gatafan kabileleri -Beni Süleym, Fezare, Mürre, Aşca, Sa'd, Esed, vs- Güneyden ise müttefikleri ile birlikte Kureyşliler geliordu.
Hz. Peygamber döneminde Arap kabileleri
Hendek Savaşı
Eğer bu ani bir saldırı olsa sonu felaket olabilirdi. Fakat Hz. Peygamber (s.a) Medine'de bundan habersiz değildi. Onun her kabilede düşmanın hareketlerini hemen kendisine haber veren adamları ve İslâmî hareketin sempatizanları vardı. Düşman şehre ulaşmadan önce Müslümanlar altı gün içinde Medine'nin kuzey-batısına bir hendek kazmışlar ve Sel Dağı'nı arkalarına alarak hendeği 3000 kişilik bir ordu ile korumaya hazır hale gelmişlerdi. Medine'nin güneyinde birçok bahçeler vardı (bugün de hâlâ vardır.) ve o taraftan saldırı olamazdı. Doğuda ise büyük bir ordunun geçmesini imkansız kılan kayalıklar vardı. Güney-batı tarafı için de aynı şey söz konusuydu. Bu nedenle sadece Uhud'un doğu ve batısından saldırı yapılabilirdi ve Hz Peygamber (s.a) buraları da bir hendek kazdırarak emniyete almıştı. Kafirler Medine'nin dışında bir hendekle karşılaşacaklarından habersizdiler. Böyle bir savunma stratejisi Araplara yabancıydı. Bu nedenle hazırlanmadıkları halde kış mevsiminde uzun bir kuşatmaya katlanmak zorundaydılar.
Bundan sonra kâfirlere sadece bir seçenek kalıyordu:Şehrin güney doğusunda oturan Yahudi kabilesi Beni Kurayza'yı ihanet ve isyana teşvik etmek. Müslümanlar, Yahudilerle şehre bir saldırı olduğunda onu birlikte savunacaklarına dair bir anlaşma yaptıkları için o tarafta hiçbir önlem almamışlar, hatta ailelerini güney-doğudaki korunmalı evlere yerleştirmişlerdi. Saldırganlar İslam savunmasındaki bu zayıflığın farkına vardılar. Beni Nadir'in lideri Huyay bin Ahtab'ı anlaşmayı bozup savaşa katılmaları için Beni Kurayza ile konuşmaya gönderdiler. Başlangıçta Beni Kurayzalılar bu teklifi kabul etmediler ve anlaşmaya tamamen sadık kalıp hiçbir şekilde ona ihanet etmeyen Muhammad''le (s.a) anlaşma halinde olduklarını söylediler. Fakat İbn Ahtab onlara: "Bakın, ona karşı bütün Arabistan'ın gücünü birleştirdim. Bu ona bir son vermek için mükemmel bir fırsat. Eğer bu fırsatı kaçırırsanız bir daha böylesi elinize geçmez." deyince İslâm düşmanı, Yahudi kafası bütün ahlâkî sorumlulukları unuttu ve Beni Kurayzalılar anlaşmayı bozmaya ikna oldular.
Hz. Peygamber (s.a) bununla ilgili haberleri aldı. Bunun üzerine Ensar'ın ileri gelenlerinden Sa'd ibn Ubade, Sa'd ibn Muaz, Abdullah bin Revaha ve Havvat bin Cübeyr'i gerçeği araştırmak üzere gönderdi. Onlara eğer Beni Kurayza'nın hâlâ anlaşmaya bağlı olduğunu tespit ederlerse, gelip gerçeği bütün İslâm ordusu önünde açıkça söylemelerini, yok eğer onların anlaşmaya ihanet ettiklerini tespit ederlerse, Müslümanların moralinin bozulmaması için gerçeği sadece kendisine söylemelerini emretti. Oraya vardıklarında sahabîler Beni Kurayzalıları ihanete dalmış buldular. Onlar sahabîlere açıkça şöyle dediler: "Bizimle Muhammed arasında ne anlaşma, ne de bir sözleşme vardı." Bunun üzerine sahabîler Peygamber'in (s.a) yanına döndüler ve "Adel ve Kare" dediler. Yani "Kurayzalılar, Adel ve Kare'nin Reci'de İslâm tebliğcilerine yaptıklarını yaptılar." dediler.
Bu haber Müslümanlar arsında yayıldı ve büyük bir dehşete neden oldu, çünkü her taraftan sarılmışlardı ve şehirleri hiçbir savunma önlemi almadıkları, hatta ailelerini korunmak üzere gönderdikleri taraftan tehdit ediliyordu. Bu münafıkların cesaretini ve faaliyetini artırdı ve Müslümanların moralini yıkmak için psikolojik saldırıya geçtiler. Birisi şöyle diyordu: "Ne garip ! Bize Sezar'ın ve Kisra'nın topraklarını ele geçireceğimiz söyleniyor, oysa burada hiç birimiz kaçıp kendini kurtaracak halde bile değil." Başka birisi de Hendek'teki görev yerini bırakıp tehlikede olan kendi evini savunmaya gitmek için izin istiyordu. Bir başkası da gizlice şöyle bir propaganda yapıyordu: "Saldırganlarla meselenizi kendiniz halledin ve Muhammed'i onlara teslim edin." Bu, kalbinde ufak bir parça da olsa nifak taşıyan herkesin kendini eleverdiği çok kritik bir andı. Sadece hakikî ve samimi Müslümanlar bağlılık ve fedakârlıklarında sebat edip dayandılar.
Bu kritik anda Hz. Peygamber (s.a) Beni Gatafan ile barış görüşmeleri yaptı ve savaştan çekilmelerine karşılık onlara Medine hurma hasadının üçte birini kabul ettirmeye çalıştı. Fakat Ensarın ileri gelenlerinden Sa'd bin Ubade ve Sa'd bin Muaz'a barış şartları ile ilgili fikirlerini sorduğunda onlar şöyle dediler: "Ey Allah'ın Rasulü ! Bu senin fikrin mi, yoksa Allah'ın emri mi? Yoksa bu teklifi sadece bizi düşmandan korumak için mi yapıyorsunuz?" Hz. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: "Bunu sadece sizi kurtarmak için teklif ediyorum. Bütün Arabistan'ın size karşı ortak bir cephe oluşturduğunu görüyorum. Bu nedenle düşmanı bölmek istiyorum." Bunu üzerine iki sahabe şöyle dediler: "Efendimiz, eğer bunu bizim için yapıyorsanız, hemen unutun. Bu kabilelere, müşrik olduğumuz dönemlerde haraç vererek boyun eğmedik. Şimdi Allah ve Rasulüne iman ile şereflendiğimiz halde, bu rezilliğe boyun mu eğeceğiz ? Allah aramızda hüküm verinceye dek kılıç aramızda hakem olacaktır." Bu sözlerin ardından henüz imzalanmamış olan anlaşma metnini yırttılar.
O sırada Gatafan kabilesinin Asça koluna mensup olan Nuaym bin Mesud Müslüman olmuş, Hz. Peygamber'in (s.a) huzuruna gelip şöyle demişti: "Benim Müslüman olduğumu henüz kimse bilmiyor. Sana dilediğin şekilde hizmette bulunabilirim." Buna karşılık Peygamber (s.a) : "Git ve düşman arasına ayrılık tohumları saç." dedi. Bunun üzerine Nuaym dost olduğu Kurayzalılara gitti ve şöyle dedi: "Kureyşliler ve Gatafanlılar kuşatmadan sıkılabilir ve bırakıp gidebilirler ve hiçbir kayıpları olmaz, oysa siz burada Müslümanlarla birlikte yaşamak zorundasınız. Eğer böyle olursa, durumunuzun nasıl olacağını bir düşünün. Dışarıdan kuşatanlar size bazı önemli şahısları rehin vermedikçe düşmanla işbirliği yapmamanızı tavsiye ederim." Bu, Beni Kurayzalılar üzerinde istenen etkiyi yaptı ve kuşatma için birleşmiş olan kabilelerden rehine istemeye karar verdiler. Nuaym daha sonra Kureyş ve Gatafan liderlerine gidip: "Beni Kurayzalılar, gevşek ve kararsız görünüyorlar. Belki de sizden bazı rehineler isterler ve Muhammed'le (s.a) aralarını düzeltmek için bu rehineleri ona teslim ederler. Bu nedenle onlarla olan ilişkilerinizde çok dikkatli ve ihtiyatlı olun." dedi. Bu, kuşatma için birleşen cephenin Beni Kurayzalılardan şüphelenmesine neden oldu ve onlara şöyle bir mesaj gönderdiler: "Bu uzun kuşatmadan bıktık, artık karşılıklı bir çarpışma olsun. Bu nedenle her iki taraftan ortak bir saldırı yapalım." Beni Kurayzalılar da şu cevabı verdiler: "Bize ileri gelen önemli adamlarınızdan rehineler vermedikçe savaşa katılamayız." Kureyş ve Gatafan kabileleri Nuaym'ın söylediğinin doğru olduğuna kani oldular. Rehine göndermeyi reddettiler. Diğer taraftan Beni Kurayzalılar da Nuaym'ın kendilerine iyi bir tavsiyede bulunduğu inancına vardılar. Yani uygulanan strateji işe yaramış, düşmanı bölmüştü.Bu olay sırasında Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştu: "Savaşta hile caizdir."
Kuşatma 25 günden fazla sürdü. Mevsim kıştı. Yiyecek, içecek ve hayvan yemi stoku gün geçtikçe azalıyor ve taraflar arasındaki ayrılık kuşatıcıların moralleri üzerinde büyük bir baskı yaratıyordu. O sırada bir gece aniden gökgürültüsü ve şimşekle beraber bir rüzgar fırtınası çıktı. Soğuk ve karanlığa bir de bu eklenmişti. Rüzgâr çadırları yerinden söküyor ve düşmanı rahatsız ediyordu. Tabiatları icabı bu kadar şiddete dayanamazlardı. Bu nedenle henüz sabah olmadan savaş alanını terkedip evlerine döndüler. Müslümanlar sabahleyin uyandıklarında, savaş alanında bir tek düşman askerinin bile kalmadığını gördüler. Savaş alanını tamamen boş bulan Hz. peygamber (s.a) şöyle dedi: "Kureyş bundan sonra size hiçbir zaman saldıramayacak şimdi sıra sizde."
Bu, durumu çok doğru değerlendiren bir sözdü. Sadece Kureyşliler değil, diğer bütün düşman kabileler de İslâm'a karşı son saldırılarını yapmışlar ve başaramamışlardı. Artık Medine'yi işgal etmeyi düşünemezlerdi bile, şimdi saldırı sırası Müslümanlardaydı.
Beni Kurayza Gavzesi
Hz. Peygamber (s.a) Hendek'ten döndüğünde, öğlen vakti Cebrail (a.s) geldi ve Müslümanların silahlarını bırakmayıp Beni Kurayza sorununu da halletmelerini söyleyen ilahi emri getirdi. Bu emri alan Peygamber (s.a) şöyle dedi: "İtaatinde sabit olan hiçkimse Beni Kurayza topraklarına varıncaya dek ikindi namazını kılmasın." Bundan hemen sonra Hz. Peygamber (s.a) Hz. Ali (r.a) kumandasında küçük bir bölüğü öncü kol olarak Beni Kurayza'ya gönderdi. Öncü kol oraya ulaştığında, Yahudiler çatılara çıkıp Peygamber (s.a) ve Müslümanlar hakkında iyi sözler söylemeye başladılar, fakat yaptıkları hareketler onları ihanetlerinin kötü akibetinden kurtaramadı. Onlar, savaşın en kritik anında anlaşmaya ihanet etmişler, düşmanla işbirliği yapmışlar ve bütün Medinelileri tehlikeye atmışlardı. Beni Kurayzalılar Hz. Ali'yi (r.a) öncü birliği sandılar. Fakat Hz. Peygamber'le (s.a) birlikte bütün İslâm ordusu gelip etraflarını kuşatınca büyük bir dehşete kapıldılar. Bu kuşatmaya iki veya üç haftadan fazla dayanamadılar. En sonunda haklarında Evs'in lideri Sa'd ibn Muaz'ın (r.a) hüküm vermesi şartıyla teslim oldular. Hakim olarak Sa'd ibn Muaz 'ı (r.a) seçmişlerdi, çünkü İslâm-öncesi dönemde Evs ve Kurayza müttefikti ve bu eski bağların, daha önce Beni Kaynuka ve Beni Nadir Yahudilerinde olduğu gibi, kendilerinin Medine'yi terketmelerini sağlayacağını umuyorlardı. Evs kabilesi mensupları da Sa'd'ın (r.a) eski müttefikleri olan Kurayzalılara yumuşak davranmasını istiyorlardı. Fakat Hz. Sa'd (r.a) , daha önce Medine'den ayrılmalarına izin verilen Yahudi kabilelerinin, Medine çevresindeki diğer kabileleri nasıl savaşa teşvik ettiklerini ve nasıl Müslümanlara karşı on-oniki bin kişilik birleşik bir cephe oluşturduklarını görmüş ve bizzat yaşamıştı. Bu son Yahudi kabilesinin de, şehrin dışarıdan saldırıya maruz kaldığı ve bütün nüfusunun hayatının tehlikede olduğu kritik bir anda nasıl haince davrandığından haberdardı. Bu nedenle Beni Kurayza'nın bütün erkeklerinin öldürülmesi, kadın ve çocuklarının esir alınması ve mallarının Müslümanlar arasında dağıtılması hükmünü verdi. Ceza adil bir şekilde yerine getirildi. Müslümanlar, Yahudilerin evlerine girdiklerinde, bu hainlerin savaşa katılmak için yaklaşık 1500 kılıç, 300 zırh, 2000 mızrak ve 1500 kalkan toplamış olduklarını gördüler.
Eğer Müslümanlara Allah'ın yardımı ulaşmamış olsaydı, bütün bu silahlar, kâfirler Hendek'ten toplu bir saldırı yaptığı sırada Müslümanlara karşı arkadan kullanılmış olacaktı. Bu ortaya çıktığında, Hz. Sa'd'ın (r.a) bu insanlar hakkında verdiği kararın tamamen yerinde olduğu anlaşıldı.
Sosyal Düzenlemeler (Reformlar)
Uhud Savaşı ile Hendek Savaşı arasında geçen iki yıllık dönem, bir rahatsızlık ve karmaşa dönemiydi. Peygamber (s.a) ve ashabı rahat ve barış içinde bir gün bile geçirmemişlerdi. Buna rağmen bir bütün olarak reforma ve İslâm toplumunun yeniden inşasına hiç ara verilmeksizin devam edildi. İşte bu dönemde evlilik ve boşanma ile ilgili İslâm kuralları kondu, miras hukuku belirlendi, içki ve kumar yasaklandı, ekonomik ve sosyal hayatın diğer yönlerini kapsayan birçok kural ve düzenlemeler getirildi.
Bu hususta, düzeltilmesi gereken en önemli şey, evlat edinme olayı idi. Araplarda evlat edinilen çocuk gerçek bir oğul gibi kabul ediliyordu. Mirastan pay alıyor, evlat edinen anne onu gerçek bir oğul, kızı da onu öz kardeş gibi kabul ediyordu; evlat edinilen oğul,evlat edinen kişinin kızıyla veya ölümünden sonra onun dul karısıyla evlenemezdi. Evlatlık öldüğünde veya karısını boşadığında da aynı şey sözkonusuydu. Evlat edinen kişi, evlatlığının karısını gerçekten öz gelini imiş gibi kabul ediyordu. Bu gelenek, Bakara ve Nisa Surelerinde Allah tarafından ortaya konulan miras, nikah ve boşanma kuralları ile çatışma halindeydi. Bu gelenek aslında mirasta hiç hak sahibi olmayan bir kişiye mirastan hak veriyordu. Evlenmesi helâl olan kadın ve erkeğin evlenmelerini yasaklıyor ve herşeyin ötesinde İslâm Kanunlarının ortadan kaldırmaya çalıştığı ahlâksızlıkların yayılmasına yardım ediyordu. Çünkü ne kadar meşru ve kutsal kabul ederse etsin, hiçbir zaman evlatlık kız,evlatlık edinenin kızı gibi olmaz. Geleneksel meşruiyet ile izin verilen suni akrabalık ilişkileri serbestçe gerçek akrabalık ilişkileri ile karışırsa, bu ancak kötü sonuçlar doğurur. İşte bu nedenle İslâm'da boşanma ve nikâh hukuku, miras hukuku ve zinanın yasaklanmasını gerektiren hukuk kuralı, evlatlığı gerçek öz oğul gibi kabul etme gelenek ve fikrinin tamamen silinmesini gerektirmiştir.
Fakat böyle bir fikir sadece sözle: "Evlatlık, öz oğul gibi değildir" demekle zihinlerden silinemez. Yüzyılların getirdiği önyargı ve batıl inançlar sadece sözle değiştirilemez. İnsanlar bu ilişkilerin gerçek akrabalık ilişkisi olmadığını kabul etseler bile, evlatlık oğul ile evlat edinen annenin, evlatlık ile üvey kardeşinin, baba ile evlatlık kızın ve evlat edinen kişi ile evlatlığının karısının evlenmelerine hâlâ çirkin ve uygunsuz bakabilirler.
Bunun yanısıra hâlâ ilişkiler arasında bir karışıklık olmaya devam edebilir. Bu nedenle bu geleneğin bir uygulama ile ve Peygamber'in (s.a) bizzat kendisi tarafından kaldırılması zorunluydu. Çünkü hiçbir Müslüman; Peygamber'in (s.a) bizzat ve Allah'ın emri ile yaptığı bir şeyi çirkin ve iğrenç bulamazdı. Bu nedenle, Hendek Savaşı'ndan bir müddet önce, Hz. Peygamber (s.a) Beni Kurayza kuşatması sırasında bu emri yerine getirdi. (Emir ile uygulama arasında belirli bir zaman geçmesinin sebebi, henüz Zeyneb'in iddetinin dolmaması ve Peygamber'in (s.a) o sırada savaş hazırlıklarıyla meşgul olması olabilir.)
Hz. Zeyneb'in Evliliği Üzerine Çıkan Söylentiler
Evlilik gerçekleşir gerçekleşmez, Hz. Peygamber (s.a.) aleyhine bir yığın söylentiler yayılmaya başladı. Müşrikler, Yahudiler ve münafıkların hepsi onun ardı ardına kazandığı başarıları kıskanıyorlardı. Uhud'dan sonraki iki yıl içinde, Hendek Savaşı'nda ve Kurayza meselesinde aşağılanıp yenik düşmeleri onları çok sarsmıştı. Savaş alanında onu yenme ümitlerini de yitirmişlerdi. Bu nedenle bu evlilik meselesini Allah tarafından gönderilmiş bir fırsat bildiler ve bu olayın, onun asıl güç ve kudretini oluşturan ahlakî üstünlüğüne bir son vereceğini düşündüler. Bu nedenle Hz. Peygamber'in (s.a) -Allah korusun- gelinine aşık olduğu, oğlunun da bunu öğrenince karısını boşadığı ve onun da gelini ile evlendiği şeklinde hikayeler uydurdular. Fakat bu söylenti çok saçmaydı. Hz. Zeyneb, Peygamber'in (s.a) halasının kızıydı. Ve onu çocukluğundan beri tanıyordu. Bu nedenle onu bir kez görüp aşık olması sözkonusu olamaz. Bunun yanısıra onun Zeyd'le evlenmesine, Zeyneb'in ailesinin karşı çıkmasına rağmen bizzat kendisi önayak olmuştu. Ailesi Kureyşin soylu bir ailesine mensup olan kızlarını, azat edilmiş bir köleye vermek istememişlerdi. Hz. Zeyneb de bu evlilik teklifinden hoşnut olmamıştı. Fakat herkes kendisini Hz. Peygamber'in (s.a.) emrine uymak zorunda hissediyordu. Evlilik gerçekleştirildi ve bununla Arabistan'da İslâm'ın azatlı bir köleyi Kureyşli bir soylunun statüsüne çıkardığını gösteren bir örnek ortaya konmuş oldu. Eğer Hz. Peygamber (s.a) , Hz. Zeyneb'i (r.a) istemiş olsaydı, onu Zeyd'le (r.a) evlendirmez, kendisi onu nikahlayabilirdi. Fakat bütün bunları öyle abartıp yaydılar ki, bazı Müslümanlar bile bu uydurma haberlere inanmaya başladılar.
Tesettürle İlgili İlk Emirler
İslâm düşmanları tarafından uydurulan dedikodu ve söylentilerin, Müslümanlar arasında da sohbet konusu teşkil etmesi, toplumdaki şehvet unsurunun her tür sınırı aştığını gösteren apaçık bir işarettir. Eğer bu illet bulunmasaydı, insanlar, Hz. Peygamber (s.a) gibi temiz ve ahlâklı bir kişiyle ilgili böyle saçma ve iğrenç hikayelere önem atfetmezlerdi. Bu olay, İslâm toplumunda Hicap veya tesettürle ilgili düzenleyici emirlerin verildiği zamanı belirlemektedir. Bu sosyal düzenlemelere ilk önce bu surede bir giriş yapılmış, bir yıl sonra Hz. Aişe'ye (r.a) iftira atılması olayı üzerine nazil olan Nur Suresi'nde bu emirler tamamlanmıştır. (Daha fazla izah için bkz. Nur, Giriş bölümü)
Hz. Peygamber'in (s.a) Aile Hayatı ile İlgili Meseleler
Bu dönemde çözümlenmesi gereken iki sorun daha vardı. Gerçi bunlar Peygamber'in (s.a) sadece kendi aile hayatını ilgilendiren sorunlardı, fakat Allah'ın Dinini yüceltmek uğrunda çaba sarfeden ve gece gündüz bu büyük görevle meşgul olan bu büyük şahsın zihinsel ve ailevî huzuru için bu sorunların çözümlenmesi şarttı.
Birinci sorun, Peygamber'in (s.a) , o sıralarda ekonomik sıkıntılar içinde olmasıydı. İlk dört yıl boyunca Hz. Peygamber'in (s.a) hiçbir gelir kaynağı yoktu. H.4. yılda Beni Nadir kabilesinin sürgün edilmesinden sonra, onların topraklarından bir kısmı, Allah'ın emri ile Hz. Peygamber'in (s.a) kullanımına ayrıldı, fakat bu da onun ailevî gereksinimleri için yeterli değildi. Diğer taraftan peygamberlik görevi o kadar ağırdı ki, bedeninin, zihninin ve kalbinin tüm enerjisi ile zamanının tümünü harcamasını gerektiriyordu. Hayatını kazanacak zaman ve enerjisi kalmıyordu. Ekonomik zorluklar nedeniyle eşlerinin kendisini huzursuz ettikleri böyle durumlarda Hz. Peygamber (s.a) kuşkusuz kendisini iki yönden sıkışmış hissediyordu.
Diğer sorun ise şuydu: Hz. Peygamber (s.a) Zeyneb'le (r.a) evlenmeden önce dört hanımı daha vardı; Hz. Sevde, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü Seleme, Hz. Zeyneb beşinci hanımı oluyordu. Bunun üzerine İslâm düşmanları, başkalarının aynı anda dörtten fazla kadınla evli olamazken Peygamber'in (s.a.) nasıl olup da beşinci bir kadınla evlendiği şeklinde karşı çıkmaya, Müslümanlardan bazıları da şüphe duymaya başladılar.
Anafikir ve konular
Bunlar Ahzab Suresi nazil olduğu dönemde Hz. Peygamber'i (s.a.) ve Müslümanları meşgul eden sorunlardı ve bu sorunlara verilen cevaplar surenin ana fikrini teşkil etmektedir.
Anafikir ve arka-plan dikkatle okunduğunda surenin bir konuyu ele alan bir tek bölümden oluşmadığı, bilakis, dönemin önemli olaylarıyla bağlantılı olarak birbiri arkasına indirilen emir ve konulardan oluştuğu ve daha sonra bu konuların surede bir araya getirildiği anlaşılır. Birbirini takip eden bölümlerin her biri diğerinden farklıdır:
1) 1-8 ayetler Hendek Savaşı'ndan önce indirilmiş olmalıdır. Bu ayetler, arka-plan da gözönünde bulundurularak okunduğunda, bunlar nazil olmadan önce Hz. Zeyd'in (r.a.) Zeyneb'i boşamış olduğu anlaşılır. Hz. Peygamber (s.a.) evlatlık ile ilgili cahiliye inanç, gelenek ve önyargılarının ortadan kaldırılması gerektiğini hissediyordu ve kendisi bizzat bir önlem almazsa, insanların evlatlık ilişkileri ile ilgili sadece duygusal temellere dayanan hassas ve ince hislerinin ortadan kaldırılamayacağını da hissediyordu. Fakat aynı zamanda, Hz. Zeyd'in boşadığı karısı ile evlendiğinde, İslâm'a karşı bir propaganda fırsatı arayan münafıklar, müşrikler ve Yahudilerin fitne çıkaracağından endişe duyarak bu konuda tereddüt ediyordu. 1-8 ayetlerin müzul sebebi işte bu olaydı.
2) 9-27. ayetlerde Hendek Savaşı ve Beni Kurayza Gazvesi ile ilgili bir değerlendirme yer almaktadır. Bu da, bu ayetlerin bu olaylardan sonra nazil olduğunu göstermektedir.
3) 28-35. ayetlerde ele alınan konu iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Allah, zor koşullardan sabırsızlığa düşen Peygamber'in (s.a.) hanımlarına dikkat çekerek şöyle demektedir. "Bu dünya hayatı ve nimetleri ile, Allah ve Rasûlü ve ahiret arasında seçiminizi yapın. Eğer birincisini seçerseniz, açıkça söyleyin; bir gün bile zorluk içinde bırakılmayacaksınız, güzellikle salıverileceksiniz.
Eğer ikincisini seçerseniz, Allah ve Rasûlü ile birlikte olmalı ve sabırla göğüs germelisiniz. İkinci bölümde, kafaları İslâmi görüş açısı ile şekillenen kişilerin zorunluluğunu hissetmeye başladıkları sosyal reformlarla ilgili ilk adımlar atılmaktadır. Bu hususta reform Peygamber'in (s.a.) kendi evinden başlamış ve onun hanımlarına islam öncesi zamanlardaki gibi davranıp hareket etmekten sakınmaları, vakarla evlerinde oturmaları ve diğer erkeklerle konuşurken dikkatli olmaları emredilmiştir.
4) 36-48. ayetler Hz. Peygamber'in (s.a.) Hz. Zeyneb'le (r.a.) evlenişi ile ilgilidir. Bu bölümde İslâm düşmanlarının bu evliliğe itirazlarına cevap verilmekte, Müslümanların zihninde beliren şüpheler ortadan kaldırılmakta, Müslümanlara Hz. Peygamber'in (s.a.) kanun ve statüsünün ne olduğu öğretilmekte ve Hz. Peygamber'e de (s.a.) kâfir ve münafıkların yaptığı karşı propagandaya sabretmesi söylenerek teselli verilmektedir.
5) 49. ayetle, boşanma (talak) hukukunun bir hükmü ortaya konulmaktadır. Bu ayet, büyük bir ihtimalle aynı olaylarla ilgili bir mesele üzerine indirilmiş tek bir ayettir.
6) 50-52. ayetler de, Peygamber'in (s.a.) evlilikle ilgili Müslümanlara uygulanan sınırlamalardan müstesna olduğunu işaret eden ve sadece Peygamber'in (s.a.) evliliğini kapsayan özel bir hüküm yer almaktadır.
7) 53-55. ayetlerde sosyal reformla ilgili ikinci adım atılmaktadır. Bu adım şu emirlerden oluşur; diğer erkeklerin, Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarının evlerini ziyaretinin sınırlanması; ziyaret ve davetlerde İslâmî adabı muaşeret kurallarının konulması, Peygamber'in (s.a.) hanımlarını evlerinde sadece yakın akrabalarının ziyaret edebilmesi; diğer erkeklerle perde arkasından konuşmaları, Peygamber'in (s.a) ölümünden sonra onlarla kimsenin evlenememesi.
8. 56-57. ayetlerde Hz. Peygamber'in (s.a) evliliği ve aile hayatı konusundaki eleştirilerin kesilmesi ile ilgili bir uyarı yer almakta ve Müslümanlara, İslâm düşmanları gibi sürekli kusur aramayı bırakıp Peygamberleri için Allah'tan rahmet ve salat dilemeleri emredilmektedir. Ayrıca onlara, değil Peygamber'in şahsiyeti ile ilgili, birbirleri arasında bile asılsız ve yanlış suçlamalardan kaçınmaları emredilmektedir.
9) 59. ayette sosyal reform ile ilgili üçüncü adım atılmaktadır. Bütün Müslüman kadınlara, evlerinden zaruri bir ihtiyaç için çıktıklarında dış kıyafetlerini örtmeleri ve yüzlerini de örtmeleri emredilmektedir.
Bundan sonra surenin sonuna dek, münafıklar ve diğer anlayışsız kimseler, o dönemde İslâm'a ve Müslümanlara karşı yaptıkları kötü propaganda nedeniyle azarlanmaktadırlar.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
33
Gruplar · Medine
الأحزاب
73
Sure Adı Açıklaması
Sure el-Ahzab adını 20. ayetten alır. "Ahzâb", "hizb"in çoğuludur. Topluluk, gurup, bölük, parti gibi manalara gelir. Bu sûrede, müslümanlara karşı savaşmak üzere birleşen Arap kabilelerinden bahsedildiği için, bu isim verilmiştir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Sure üç önemli olayı ele alır: H.5. yılın, Şevval ayında meydana gelen Hendek Savaşı (Ahzab: Hizipler) ; H.5 yılının Zil-Kade ayında yapılan Beni Kurayza gazvesi ve yine H.5. yılının Zil-Kade ayında meydana gelen Peygamberimizin (s.a) Zeynep ile evlenmesi olayı. Bu tarihi olaylar, bu surenin nüzul tarihini bildirmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arka-plan: Hz. Peygamber'in (s.a) tayin ettiği okçuların hatası yüzünden İslâm ordusunun Uhud'daki geri çekilişi (H.3) , Arap putperestlerin, Yahudilerin ve münafıkların moralini o denli yükseltmişti ki, en sonunda İslam'ı ve Müslümanları tamamen ortadan kaldıracakları ümidine kapılmaya başladılar. Onların bu moral yüksekliği, Uhud'dan bir yıl sonra meydana gelen olaylardan da anlaşılabilir. Henüz iki ay geçmişti ki, Necd'den Beni Esad kabilesi Medine üzerine sefer hazırlıklarına başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) , onlar üzerine Ebu Seleme kumandasında küçük bir ordu göndermek zorunda kaldı. H.4. yılın sefer ayında Adel ve Kâre kabilelerinden bazı adamlar, Peygamber'den (s.a) kendilerine İslâm'ı öğretecek kimseler göndermesini istediler. Bu amaçla sahabeden altı kişi onlarla birlikte gönderildi. Fakat Raci'ye (Râbiğ ve Cidde arasında bir yer) ulaştıklarında Hudayl'ı onların üzerine gönderdiler. O da sahabeden dördünü şehit etti, diğer ikisini de (Hz. Hubeyb bin 'Adiy ve Hz. Zeyd bin ed-Desihne) Mekke'ye götürüp düşmana sattı.
Yine Safer ayı içinde Beni Amir'den bir kabile reisinin isteği üzerine Hz. Peygamber (s.a) Ensarın gençlerinden oluşan 40 kişilik (bazılarına göre 70) bir tebliğci grubu da Necd'e gönderdi. Fakat onlar da kandırılmışlardı. Beni Süleym kabilesinin Useyye, Ri'l ve Zekvân kollarından bir grup adam onları Bi'r Mauna'da aniden sarıp şehit ettiler. O sırada Medine'deki Yahudi kabilesi Beni Nadir cesaret alarak anlaşmalara ihanet etmeye devam ediyordu. O denli ki, H.4. yılın Rabi'ul- Evvel ayında Peygamber'e (s.a) bizzat bir suikast girişiminde bulundular. H.4. yılın Cemaziyel-Evvel ayında Beni Gatafan kabilelerinden Beni Sa'lebe ve Beni Muharib, Medine'ye saldırı hazırlıklarına giriştiler ve Hz. Peygamber (s.a) onları cezalandırmaya gitmek zorunda kaldı. Yani, Uhud'daki yenilgiden sonra Müslümanlar, yedi veya sekiz ay boyunca sürekli geri tepen bir durum içinde yaşadılar. Bununla birlikte Hz. Peygamber'in (s.a) hikmeti ve kararlılığı ve sahabenin büyüklerinin fedakârlık ruhu, bu ters şartları kısa bir süre içinde değiştirdi. Arapların uyguladığı ekonomik boykot, Medinelilerin hayatını zorlaştırıyordu. Medine çevresindeki bütün müşrik kabileler isyan ediyorlardı. Medine içinde de Yahudiler ve münafıklar fitne çıkarıyorlardı. Fakat bir avuç samimi Müslümanın, Hz. Peygamber'in (s.a) önderliğinde ardı ardına aldığı önlemler, Arabistan'da İslâm'ın gücünü tekrar eski haline getirmekle kalmadı, aynı zamanda bu gücü artırdı.
Hendek Savaş'ından Hemen Önceki Gazveler
Böyle bir girişim Uhud Savaş'ından hemen sonra yeralmıştı. Savaşın hemen ertesi günü, Müslümanların büyük çoğunluğunun yaralandığı, hemen hemen her evin bir şehid vermesi nedeniyle üzüntü içinde bulunduğu ve Hz. Peygamber'in (s.a) hem yaralı, hem de amcasının şehadeti nedeniyle üzgün olduğu sırada, Peygamber (s.a) , samimi İslâm erlerini, putperestlerin Medine'ye geri dönüp saldırmamaları için takibe çağırdı. Hz. Peygamber'in (s.a) bu tahmini tamamen doğruydu. O, Kureyşlilerin kazandıkları zaferin avantajını kullanmadan geri çekilmiş olmalarına rağmen, konakladıklarında bu akılsızlıklarından pişman olacaklarını ve yolculuk sırasında meseleyi soğukkanlılıkla ele alıp tekrar Medine'ye saldıracaklarını biliyordu. Bunun üzerine Kureyş ordusunun peşinden gitmeye karar verdi ve hemen Müslümanlardan 630 kişi gönüllü olarak ona katıldılar. Mekke yolu üzerindeki Hamra- El-Esed'e varıp orada üç gün boyunca konakladıklarında Hz. Peygamber (s.a) dost bir gayri- müslimden Ebu Süfyan'ın 2978 kişilik bir ordu ile Medine'ye 36 mil uzaklıkta olan Ravha'da kaldığını öğrendi.
Kureyş ordusu yaptığı hatadan pişman olmuştu ve Medine'ye tekrar saldırı planları yapıyordu. Fakat Peygamber'in (s.a) bir ordu ile peşlerinden geldiğini duyduklarında cesaretlerini yitirdiler ve bu planlarından vazgeçtiler. Bu hareketle sadece Kureyşliler safdışı bırakılmakla kalmamış, aynı zamanda Medine çevresinde yaşayan diğer düşmanlar da, Müslümanların, kararlı, bilgili ve tecrübeli bir şahıs tarafından yönetildiğinin ve Müslümanların onun emriyle her an onların güvenliklerini sarsmaya hazır olduklarının farkına varmışlardı. (Ayrıntılar için bkz. Ali İmran Suresi giriş bölümü ve an: 122)
Daha sonra Beni Esed, Medine'ye sefer hazırlıklarına girişir girişmez, Hz. Peygamber'in (s.a) gizli ajanları hemen onların bu niyeti hakkında ona bilgi ulaştırdılar. Böylece Beni Esed henüz Medine'ye saldıracak gücü toplayamadan Hz. Peygamber (s.a) , onları bastırmak üzere Ebu Seleme (Hz. Seleme'nin ilk hocası) kumandasında 150 kişilik bir ordu gönderdi. Müslüman ordusu, Beni Esed'i ansızın bastırdı. Beni Esed bu şaşkınlıkla tüm mallarını Müslümanların eline geçecek şekilde geride bırakarak kaçtı.
Bundan sonra sıra Beni Nadir kabilesine gelmişti. Onların Peygamber'e (s.a) suikast düzenledikleri ve bu sırrın ortaya çıktığı gün, Hz. Peygamber (s.a) onlara on gün içinde Medine'yi terk etmelerini söyledi ve bu sürenin sonunda hâlâ gitmeyenlerin öldürüleceğini bildirdi.Münafıkların lideri Abdullah bin Ubeyy onlara bu teklifi kabul etmemelerini ve Medine'den ayrılmamalarını söyledi. Hatta onlara 2000 kişi ile yardım edeceğine dair söz verdi ve Necd'den Beni Gatafan'ın da yardımlarına geleceğini temin etti. Bunun üzerine Beni Nadir, Hz. Peygamber'e (s.a) ne yaparsa yapsın Medine'den çıkmayacaklarına dair haber gönderdi.
On günlük süre sona erer ermez, Hz. Peygamber (s.a) Beni Nadir'i kuşatma altına aldı, fakat hiçkimse onları kurtarmaya gelmedi. En sonunda Beni Nadir'liler, üç kişiye bir deve olmak üzere istedikleri kadar mal yükleyip, diğer mallarını geride bırakmak ve böylece Medine'den ayrılmak şartıyla teslim oldular.
Böylece Beni Nadir'in bütün evleri, bahçeleri ve diğer malları Müslümanların eline geçti ve bu hain kabile Hayber, Vad il-Kur'a ve Suriye'ye dağılarak yerleşti.
Daha sonra Peygamber (s.a) dikkatini, Medine'ye bir saldırı hazırlığı içinde olan Beni Gatafan'a çevirdi. 400 Müslümanı yanına alıp onlara Zat-ür-Rika'da baskın yaptı. Gatafanlılar o denli şaşırmışlardı ki hiç savaşmaksızın evlerini bıraktılar ve dağlara sığındılar.
Bundan sonra, H.4. yılın Şaban ayında Hz. Peygamber (s.a) , Ebu Süfyan'la savaşmak üzere Bedir'e gitti. Uhud Savaşı'nın sonunda Ebu Süfyan Müslümanlara ve Hz. Peygamber'e (s.a) şöyle meydan okumuştu: "Sizinle bir yıl sonra tekrar Bedir'de karşılaşalım. " Cevap olarak Peygamber (s.a) sahabeden birine şöyle söylemesini emretmişti: "Tamam, bu teklifinizi kabul ediyoruz." Bu nedenle kararlaştırılan vakitte Peygamber (s.a) 1500 kişilik Müslüman ordusuyla Bedir'e gitti. Diğer taraftan Ebu Süfyan 2000 kişilik bir orduyla Mekke'den yola çıktı. Fakat Merr'ez-Zehran'dan (şimdiki Vad-i Fatıma) öteye ilerleme cesaretini gösteremedi. Hz. Peygamber (s.a) sekiz gün boyunca Bedir'de Ebu Süfyan'ın ordusunu bekledi. Bu sırada Müslümanlar bir ticaret kervanı ile çok kârlı alışverişler yaptılar.Bu olay, Uhud'da kaybedilen güçlülük imajını Müslümanlara tekrar kazandırdı. Aynı zamanda bütün Arabistan'ın, Kureyş'in artık tek başına Hz. Muhammad'i (s.a) durdurmaya güç yetiremeyeceğini farketmesini sağladı. (Ayrıca bkz. Al-i İmran an: 124)
Müslümanların bu güçlü itibarı başka bir olayla daha da desteklenmiş oldu. Dumat'ül-Cendel (Şimdiki Yauf) , Suriye-Arabistan sınırında önemli bir merkezdi. Güneyde Irak ile Kuzeyde Suriye ve Mısır arasında ticaret yapan Arap kervanları, oradan geçtiklerinde yerliler tarafından soyulup yağmalanıyorlardı. H.5. yılın Rebi-ül-Evvel ayında, Hz Peygamber 1000 kişilik bir ordu ile bizzat onları cezalandırmaya gitti. Dumet-ül-Cendeliler ona karşı çıkıp savaşma cesareti gösteremediler ve orayı terkedip kaçtılar. Bu, bütün Kuzey Arabistan'ın, İslâm'ın gücünden korkmaya başlamasına neden oldu ve kabileler Medine'de doğan bu büyük gücün dehşet verici olduğunu ve artık bir veya iki kabile tarafından durdurulamayacağını farkettiler.
Hendek Savaşı
Hendek Savaşı meydana geldiğinde şartlar böyleydi. Aslında bu savaş, Medine'de doğan yeni gücü ortadan kaldırmak isteyen birçok Arap kabilesinin ortak bir saldırısıydı. Savaş, Medine'den çıkarıldıktan sonra Hayber'e yerleşen Beni Nadir Yahudileri tarafından teşvik edilmiştir. Beni Nadir Yahudileri Kureyş, Gatafan, Hudayl ve daha birçok kabileyi dolaşarak onlara tüm güçlerini birleştirip hep birden Medine'ye saldırmayı teklif etmişlerdi. Böylece H.5. yılın Şevval ayında, Arap kabilelerinden oluşan büyük bir ordu, Medine üzerine yürüdü.Kuzeyden, Medine'den sürüldükten sonra Hayber ve Va'dil-Kura'ya yerleşen Beni Nadir ve Beni Kaynuka Yahudileri geliyordu. Doğudan Gatafan kabileleri -Beni Süleym, Fezare, Mürre, Aşca, Sa'd, Esed, vs- Güneyden ise müttefikleri ile birlikte Kureyşliler geliordu.
Hz. Peygamber döneminde Arap kabileleri
Hendek Savaşı
Eğer bu ani bir saldırı olsa sonu felaket olabilirdi. Fakat Hz. Peygamber (s.a) Medine'de bundan habersiz değildi. Onun her kabilede düşmanın hareketlerini hemen kendisine haber veren adamları ve İslâmî hareketin sempatizanları vardı. Düşman şehre ulaşmadan önce Müslümanlar altı gün içinde Medine'nin kuzey-batısına bir hendek kazmışlar ve Sel Dağı'nı arkalarına alarak hendeği 3000 kişilik bir ordu ile korumaya hazır hale gelmişlerdi. Medine'nin güneyinde birçok bahçeler vardı (bugün de hâlâ vardır.) ve o taraftan saldırı olamazdı. Doğuda ise büyük bir ordunun geçmesini imkansız kılan kayalıklar vardı. Güney-batı tarafı için de aynı şey söz konusuydu. Bu nedenle sadece Uhud'un doğu ve batısından saldırı yapılabilirdi ve Hz Peygamber (s.a) buraları da bir hendek kazdırarak emniyete almıştı. Kafirler Medine'nin dışında bir hendekle karşılaşacaklarından habersizdiler. Böyle bir savunma stratejisi Araplara yabancıydı. Bu nedenle hazırlanmadıkları halde kış mevsiminde uzun bir kuşatmaya katlanmak zorundaydılar.
Bundan sonra kâfirlere sadece bir seçenek kalıyordu:Şehrin güney doğusunda oturan Yahudi kabilesi Beni Kurayza'yı ihanet ve isyana teşvik etmek. Müslümanlar, Yahudilerle şehre bir saldırı olduğunda onu birlikte savunacaklarına dair bir anlaşma yaptıkları için o tarafta hiçbir önlem almamışlar, hatta ailelerini güney-doğudaki korunmalı evlere yerleştirmişlerdi. Saldırganlar İslam savunmasındaki bu zayıflığın farkına vardılar. Beni Nadir'in lideri Huyay bin Ahtab'ı anlaşmayı bozup savaşa katılmaları için Beni Kurayza ile konuşmaya gönderdiler. Başlangıçta Beni Kurayzalılar bu teklifi kabul etmediler ve anlaşmaya tamamen sadık kalıp hiçbir şekilde ona ihanet etmeyen Muhammad''le (s.a) anlaşma halinde olduklarını söylediler. Fakat İbn Ahtab onlara: "Bakın, ona karşı bütün Arabistan'ın gücünü birleştirdim. Bu ona bir son vermek için mükemmel bir fırsat. Eğer bu fırsatı kaçırırsanız bir daha böylesi elinize geçmez." deyince İslâm düşmanı, Yahudi kafası bütün ahlâkî sorumlulukları unuttu ve Beni Kurayzalılar anlaşmayı bozmaya ikna oldular.
Hz. Peygamber (s.a) bununla ilgili haberleri aldı. Bunun üzerine Ensar'ın ileri gelenlerinden Sa'd ibn Ubade, Sa'd ibn Muaz, Abdullah bin Revaha ve Havvat bin Cübeyr'i gerçeği araştırmak üzere gönderdi. Onlara eğer Beni Kurayza'nın hâlâ anlaşmaya bağlı olduğunu tespit ederlerse, gelip gerçeği bütün İslâm ordusu önünde açıkça söylemelerini, yok eğer onların anlaşmaya ihanet ettiklerini tespit ederlerse, Müslümanların moralinin bozulmaması için gerçeği sadece kendisine söylemelerini emretti. Oraya vardıklarında sahabîler Beni Kurayzalıları ihanete dalmış buldular. Onlar sahabîlere açıkça şöyle dediler: "Bizimle Muhammed arasında ne anlaşma, ne de bir sözleşme vardı." Bunun üzerine sahabîler Peygamber'in (s.a) yanına döndüler ve "Adel ve Kare" dediler. Yani "Kurayzalılar, Adel ve Kare'nin Reci'de İslâm tebliğcilerine yaptıklarını yaptılar." dediler.
Bu haber Müslümanlar arsında yayıldı ve büyük bir dehşete neden oldu, çünkü her taraftan sarılmışlardı ve şehirleri hiçbir savunma önlemi almadıkları, hatta ailelerini korunmak üzere gönderdikleri taraftan tehdit ediliyordu. Bu münafıkların cesaretini ve faaliyetini artırdı ve Müslümanların moralini yıkmak için psikolojik saldırıya geçtiler. Birisi şöyle diyordu: "Ne garip ! Bize Sezar'ın ve Kisra'nın topraklarını ele geçireceğimiz söyleniyor, oysa burada hiç birimiz kaçıp kendini kurtaracak halde bile değil." Başka birisi de Hendek'teki görev yerini bırakıp tehlikede olan kendi evini savunmaya gitmek için izin istiyordu. Bir başkası da gizlice şöyle bir propaganda yapıyordu: "Saldırganlarla meselenizi kendiniz halledin ve Muhammed'i onlara teslim edin." Bu, kalbinde ufak bir parça da olsa nifak taşıyan herkesin kendini eleverdiği çok kritik bir andı. Sadece hakikî ve samimi Müslümanlar bağlılık ve fedakârlıklarında sebat edip dayandılar.
Bu kritik anda Hz. Peygamber (s.a) Beni Gatafan ile barış görüşmeleri yaptı ve savaştan çekilmelerine karşılık onlara Medine hurma hasadının üçte birini kabul ettirmeye çalıştı. Fakat Ensarın ileri gelenlerinden Sa'd bin Ubade ve Sa'd bin Muaz'a barış şartları ile ilgili fikirlerini sorduğunda onlar şöyle dediler: "Ey Allah'ın Rasulü ! Bu senin fikrin mi, yoksa Allah'ın emri mi? Yoksa bu teklifi sadece bizi düşmandan korumak için mi yapıyorsunuz?" Hz. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: "Bunu sadece sizi kurtarmak için teklif ediyorum. Bütün Arabistan'ın size karşı ortak bir cephe oluşturduğunu görüyorum. Bu nedenle düşmanı bölmek istiyorum." Bunu üzerine iki sahabe şöyle dediler: "Efendimiz, eğer bunu bizim için yapıyorsanız, hemen unutun. Bu kabilelere, müşrik olduğumuz dönemlerde haraç vererek boyun eğmedik. Şimdi Allah ve Rasulüne iman ile şereflendiğimiz halde, bu rezilliğe boyun mu eğeceğiz ? Allah aramızda hüküm verinceye dek kılıç aramızda hakem olacaktır." Bu sözlerin ardından henüz imzalanmamış olan anlaşma metnini yırttılar.
O sırada Gatafan kabilesinin Asça koluna mensup olan Nuaym bin Mesud Müslüman olmuş, Hz. Peygamber'in (s.a) huzuruna gelip şöyle demişti: "Benim Müslüman olduğumu henüz kimse bilmiyor. Sana dilediğin şekilde hizmette bulunabilirim." Buna karşılık Peygamber (s.a) : "Git ve düşman arasına ayrılık tohumları saç." dedi. Bunun üzerine Nuaym dost olduğu Kurayzalılara gitti ve şöyle dedi: "Kureyşliler ve Gatafanlılar kuşatmadan sıkılabilir ve bırakıp gidebilirler ve hiçbir kayıpları olmaz, oysa siz burada Müslümanlarla birlikte yaşamak zorundasınız. Eğer böyle olursa, durumunuzun nasıl olacağını bir düşünün. Dışarıdan kuşatanlar size bazı önemli şahısları rehin vermedikçe düşmanla işbirliği yapmamanızı tavsiye ederim." Bu, Beni Kurayzalılar üzerinde istenen etkiyi yaptı ve kuşatma için birleşmiş olan kabilelerden rehine istemeye karar verdiler. Nuaym daha sonra Kureyş ve Gatafan liderlerine gidip: "Beni Kurayzalılar, gevşek ve kararsız görünüyorlar. Belki de sizden bazı rehineler isterler ve Muhammed'le (s.a) aralarını düzeltmek için bu rehineleri ona teslim ederler. Bu nedenle onlarla olan ilişkilerinizde çok dikkatli ve ihtiyatlı olun." dedi. Bu, kuşatma için birleşen cephenin Beni Kurayzalılardan şüphelenmesine neden oldu ve onlara şöyle bir mesaj gönderdiler: "Bu uzun kuşatmadan bıktık, artık karşılıklı bir çarpışma olsun. Bu nedenle her iki taraftan ortak bir saldırı yapalım." Beni Kurayzalılar da şu cevabı verdiler: "Bize ileri gelen önemli adamlarınızdan rehineler vermedikçe savaşa katılamayız." Kureyş ve Gatafan kabileleri Nuaym'ın söylediğinin doğru olduğuna kani oldular. Rehine göndermeyi reddettiler. Diğer taraftan Beni Kurayzalılar da Nuaym'ın kendilerine iyi bir tavsiyede bulunduğu inancına vardılar. Yani uygulanan strateji işe yaramış, düşmanı bölmüştü.Bu olay sırasında Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştu: "Savaşta hile caizdir."
Kuşatma 25 günden fazla sürdü. Mevsim kıştı. Yiyecek, içecek ve hayvan yemi stoku gün geçtikçe azalıyor ve taraflar arasındaki ayrılık kuşatıcıların moralleri üzerinde büyük bir baskı yaratıyordu. O sırada bir gece aniden gökgürültüsü ve şimşekle beraber bir rüzgar fırtınası çıktı. Soğuk ve karanlığa bir de bu eklenmişti. Rüzgâr çadırları yerinden söküyor ve düşmanı rahatsız ediyordu. Tabiatları icabı bu kadar şiddete dayanamazlardı. Bu nedenle henüz sabah olmadan savaş alanını terkedip evlerine döndüler. Müslümanlar sabahleyin uyandıklarında, savaş alanında bir tek düşman askerinin bile kalmadığını gördüler. Savaş alanını tamamen boş bulan Hz. peygamber (s.a) şöyle dedi: "Kureyş bundan sonra size hiçbir zaman saldıramayacak şimdi sıra sizde."
Bu, durumu çok doğru değerlendiren bir sözdü. Sadece Kureyşliler değil, diğer bütün düşman kabileler de İslâm'a karşı son saldırılarını yapmışlar ve başaramamışlardı. Artık Medine'yi işgal etmeyi düşünemezlerdi bile, şimdi saldırı sırası Müslümanlardaydı.
Beni Kurayza Gavzesi
Hz. Peygamber (s.a) Hendek'ten döndüğünde, öğlen vakti Cebrail (a.s) geldi ve Müslümanların silahlarını bırakmayıp Beni Kurayza sorununu da halletmelerini söyleyen ilahi emri getirdi. Bu emri alan Peygamber (s.a) şöyle dedi: "İtaatinde sabit olan hiçkimse Beni Kurayza topraklarına varıncaya dek ikindi namazını kılmasın." Bundan hemen sonra Hz. Peygamber (s.a) Hz. Ali (r.a) kumandasında küçük bir bölüğü öncü kol olarak Beni Kurayza'ya gönderdi. Öncü kol oraya ulaştığında, Yahudiler çatılara çıkıp Peygamber (s.a) ve Müslümanlar hakkında iyi sözler söylemeye başladılar, fakat yaptıkları hareketler onları ihanetlerinin kötü akibetinden kurtaramadı. Onlar, savaşın en kritik anında anlaşmaya ihanet etmişler, düşmanla işbirliği yapmışlar ve bütün Medinelileri tehlikeye atmışlardı. Beni Kurayzalılar Hz. Ali'yi (r.a) öncü birliği sandılar. Fakat Hz. Peygamber'le (s.a) birlikte bütün İslâm ordusu gelip etraflarını kuşatınca büyük bir dehşete kapıldılar. Bu kuşatmaya iki veya üç haftadan fazla dayanamadılar. En sonunda haklarında Evs'in lideri Sa'd ibn Muaz'ın (r.a) hüküm vermesi şartıyla teslim oldular. Hakim olarak Sa'd ibn Muaz 'ı (r.a) seçmişlerdi, çünkü İslâm-öncesi dönemde Evs ve Kurayza müttefikti ve bu eski bağların, daha önce Beni Kaynuka ve Beni Nadir Yahudilerinde olduğu gibi, kendilerinin Medine'yi terketmelerini sağlayacağını umuyorlardı. Evs kabilesi mensupları da Sa'd'ın (r.a) eski müttefikleri olan Kurayzalılara yumuşak davranmasını istiyorlardı. Fakat Hz. Sa'd (r.a) , daha önce Medine'den ayrılmalarına izin verilen Yahudi kabilelerinin, Medine çevresindeki diğer kabileleri nasıl savaşa teşvik ettiklerini ve nasıl Müslümanlara karşı on-oniki bin kişilik birleşik bir cephe oluşturduklarını görmüş ve bizzat yaşamıştı. Bu son Yahudi kabilesinin de, şehrin dışarıdan saldırıya maruz kaldığı ve bütün nüfusunun hayatının tehlikede olduğu kritik bir anda nasıl haince davrandığından haberdardı. Bu nedenle Beni Kurayza'nın bütün erkeklerinin öldürülmesi, kadın ve çocuklarının esir alınması ve mallarının Müslümanlar arasında dağıtılması hükmünü verdi. Ceza adil bir şekilde yerine getirildi. Müslümanlar, Yahudilerin evlerine girdiklerinde, bu hainlerin savaşa katılmak için yaklaşık 1500 kılıç, 300 zırh, 2000 mızrak ve 1500 kalkan toplamış olduklarını gördüler.
Eğer Müslümanlara Allah'ın yardımı ulaşmamış olsaydı, bütün bu silahlar, kâfirler Hendek'ten toplu bir saldırı yaptığı sırada Müslümanlara karşı arkadan kullanılmış olacaktı. Bu ortaya çıktığında, Hz. Sa'd'ın (r.a) bu insanlar hakkında verdiği kararın tamamen yerinde olduğu anlaşıldı.
Sosyal Düzenlemeler (Reformlar)
Uhud Savaşı ile Hendek Savaşı arasında geçen iki yıllık dönem, bir rahatsızlık ve karmaşa dönemiydi. Peygamber (s.a) ve ashabı rahat ve barış içinde bir gün bile geçirmemişlerdi. Buna rağmen bir bütün olarak reforma ve İslâm toplumunun yeniden inşasına hiç ara verilmeksizin devam edildi. İşte bu dönemde evlilik ve boşanma ile ilgili İslâm kuralları kondu, miras hukuku belirlendi, içki ve kumar yasaklandı, ekonomik ve sosyal hayatın diğer yönlerini kapsayan birçok kural ve düzenlemeler getirildi.
Bu hususta, düzeltilmesi gereken en önemli şey, evlat edinme olayı idi. Araplarda evlat edinilen çocuk gerçek bir oğul gibi kabul ediliyordu. Mirastan pay alıyor, evlat edinen anne onu gerçek bir oğul, kızı da onu öz kardeş gibi kabul ediyordu; evlat edinilen oğul,evlat edinen kişinin kızıyla veya ölümünden sonra onun dul karısıyla evlenemezdi. Evlatlık öldüğünde veya karısını boşadığında da aynı şey sözkonusuydu. Evlat edinen kişi, evlatlığının karısını gerçekten öz gelini imiş gibi kabul ediyordu. Bu gelenek, Bakara ve Nisa Surelerinde Allah tarafından ortaya konulan miras, nikah ve boşanma kuralları ile çatışma halindeydi. Bu gelenek aslında mirasta hiç hak sahibi olmayan bir kişiye mirastan hak veriyordu. Evlenmesi helâl olan kadın ve erkeğin evlenmelerini yasaklıyor ve herşeyin ötesinde İslâm Kanunlarının ortadan kaldırmaya çalıştığı ahlâksızlıkların yayılmasına yardım ediyordu. Çünkü ne kadar meşru ve kutsal kabul ederse etsin, hiçbir zaman evlatlık kız,evlatlık edinenin kızı gibi olmaz. Geleneksel meşruiyet ile izin verilen suni akrabalık ilişkileri serbestçe gerçek akrabalık ilişkileri ile karışırsa, bu ancak kötü sonuçlar doğurur. İşte bu nedenle İslâm'da boşanma ve nikâh hukuku, miras hukuku ve zinanın yasaklanmasını gerektiren hukuk kuralı, evlatlığı gerçek öz oğul gibi kabul etme gelenek ve fikrinin tamamen silinmesini gerektirmiştir.
Fakat böyle bir fikir sadece sözle: "Evlatlık, öz oğul gibi değildir" demekle zihinlerden silinemez. Yüzyılların getirdiği önyargı ve batıl inançlar sadece sözle değiştirilemez. İnsanlar bu ilişkilerin gerçek akrabalık ilişkisi olmadığını kabul etseler bile, evlatlık oğul ile evlat edinen annenin, evlatlık ile üvey kardeşinin, baba ile evlatlık kızın ve evlat edinen kişi ile evlatlığının karısının evlenmelerine hâlâ çirkin ve uygunsuz bakabilirler.
Bunun yanısıra hâlâ ilişkiler arasında bir karışıklık olmaya devam edebilir. Bu nedenle bu geleneğin bir uygulama ile ve Peygamber'in (s.a) bizzat kendisi tarafından kaldırılması zorunluydu. Çünkü hiçbir Müslüman; Peygamber'in (s.a) bizzat ve Allah'ın emri ile yaptığı bir şeyi çirkin ve iğrenç bulamazdı. Bu nedenle, Hendek Savaşı'ndan bir müddet önce, Hz. Peygamber (s.a) Beni Kurayza kuşatması sırasında bu emri yerine getirdi. (Emir ile uygulama arasında belirli bir zaman geçmesinin sebebi, henüz Zeyneb'in iddetinin dolmaması ve Peygamber'in (s.a) o sırada savaş hazırlıklarıyla meşgul olması olabilir.)
Hz. Zeyneb'in Evliliği Üzerine Çıkan Söylentiler
Evlilik gerçekleşir gerçekleşmez, Hz. Peygamber (s.a.) aleyhine bir yığın söylentiler yayılmaya başladı. Müşrikler, Yahudiler ve münafıkların hepsi onun ardı ardına kazandığı başarıları kıskanıyorlardı. Uhud'dan sonraki iki yıl içinde, Hendek Savaşı'nda ve Kurayza meselesinde aşağılanıp yenik düşmeleri onları çok sarsmıştı. Savaş alanında onu yenme ümitlerini de yitirmişlerdi. Bu nedenle bu evlilik meselesini Allah tarafından gönderilmiş bir fırsat bildiler ve bu olayın, onun asıl güç ve kudretini oluşturan ahlakî üstünlüğüne bir son vereceğini düşündüler. Bu nedenle Hz. Peygamber'in (s.a) -Allah korusun- gelinine aşık olduğu, oğlunun da bunu öğrenince karısını boşadığı ve onun da gelini ile evlendiği şeklinde hikayeler uydurdular. Fakat bu söylenti çok saçmaydı. Hz. Zeyneb, Peygamber'in (s.a) halasının kızıydı. Ve onu çocukluğundan beri tanıyordu. Bu nedenle onu bir kez görüp aşık olması sözkonusu olamaz. Bunun yanısıra onun Zeyd'le evlenmesine, Zeyneb'in ailesinin karşı çıkmasına rağmen bizzat kendisi önayak olmuştu. Ailesi Kureyşin soylu bir ailesine mensup olan kızlarını, azat edilmiş bir köleye vermek istememişlerdi. Hz. Zeyneb de bu evlilik teklifinden hoşnut olmamıştı. Fakat herkes kendisini Hz. Peygamber'in (s.a.) emrine uymak zorunda hissediyordu. Evlilik gerçekleştirildi ve bununla Arabistan'da İslâm'ın azatlı bir köleyi Kureyşli bir soylunun statüsüne çıkardığını gösteren bir örnek ortaya konmuş oldu. Eğer Hz. Peygamber (s.a) , Hz. Zeyneb'i (r.a) istemiş olsaydı, onu Zeyd'le (r.a) evlendirmez, kendisi onu nikahlayabilirdi. Fakat bütün bunları öyle abartıp yaydılar ki, bazı Müslümanlar bile bu uydurma haberlere inanmaya başladılar.
Tesettürle İlgili İlk Emirler
İslâm düşmanları tarafından uydurulan dedikodu ve söylentilerin, Müslümanlar arasında da sohbet konusu teşkil etmesi, toplumdaki şehvet unsurunun her tür sınırı aştığını gösteren apaçık bir işarettir. Eğer bu illet bulunmasaydı, insanlar, Hz. Peygamber (s.a) gibi temiz ve ahlâklı bir kişiyle ilgili böyle saçma ve iğrenç hikayelere önem atfetmezlerdi. Bu olay, İslâm toplumunda Hicap veya tesettürle ilgili düzenleyici emirlerin verildiği zamanı belirlemektedir. Bu sosyal düzenlemelere ilk önce bu surede bir giriş yapılmış, bir yıl sonra Hz. Aişe'ye (r.a) iftira atılması olayı üzerine nazil olan Nur Suresi'nde bu emirler tamamlanmıştır. (Daha fazla izah için bkz. Nur, Giriş bölümü)
Hz. Peygamber'in (s.a) Aile Hayatı ile İlgili Meseleler
Bu dönemde çözümlenmesi gereken iki sorun daha vardı. Gerçi bunlar Peygamber'in (s.a) sadece kendi aile hayatını ilgilendiren sorunlardı, fakat Allah'ın Dinini yüceltmek uğrunda çaba sarfeden ve gece gündüz bu büyük görevle meşgul olan bu büyük şahsın zihinsel ve ailevî huzuru için bu sorunların çözümlenmesi şarttı.
Birinci sorun, Peygamber'in (s.a) , o sıralarda ekonomik sıkıntılar içinde olmasıydı. İlk dört yıl boyunca Hz. Peygamber'in (s.a) hiçbir gelir kaynağı yoktu. H.4. yılda Beni Nadir kabilesinin sürgün edilmesinden sonra, onların topraklarından bir kısmı, Allah'ın emri ile Hz. Peygamber'in (s.a) kullanımına ayrıldı, fakat bu da onun ailevî gereksinimleri için yeterli değildi. Diğer taraftan peygamberlik görevi o kadar ağırdı ki, bedeninin, zihninin ve kalbinin tüm enerjisi ile zamanının tümünü harcamasını gerektiriyordu. Hayatını kazanacak zaman ve enerjisi kalmıyordu. Ekonomik zorluklar nedeniyle eşlerinin kendisini huzursuz ettikleri böyle durumlarda Hz. Peygamber (s.a) kuşkusuz kendisini iki yönden sıkışmış hissediyordu.
Diğer sorun ise şuydu: Hz. Peygamber (s.a) Zeyneb'le (r.a) evlenmeden önce dört hanımı daha vardı; Hz. Sevde, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü Seleme, Hz. Zeyneb beşinci hanımı oluyordu. Bunun üzerine İslâm düşmanları, başkalarının aynı anda dörtten fazla kadınla evli olamazken Peygamber'in (s.a.) nasıl olup da beşinci bir kadınla evlendiği şeklinde karşı çıkmaya, Müslümanlardan bazıları da şüphe duymaya başladılar.
Anafikir ve konular
Bunlar Ahzab Suresi nazil olduğu dönemde Hz. Peygamber'i (s.a.) ve Müslümanları meşgul eden sorunlardı ve bu sorunlara verilen cevaplar surenin ana fikrini teşkil etmektedir.
Anafikir ve arka-plan dikkatle okunduğunda surenin bir konuyu ele alan bir tek bölümden oluşmadığı, bilakis, dönemin önemli olaylarıyla bağlantılı olarak birbiri arkasına indirilen emir ve konulardan oluştuğu ve daha sonra bu konuların surede bir araya getirildiği anlaşılır. Birbirini takip eden bölümlerin her biri diğerinden farklıdır:
1) 1-8 ayetler Hendek Savaşı'ndan önce indirilmiş olmalıdır. Bu ayetler, arka-plan da gözönünde bulundurularak okunduğunda, bunlar nazil olmadan önce Hz. Zeyd'in (r.a.) Zeyneb'i boşamış olduğu anlaşılır. Hz. Peygamber (s.a.) evlatlık ile ilgili cahiliye inanç, gelenek ve önyargılarının ortadan kaldırılması gerektiğini hissediyordu ve kendisi bizzat bir önlem almazsa, insanların evlatlık ilişkileri ile ilgili sadece duygusal temellere dayanan hassas ve ince hislerinin ortadan kaldırılamayacağını da hissediyordu. Fakat aynı zamanda, Hz. Zeyd'in boşadığı karısı ile evlendiğinde, İslâm'a karşı bir propaganda fırsatı arayan münafıklar, müşrikler ve Yahudilerin fitne çıkaracağından endişe duyarak bu konuda tereddüt ediyordu. 1-8 ayetlerin müzul sebebi işte bu olaydı.
2) 9-27. ayetlerde Hendek Savaşı ve Beni Kurayza Gazvesi ile ilgili bir değerlendirme yer almaktadır. Bu da, bu ayetlerin bu olaylardan sonra nazil olduğunu göstermektedir.
3) 28-35. ayetlerde ele alınan konu iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Allah, zor koşullardan sabırsızlığa düşen Peygamber'in (s.a.) hanımlarına dikkat çekerek şöyle demektedir. "Bu dünya hayatı ve nimetleri ile, Allah ve Rasûlü ve ahiret arasında seçiminizi yapın. Eğer birincisini seçerseniz, açıkça söyleyin; bir gün bile zorluk içinde bırakılmayacaksınız, güzellikle salıverileceksiniz.
Eğer ikincisini seçerseniz, Allah ve Rasûlü ile birlikte olmalı ve sabırla göğüs germelisiniz. İkinci bölümde, kafaları İslâmi görüş açısı ile şekillenen kişilerin zorunluluğunu hissetmeye başladıkları sosyal reformlarla ilgili ilk adımlar atılmaktadır. Bu hususta reform Peygamber'in (s.a.) kendi evinden başlamış ve onun hanımlarına islam öncesi zamanlardaki gibi davranıp hareket etmekten sakınmaları, vakarla evlerinde oturmaları ve diğer erkeklerle konuşurken dikkatli olmaları emredilmiştir.
4) 36-48. ayetler Hz. Peygamber'in (s.a.) Hz. Zeyneb'le (r.a.) evlenişi ile ilgilidir. Bu bölümde İslâm düşmanlarının bu evliliğe itirazlarına cevap verilmekte, Müslümanların zihninde beliren şüpheler ortadan kaldırılmakta, Müslümanlara Hz. Peygamber'in (s.a.) kanun ve statüsünün ne olduğu öğretilmekte ve Hz. Peygamber'e de (s.a.) kâfir ve münafıkların yaptığı karşı propagandaya sabretmesi söylenerek teselli verilmektedir.
5) 49. ayetle, boşanma (talak) hukukunun bir hükmü ortaya konulmaktadır. Bu ayet, büyük bir ihtimalle aynı olaylarla ilgili bir mesele üzerine indirilmiş tek bir ayettir.
6) 50-52. ayetler de, Peygamber'in (s.a.) evlilikle ilgili Müslümanlara uygulanan sınırlamalardan müstesna olduğunu işaret eden ve sadece Peygamber'in (s.a.) evliliğini kapsayan özel bir hüküm yer almaktadır.
7) 53-55. ayetlerde sosyal reformla ilgili ikinci adım atılmaktadır. Bu adım şu emirlerden oluşur; diğer erkeklerin, Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarının evlerini ziyaretinin sınırlanması; ziyaret ve davetlerde İslâmî adabı muaşeret kurallarının konulması, Peygamber'in (s.a.) hanımlarını evlerinde sadece yakın akrabalarının ziyaret edebilmesi; diğer erkeklerle perde arkasından konuşmaları, Peygamber'in (s.a) ölümünden sonra onlarla kimsenin evlenememesi.
8. 56-57. ayetlerde Hz. Peygamber'in (s.a) evliliği ve aile hayatı konusundaki eleştirilerin kesilmesi ile ilgili bir uyarı yer almakta ve Müslümanlara, İslâm düşmanları gibi sürekli kusur aramayı bırakıp Peygamberleri için Allah'tan rahmet ve salat dilemeleri emredilmektedir. Ayrıca onlara, değil Peygamber'in şahsiyeti ile ilgili, birbirleri arasında bile asılsız ve yanlış suçlamalardan kaçınmaları emredilmektedir.
9) 59. ayette sosyal reform ile ilgili üçüncü adım atılmaktadır. Bütün Müslüman kadınlara, evlerinden zaruri bir ihtiyaç için çıktıklarında dış kıyafetlerini örtmeleri ve yüzlerini de örtmeleri emredilmektedir.
Bundan sonra surenin sonuna dek, münafıklar ve diğer anlayışsız kimseler, o dönemde İslâm'a ve Müslümanlara karşı yaptıkları kötü propaganda nedeniyle azarlanmaktadırlar.
Ve men yaknut min kunne lillâhi ve resûlihi ve ta’mel sâlihan nu’tihâ ecrehâ merreteyni ve a’tednâ lehâ rızkan kerîmâ(kerîmen).
Ama sizden kim de Allah’a ve Rasûlü’ne gönülden itaat eder ve (inandığı) iyi işleri yaşarsa, ona mükâfatını iki kat veririz¹ ve ona (âhirette de) muhteşem bir rızık hazırlarız.
1 Birisi asıl kulluğun sevabı, diğeri de Hz Muhammed (a.s.)’ın ümmeti olmanın feyz ve bereketi olabilir.— M. Türk
Yâ nisâen nebiyyi lestunne ke ehadin minen nisai inittekaytunne fe lâ tahda’ne bil kavli fe yatmaallezî fî kalbihî maradun ve kulne kavlen ma’rûfâ(ma’rûfen).
Ey Peygamberin hanımları! Eğer (Allah’tan) hakkıyla sakınıyorsanız, (iyi bilin ki) siz diğer kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz!¹ Kalbinde hastalık bulunanların kötü şeyler ummamaları için yumuşak ve tatlı bir edâ ile konuşmayın. Sözü güzel bir tarzda söyleyin.²
1 Yani siz, hem Peygamberlerin en hayırlısının hanımları, hem de mü’minlerin analarısınız. 2 Konuşurken yılışmayın, size bir söz söylendiği zaman yılışık bir surette cevap vermeyin ve söylerken yayılarak, kırıtarak söylemeyin de kalbinde bir maraz olan, kalbi çürük, kötülüğe meyyal kimseler bir kötülük ummasın. Yapmacıktan uzak vakar ve ciddiyetle dosdoğru söyleyin yahut sert olsa da makul ve meşru, güzel söz söyleyin. (Elmalılı)— M. Türk
Ve karne fî buyûtikunne ve lâ teberrecne teberrucel câhiliyyetil ûlâ ve ekımnes salâte ve âtînez zekâte ve atı’nallâhe ve resûleh(resûlehu), innemâ yurîdullâhu li yuzhibe ankumur ricse ehlel beyti ve yutahhirekum tathîrâ(tathîran).
Önceki cahiliyyet döneminde olduğu gibi süslenerek dışarıya çıkmayıp, evlerinizde vakarla oturun.¹ Namazı dosdoğru ve devamlı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey (Peygamberin) ev halkı!² Gerçekten Allah, (bu emirlerle) sizi sadece günâhtan korumak ve tertemiz kılmak istiyor.³
1 Allah bu âyetle, Peygamberimizin eşlerine ve kızlarına yalnız tesettürü değil, bilhassa yabancı erkeklere görünmemeyi de vacip kılmıştır. Diğer Müslüman kadınlara tesettür vacip ise de “yabancı erkeklere görünmeme,” vacip değil müstehabtır. Bk. (Nur: 31, Ahzab: 59) 2 Ehl-i Beyt: “Ev halkı” demektir. Burada kastedilen ise Peygamberin ev halkı’dır. Âyetteki hitap, Peygamberin eşlerine olduğu için ehl-i beyt’ten öncelikle onlar anlaşılmaktadır. Fakat (عَنْكُمْ) ve (وَيُطَهِّرَكُمْ)’de (كُمْ) zamiri kullanılmıştır. Arapçada cemi müennesler yalnız dişilere mahsus olduğu halde cemi müzekkerler, hem erkeğe hem de kadına şamildir. Demek ki ehl-i beyt denilince; “Peygamberin eşleri, kızları, oğulları ve aileye mensup erkekler,” anlaşılmaktadır. Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Ali, Peygamberin torunları ve damadı olduğundan, onlar da ehl-i beyt’tendir. Buna göre Peygamberimizin diğer kızlarının, damatlarının ve onların çocuklarının da ehl-i beyt’ten olması gerekir ve zâten de öyledir. Fakat Şianın; âyetin esas konusunu oluşturan, Peygamberimizin hanımlarını dahi hesaba katmayarak ehl-i beyt’in hadisle belirlenen Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve ayetle belirlenen Hz. Fatıma’dan ibaret olduğunda ısrar etmeleri tuhaflıktan da ötedir. Âyette hakkında işaret dahi bulunmayan Hz. Selmân-ı Farisi’nin bile ehl-i beyt’ten sayılıp, Peygamberimizin hanımlarının dışarıda bırakılmasının ve onlara her fırsatta hakaretler edilmesinin iyi niyetle izahı mümkün değildir. Bu, olsa olsa ya kasıt ya tarihi bir kin veya bâtıl bir itikattır. Hele hele Şia’daki “ehl-i beyt’in ve imamların masumiyeti (asla günah işlemezlikleri)” inancının ve bunun saçma-sapan izahlarının yapılmaya çalışılmasının Kur’an’la ve sünnetle izahı hiçbir şekilde mümkün değildir ve bu itikat, iman noktasında da çok ciddi sıkıntılar oluşturmaktadır. Ayrıca (Hûd: 73)’te de ehl-i beyt kavramı Hz. İbrahim’in ailesi için kullanılmıştır. 3 Ayete dikkat edilirse Allahu Teâla “ben sizleri günahsız kıldım” demiyor bilakis onlara “günahlardan temizlenmenin yollarını” gösteriyor. Şia’nın ehl-i beyt’e ve imamlara verdiği “masumiyet”in bir benzeri hiçbir peygambere bile verilmemiştir. Yani Peygamberler bile masum değildir. Kur’an’da birçok Peygamberin yapıp, sonra tevbe ettiği zelleleri zikredilmiştir.— M. Türk
Vezkurne mâ yutlâ fî buyûtikunne min âyâtillâhi vel hikmeh(hikmeti), innallâhe kâne latîfen habîrâ(habîren).
Evlerinizde okunmakta olan Allah’ın âyetlerini ve hikmetini, (düşünüp) öğrenin.¹ Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır.
1 Ey Peygamberin hanımları ve kızları, evlerinizde Allah’ın âyetlerini ve hikmetini toplanıp araştırın, yani Kur’an’ı ve Peygamberin sünnetini öğrenin, ilim tahsil edin. Evlerinizi ilim yuvaları haline getirin veya evlerinizde Allah’ın âyetlerini konuşun.— M. Türk
İnnel muslimîne vel muslimâti vel mu’minîne vel mu’minâti vel kânitîne vel kânitâti ves sâdikîne ves sâdikâti ves sâbirîne ves sâbirâti vel hâşiîne vel hâşiâti vel mutesaddikîne vel mutesaddikâti ves sâimîne ves sâimâti vel hâfızîne furûcehum vel hâfızâti vez zâkirînallâhe kesîren vez zâkirâti eaddallâhu lehum magfireten ve ecren azîmâ(azîmen).
Şüphesiz Allah Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlara, mü’min erkekler ve mü’min kadınlara,¹ itaat eden erkekler ve itaat eden kadınlara, doğru erkekler ve doğru kadınlara, sabırlı erkekler ve sabırlı kadınlara, mütevazı erkekler ve mütevazı kadınlara, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlara, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlara, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlara, Allah’ı çokça zikreden erkekler ve (Allah’ı çokça) zikreden kadınlara, büyük bir bağış ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.²
1 Burada “Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar” olarak zikredilmesi Müslümanla, mü’min arasındaki farka işarettir. Kur’an’da îman ve İslam ayrı ayrı yerlerde kullanıldığı zaman aynı anlamda kullanılır. Beraber kullanıldığında ise Müslüman, Allah’ın hükümlerine inanıp İslam’a teslim olan ve bunu ikrar eden, mü’min ise, tasdiki vacip olan şeyleri ikrar ile beraber kalben tasdik eden ve yakinen inanan demektir. Yani her mü’min Müslüman’dır, ama her Müslüman, mü’min değildir. Bk. (Hucurat: 14) 2 Peygamberimizin eşlerinin: “demek bizim zikrolunacak hiç iyi tarafımız yok ki Allah Kur’an’da hep erkekleri zikrediyor, bizim hiç bir ibâdetimiz kabul buyurulmayacak diye korkuyoruz.” demeleri üzerine bu âyet, nâzil oldu. (Tirmîzî) Peygamberimizin kadınları hakkında o ayetler nazil olduğu zaman mü’min kadınlar: “bizim hakkımızda bir şey nâzil olmadı” demişlerdi. Bu âyet, bu sebeple nâzil oldu. (Elmalılı)— M. Türk
Ve mâ kâne li mu’minin ve lâ mu’minetin izâ kadallâhu ve resûluhu emren en yekûne lehumul hıyeretu min emrihim, ve men ya’sıllâhe ve resûlehu fe kad dalle dalâlen mubînâ(mubînen).
Allah ve Rasûlü bir işe karar verdiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadının o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.¹ Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, şüphesiz o, apaçık bir şekilde sapıtmıştır.
1 Peygamberimiz, halasının kızı Zeyneb binti Cahş’ı Zeyd b. Harise ile evlendirmek isteyince; Zeyneb ve kardeşi Abdullah, buna pek rıza göstermemişlerdi. Bunun üzerine bu âyet, nâzil olmuştur. (Kurtubî)— M. Türk
Ve iz tekûlu lillezî en’amallâhu aleyhi ve en’amte aleyhi emsik aleyke zevceke vettekıllâh ve tuhfî fî nefsike mallâhu mubdîhi ve tahşen nâs(nâse), vallâhu ehakku en tahşâh(tahşâhu), fe lemmâ kadâ zeydun minhâ vetaran zevvecnâ kehâ likey lâ yekûne alel mu’minîne haracun fî ezvâci ed’ıyâihim izâ kadav min hunne vetarâ(vetaran), ve kâne emrullâhi mef’ûlâ(mef’ûlen).
(Ey Muhammed!) Allah’ın kendisine (îman) nîmeti verdiği, senin de kendisine (kölelikten azat) nîmeti verdiğin kişiye:¹ “Eşini boşama ve Allah’tan sakın.” diyordun. İnsanlardan çekinerek Allah’ın (ileride) açığa vuracağı şeyi² kendi nefsinde gizliyordun. Oysa Allah, kendisinden çekinmene çok daha lâyıktı.³ Sonunda Zeyd,⁴ ondan ilişkisini kesip (boşayınca), Biz onu seninle evlendirdik.⁵ Biz bunu, evlatlıklarının ilişkilerini kesip (boşadıkları kadınlarla) mü’minlerin evlenmelerinde bir güçlük olmaması için yaptık. Böylece Allah’ın emri yerine getirilmiş oldu.
1 Bu kişi Peygamberimizin evlatlığı diye bilinen azatlı kölesi Zeyd b. Harise’dir. Efendimiz daha sonra bu zatı halasının kızı Zeyneb b. Cahş ile evlendirmişti. 2 Peygamberimizin Zeynep’le evlenmesinin Allah tarafından emredileceğini veya Zeyd’le Zeyneb’in boşanacaklarını… Zira Zeyneb’in gönlü Zeyd’e bir türlü ısınmamıştı. Çünkü o asil bir aileden geliyor, Zeyd ise azatlı bir köle idi ve aralarında denklik (küfüv) bulunmuyordu. Bunu da Peygamberimiz biliyordu, ama evlenmelerini kendisi istediği için bir türlü söyleyemiyordu. 3 Hz. Aişe: “Eğer Peygamber (s.a.v) Allah’tan aldığı vahiylerden herhangi birini gizlemek isteseydi, bu âyeti gizlerdi.” demiştir. (Kurtubî) 4 Zeyd b. Harise: Zeyd b. Harise’nin anası Su’da, oğlu Zeyd’le beraber kendi kavmini ziyarete gitmişti. Cahiliye döneminde Kayn b. Cisr Oğullarının süvarileri Ma’n Oğullarının evlerine baskın yapıp, Zeydi esir aldılar ve Ukâz Pazarına getirip, satılığa çıkardılar. Hakîm b. Huzam, halası Hz. Hatice hesabına dört yüz dirheme onu satın aldı. Hz. Hatice de Rasulullah’la evlenince onu Rasulullah’a hibe etti. Onu kaybetmiş olan babası Harise, acıklı beyitler söyleyerek onu aramış, sonra Harise’nin kabîlesi olan Kelb kabîlesinden bir takım kimseler Hacca gelmişler ve Zeyd’i Mekke’de görmüşler. Zeyd onlara kendisini tanıtmış, onlar da tanımışlar ve gidip babasına bildirmişler ve yerini tarif etmişler. Bunun üzerine Hârise ve biraderi Kâ’b onu kurtarmak için fidyesini alıp yola çıktılar, Mekke’ye gelip, Peygamber Efendimizin yanına gittiler ve: “Ey Muttalibin oğlu! Siz Allah’ın Harem-i Şerifi’nin ehlisiniz, siz zahmettekileri kurtarır, esirleri doyurursunuz, biz sana senin yanındaki çocuğumuz için geldik, bize lütfet, takdim edeceğimiz fidyesini kabul eyle ve onu azat et.” dediler. Efendimiz: “O ne?” buyurdu, “Zeyd b. Harise” dediler. Efendimiz bunun üzerine: “Haydin çağırın onu ve muhayyer bırakın. Eğer sizi tercih ederse fidyesiz sizin olsun, yok eğer beni seçerse vallahi ben, beni seçeni bırakamam” buyurdu. Zeyd’i çağırdılar ve Zeyd: “Ben sana karşı kimseyi tercih edemem, sen benim hem babam hem amcamın yerinesin” dedi. Bunun üzerine babası ve amcası: “Yazıklar olsun sana ey Zeyd! Köleliği hürriyete, babana, amcana ve ehl-i beytine tercih mi ediyorsun?” dediler. Zeyd de: “Ben bu zattan öyle şeyler gördüm ki ona karşı hiç kimseyi tercih edemem” cevabını verdi. Bunun üzerine Rasulullah: “Şahit olun Zeyd benim oğlumdur, bana vâris olacak ben de ona vâris olacağım” buyurunca babası ile amcasının da gönülleri hoş oldu ve memnun olarak dönüp gittiler. Bundan sonra İslam gelene kadar o, “Zeyd b. Muhammed” diye çağırıldı. Rasulullah azatlı cariyesi Ümm-i Eymen’i ona nikâhladı ve ondan oğlu Üsâme doğdu. Daha sonra onu halasının kızı Zeyneb binti Cahş ile evlendirdi. Sonra Zeyd, Zeyneb’i boşayınca Efendimiz onu akrabalarından Ummü Külsüm binti Ukbe b. Ebî Müayt’la evlendirdi. 5 Âyetteki bu ifâdeden; Zeynep’le Peygamberimizin evlenmesinin tamamen Allah’ın emriyle olduğu anlaşılmaktadır. Hattâ bu bir emir olduğu için aralarında ayrıca bir nikâh da kıyılmamıştır. Bu, tamamen özel bir olaydır. Bu konuyla ilgili olarak batılıların ve sonunun nereye varacağını kestiremeyen sözde Müslüman ilim adamlarının yakışıksız rivâyetlerinin ise aslı yoktur.— M. Türk
Mâ kâne alen nebiyyi min harecin fîmâ faradallâhu leh, sunnetallâhi fîllezîne halev min kabl(kablu), ve kâne emrullâhi kaderen makdûrâ(makdûran).
Allah’ın kendisine farz kıldığı¹ bir şeyden dolayı Peygamberi kınayamazsınız.² (Zira bu,) Allah’ın daha önce geçenlerde de olan bir sünnetidir ve Allah’ın emri takdir edilmiş bir kaderdir, (mutlaka yerine gelir).
1 Yani, Peygamberin Zeynep’le evlenmesi… 2 Âyetin bu bölümü “Peygambere herhangi bir güçlük yoktur.” diye de tercüme edilebilir.— M. Türk
Ellezîne yubelligûne risâlâtillâhi ve yahşevnehu ve lâ yahşevne ehaden illallâh(illallâhe), ve kefâ billâhi hasîbâ(hasîban).
O (Peygamberler) Allah’ın gönderdiklerini insanlara duyurur, Allah’tan başka kimseden korkmayıp sadece Ona hakkıyla saygı gösterirlerdi. Hesap görücü olarak Allah yeter.¹
1 Âyetin son bölümü, “(Bunların) mükâfatını vermeye ancak, Allah’ın gücü yeter.” Şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
(Ey îman edenler!) Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birisinin (gerçek) babası değildir;¹ O sadece, Allah’ın elçisi ve Peygamberlerin sonuncusudur.² Ve Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
1 Zeyd’in de babası değildir ve aralarında hukûkî olarak akrabalık hükümlerinin uygulanması imkânsızdır. Her ne kadar her Peygamber, “ümmetinin babasıdır” denilebilirse de bu, mecâzendir. 2 Hâtem: Asım kıraatinde “ta”nın fethiyle diğerlerinde kesriyle okunur. Kesr ile “hatim”, ismi fail olup “nihayete erdiren” yahut “mühürleyen” demek olur. Feth ile “hatem” de ism-i alet olup “mühür” demektir. Mühür de bir şeyin tasdiki için nihayete basıldığından hem âhir manasını hem de tasdik manasını içerir. Şu halde iki kıraat, “hatem’ün-nebıyyîn” vasfının iki mefhumunu ayrı ayrı ihtar ediyor. Yani Rasulullah (s.a.v), hem Peygamberleri sona erdiren son Peygamberdir. Hem de bütün Peygamberleri tasdik ve tevsik eden ilâhî bir mühürdür. Eğer o gelmese idi diğer Peygamberler unutulup gidecek, tarihte onların mevcudiyetlerini ve nübüvvetlerini ilmen ispat etmek mümkün olmayacaktı. Öyle ki bu gün Kur’an olmasa idi Musâ (a.s.) ile İsa (a.s.)’nın bile varlıkları ciddiyetle ispat olunamazdı. Ayni zamanda Muhammed (a.s.) diğer Enbiyanın kendisi hakkındaki müjdelerini tahakkuk ettirmek itibariyle de onların nübüvvetini mühürleyen ilâhî bir damgadır. (Elmalılı)— M. Türk
Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen).
Sizi (küfür) karanlıklarından (îman) aydınlığına çıkarmak için Allah, size rahmet eder, melekleri de duâ eder.¹ Çünkü O inananlara karşı çok merhametlidir.
1 Salât kelimesi; Allah için rahmet, melekler için dua, mü’minler için ise hürmet anlamına gelir. Bk. (Ahzab: 56)— M. Türk
Yâ eyyuhen nebiyyu innâ erselnâke şâhiden ve mubeşşiren ve nezîrâ(nezîren).
45,46. Ey Peygamber! Biz, seni sadece bir şahit,¹ müjdeci, uyarıcı ve izni ile Allah’a çağıran bir davetçi ve yol gösteren bir ışık olarak, gönderdik.
1 Allah’ın birliğine şâhit, Allah’a nasıl kulluk edileceğine bir örnek ve ümmetin yaptıklarına âhirette şahadet edecek bir şâhit olarak gönderdik.— M. Türk
Ve dâîyen ilâllâhi bi iznihî ve sirâcen munîrâ(munîren).
45,46. Ey Peygamber! Biz, seni sadece bir şahit,¹ müjdeci, uyarıcı ve izni ile Allah’a çağıran bir davetçi ve yol gösteren bir ışık olarak, gönderdik.
1 Allah’ın birliğine şâhit, Allah’a nasıl kulluk edileceğine bir örnek ve ümmetin yaptıklarına âhirette şahadet edecek bir şâhit olarak gönderdik.— M. Türk
Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ nekahtumul mu’minâti summe tallaktumûhunne min kabli en temessûhunne fe mâ lekum aleyhinne min iddetin ta’teddûnehâ, fe mettiûhunne ve serrihûhunne serâhan cemîlâ(cemîlen).
Ey îman edenler! Müslüman kadınları nikâhlayıp sonra henüz zifafa girmeden¹ onları boşarsanız bu durumda sizin onların iddet beklemelerini isteme hakkınız yoktur.² Bir de onlara bir miktar mal verin³ ve onları güzellikle serbest bırakın.
1 Halvet-i sahîha: İki kişinin özellikle bir erkek ve bir kadının bir yerde yalnız kalmasıdır. Halvet, sahih ve fâsit olmak üzere ikiye ayrılır. “Sahih halvet,” eşlerin sahih bir nikâh akdinden sonra, kimsenin göremeyeceği ve istekleri dışında kimsenin giremeyeceği, ev veya kapalı sayılan bir yerde yalnız başlarına kalmasıdır. Eşler, umuma açık yerlerde baş başa kalsa, bununla sahîh halvet gerçekleşmez. Sahih halvet engelleri üç tanedir: a. Tabiî engel: Eşlerin yanında, yedi yaşlarından büyük ve temyiz gücüne sahip üçüncü bir şahıs bulunması halvet için bir engeldir. b. Hissi engel: Eşlerden birisinin diğerine yaklaşamayacak derecede sakat, özürlü ve hasta olması. c. Şer’î engel: Eşlerin birbirine yaklaşmasını şer’an haram kılan haller, şer’î engel sayılır. Ramazanda oruçlu olmak, ihramda bulunmak, itikâfta olmak, hayız ve nifaslı bulunmak, gibi. Yukarıdaki şartlar tam olarak bulunmazsa halvet, fâsit halvet olur. Hanefi ve Hanbelîlere göre, cinsel birleşme hükmünde olan sahih halvetin sonuçları şunlardır: 1. Tam mihre hak kazanma. Koca, karısını sahih halvetten sonra boşarsa, kadın daha önce belirlenmiş olan mihrin tamamına hak kazanır. 2. Doğacak çocuğun nesep hakkı. Kadın, sahih halvetten sonra boşanır ve halvetten altı aydan daha fazla zaman sonra çocuk dünyaya getirirse, çocuğun nesebi bu babaya bağlanır. 3. İddet. Kadın, sahih veya fâsit halvetten sonra boşanmışsa, boşanma iddeti bekler. 4. İddet nafakası. Boşayan kocanın iddet süresince, kadının mâişet, giyim ve mesken ihtiyacını karşılaması gerekir. Yukarıdaki esaslar evli çiftlerle ilgilidir. Evli olmayan ve birbirinin mahremi de bulunmayan bir erkekle bir kadının, üçüncü bir kişinin giremeyeceği kapalı yerlerde yalnız baş başa kalması veya kadının sefer mesafesinden uzak yerlere yanında mahremi bulunmaksızın yolculuğa çıkması caiz değildir. Bu konuda, Hz. Peygamber’den çeşitli hadisler nakledilmiştir: “Hiç bir erkek yabancı bir kadınla, baş başa kalmasın ve hiç bir kadın da mahremi olmaksızın yolculuğa çıkmasın” buyurdu. Bunun üzerine bir adam ayağa kalktı ve: “Ey Allah’ın elçisi! Ben falanca gazveye katılmak için yazıldım. Karım da hac için yolculuğa çıktı.” dedi. Rasûlullah (s.a.v): “Git, sen de hanımınla birlikte haccet” buyurdu. (Buhârî, Müslim) “Kadın, yanında kocası veya mahrem bir hısımı bulunmadıkça, üç günden fazla yolculuğa çıkmasın.” (Buhârî, Ebû Dâvud, Dârimî) Halvet-i sahîha olan kadın, zifafa girmiş sayılır ve iffetinden şüphe edilir. Ama bu, onun iffetsiz olduğu anlamına gelmez. Bir kadının, ona bakmak ve dokunmak haram olacak derecede yakın bir erkek akrabasıyla, yolculuk yapması ve baş başa kalması caiz olur. Anne, nine, kız, kızın kızları, kız kardeş, kardeşlerin kızları, hala ve teyze gibi nesep hısımları ile kayın valide gibi sıhrî hısımlar buna dâhildir. Ayrıca kendileriyle halvette bulunmanın caiz olmadığı kimselerle bir arada bulunmak İslâm’ın uygun görmediği ve yasakladığı bir husustur. Kadın ve erkeğin “ihtilâtı” (karışık oturması) durumunda haram nazarın kaçınılmaz olacağı muhakkaktır. Ümmü Seleme der ki: Biz Meymune ile beraber Rasulullah (s.a.v)’in yanında iken Abdullah b. Ummi Mektum gelerek onun yanına girdi. Bu hadise bize örtünme emri geldikten sonra idi. Rasulullah (s.a.v): “ondan gizlenin” dedi. Bunun üzerine “Ya Rasulullah! O âmâ değil midir? Bizi görmez ve tanıyamaz?” dedim. Rasulullah (s.a.v) “Siz ikiniz de mi körsünüz? Siz onu görmüyor musunuz?” dedi (Tirmizi). 2 İddet: Eşinden ayrılan kadının, tekrar evlenebilmek için beklemek zorunda olduğu süre, demektir. Bu süre; boşananlarda; “üç ay hali,” kocası ölenlerde; “dört ay on gün,” hamilelerde ise “doğuruncaya kadardır.” Bk. (Bakara: 226, 228, 234, Talak: 1-4, dipnotları) Kadınların iddet beklemesi, kocalarının onlar üzerindeki hakkıdır. Bu da neslin muhafazası içindir. 3 Mihir: Evlenme sırasında erkek tarafından kadına ödenen, dinen alt ve üst sınırı belirlenmeyen, tarafların anlaşacakları bir miktar mal veya para, demektir. Peygamberimiz (s.a.v) mihirsiz hiç bir evliliğe müsaade etmemiştir. Mihir, kadının hakkıdır. Mihir, evlilik hayatı süresince veya kocasını kaybetmesi veya boşanması hâlinde, yeni bir hayat programı hazırlayıncaya kadar kadın için bir yedek akçe, niteliğindedir. Bu âyetteki durumda erkek, kadına eğer mihir belirlenmişse mihrin yarısını, belirlenmemişse makul bir miktar mal verir. Bk. (Bakara: 236, 237)— M. Türk
Yâ eyyuhen nebiyyu innâ ahlelnâ leke ezvâcekelletî âteyte ucûrehunne ve mâ meleket yemînuke mimmâ efâallâhu aleyke ve benâti ammike ve benâti ammâtike ve benâti hâlike ve benâti halâtikellâtî hâcerne meâk(meâke), vemreeten mu’mineten in vehebet nefsehâ lin nebiyyi in erâden nebiyyu en yestenkihahâ hâlisaten leke min dûnil mu’minîn(mu’minîne), kad alimnâ mâ faradnâ aleyhim fî ezvâcihim ve mâ meleket eymânuhum li keylâ yekûne aleyke harac(haracun), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ey Peygamber! Sana bir zorluk olmaması için Biz, mihirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganîmet olarak verdiği kadın köleleri,¹ amcanın,² halalarının, dayının, teyzelerinin seninle beraber hicret eden kızlarını, bir de eğer kendisini Peygambere hibe eder ve Peygamber de kendisiyle evlenmeyi kabul ederse, böyle bir inanmış kadını, diğer Müslümanlara değil, sadece sana mahsus olmak üzere helâl kıldık.³ Biz, (daha önce) eşleri ve kadın köleleri hakkında mü’minlere yapmaları gerekeni de bildirdik.⁴ Şüphesiz Allah çok bağışlayan, pek merhamet edendir.
1 Hür kadınla evlenmeyle, cariye ile evlenme arasında ki fark; cariye ile evlenirken mihirin olmamasıdır. Zîrâ cariyenin satın alınma bedeli ve evlilik sonucunda hürriyetine kavuşma ihtimâli hür kadının mihirine denktir, hattâ daha da fazladır. Cariye ile evlenmede de nikâh şarttır. Peygamberimizin Hz. Marie annemizle evliliği bunun en güzel örneğidir. 2 Peygamberimizin amcası Ebû Talib’in kızı Ümmü Hânî: “Peygamberimiz önce benimle evlenmek istedi, ben kabul etmedim, sonra da Allah bu âyeti indirdi, ben ona helâl olamadım. Çünkü ben onunla hicret etmemiştim.” demiştir. (Tirmîzî) 3 Yani bir Müslüman kadın, eğer kendisini mihirsiz olarak Peygambere hibe eder, Peygamber de onu nikâh etmek isterse böyle bir evliliğin yapılması sadece Peygambere has olmak üzere mümkündür. Bazıları bu şekilde kendilerini Efendimize hibe etmiş olan kadınların, Havle binti Hakîm (Buhârî) Meymune binti Hâris, Zeyneb binti Huzeyme, Ümmü Şerîk binti Câbir (Zemahşeri) olduğunu söylemişlerse de İbnu Abbas Peygamber Efendimizin, hiç bir kadınla bu şekilde evlenmediğini söylemiştir. (Kurtubî) 4 Bk: (Bakara: 221, Nisâ: 3, 19–25)— M. Türk
Turcî men teşâu minhunne ve tu’vî ileyke men teşâu, ve menibtegayte mimmen azelte fe lâ cunâha aleyk(aleyke), zâlike ednâ en tekarre a’yunuhunne ve lâ yahzenne ve yerdayne bimâ âteytehunne kulluhunn(kulluhunne), vallâhu ya’lemu mâ fî kulûbikum ve kânallâhu alîmen halîmâ.
(Ey Peygamber!) O (eşlerinden) dilediğinin (yanında geceleme sırasını) geri bırakıp, dilediğini de yanına alabilirsin.¹ Sırasını geri bıraktığın hanımlarından² dilediğini tekrar yanına almanda da sana bir zorluk yoktur. Böyle yapman onların mutlu olmalarına, üzülmemelerine ve hepsinin senin verdiklerine râzı olmalarına daha uygundur. Allah gönüllerinizde ne varsa hepsinin bilir. Çünkü Allah her şeyi bilendir, (kullarına karşı) çok yumuşaktır.
1 Birden fazla eşlilerin, eşleri arasında sıra takip etmeleri vaciptir. Fakat bu Peygamberimize vacip kılınmayıp arzusuna bırakılmıştır. 2 Bazı müfessirler bu bölümü; “boşadığın hanımlarından” şeklinde anlamışlarsa da yukarıdaki tercüme daha doğrudur.— M. Türk
Lâ yahıllu leken nisâu min ba’du ve lâ en tebeddele bihinne min ezvâcin ve lev a’cebeke husnuhunne illâ mâ meleket yemînuk(yemînuke), ve kânallâhu alâ kulli şey’in rakîbâ(rakîben).
(Bir de) sana bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse¹ bile, (başka) kadınlarla evlenmen ve bu eşlerini² (boşayıp) yerine başka eşler alman, helâl değildir.³ Ancak kadın kölelerle evlenmen bunun dışındadır.⁴ Ve Allah, her şeyi görüp gözetendir.
1 Bu ifâdeye göre; bir kimsenin evlenmek istediği kimseye bakmasında sakınca yoktur. 2 Bunlar Aişe binti Ebi Bekir, Hafsa binti Ömer, Ümmü Habîbe binti Ebî Süfyân, Sevde binti Zem’a, Ümmü Seleme binti Ebi Ümeyye, Safiyye binti Huyey, Meymune binti Hâris, Zeyneb binti Cahş, Cüveyriyye binti Hâris (r.a)’dır. 3 Çünkü onlar, 28. ve 29. âyetlerde belirtildiği gibi, Allah ve Rasûlü’nü tercih ettikleri için Allah da onları böyle mükâfatlandırmıştır. Peygamber (s.a.v)’de vefatına kadar buna riâyet etmiştir. 4 Zîrâ Peygamberimiz bundan sonra, Marie isimli bir cariye ile nikâhlı olarak evlenmiş ve bundan da İbrahim isimli oğlu dünyaya gelmiştir.— M. Türk
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tedhulû buyûten nebiyyi illâ en yu’zene lekum ilâ taâmin gayre nâzırîne inâhu ve lâkin izâ duîtum fedhulû fe izâ taimtum fenteşirû ve lâ muste’nisîne li hadîs(hadîsin), inne zâlikum kâne yu’zîn nebiyye fe yestahyî minkum vallâhu lâ yestahyî minel hakk(hakkı), ve izâ seeltumûhunne metâan fes’elûhunne min verâi hıcâb(hıcâbin), zâlikum atharu li kulûbikum ve kulûbihinn(kulûbihinne), ve mâ kâne lekum en tu’zû resûlallâhi ve lâ en tenkihû ezvâcehu min ba’dihî ebedâ(ebeden), inne zâlikum kâne indallâhi azîmâ(azîmen).
Ey îman edenler! Peygamberin evlerine, bir yemeğe davet edilmedikçe, sadece yemek hazırlanmasını beklemek ve birbirinizle konuşmak için (rasgele) girmeyin.¹ Ancak (yemeğe) çağrıldığınız zaman girin, yemeği yiyince de hemen dağılın. Gerçekten bu halinizle siz Peygambere eziyet ediyorsunuz, ama o da size (bunu söylemekten) çekiniyor. Fakat Allah doğruyu söylemekten çekinmez. (Bir de) Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman, perde² arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalplerinizi, hem de onların kalplerini daha temiz tutar. Sizin Allah’ın Elçisine eziyet etmeniz ve vefatından sonra da onun hanımlarıyla evlenmeniz asla (helal) olamaz.³ Doğrusu bu Allah katında çok büyük bir günâhtır.
1 Bu âyet, Peygamberin mü’minlere kendilerinden daha yakın, hanımlarının da onların anneleri olduğunu, mü’minlerin Peygamberin evlerine kendi evleri gibi izinsiz girmelerinin de yasaklandığını bildirmektedir. Bu âyet; Peygamberimizin Zeynep’le evlendiğinde verilen düğün yemeğinde nâzil olmuştur. (Buharî, Tirmizî) 2 Hicab: İki şey arasına giren veya birini diğerinden ayıran, gizleyen şey demektir. Bu; perde, cam, örtü, pencere, duvar v.s. olabilir. Burada zahiri manasıyla perde anlamında kullanıldığı açık olmakla birlikte, mecâzen Peygamberin hanımlarına gösterilmesi gereken saygı ve terbiye anlamına da gelebilir. Peygamber hanımlarının erkeklerle ilişkileri bu şekilde ise, Müslüman hanımların da buna uymaları, mutlaka gerekir. Bu âyetle, evlerde kadınların bulundukları bölümün, yabancı erkeklerin girip çıkacağı bölümlerden ayrılması farz kılınmıştır. O zamana kadar Araplarda böyle bir gelenek yoktu. 3 İşte onların Müslümanların anneleri olmalarının asıl anlamı budur. Peygambere kasten eza etmek küfür olduğu gibi eşleriyle evlenmeyi helâl saymak da öyledir.— M. Türk
Lâ cunâha aleyhinne fî âbâihinne ve lâ ebnâihinne ve lâ ihvânihinne ve lâ ebnâi ihvânihinne ve lâ ebnâi ehavâtihinne ve lâ nisâihinne ve lâ mâ meleket eymânuhun(eymânuhunne), vettekînallâh(vettekînallâhe), innallâhe kâne alâ kulli şey’in şehîdâ(şehîden).
Fakat onların babaları,¹ oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları² ve kadın köleleri ile (perdesiz konuşmalarında) bir sakınca yoktur.³ (Ey kadınlar!) Allah’a karşı (hata etmekten) sakının. Şüphesiz Allah her şeyi eksiksiz görmektedir.
1 Buna; dede, amca ve dayı dâhildir. 2 Bu kadınlar; hizmetçiler, akrabalarından olan kadınlar ve tanıdıkları Müslüman kadınlar, demektir. 3 Peygamber Efendimizin eşlerine mahsus olan hicab; yüz ve ellerini dahi kapatmaları şeklinde farzdır. Onun için ne şehadet ne diğer bir sebeple yüzlerini ve ellerini açmaları kendilerine câiz olmadığı gibi çıktıkları zaman şahıslarını dahi göstermek de câiz değildi. Nitekim Hz. Hafsa (r.a.) babası vefat ettiği gün çıktığında şahsını örtmüştü. (Buharî şerhi Aynî’den naklen Elmalılı)— M. Türk
İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alen nebiyyi, yâ eyyuhâllezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ(teslîmen).
Şüphesiz, Peygambere, Allah rahmet eder ve melekleri duâ eder.¹ Ey îman edenler! Siz de ona hürmet edin² ve tam teslim olun.³
1 Salât kelimesi; Allah için rahmet, melekler için istiğfar ve dua, mü’minler için hürmet anlamına gelir. Bk. (Ahzab: 43) 2 Bu âyete göre Peygambere ismi zikrolundukça salâvat farzdır. Peygamber (s.a.v): “Allah benim için iki Melek görevlendirmiştir. Benim ismim bir Müslüman’ın yanında anılıp da bana salâvat getirince o iki melek ona: Allah seni bağışlasın der. Allah ve diğer melekler de âmin derler. Benim ismim bir Müslüman’ın yanında anılıp da bana salâvat getirmezse o iki melek ona: “Allah seni bağışlamasın der. Allah ve diğer melekler de âmin derler” buyurmuştur. (Kurtubî) Namazda son tahiyyattaki “Allahümme salli ve barik” dualarını okumak Hanefilere göre sünnet, Şafiilere göre, vaciptir. 3 Bu âyetin son bölümü “Ey îman edenler! Siz de ona salâvat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
İnnellezîne yu’zûnallâhe ve resûlehu leanehumullâhu fîd dunyâ vel âhıreti ve eadde lehum azâben muhînâ(muhînen).
Allah’a ve Rasûlü’ne eziyet edenlere¹ gelince; Allah, onlara dünyada da, âhirette de lânet etmiş ve onlar için aşağılatıcı bir azap hazırlamıştır.
1 Allah’a eziyet tabiri, mecâzdır. Bu ifâde; Allah hakkında uygunsuz söz söyleyen, Allah’ın râzı olmayacağı işler yapan anlamına gelir.— M. Türk
Vellezîne yu’zûnel mu’minîne vel mu’minâti bi gayri mektesebû fe kadihtemelû buhtânen ve ismen mubînâ(mubînen).
Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara yapmadıkları (bir iş) sebebiyle eziyet edenlere gelince; onlar da gerçekten iftira etmiş ve apaçık bir günâh yüklenmişlerdir.¹
1 Bu âyet: Münâfıklardan ve fasıklardan bazılarının, geceleyin dışarı çıkan kadınlara sataşmaları üzerine indirilmiştir. Bu âyet, iftira ile gıybetin farkını belirler.— M. Türk
Yâ eyyuhen nebîyyu kul li ezvâcike ve benâtike ve nisâil mu’minîne yudnîne aleyhinne min celâbîbihinn(celâbîbihinne), zâlike ednâ en yu’refne fe lâ yu’zeyn(yu’zeyne) ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin hür kadınlarına; “(dışarıya çıktıklarında) dış elbiselerini¹ üzerlerine giyinmelerini” söyle. Zîrâ onların tanınıp eziyet görmemeleri için en uygun olan (kıyafet) budur.² Allah, çok bağışlayandır, pek merhametlidir.³
1 Cilbâb: Baştan ayağa kadar vücudu örten çarşaf, başörtüsü ve peçe gibi dış giysinin adıdır. Cilbab ile tesettür; kaşlarına kadar başını örttükten sonra büküp yüzünü de örtmek ve yalnız tek bir gözü açık bırakmak veya alnın üzerinden sıkıca sardıktan sonra burnun üzerinden dolayıp gözlerinin ikisi de açık kalsa bile yüzün büyük çoğunluğunu ve göğsü tamamen örtmektir. (Kurtubî, Elmalılı) Ümmü Seleme (r.a.), “Bu âyet nâzil olunca ensar kadınları dışarıya çıktılar ve başlarına bağladıkları siyah örtülerden dolayı sanki başlarında siyah kargalar varmış gibi görünüyorlardı.” (Ebû Dâvut) Bu âyetten her ne kadar yüzü tamamen örtmenin farz olduğu anlaşılmamakta ise de peçenin yasak olduğu da anlaşılamaz. Müslüman kadınlar, fitne durumuna göre peçe yapabilirler. Bu daha efdal olanıdır. 2 Araplarda cahiliye döneminde tesettür âdet değil idi. Cahiliye döneminde kadına hürmet de yoktu. Eski cahiliye kadınları erkeklerin nazar-ı dikkatlerini celp edecek şekilde gözlerini boyayıp belerterek açık-saçık çıkar, kendilerini teşhir ederlerdi. Bundan dolayı güya namuslarını korumak adına bazıları kız evlatlarını diri diri toprağa gömerlerdi. İslâm ise kadının şanını iffet ve ismetle, vakar ve haysiyetle yükseltti. (Elmalılı) 3 Bu ayetin sonundaki, “Allah, çok bağışlayandır, pek merhametlidir.” ifadesinden: “1. Allah’ın mağfiretinin çok olduğu, bu güne kadar geçmiş olan açıklıkları affedeceği, kusurları örteceği ve bundan böyle de emrini tutanları rahmetiyle çok huzurlu kılacağı. 2. Allah’ın merhametli olduğundan dolayı kadınlara eza edilmesine razı olmayacağı. 3. Tesettür emrolunduğundan dolayı da kadınların aşırılıklar emredilerek bir zorlamaya maruz bırakılamayacağı, tesettürde de ifrata gidilmemesi, zira Allah’ın, bu emri onların aleyhine değil, lehine verdiği.” anlaşılmaktadır.— M. Türk
Le in lem yentehil munâfikûne vellezîne fî kulûbihim maradun vel murcifûne fîl medîneti le nugriyenneke bihim summe lâ yucâvirûneke fîhâ illâ kalîlâ(kalîlen).
Yemin olsun, eğer münâfıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve Medîne’de kışkırtıcı haberler yayanlar¹ (bu hareketlerinden) vazgeçmezlerse, Biz seni onlara saldırtırız, sonra onlar orada, seninle birlikte ancak çok az bir süre kalabilirler.
1 İrcâf: Aslında zelzele manasına olan “racfe” den türetilmiştir ve “ortalığı sarsacak tahrikler yapmak” demektir ki bu fiilî de kavlî de olabilir. Bundan dolayı yalan ve uydurma haberler yaymaya, “ircaf” denildiği gibi o yoldaki yalanlara da “erâcif” denilir. Bunu yapanlara da “mürcifun” tabir edilir. Bunların içinde münafıklar varsa da ayrıca zikrolunması başkalarının olabileceğini göstermektedir ki, bunlar da Medîne ve civarındaki Yahudilerdir.— M. Türk
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar