Bakara 286 Ayet Medine · البقرة
2

Bakara

Sığır/İnek · Medine
2
Sığır/İnek · Medine
البقرة
286
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Sure başı
241
وَلِلْمُطَلَّقَاتِ مَتَاعٌ بِالْمَعْرُوفِۜ حَقاًّ عَلَى الْمُتَّق۪ينَ ١٤٢
Ve lil mutallakâti metâun bil ma’rûf(ma’rûfi) hakkan alel muttekîn(muttekîne).
Eşlerinden boşanan kadınların meşru bir şekilde (nafakalarını vererek) geçimlerini sağlamak, Allah’a karşı hata etmekten sakınanlar için bir borçtur.¹ 1 Nafaka: Azık, yiyecek, ev reisinin sağlamak zorunda olduğu yiyecek, giyecek, mesken ve benzeri şeyler. “Nafaka” kökünden infâk; hayır yolunda mal sarf etmek demektir. İslâm’da aile reisi olarak kadının ve çocukların geçimini sağlama görevi erkeğe verilmiştir. Ayrıca, anne, baba, kardeşler ve diğer hısımlar bakıma muhtaç duruma düşünce, “geçimi sağlama yükümlülüğü” onları da kapsamına alır. Bir kadın evlenip kocasının evine yerleştikten sonra bütün yiyecek, giyecek ve mesken masrafları kocaya aittir. Burada bahsedilen nafaka; iddet bekleyen kadına kocası tarafından iddeti süresince verilmesi gereken geçimlik maldır. Boşanmış bir kadının iddetini tamamladıktan sonra, çocuğunu emzirmesi halinde kocanın boşadığı karısına, emzirme süresi boyunca da nafaka vermesi gerekir. (Talak: 6) Kız ve erkek çocukların her türlü nafakaları ise babalarına aittir. 236 ve 237. âyetlerde belirtilen kadınlar boşandıklarında nafaka söz konusu değildir. Vefat iddeti bekleyen kadına nafaka yoktur. Çünkü karısı, kocasına varis olur ve mirastan payını alır.— M. Türk
2:241
242
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟ ٢٤٢
Kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum ta’kılûn(ta’kılûne).
İşte Allah, düşünüp anlayasınız diye size âyetlerini böyle açıklamaktadır.— M. Türk
2:242
243
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِۖ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ ٣٤٢
E lem tera ilellezîne haracû min diyârihim ve hum ulûfun hazaral mevti, fe kâle lehumullâhu mûtû summe ahyâhum innallâhe le zû fadlin alen nâsi ve lâkinne ekseren nâsi lâ yeşkurûn(yeşkurûne).
Binlerce kişilik kalabalıklar halinde ölüm korkusu ile yurtlarından kaçan ve Allah’ın kendilerine “ölün” dediği ve arkasından da (kendilerine Peygamberler göndererek) yeniden dirilttiği (nice toplumların ol-duğunu) bilmiyor musun?¹ Şüphesiz Allah, insanlara karşı elbette lütuf sahibidir, fakat insanların pek çoğu, Ona şükretmezler. 1 Bu toplumla ilgili pek çok rivâyet olmasına rağmen bunlara, sağlam kaynaklara dayanmamaları sebebiyle itibar edilmemiştir. Yukarıdaki tercüme de olay genelleştirilerek yapılmıştır. En doğrusunu ise Allah bilir.— M. Türk
2:243
244
وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ٤٤٢
Ve kâtilû fî sebîlillâhi va’lemû ennallâhe semîun alîm(alîmun).
(Ey îman edenler!) Allah yolunda savaşın ve iyi bilin ki Allah, (söylediklerinizi) hakkıyla işitendir (her şeyi) tam bilendir.— M. Türk
2:244
245
مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافاً كَـث۪يرَةًۜ وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٥٤٢
Menzellezî yukridullâhe kardan hasenen fe yudâifehu lehû ed’âfen kesîrah(kesîraten), vallâhu yakbidu ve yebsut(yebsutu) ve ileyhi turceûn(turceûne).
Kim Allah’a karşılıksız güzel bir borç verirse,¹ Allah da onun karşılığını ona kat kat fazlası ile verir. Darlık veren de bolluk veren de Allah’tır. (Sonunda) hepiniz Ona döndürüleceksiniz.² 1 Karz-ı Hasen: Güzel ödünç, dinin emirlerine uygun ödünç verme demektir. Hiçbir maddi çıkar düşüncesi gözetmeksizin sırf Allah’ın rızasını kazanmak için ve din kardeşinin sıkıntısını gidermek amacıyla malın en iyisini seçip ihlâsla Allah’ın istediği yerlere karşılıksız borç vermeye “karz-ı hasen” denir. Ödünç veren kişinin, verdiği bu ödünç sebebiyle karşı taraftan bir menfaat talebi haramdır. Buradaki; “Allah’a karz-ı hasen” tabiri mecâzdır. Bir Müslüman’ın malının en iyisini seçip Allah yolunda ihlâsla vermesi ve Allah’ın da karşılığını taahhüt buyurması karz-ı hasen’e teşbih olunarak fiilde bir istiâre-i tebe’iyye veya genel anlamında bir istiâre-i temsiliyye vardır. (Elmalılı) 2 Konuyla ilgili olarak Bk. (Hadid: 11)— M. Türk
2:245
246
اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَأِ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكاً نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ قَالُوا وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ ٦٤٢
E lem tera ilel melei min benî isrâîle min ba’di mûsâ, iz kâlû li nebiyyin lehumub’as lenâ meliken nukâtil fî sebîlillâh(sebîlillâhi), kâle hel aseytum in kutibe aleykumul kıtâlu ellâ tukâtil(tukâtilû), kâlû ve mâ lenâ ellâ nukâtile fî sebîlillâhi ve kad uhricnâ min diyârinâ ve ebnâinâ fe lemmâ kutibe aleyhimul kıtâlu tevellev illâ kalîlen minhum vallâhu alîmun biz zâlimîn(zâlimîne).
Mûsa’dan sonra İsrâil oğullarının ileri gelenlerinin (yaptıklarını) bilmiyor musun? Onlar, Peygamberlerinden¹ birine: “Bize bir hükümdar tayin et de Allah yolunda savaşalım.” dediler. O (Peygamber) de onlara: “Size savaş farz kılınırsa, acaba yapmazlık eder misiniz?” dedi. Onlar da: “Bizler, yurtlarımızdan ve çocuklarımızın yanından sürülmüş durumda iken, niçin Allah yolunda savaşmayalım ki?” dediler. Ama savaşmak kendilerine farz kılınınca pek azı dışında hepsi, bundan yüz çevirdiler. Şüphesiz Allah, böyle zalimleri çok iyi bilir. 1 Bu âyette bahsedilen Peygamberin kim olduğu, bu olayın nerede ve nasıl cereyan ettiği ve olayın konusu hakkında, tefsirlerde birbirine uymayan pek çok rivâyet bulunmaktadır. Bu rivâyetlerin çoğunluğu ya Tevrât olduğu iddiâ edilen kitaba ya da Yahûdî kaynaklarına dayandırıldığı için buraya almaya değer görülmemiştir. Bu rivâyetlerin bu âyetle verilmek istenen mesaja engel olacağı ve gerekseydi Allah’ın, bunlar hakkında bilgi vereceği düşüncesiyle olay, sadece Kur’an’daki şekliyle aktarılmıştır.— M. Türk
2:246
247
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاًۜ قَالُٓوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِۜ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۜ وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ ٧٤٢
Ve kâle lehum nebiyyuhum innallâhe kad bease lekum tâlûtemelikâ(meliken), kâlû ennâ yekûnu lehul mulku aleynâ ve nahnu ehakku bil mulki minhu ve lem yu’te seaten minel mâl(mâli), kâle innallâhestafâhu aleykum ve zâdehu bestaten fîl ilmi vel cism(cismi), vallâhu yu’tî mulkehu men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Peygamberleri onlara: “Allah, size hükümdar olarak Tâlût’u¹ tayin etti” deyince: “O bize nasıl hükümdar olabilir?² Hâlbuki biz, hükümdarlığa ondan daha çok layığız. Sonra ona servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar da verilmemiştir.” dediler. Peygamberleri onlara: “Onu size hükümdar olarak Allah tayin etti ve ona bilgi ve beden üstünlüğü verdi. Çünkü Allah geniş (nîmet sahibi) dir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.” dedi. 1 Tâlût isminin Arapçada, uzunluk (طُولٌ) kelimesiyle ilgisi düşünülürse; “kudret ve uzunlukta mübalağa” anlamını içerir. Buna göre Tâlût, özel isim olabileceği gibi bir sıfat veya lakap da olabilir. Bu şahsın, ismi ile ilgili olarak Süryani ve İbrani dillerinde bir kısım kelimeler kullanılmışsa da bunlar, alınmaya değerde görülmemiştir. 2 Âyetin bu bölümü, “onun, bizim üzerimize hükümdar tayin edilmesi nasıl olur?” diye de tercüme edilebilir.— M. Türk
2:247
248
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ اَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟ ٨٤٢
Ve kâle lehum nebiyyuhum inne âyete mulkihî en ye’tiyekumut tâbûtu fîhi sekînetun min rabbikum ve bakiyyetun mimmâ terake âlu mûsâ ve âlu hârûne tahmiluhul melâikeh(melâiketu), inne fî zâlike le âyeten lekum in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Peygamberleri onlara: “Onun hükümdarlığının belgesi size meleklerin taşıdığı, içerisinde size yönelik bir güven duygusu,¹ Mûsa ailesinin ve Hârûn ailesinin geride bıraktığı bazı önemli eşyaların bulunduğu bir sandığın² gelmesidir. Eğer inanırsanız, bunlar sizin için birer mûcizedir.” dedi.³ 1 Sekîne: Sükûnet, vakar, sebat ve güven duygusu demektir. Hafifliğin ve telâşın zıddıdır. Kendisiyle insana güven duygusu gelen bir âyet veya bir alâmete de sekîne denilir. Meselâ bir ordu için sancak bir sekînedir. 2 Tabut: Sandık, demektir. Bu sandıkla ilgili rivâyetlerin tamamına yakını, İsrâiliyyat kaynaklı olduğu için güvenilmesi ve rivâyet edilmesi çok doğru değildir. Ancak İbnu Abbas’tan gelen bir rivâyete göre, içerisinde, “Tevrât’ın saklandığı bir sandık”, olduğu düşünülebilir. 3 Bu âyette zikredilen, sekîne, Hz. Mûsa ve Hârûn ailelerinin geride bıraktıkları şeyler ve sandık; ne oldukları tam olarak bilinmeyen, Allah’ın o dönemde Tâlût’un hükümdarlığını ispat mahiyetinde gönderdiği birer mûcizedir. Konuyla ilgili rivâyet ve bilgilerin hemen hemen tümü, Yahûdî kaynaklıdır. Bu sebeple güvenilmesi, mümkün değildir. Ancak müfessirlerin olaya açıklık getireceğiz diye dipnotlarını ve izahlarını Tevrât olduğu iddiâ edilen kitaptaki ne olduğu belli olmayan rivâyetlerle doldurmaları ve Mevdudi gibi saygın birisinin de: “Kitab-ı Mukaddes, Tabut’un ayrıntıları konusunda Kur’an’dan farklıdır, fakat buna rağmen ondan çok şeyler öğrenmemiz mümkündür.” demesi, hayret vericidir. En doğrusunu Allah bilir.— M. Türk
2:248
249
فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ ٩٤٢
Fe lemmâ fesale tâlûtu bil cunûdi, kâle innallâhe mubtelîkum bi neher(neherin), fe men şeribe minhu fe leyse minnî, ve men lem yat’amhu fe innehu minnî illâ menigterafe gurfeten bi yedih(yedihî), fe şeribû minhu illâ kalîlen minhum fe lemmâ câvezehu huve vellezîne âmenû meahu, kâlû lâ tâkate lenâl yevme bi câlûte ve cunûdih(cunûdihî), kâlellezîne yezunnûne ennehum mulâkûllâhi, kem min fietin kalîletin galebet fieten kesîraten bi iznillâh(iznillâhi), vallâhu meas sâbirîn(sâbirîne).
Tâlût, ordusu ile birlikte sefere çıkınca (askerlerine): “Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim bu ırmağın suyundan içerse benden değildir. Kim de onun suyundan içmez, sadece bir avuç dolusu ile yetinirse o, bendendir.” dedi. Askerlerin az bir kısmı dışında, onların çoğu bu ırmaktan içtiler. O, yanında kalan Müslümanlarla birlikte ırmağı geçince, o (geride kalanlar):¹ “Bizim bugün Câlût ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok.” dediler. Fakat Allah’ın huzuruna çıkacaklarına kesinlikle inananlar: “Allah’ın izni ile nice az sayıdaki topluluklar, nice çok sayıdaki topluluklara galip gelmiştir.” dediler. Doğrusu Allah, sabredenlerle beraberdir. 1 Bu bölüm, “onunla birlikte suyu geçen askerlerin bir kısmı” şeklinde de anlaşılabilir.— M. Türk
2:249
250
وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۜ ٠٥٢
Ve lemmâ berazû li câlûte ve cunûdihî kâlû rabbenâ efrig aleynâ sabren ve sebbit ekdâmenâ vensurnâ alel kavmil kâfirîn(kâfirîne).
Tâlût ve askerleri, Câlût ve ordusu ile karşılaşınca: “Ey Rabbimiz! Bizim üzerimize sabır yağdır, bize dayanma gücü ver ve kâfirlere karşı bize yardım et.” diye dua ettiler.¹ 1 Savaş halindeyken Allah’ı anmak; ya kalbe korku geldiği zaman Allah’ı hatırlamakla ya da kalplerden geçenleri dil ile de söyleyip Allah’tan yardım istemekle olur. Tıpkı Tâlût ve ordusunun, Câlût’la savaşırken yaptıkları gibi. Bk. (Âlu İmrân: 146, 147, Enfâl: 45)— M. Türk
2:250
251
فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ وَقَتَلَ دَاوُ۫دُ جَالُوتَ وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُوفَضْلٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَ ١٥٢
Fe hezemûhum bi iznillâhi, ve katele dâvudu câlûte ve âtâhullâhul mulke vel hikmete ve allemehu mimmâ yeşâu, ve lev lâ def’ullâhin nâse, bâ’dahum bi ba’din le fesedetil ardu ve lâkinnallâhe zû fadlin alel âlemîn(âlemîne).
Böylece, Allah’ın izniyle onları yenilgiye uğrattılar. Dâvût, Câlût’u öldürdü. Allah da ona, hükümranlık ve Peygamberlik verdi ve ona dilediği şeyleri öğretti.¹ Eğer Allah’ın, (savaşı emrederek) insanların bir kısmıyla (Müslümanlarla), bir kısmını (kâfirleri) yok etme (emri) olmasaydı,² yeryüzü kesinlikle fesada uğrardı. Şüphesiz Allah, âlemlere karşı elbette lütuf sahibidir. 1 Allah’ın Hz. Dâvut’a öğrettikleri ile ilgili olarak Bk. (Enbiyâ: 79, 80 Neml: 15, Sebe’: 10,11) 2 Eğer Allah, savaşılarak yapılan cihadı (kıtali) emretmeseydi; kâfirler yeryüzüne tamamen hâkim olur ve diğer dinlere mensup insanlar bile dinlerini yaşayamazlardı. Bu âyete göre, diğer insanların da huzurunu sağlamak, Müslümanların, dolayısıyla da devletlerinin görevlerindendir.— M. Türk
2:251
252
تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ ٢٥٢
Tilke âyâtullâhi netlûhâ aleyke bil hakk(hakkı), ve inneke le minel murselîn(murselîne).
(Ey Muhammed!) İşte bütün bunlar Allah’ın sana mutlak gerçekler olarak açıkladığımız âyetleridir ve sen kesinlikle, (Allah’ın gönderdiği) Peygamberlerden (birisi)sin.— M. Türk
2:252
253
تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ۟ ٣٥٢
Tilker rusulu faddalnâ ba’dahum alâ ba’d(ba’din), minhum men kellemallâhu ve rafea ba’dahum derecât(derecâtin), ve âteynâ îsâbne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhıl kudus(rûhıl kudusi), ve lev şâallâhu maktetelellezîne min ba’dihim min ba’di mâ câethumul beyyinâtu ve lâkinihtelefû fe minhum men âmene ve minhum men kefer(kefere), ve lev şâallâhu maktetelû ve lâkinnallâhe yef’alu mâ yurîd(yurîdu).
İşte Biz, bu Peygamberlerin her birine, birbirinden üstün özellikler verdik.¹ Allah, onlardan bir kısmıyla konuştu, bir kısmının da derecelerini yükseltti.² Meryem’in oğlu İsa’ya da apaçık hükümler verdik ve kendisini, Rûh’ül Kudüs³ (Cebrâîl) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi bu Peygamberlerin arkasından gelen ümmetler kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar, aralarında anlaşmazlığa düştüler ve onlardan kimileri îman etti, kimileri de kâfir oldu. Allah dileseydi kimse birbiriyle savaşmazdı.⁴ Ama Allah neyi dilerse onu yapar. 1 Âyetin bu bölümü: ” İşte Biz, bu Peygamberlerin, kimini kiminden üstün kıldık.” şeklinde de tercüme edilebilir. Aynı ifâdeler için Bk. (İsra: 55) 2 Hz. Mûsa (a.s) ile Sina Dağında konuştuğu, Hz. Muhammed (a.s)’ı miraca yükselttiği gibi. 3 Bk. (Bakara: 87, Mâide: 110, Nahl: 102) 4 Eğer Allah savaşmayı yasaklasaydı; bu işi yapacak insanlara irade ve kudreti vermezdi. Böylece Allah’ın imtihan etme hikmeti yok olur ve kulların iradelerine müdahale etmiş ve hâşâ sözünde durmamış olurdu.— M. Türk
2:253
254
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ ٤٥٢
Yâ eyyûhellezîne âmenû enfikû mimmâ razaknâkum min kabli en ye’tiye yevmun lâ bey’un fîhi ve lâ hulletun ve lâ şefâah(şefâatun), vel kâfirûne humuz zâlimûn(zâlimûne).
Ey îman edenler, fidye verilerek, şefâat edilerek ve adamını bularak kurtuluşun olmadığı¹ o (hesap) günü gelmeden önce, Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden, Allah yolunda harcayın. İşte o kâfirler, zalimlerin ta kendileridirler. 1 Ehl-i Sünnete göre; buradaki şefâatin kabul olunmaması, özellikle kâfirler hakkındadır ve hitâp, küfürde ısrar edenlere mahsustur. Bu sebeple de kendiliklerinden şefâat edebilirler düşüncesiyle Peygamberler ve velîleri ilâhlaştırmak, haramdır.— M. Türk
2:254
255
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ ٥٥٢
Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm(kayyûmu), lâ te’huzuhu sinetun ve lâ nevm(nevmun), lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fil ard(ardı), menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih(iznihî) ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî illâ bi mâ şâe, vesia kursiyyuhus semâvâti vel ard(arda), ve lâ yeûduhu hıfzuhumâ ve huvel aliyyul azîm(azîmu).
Allah, kendisinden başka bir ilâh bulunmayan, hep diri ve bütün yarattıklarını sürekli gözetip durandır.¹ Onu gaflet de basmaz, uyku da tutmaz. Göklerde ve yerde her ne varsa hepsi, kesinlikle Onundur. Onun huzurunda, izni olmaksızın kimse (kimseye) şefâatte² bulunamaz.³ O (Allah kullarının) yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Fakat onlar, kendisi dilemedikçe Onun ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar.⁴ Onun hükümranlığı⁵ bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır ve o ikisinin korunması Ona asla güç gelmez. Çünkü O çok yücedir pek büyüktür. 1 Kayyûm: Her şeyi tutan, koruyan anlamında Allah’ın isimlerinden biridir. Kur’ân’da üç yerde geçer. Kayyûm ismi; Allah zâtı ve yüceliği ile vardır; her şeyin var olması, varlığını sürdürmesi, ayakta durması O’nun varlığına bağlıdır anlamlarına da gelir. 2 Şefâat: Yüce birinin huzurunda bir başkası için yalvarma ile yardımını istemek demektir. Şefâat, herkesten önce Allah’ın kendi elindedir ve O’nun izniyle olur. Yani şefâat edecekleri Allah kendisi belirler. Şefâat izni olanlar da kendi dilediklerine değil, Allah’ın dilediklerine şefâat edebilirler. 3 Bu ifâdeyi, Allah’tan şefâat umulamaz şeklinde anlamak doğru olmaz. Şefâatin tamamı Allah’ın elinde olup şefâat edecekleri de şefâat edilecekleri de Allah belirleyecektir. Bunun bilgisi Allah’ın katında olduğuna ve kimsenin de Allah’ın ilmini kuşatamayacağına göre; bu dünyada hiç kimse, kimsenin şefâat hakkına sahip olacağını iddiâ edemez. Kimse de birilerine, “Allah şefâatinden mahrum etmesin” gibi laflar söyleyemez. Konu ile ilgili olarak Bk. (Bakara: 48, 254, A’raf: 46, Meryem: 87, Zümer: 44) 4 Allah’ın izni ve emri olmadıkça ahirette herkes başından korkmadan nasıl şefaate kalkabilir? Her hangi bir şeyde en ufak bir tasarrufa kimin yetkisi olabilir. Meğerki Onun iznini ve emrini almış sevgililerinden olsun. Ma’lûm ki şefaat hürmetli birinin başka biri hakkında rica ve niyaz ile yardım ederek ona yardımcı olması demektir. Bunu da ancak kendini ve haysiyetini bilen ve yaptığı yardımın mazarrat celp etmeyeceğinden emin olan kimseler yapabilir. Hâlbuki Allah’ın kulu olan şu mahlûkattan her hangi birine Allah’tan ziyade başka birine yardımcı olmaya ve Ona bilgiçlik satmaya ve ilerisini gerisini idrak etmeden ve önünü ardını saymadan Huzur-ı İlâhî’de kendine bir paye verip de şefâate kalkışmak; gerek şefâat eden ve gerek şefâat edilen için ne kadar tehlikelidir. Eğer Allah bildirmemiş ise şefâat edecek olanın hali şefâat edilecek olandan daha ziyade endişeye şayan olmadığı nereden malum olur. Bu hal içinde velev Melekler ve Enbiyadan olsun, Allah’ın izni olmadan Allah’ın kullarına Allah’tan ziyade merhamet etmek salâhiyetini kendinde görüp de şefâate cür’et edebilecek kim olabilir ki? Demek ki, Allahu Teâlâ’dan şefâat umulamaz değildir. Şefâat herkesten evvel Onun kendi elindedir. Ve Onun izni ve emri ile cereyan edebilir. O zaman şefâat kapısı açılır ve şefâate izin verilenler kendi dilediklerine değil yine Allah’ın dilediklerine şefâat imkânını bulabilir. Bundan anlaşılır ki evvelâ hak tanımayana, Allah düşmanlarının kendilerine şefâat etmesi için bir Allah dostu bulabilmelerine, müşriklerin putları gibi ilim şanından olmayanların şefâatçi olabilmelerine asla ihtimal yoktur. (Elmalılı) 5 Kürsi: Kök anlamıyla üst üste katlanma, bir araya toplanma demektir. Belli parçaların bir araya toplanmasından, üst üste eklenmesinden oluğu için sandalye, koltuk, taht gibi üzerine oturulacak eşyaya “kürsi” denilmiştir. Üzerine tek kişinin oturduğu sandalye ve meliklerin üzerinde oturdukları taht demektir. Bundan kinâye olarak da mülk, egemenlik ve saltanat anlamlarına gelir. Buradaki anlamı ise, “Allah’ın hükümranlığı, ilmi, otoritesi azameti ve hâkimiyeti” demektir.— M. Türk
2:255
256
لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ٦٥٢
Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lenfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Dinde zorlama¹ yoktur.² Çünkü doğruluk sapkınlıktan tamamen ayrılmıştır. Artık kim tağutu³ inkâr edip sadece Allah’a inanırsa, artık o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Şüphesiz Allah, (söylediklerinizi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) tam bilendir. 1 İkrah: Zorlamak, beğenmemek ve tiksinmek anlamlarına gelir. Burada (فِى الدِّينِ) ikraha müteallik olmayıp, haberdir. Buna göre âyetin anlamı: “ikrah türü hiçbir şey, İslâm’da mevcut değildir.” şeklinde olur. Bu âyeti, sadece, “dinde, dine zorlama yoktur ama dünyaya veya başka şeylere zorlama olabilir” şeklinde anlamak, yanlış olup, “Belki âlemde ikrah bulunabilir ama dinde, dinin hükümlerinde, zorlama olmaz” şeklinde anlamak daha doğrudur. Yani ikrah ile yapılan ibâdetlerde, dinin vâdettiği sevap bulunmaz ve bunlara da ibâdet denilemez. Bir de ikrahı “hoşlanmamak” anlamında anlamaya çalışırsak o zaman bu âyetin anlamı, “dinde hoşlanılmayacak bir şey yoktur.” şeklinde de olabilir. 2 Dinde ikrah yoktur. Allah onu zorla kimseye vermez. Dine isteyerek iman etmek gerekir. Dinin şanı ikrah etmek değil belki ikrahtan korumaktır. Binaenaleyh İslam Dini’nin hâkim olduğu yerde ikrah bulunmaz veya bulunmamalıdır. İkrah ile gösterilen iman, hakikî iman değil, ikrah ile kılınan namaz, namaz değil, oruç keza, hacc keza, cihad keza... Bundan başka bir kimsenin diğerine tecavüz edip de her hangi bir işi ikrah ile yaptırması da caiz değildir. Buna göre dine girmesi için kimseye cebir ve ikrah yapılmamalıdır. İkrah halinde iman edene de sen ikrah ile iman ediyorsun yine kâfirsin de denilemez. 3 Tâğut: Azan, azgın, azman, azdırıcı demektir. Terim olarak ise: Allah’a karşı zorla veya gönül rızası ile tapınılan, rab kabul edilen veya edilmeyen insan, şeytan, put ve her türlü düşünce ve sistem demektir. Tağut’un açığı da gizlisi de görünürü de görünmezi de olabilir. Aslında putlar, asıl tağutlar değil, tağutların temsilcileridir. Bu sebeple de putların veya putlaştırılanların arkasına gizlenen asıl tağutları (derin güçleri) görmek gerekir. Bu güçler, bazen Hz. Îsâ ve Üzeyr (a.s) gibilerinin bile arkasına gizlenebilirler. Tağutları reddetmek demek; onları hiç tanımamak ve Allah’a îmandan önce, onları inkâr etmek, demektir. Burada “kâfirlerin dostlarının” çoğul ve “tağut” kelimesinin tekil olarak kullanılması, kâfirlerin dostlarının genel isminin veya kâfirlerin dostlarının, “tağut” olduğuna bir işarettir. Bk. (Bakara: 257, Nisâ: 60,76, Mâide: 60, Nahl: 36, Zümer: 17,18)— M. Türk
2:256
257
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟ ٧٥٢
Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah, îman edenlerin dostudur¹ ve onları (küfür) karanlıklarından (îman)² aydınlığına çıkarır. Kâfirlerin dostları ise tağut’tur ve bunlar da onları, (îman) aydınlığından (küfür) karanlıklarına çıkarır. İşte cehennemlikler bunlardır ve onlar, orada sonsuz kalacaklardır. ³ 1 Veli: Sözlük anlamı itibariyle, dost, arkadaş, yardımcı, birinin işini üstlenen, yönetici, anlamlarına gelir ve çoğulu evliya’dır. Veli kelimesi, Kur’ân’da hem Allah hem de diğer varlıklar için genelde, “dost” anlamında kullanılmıştır. (Geniş açıklama için Bk. Yunus: 62 ve dipnotları) 2 Allah, Kur’an’da sürekli olarak kâfirliği karanlıklara, îmanı ve Müslümanlığı aydınlığa benzetmiştir. Bu sebeple karanlık ve aydınlık kelimelerinin, önüne bu parantezler ilave edilmiştir. Ayrıca karanlığın çoğul olması küfür çeşitlerinin çokluğuna, nurun tekil olması ise hakkın tekliğine, işarettir. Bk. (Mâide: 6, İbrahim:1,5, Ahzab: 43, Hadid: 9, Talak: 11) 3 Görülüyor ki Allah’a, îman etmeyen kâfirler, tağutları inkâr bile etmiş olsalar, yine tağutlara boyun eğmekten kurtulamayacaklardır. Çünkü insanın toplumdan uzak ve kuralsız yaşaması mümkün olmadığı için, Allah’ın emirlerini dinlemeyenler, sonuçta mutlaka tağutların emirlerine mahkûm olacaklardır. (Elmalılı)— M. Türk
2:257
258
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۙ قَالَ اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُۜ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ ٨٥٢
E lem tera ilellezî hâcce ibrâhîme fî rabbihî en âtâhullâhul mulk(mulke), iz kâle ibrâhîmu rabbiyellezî yuhyî ve yumîtu, kâle ene uhyî ve umît(umîtu), kâle ibrâhîmu fe innallâhe ye’tî biş şemsi minel maşrıkı fe’ti bihâ minel magribi fe buhitellezî kefer(kefere), vallâhu lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye şımararak, rabbi konusunda İbrahim ile tartışmaya girişen¹ (adamın yaptıklarını,) bilmiyor musun? İbrahim ona: “Benim Rabbim, hem diriltir hem de öldürür.” deyince o: “Ben de hem diriltir hem de öldürürüm.” dedi. Bunun üzerine İbrahim: “Allah, güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de onu batıdan getir, bakalım.” deyince o kâfir, şaşırıp kaldı. Şüphesiz Allah, böyle zalim bir toplumu, asla dosdoğru yola ulaştırmaz. 1 Bu âyette ve diğer bazı âyetlerde Hz. İbrahim’le uğraştığı ve onu ateşe atma emrini verdiğinden bahsedilen bu adamın, rivâyetlere göre Nemrut olduğu söylenmektedir. Nemrut, Hz. İbrahim’in yaşadığı dönemde ülkenin hükümdarının veya makamının ismi, olabilir. Bu bilgilerin çoğu, Yahûdî kökenli olup efsanevî rivâyetlerden ibarettir ve üzerinde durmaya değer nitelikte değildir. Esasen şahsın kimliği değil, temsil ettiği “tağuti yapı” önemlidir ve Kur’an da bu yapıyı ele almaktadır. Bk. (En’am: 76-80, Nahl: 26, Enbiyâ: 51-74, Şuara: 71-74, Ankebut: 16-25, Saffat: 85-98)— M. Türk
2:258
259
اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ قَالَ لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماًۜ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٩٥٢
Ev kellezî merra alâ karyetin ve hiye hâviyetun alâ urûşihâ, kâle ennâ yuhyî hâzihillâhu ba’de mevtihâ, fe emâtehullâhu miete âmin summe beaseh(beasehu), kâle kem lebist(lebiste), kâle lebistu yevme ev ba’da yevm(yevmin), kâle bel lebiste miete âmin fenzur ilâ taâmike ve şerâbike lem yetesenneh, venzur ilâ hımârike ve li nec’aleke âyeten lin nâsi venzur ilâl izâmi keyfe nunşizuhâ summe neksûhâ lahmâ(lahmen), fe lemmâ tebeyyene lehu, kâle a’lemu ennallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Yahut binalarının duvarları, tavanlarının üzerine çökmüş (alt üst olmuş) şehre¹ uğrayan (kimsenin² olayına) benzer bir şey, (gördün mü?) O kimse: “Acaba Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” deyince Allah, onu yüz yıl ölü bırakmış ve sonra tekrar dirilterek ona: “(ölü olarak) ne kadar kaldın?” demişti. O da: “Bir gün ya da bir günden daha az bir süre” demişti. Allah, (ona): “Hayır sen (ölü olarak) yüz yıl kaldın dön de hâlâ bozulmamış olan şu yiyecek ve içeceklerine bir bak. (Aynı durumdaki) eşeğine de bir bak. Seni de böylece (öldürüp tekrar dirilterek) insanlara bir ibret yaptık. Şu (eşeğiyin) kemiklerini, nasıl birleştirip arkasından üzerlerine et giydirdiğimize de bir bak.” demişti. (Sonunda) bu kimse, işin içyüzünü iyice anlayınca: “Biliyorum ki gerçekten Allah’ın gücü, her şeye yeter.” dedi. 1 Bu şehirle ilgili rivâyetler, Yahûdî kaynaklı olduğu için üzerinde durmaya değer nitelikte değildir. Zâten (قَرْيَةٌ) kelimesi de belirsiz (nekra) olarak zikredilmiştir. 2 Bu kimsenin kimliği hakkında Üzery’den Hızır’a kadar çok çeşitli ve çelişkili rivâyetler genelde Yahûdî kaynaklı olduğu için üzerinde durmaya değer nitelikte değildir. Ancak kendisine vahiy geldiği, âyetin devamından anlaşıldığı için Peygamber olma ihtimâli kuvvetlidir.— M. Türk
2:259
260
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءاً ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْياًۜ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟ ٠٦٢
Ve iz kâle ibrâhîmu rabbî erinî keyfe tuhyil mevtâ kâle e ve lem tu’min kâle belâ ve lâkin li yatmainne kalbî kâle fe huz erbeaten minet tayri fe surhunne ileyke summec’al alâ kulli cebelin minhunne cuz’en summed’uhunne ye’tîneke sa’yâ(sa’yen), va’lem ennallâhe azîzun hakîm(hakîmun).
Bir zamanlar İbrahim: “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.” dedi.¹ (Allah da ona:) “Yoksa buna inanmıyor musun?”² deyince, (İbrahim): “Evet (inanıyorum) ancak kalbimin kesin kanaat getirmesi için (bunu istiyorum).” dedi. Bunun üzerine Allah, ona: “(Ey İbrahim!) Öyleyse bildiğin dört tane kuşu al ve onları yakından incele, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak,³ arkasından da onları çağır. Onlar sana koşarak gelecekler. (Şunu) iyi bil ki Allah, çok şerefli, hüküm (ve hikmet) sahibidir.” buyurdu.⁴ 1 Yani Hz. İbrahim, “Ey Rabbim! Senin ölüleri dirilttiğini biliyorum. Ama bunun nasıl olduğunu bana göstermeni Senden niyaz ediyorum” demek istedi. 2 Aslında fiil, “di’li geçmiş zaman” olmasına rağmen mana akışına uygun olması için “şimdiki zaman” olarak tercüme edilmiştir. 3 Âyetin bu bölümü: “(Ey İbrahim!) Öyleyse bildiğin dört tane kuşu al, onları kesip, parçala ve sonra onun her bir parçasını bir dağın üzerine bırak…” diye de tercüme edilebilir. 4 Yani: “Ey İbrahim! Bildiğin dört tane kuşu al, onların suret ve mahiyetlerini bil, tanı. Sonra onları parça parça ederek, kesip parçala ve sonra da onun her bir parçasını bir dağın üzerine bırak sonra onları çağır. Allah’ın izniyle Allah’ın hükmü ve yaratma gücü zahir olsun da sana koşarak gelsinler. Sen de Allah’ın kesinlikle azîz ve hakîm olduğunu bil.” (Elmalılı) Ayetin bu bölümünü mucizeleri normal olaylar gibi gösterme hastalığına tutulan bazıları, Allah, “Dört kuş al ve onlara sana itaat etmeyi öğret; sonra onları (etrafındaki) her tepeye ayrı ayrı sal; sonra da çağır: uçarak sana gelecekler demişti. Bil ki Allah her şeye kadirdir, hikmet sahibidir" şeklinde tercüme etmeye çalışmışlar. Ama ölmeden gönderilen kuşların geri gelmelerinin Allah’ın ölüleri nasıl dirilttiğine ne şekilde delil olacağını herhalde hesaba katmamışlar.— M. Türk
2:260
261
مَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ ف۪ي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍۜ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ ٢٦٢
Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbeh(habbetin), vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Mallarını Allah yolunda¹ harcayanların durumu, her başağı yüz taneli yedi başak veren bir tohum tanesine, benzer. Allah, dilediğine bunu, daha da katlar. Çünkü Allah, geniş (nîmet sahibi)dir, (her şeyi) hakkıyla bilendir. 1 Sebilullah: Allah yolu, “din” demektir. Fakat dinin ve ehl-i dinin saldırılardan korunması için çalışma demek olan “Fî’sebilillâh cihad”, Allah yolunda çalışmanın en önemlisi olduğundan bu tabir şer’an daha ziyade “cihad” için kullanılmıştır. Bunun için bazı müfessirler, burada fîsebilillâh bilindiği üzere cihad demek olup bu âyet bizzat cihada giden ve kendi malını sarf eden mücahidler, bundan sonraki ayet ise kendi gitmeyerek diğer mücahidlere infak yapanlar hakkında nâzil olmuştur. Diğer iyiliklere Cenâb-ı Allah bire on vadettiği halde kendi malını sarf ederek cihad edenlere bire yedi yüz ecir va’d buyurmuş demişlerdir. Diğer bazı müfessirler de, bire on genel hasenatın asgarî ölçüsü olup cihad’ın asgarî ölçüsü bire yedi yüz olarak tasvir edilmiştir demişlerdir.— M. Türk
2:261
262
اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَناًّ وَلَٓا اَذًۙى لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ٢٦٢
Ellezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi summe lâ yutbiûne mâ enfekû mennen ve lâ ezen lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
(Ayrıca) Mallarını Allah yolunda harcadıktan sonra harcadıklarını başa kakmayanlar¹ ve onu, onur kırma² aracı olarak kullanmayanların mükâfatı, Rableri katındadır. Onlar için bir korku yoktur ve onlar, mahzun da olmayacaklardır.³ 1 Minnet: Lügatte iki manaya gelir. Birisi, nimet manasınadır ki dilimizdeki “memnuniyet” bu kökten gelir. Diğeri ise, bir hakkı kesmek, iyilik ettiği kimseye karşı iyiliklerini bir şey saymak ve az çok ihsanına mağrurlanmaktır ki bu iyiliğin kıymetini eksiltir veya keser. Burada kastedilen budur. Dilimizdeki “minnet” de bu kökten gelir. 2 Eza: Tiksindirmek, iyiliği sebebiyle bir kusur yüzünden şikâyet etmek, iyiliği yüzüne vurmak, onurunu kırmak ve başa kakmak demektir. 3 Bu âyetin, Tebük savaşına hazırlanan İslâm ordusuna, Abdurrahman b. Avf (r.a)’ın dört bin dirhem Hz. Osman (r.a)’ın da bin deve, sadaka vermeleri üzerine indiği rivâyet edilmektedir. (Vâhidî)— M. Türk
2:262
263
قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَٓا اَذًىۜ وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَل۪يمٌ ٣٦٢
Kavlun ma’rûfun ve magfiretun, hayrun min sadakatin yetbeuhâ ezâ(ezen), vallâhu ganiyyun halîm(halîmun).
Gönül alan hoş bir söz ve kusurları bağışlamak, peşinden incitme gelen bir sadakadan, daha hayırlıdır. (Unutmayın ki) Allah, hiç bir şeye muhtaç değildir ve (kullarına karşı da) çok yumuşak davranandır.¹ 1 Gönül alan hoş bir söz, tatlı dille reddetmek, kusura bakmamak ayıp örtmek, münasebetsizliğe karşı af ile muamele etmek, arkasından ezâ gelen veya bir gönül bulantısıyla yapılan bir sadakadan daha hayırlıdır. Zira Allah “Ğani”dir, ona kirli şeyler takdim etmek felâket sebebi olabilir. Ğani olan Allah, fukarasını başkalarının minnetine tahammül ettiremez, onları hatır ü hayale gelmez öyle cihetlerden rızıklandırır ki gün gelir fakiri o minnetçiye sadaka verecek derecede zengin eder. Allah halîmdir. Her günahkârı derhal cezalandırıvermez. Ezâ yapanlara da cezayı hak etmediklerinden dolayı değil, fakat tövbekâr olsunlar diye hilminden dolayı mühlet verir. (Elmalılı)— M. Türk
2:263
264
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداًۜ لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ ٤٦٢
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tubtılû sadakâtikum bil menni vel ezâ, kellezî yunfiku mâlehu riâen nâsi ve lâ yu’minu billâhi vel yevmil âhır(âhıri), fe meseluhu ke meseli safvânin aleyhi turâbun fe esâbehu vâbilun fe terakehu saldâ(salden), lâ yakdirûne alâ şey’in mimmâ kesebû vallâhu lâ yehdîl kavmel kâfirîn(kâfirîne).
Ey îman edenler! Allah yolundaki harcamalarınızı, Allah’a ve âhiret gününe inanmadıkları halde, mallarını sadece insanlara gösteriş olsun diye harcayanlar gibi başa kakma ve onur kırma aracı olarak, geçersiz kılmayın. İşte böylelerinin durumu, üzerinde bir miktar toprak bulunan ve şiddetli bir yağmur yağınca çırılçıplak kalıveren, yalçın bir kayanın durumuna benzer. Bunlar, yaptıkları bu işten dolayı hiçbir şey elde edemezler.¹ Şüphesiz Allah, zalim bir toplumu, asla dosdoğru yola ulaştırmaz. 1 Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp malını insanlara gösteriş, için infak eden münafıkların sadakası gibi hiçe gider. Öyle bir sadaka böyle bir taş üstüne atılmış tohum gibi boşa gider de imansızlıkla infak, riya ile minnet ve eza ile sadaka verenler yaptıkları bu amelden hiç bir şey elde edemezler Allah kâfirler güruhunu hayra muvaffak etmez. Binaenaleyh sadakalarını minnet ve eza ile kâfirlerin gösteriş için yaptıkları harcamalara benzeten mü’minler de onlar gibi ecirden mahrum kalırlar. (Elmalılı)— M. Türk
2:264
265
وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْب۪يتاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِۚ فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ٥٦٢
Ve meselullezîne yunfikûne emvâlehumubtigâe mardâtillâhi ve tesbîten min enfusihim ke meseli cennetin bi rabvetin esâbehâ vâbilun fe âtet ukulehâ dı’feyn(dı’feyni), fe in lem yusıbhâ vâbilun fe tall(tallun), vallâhu bimâ ta’melûne basîr(basîrun).
Mallarını, sadece Allah’ın rızasını kazanmak ve gönüllerindeki îmanı pekiştirmek için harcayanların durumu da yüksekçe bir tepede bulunan, şiddetli bir yağmur yağınca ürünlerini iki kat olarak veren ve bol yağmur isabet etmese de mutlaka çisenti gören verimli bir bahçe gibidir. Şüphesiz Allah sizin tüm yaptıklarınızı görüp durmaktadır.— M. Türk
2:265
266
اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ۟ ٦٦٢
E yeveddu ehadukum en tekûne lehu cennetun min nahîlin ve a’nâbin tecrî min tahtihel enhâru, lehû fîhâ min kullis semarâti ve esâbehul kiberu ve lehu zurriyyetun duafâu fe esâbehâ ı’sârun fîhi nârun fahterakat kezâlike yubeyyinullâhu lekumul âyâti leallekum tetefekkerûn(tetefekkerûne).
(Ey îman edenler!) Sizden birinizin, zemîninden ırmaklar akan, içerisinde her türlü meyvesi bulunan bir hurma ve üzüm bahçesi olsa ve kendisi yaşlanmış olduğu halde bakıma muhtaç çocukları da varken bu bağın ansızın esen, ateşli bir kasırga ile yanıp kül olmasını hiç ister mi? İşte Allah, düşünüp anlayasınız diye size âyetlerini böyle açıklamaktadır.— M. Türk
2:266
267
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْاَرْضِۖ وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَب۪يثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا ف۪يهِۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ ٧٦٢
Yâ eyyuhâllezîne âmenû enfikû min tayyibâti mâ kesebtum ve mimmâ ahracnâ lekum minel ard(ardı), ve lâ teyemmemûl habîse minhu tunfikûne ve lestum bi âhızîhı illâ en tugmidû fîh(fîhî), va’lemû ennallâhe ganiyyun hamîd(hamîdun).
Ey îman edenler! Kazandıklarınızın temiz olanları¹ ile yerden sizin için çıkardığımız nîmetlerden,² Allah yolunda harcayın. Kendinize verildiği zaman iğreneceğiniz kadar kötü şeyleri, sakın sadaka olarak vermeye kalkmayın.³ Şunu iyi bilin ki Allah, hiç bir şeye muhtaç olmayan ve daima övülmeye layık olandır. 1 Sadakalarınızı, kazandıklarınızın temizlerinden; yani helâl olarak kazandıklarınızdan ve bunların iyi ve hoş olanlarından verin. 2 Yani; hububat, meyveler, madenler, deniz mahsulleri, havadan elde edilen nîmetler ve defineler gibi yerden çıkan her şeyden ve bunların da iyilerinden, Allah yolunda harcayın. 3 Yani kendinize verildiğinde alamayacağınız kadar kötü ve iğrenç şeyleri, Allah yolunda sadaka olarak sakın vermeye kalkışmayın. Rivâyetlere göre, sadaka emredildiği zaman bazı Müslümanlar, hurma salkımlarını getirirler muhtaç olanlar yesinler diye Mescide asarlardı. Bu esnada bazıları da câiz olduğu kanaatiyle döküntü, bozuk, çürük-çarık şeyleri getirirlerdi. Bu tür olaylar üzerine bu âyet nâzil oldu. Bu âyetten, her malın vacip olan vergisinin, kendi cinsinden olacağı anlaşılmaktadır. Meselâ altına altın, gümüşe gümüş, paraya para, hayvana kendi cinsinden hayvan, buğdaya buğday, arpaya arpa gibi. Ancak bunların kıymetlerini vermek mükellefin isteğine aittir. (Elmalılı)— M. Türk
2:267
268
اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِۚ وَاللّٰهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلاًۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ ٨٦٢
Eş şeytânu yeidukumul fakra ve ye’murukumbil fahşâi vallâhu yeidukum magfireten minhuve fadlâ(fadlan), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
(Ey îman edenler!) Şeytan,¹ sizi fakirlikle korkutur ve size daima aşırı çirkinlikleri emreder. Allah ise size, kendi katından büyük bir af ve mükâfat vâdeder. Çünkü Allah, geniş (nîmet sahibi)dir, (her şeyi) hakkıyla bilendir. 1 Yani şeytanlık sıfatına sahip olan herkes, her türlü fikir, düşünce, sistem, nefis ve tüm şeytani güçler… Şeytan: Azgınlıkta son derece yüze çıkmış, haktan uzak, yanlış/bâtıl olan, demektir. Şeytan kelimesi, insan, cin, hayvan ve tüm yaratıklar ve düşünce tarzlarından pis, azgın, inatçı ve inkârcı olanları için kullanılan bir cins isimdir.— M. Türk
2:268
269
يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْراً كَث۪يراًۜ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ ٩٦٢
Yu’til hikmete men yeşâu, ve men yu’tel hikmete fe kad ûtiye hayran kesîrâ(kesîren), ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
Allah, hikmeti¹ kime dilerse, ona verir. Kime de hikmet verilirse, ona büyük bir hayır verilmiş demektir. İşte bunu, ancak temiz akıl sahibi olan kimseler idrak ederler. 1 Hikmet: Yanlışlığı asla düşünülemeyen mutlak doğru önermeler, demektir. Bu önermeler ise ancak vahiyle ortaya konulur. Kâinattaki yegâne hikmet, Allah tarafından Peygamberlere gönderilen ilâhi kitaplardır. Bu da şu anda sadece “Kur’an”dır. Hikmet ayrıca; sağlam bilgi, güzel ahlak, kötülüğe engel ve iyiliğe sebep olan şey, nasîhat olan her hangi bir söz, nübüvvet, şeriat, din, kitap, anlayış, adalet, veciz söz, felsefe ve Kur’an anlamlarına gelir. Günümüzde diğer İslamî kavramların anlamlarının içinin boşaltıldığı gibi hikmet kavramının da içi boşaltılmaya çalışılmaktadır. Kimi kerameti kendinden menkul zevat, hikmeti bir bal peteğindeki uyduruk yazıya, efendilerinin saçma sapan sözlerine, fiillerine ve hezeyanlarına alet etmektedirler. Kimleri de filozofluk taslayarak saçma sapan anlamlar vermektedirler. Bunların gerçek manadaki hikmetle hiçbir ilgisi yoktur. Hikmet; Kur’an’da dört farklı anlamda kullanılır: 1- Nasîhat, (Bakara: 231) 2- İlim ve anlayış, (Lokman: 12) 3- Peygamberlik (Nisâ: 54) 4- Kur’an. (Nahl: 125) Konuyla ilgili olarak Bk. (Hûd: 1, Şuara: 21, Yasin: 2)— M. Türk
2:269
270
وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ نَفَقَةٍ اَوْ نَذَرْتُمْ مِنْ نَذْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُهُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ ٠٧٢
Ve mâ enfaktum min nafakatin ev nezertum min nezrin fe innallâhe ya’lemuh(ya’lemuhu), ve mâ liz zâlimîne min ensâr(ensârın).
Allah, kendi yolunda yaptığınız her harcamayı ve adadığınız her adağı,¹ kesinlikle bilir. Zalimlerin ise asla bir yardımcısı yoktur. 1 Adak (Nezir): Bir Müslümanın, Allahu Teâlâ’ya ibâdet maksadıyla mükellef olmadığı halde mubah olan bir işi ibadet kastı ile yapmaya söz vermesi demektir. Adak; şeriatin değil, mükellefin kendi nefsine vacib kıldığı amellerdir. Allah rızası için yapılan adaklar Allah katında geçerlidir. (Allah rızası için oruç tutmak, sadaka vermek, Kur’an okumak ve namaz kılmayı adamak gibi.) Kur’an-ı Kerim’de verilen adak örneklerinin tamamı böyle, yani sadece Allah’ın rızasını kazanmak içindir. Sırf dünyevî bir maksat uğruna yapılan “Falan işim olursa şu kadar oruç tutacağım”, demek gibi yapılan adaklar geçerli değildir. Adak, yemin keffâretinde olduğu gibi yerine getirilmesi kişinin İslâmî hükümlere olan sadakatine bağlıdır. Böyle bir adağı yaptıktan sonra onu yerine getirmemesi halinde İslâm Devleti ibâdeti ihmal ettiğinden dolayı onu bu konuda zorlayamaz. Adayanın Müslüman, akıllı ve bâliğ olması gerekir. Adanan ibâdetin o anda veya gelecekte yapılması farz olan bir ibâdet olmaması (Meselâ: Allah rızası için Ramazan’da oruç tutacağım, gibi adaklar geçerli değildir.) Adanan şeyin, günah özelliği taşıyan türden olmaması, adanan şeyin yerine getirilmesi mümkün olmayan bir şey olmaması adakların şartlarındandır. Eğer adanılan şey kurban ise, o kurbanın etinden onu adayan kimse ile usûl ve füru’u yiyemez. Kurbanın eti fakirlere tasadduk edilir. Şayet yerlerse yedikleri miktarın değerini fakirlere vermeleri gerekir. Bk. (Âlu İmrân: 35, Meryem: 26, Hacc: 29, Ahzab: 23, Saffat: 107, Saf: 2)— M. Türk
2:270
Yükleniyor...
Bakara
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle