Nisa 176 Ayet Medine · النساء
4

Nisa

Kadınlar · Medine
4
Kadınlar · Medine
النساء
176
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Sure başı
121
اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَلَا يَجِدُونَ عَنْهَا مَح۪يصاً ١٢١
Ulâike me’vâhum cehennemu ve lâ yecidûne anhâ mahîsâ(mahîsan).
Bunların varacakları yer, kurtulmak için bir kaçış yolu bulunmayan cehennemdir.— M. Türk
4:121
122
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ ق۪يلاً ٢٢١
Vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti se nudhiluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Va’dallâhi hakkâ(hakkan). Ve men asdaku minallâhi kîlâ(kîlen).
(Allah’ın istediği gibi) îman edip (inandığı) iyi işleri yaşayanları ise Allah’ın gerçek bir vaadi olarak zemîninden ırmaklar akan, içlerinde ebedî olarak kalacakları cennetlere koyacağız. Söz verme ve onu yerine getirme bakımından, Allah’tan daha doğru kim olabilir?— M. Türk
4:122
123
لَيْسَ بِاَمَانِيِّكُمْ وَلَٓا اَمَانِيِّ اَهْلِ الْكِتَابِۜ مَنْ يَعْمَلْ سُٓوءاً يُجْزَ بِه۪ۙ وَلَا يَجِدْ لَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراً ٣٢١
Leyse bi emâniyyikum ve lâ emâniyyi ehlil kitâb(kitâbi). Men ya’mel sûen yucze bihî, ve lâ yecid lehu min dûnillâhi veliyyen ve lâ nasîrâ(nasîran).
(Cenneti elde etmek) kesinlikle sizin de kendilerine kitap verilenlerin de kuruntularına¹ göre olmaz. Kim bir kötülük işlerse² aynısıyla cezâlandırılır ve (o kimse,) Allah’tan başka bir dost da bir yardımcı da bulamaz.³ 1 Emânî: Ümniye’nin çoğuludur. Ümniye: İnsanın hayalinde kurarak arzu ettiği şeydir. Fransızcası “ideal”dir. Yani insanın saplandığı ve arkasından koştuğu, hayal, asılsız kuruntu demektir. İnsanın kendi gönlünden saplandığı ve sürekli olarak arkasından koştuğu, hayal ve asılsız kuruntular (idealler) demektir. Bunun felsefedeki adı ise; “idealizm”dir. İdealizm felsefesine inanana da “idealist” denilir. Bir Müslümanın bu kelimeyi bilerek ve isteyerek kullanması onun imanını sıkıntıya sokar. 2 İster kitap ehli olsun ister Müslüman olsun fark etmez, kötülük yapan herkes, mutlaka cezâsını görür. 3 Yahûdî ve Hıristiyanlar; “bizim Peygamberimiz ve kitabımız, sizin Peygamberiniz ve kitabınızdan daha önce geldi ve biz, İbrahim’in dini üzereyiz.” dediler. Yahûdîler: “Cennete ancak Yahûdî olanlar girecek,“ Hıristiyanlar da; “cennete ancak Hıristiyan olanlar girecek.” diye iddiâ ettiler. Müslümanlar da: “bizim Peygamberimiz, sizin Peygamberinizden sonradır ve Peygamberlerin sonuncusudur. Kitabımız da sizin kitabınızdan sonradır ve onlara hâkimdir. Ve biz, İbrahim, İsmail ve İshak’ın dini üzereyiz ve Cennete ancak bizim dinimizde olanlar girecek.” dediler. Bunun üzerine bu ve sonraki âyet nâzil oldu. (Kurtubî, Vâhidî)— M. Türk
4:123
124
وَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ نَق۪يراً ٤٢١
Ve men ya’mel mines sâlihâti min zekerin ev unsâ ve huve mu’minun fe ulâike yedhulûnel cennete ve lâ yuzlemûne nakîrâ(nakîran).
Erkek veya kadınlardan; zerre kadar haksızlığa uğratılmaksızın cennete, ancak îman edip (inandığı) iyi işleri yaşayanlar girerler.— M. Türk
4:124
125
وَمَنْ اَحْسَنُ د۪يناً مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلاً ٥٢١
Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
(İnandığı) iyi işleri yaşayarak, özünü Allah’a teslim eden ve İbrahim’in dosdoğru dinine¹ uyan kimseden, daha dindar kim olabilir? Çünkü Allah, İbrahim’i dost² edinmişti. 1 Yani; İbrahim (a.s)’ın diğer dinleri terk eden, tek Allah’a inanmayı esas alan, Kur’an’ın ifâdesiyle “İslâm Dini”ne... Bu ve benzeri âyetlere göre; İbrahim (a.s)’ın dini, İslâm Dinidir. Müslümanların dışındakiler, Hz. İbrahim’in dinin takipçileri olamazlar. Çünkü Hz. İbrahim’in dini, tek Allah inancına dayanan bir dindir. Îsâ (a.s) ve Üzeyr’i Allah’ın oğlu saydıkları için Allah tarafından kâfir oldukları belirtilen Yahûdî ve Hıristiyanların, kendilerini İbrahim’in dininden saymalarını anlamak mümkün ise de onları İbrahîmî dinlerden sayan ve Müslüman olduklarını söyleyenleri anlamak hiç mümkün değildir. Bunlar ya Kur’an okumuyorlar, ya da gönüllerinde gizledikleri dinlerine İslamî kılıf uydurmaya çalışıyorlar… 2 Halil: Bir kimsenin sırlarını bilen, sevgisi gönlünün derinliklerine işleyen dostu, demektir. Bu âyette, Allah’ın Hz. İbrahim (a.s)’ı dost edinmesi; iki insan arasındaki ahbaplık şeklinde düşünülemez. Bu olsa olsa Allah’ın Hz. İbrahim’i şereflendirmesinden ve onu bir kısım sırlara vakıf kılmasından, mecâz olabilir.— M. Türk
4:125
126
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُح۪يطاً۟ ٦٢١
Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı). Ve kânallâhu bi kulli şey’in muhîtâ(muhîtan).
Göklerde ve yerde her ne varsa şüphesiz hepsi, Allah’ındır ve Allah, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.— M. Türk
4:126
127
وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَٓاءِۜ قُلِ اللّٰهُ يُفْت۪يكُمْ ف۪يهِنَّۙ وَمَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ ف۪ي يَتَامَى النِّسَٓاءِ الّٰت۪ي لَا تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ اَنْ تَنْكِحُوهُنَّ وَالْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ الْوِلْدَانِۙ وَاَنْ تَقُومُوا لِلْيَتَامٰى بِالْقِسْطِۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِه۪ عَل۪يماً ٧٢١
Ve yesteftûneke fîn nisâi. Kulillâhu yuftîkum fîhinne, ve mâ yutlâ aleykum fîl kitâbi fî yetâmen nisâillâtî lâ tu’tûnehunne mâ kutibe lehunne ve tergabûne en tenkihûhunne vel mustad’afîne minel vildâni, ve en tekûmû lil yetâmâ bil kıst(kıstı). Ve mâ tef’alû min hayrin fe innallâhe kâne bihî alîmâ(alîmen).
(Ey Muhammed!) Senden kadınlar hakkında fetva¹ isteyenlere: “Onlarla ilgili Allah’ın açıkladığı hüküm: -kendileri için (Allah’ın) farz kıldığı haklarını² vermeyerek nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında- size Kitap’ta okunan âyetlerdir. (Unutmayın ki) Allah, sizin her yaptığınız iyiliği, mutlaka bilir.” de. 1 İstifta: Gençleştirip kuvvetlendirmek, kökünden alınmıştır. Sanki bir kimsenin sıkıntısını halledenin onu dinçleştirmiş olacağı düşüncesiyle; mecâzen “bir konuda sıkıntıyı giderici hüküm verme” anlamında kullanılmıştır. Fetva verenin; o konuda bilgili, yetkili ve iyi niyetli olması gerekir. Yani ancak, Müslüman, ihsan sahibi ve dini hükümleri kurallarına göre bilen âlimler, fetva verebilirler. 2 Bu haklar: miras ve mihirdir.— M. Türk
4:127
128
وَاِنِ امْرَاَةٌ خَافَتْ مِنْ بَعْلِهَا نُشُوزاً اَوْ اِعْرَاضاً فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحاًۜ وَالصُّلْحُ خَيْرٌۜ وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّۜ وَاِنْ تُحْسِنُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً ٨٢١
Ve in imraetun hâfet min ba’lihâ nuşûzen ev ı’râdan fe lâ cunâha aleyhimâ en yuslıhâ beynehumâ sulhâ(sulhan). Ves sulhu hayr(hayrun). Ve uhdıratil enfusuş şuhh(şuhha). Ve in tuhsinû ve tettekû fe innallâhe kâne bi mâ ta’melûne habîrâ(habîran).
Eğer bir kadın kocasının serkeşliğinden¹ yahut kendisini ihmâl edeceğinden korkarsa, kendi aralarında anlaşma yolu ile ilişkilerini, yeniden düzene koymalarının bir sakıncası yoktur. Anlaşmak, (geçimsizlikten) daha hayırlıdır ve (insanların) nefsi, bencilliğe eğilimlidir. Eğer (birbirinize) iyi davranır, Allah’tan hakkıyla sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.² 1 Kocanın (nüşuzu-çirkefliği) serkeşliği; eşinden hoşlanmayıp surat asması, geçimsizlik yaparak yanına yaklaşmaması ve kocalık görevlerini yerine getirmemesi şeklinde anlaşılabilir. Ve eğer bir kadın kocasının kendisinden hoşlanmayıp surat ve geçimsizlik ederek yanına yaklaşmamasından ve hakkını menetmesinden yahut her hangi bir sebeple sohbet ve ilişkisini azaltıp yüz çevirmesinden korkarsa aralarını bir sulh ile ıslah etmelerinde veya aralarında anlaşarak boşanmalarında bir günah yoktur. Sulh her şartta ayrı yaşamak veya boşanmaktan ve geçimsizlikten hayırlıdır. Buradaki (وَالصُّلْحُ خَيْرٌ) ifadesi karı-koca arasındaki sulhla ilgili olmasına rağmen birçok din tüccarı bunu Müslümanların sürekli sulh içerisinde kalarak Allah yolunda cihadı terk etmeleri için bir araç olarak kullanmışlardır. Sonra da kendileri Müslümanlarla sürekli savaş halinde bulunarak onları sindirmişlerdir. Bu konuda kadınlarla ilgili hükümler için Bk. (Nisâ: 34) 2 İbn-i Abbas’tan: Peygamberimizin eşi Sevde binti Zem’a, Rasûlullah’ın kendisini boşamasından korkarak Peygamberimize: “Beni boşama, eşin olarak kalayım ve nöbetimi Hz. Aişe’ye devredeyim.” dedi ve böyle yaptılar. Bu âyet bu olay üzerine indi. (Tirmîzî)— M. Türk
4:128
129
وَلَنْ تَسْتَط۪يعُٓوا اَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَٓاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَم۪يلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِۜ وَاِنْ تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً ٩٢١
Ve len testatîû en ta’dilû beynen nisâi ve lev harastum fe lâ temîlû kullel meyli fe tezerûhâ kel muallakah(muallakati). Ve in tuslihû ve tettekû fe innallâhe kâne gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ne kadar da uğraşsanız, eşleriniz arasında adaleti asla sağlayamazsınız. O halde en azından birisine tamamen kapılıp öbürünü askıda bırakmayın.¹ Eğer (birbirinize) iyi davranır ve Allah’tan hakkıyla sakınırsanız şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. 1 Yani bu ve 3. âyete göre; erkeklerin kadınlar hakkında iki türlü adaleti emredilmektedir. Birisi: mihir, nafaka ve nöbet hususundaki adalettir ki bunu mutlaka yapmak gerekir. Diğeri ise; kadının gönlünü almak ve ona güzel davranmaktır. Bu âyette vurgulanan; “adaleti tam sağlamak mümkün değilse de kadını tamamen ihmâl edip askıda bırakmamaktır.” Ayrıca bu âyet, 3. âyetteki; “Eğer aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız, o zaman tek kadınla evlenin.” emrinin veciz bir izahıdır. Peygamberimiz: “iki eşi olup da birine tamamen meyleden kimse kıyamet gününe yamuk olarak gelir.” buyurmuştur. (Ebu Davut, Tirmîzî)— M. Türk
4:129
130
وَاِنْ يَتَفَرَّقَا يُغْنِ اللّٰهُ كُلاًّ مِنْ سَعَتِه۪ۜ وَكَانَ اللّٰهُ وَاسِعاً حَك۪يماً ٠٣١
Ve in yeteferrekâ yugnillâhu kullen min seatihî. Ve kânallâhu vâsian hakîmâ(hakîmen).
Eğer eşler, birbirlerinden ayrılacak olurlarsa Allah, onların her ikisini de geniş lütfuyla muhtaç duruma düşmekten korur. Çünkü Allah nîmetleri bol olandır, hüküm (ve hikmet) sahibidir.— M. Türk
4:130
131
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَلَقَدْ وَصَّيْنَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَاِيَّاكُمْ اَنِ اتَّقُوا اللّٰهَۜ وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَنِياًّ حَم۪يداً ١٣١
Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı). Ve lekad vassaynâllezîne ûtûl kitâbe min kablikum ve iyyâkum enittekullâh(enittekullâhe). Ve in tekfurû fe inne lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı). Ve kânallâhu ganiyyen hamîdâ(hamîden).
Göklerde ve yerde her ne varsa, şüphesiz hepsi Allah’ındır. Sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve özellikle size, Allah’tan hakkıyla sakınmanızı emrettik. Yok, eğer inkâr ederseniz (iyi bilin ki) göklerde ve yerde her ne varsa hepsi Allah’ındır ve Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmeye en lâyık olandır.— M. Türk
4:131
132
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً ٢٣١
Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fil ard(ardı). Ve kefâ billâhi vekîlâ(vekîlen).
Göklerde ve yerde her ne varsa şüphesiz hepsi Allah’ındır. Koruyucu olarak sana, Allah yeter.— M. Türk
4:132
133
اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ اَيُّهَا النَّاسُ وَيَأْتِ بِاٰخَر۪ينَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى ذٰلِكَ قَد۪يراً ٣٣١
İn yeşa’ yuzhibkum eyyuhân nâsu ve ye’ti bi âharîn(âharîne). Ve kânallâhu alâ zâlike kadîrâ(kadîran).
Ey insanlar! Eğer (Allah,) dilerse sizi yok eder ve yerinize başkalarını getirir.¹ Zîrâ Allah’ın gücü, her şeye yeter. 1 Bu âyet nâzil olunca Peygamber Efendimiz, ellerini Selmân-ı Fârisî’nin sırtına koymuş ve: “onlar, bunun kavmi’dir” buyurmuştur. (Kurtubî, Taberî) Konuyla ilgili olarak Bk. (Mâide: 54, Muhammed: 38)— M. Türk
4:133
134
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا فَعِنْدَ اللّٰهِ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً بَص۪يراً۟ ٤٣١
Men kâne yurîdu sevâbed dunyâ fe indallâhi sevâbud dunyâ vel âhırah(âhırati). Ve kânallâhu semîan basîrâ(basîran).
Kim, bu dünyanın nîmetlerini isterse, bilsin ki dünyanın da âhiretin de nîmetleri Allah’ın katındadır. Allah her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi görendir.— M. Türk
4:134
135
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَٓاءَ لِلّٰهِ وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَۚ اِنْ يَكُنْ غَنِياًّ اَوْ فَق۪يراً فَاللّٰهُ اَوْلٰى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوٰٓى اَنْ تَعْدِلُواۚ وَاِنْ تَلْـوُٓ۫ا اَوْ تُعْرِضُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً ٥٣١
Yâ eyyuhâllezîne âmenû kûnû kavvamîne bil kıstı şuhedâe lillâhi ve lev alâ enfusıkum evil vâlideyni vel akrabîn(akrabîne), in yekun ganiyyen ev fakîran fallâhu evlâ bihimâ fe lâ tettebiûl hevâ en ta’dilû, ve in telvû ev tu’rıdû fe innallâhe kâne bi mâ ta’melûne habîrâ(habîran).
Ey îman edenler! Kendinizin, ananızın, babanızın ve akrabalarınızın aleyhinde bile olsa, Allah için şâhitlik ederek, adaleti ayakta tutan kimseler olun.¹ (Haklarında şâhitlik ettikleriniz) ister zengin olsunlar, ister fakir olsunlar Allah, onları herkesten daha fazla gözetir.² Sakın adaletten ayrılarak, nefsinizin arzusuna uymayın.³ Eğer (şâhitliği) gizler veya (şâhitlikten) çekinirseniz (bilin ki) Allah yaptıklarınızdan (tümüyle) haberdardır. 1 Yani, başkasının sizde bir hakkı varsa doğruyu söyleyerek ananız, babanız ve akrabanızın aleyhine bile olsa şâhitlikten kaçınmayın veya üçüncü bir şahıs için yapılan şâhitlik, ananız, babanız ve akrabanızın zararına bile olsa yine dosdoğru şâhitlik edin. 2 Âyetin bu bölümü, “(Haklarında şâhitlik ettikleriniz) ister zengin olsunlar ister fakir olsunlar, (tercih edilmeye) Allah, onlardan daha layıktır.” şeklinde de anlaşılabilir. 3 Âyetin bu bölümü, “Sakın adalet yapıyoruz diye, nefsinizin arzusuna uymayın” şeklinde de anlaşılabilir.— M. Türk
4:135
136
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ي نَزَّلَ عَلٰى رَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَع۪يداً ٦٣١
Yâ eyyuhâllezîne âmenû, âminû billâhi ve resûlihî vel kitâbillezî nezzele alâ resûlihî vel kitâbillezî enzele min kabl(kablu). Ve men yekfur billâhi ve melâiketihî ve kutubihî ve rusulihî vel yevmil âhıri fe kad dalle dalâlen baîdâ(baîden).
Ey îman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitaba¹ ve daha önce indirdiği kitaplara² (gerçekten) îman edin.³ Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, Peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse,⁴ (haktan çok) uzak bir sapkınlığa düşmüş olur.⁵ 1 Yani, Muhammed (s.a.v)’e ve Kur’an-ı Kerim’e… 2 Burada “kitap” kelimesi, cins isim olduğu için çoğul olarak tercüme edilmiştir. Yani, “Kur’an’dan önce Allah’ın peygamberlerineindirdiği kitap cinsinden olanlara” demektir. 3 Ey o bütün iman ettiğini söyleyenler! Yani soyut bir şekilde “îman ettik” demekle inandığını zannedenler! Îman ettiğiniz şeyin, gerçekten “îman ettik” demeye layık olup-olma-dığını iyi araştırın. Şunun iyi bilin ki, Allah’a ve Rasulü Muhammed (a.s) dışındakilere îmanınız geçersizdir. Yani Allah diye; İsa’ya, Yehova’ya veya çeşitli put ve sistemlere, Kitap diye; Tevrât ve İncil olduğunu iddiâ ettiğiniz kitaplara veya putlaştırdığınız kişilerin kitaplarına, Peygamber diye; çeşitli filozof veya uyduruk önderlere inanmayın. Çünkü bunlara îman, îman değildir. Gerçek îman; Allah’a, Peygamberlerine ve onların getirdikleri kitaplarla bu kitaplardaki hükümlere îmandır. 4 Bunlardan birini inkâr etmek, diğerini de inkâr etmeyi doğuracağından, tamamına birden îman etmek gerekir. 5 Yahûdîlerden Abdullah b. Selam, Ka’b’ın oğulları Esed ve Üseyd, Sa’lebe b. Kays bir grup kitap ehli, Peygamberimize: “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz, sana ve kitabına, Mûsa’ya, Tevrât’a ve Uzeyr’e îman ediyoruz ve bunların dışındaki kitaplara ve Peygamberlere îman etmiyoruz.” dediler. Bu olay üzerine bu âyet indirildi. (Vâhidî) Bu âyet nâzil olduktan sonra, bu şahısların hepsi Müslüman oldular.— M. Türk
4:136
137
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ سَب۪يلاًۜ ٧٣١
İnnellezîne âmenû, summe keferû, summe âmenû, summe keferû, summezdâdû kufran lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum sebîlâ(sebîlen).
Îman edip sonra inkâr ederek, sonra tekrar îman edip, tekrar inkâr ederek kâfirlikte ileri gidenleri Allah, asla bağışlamayacak ve doğru yola ulaştırmayacaktır.— M. Türk
4:137
138
بَشِّرِ الْمُنَافِق۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماًۙ ٨٣١
Beşşiril munâfikîne bi enne lehum azâben elîmâ(elîmen).
(Ey Muhammed! Şu) münâfıklara, kendilerini acıklı bir azabın beklediğini müjdele.— M. Türk
4:138
139
اَلَّذ۪ينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ اَيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ الْعِزَّةَ فَاِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۜ ٩٣١
Ellezîne yettehızûnel kâfirîne evliyâe min dûnil mu’minîn(mu’minîne. E yebtegûne indehumul izzete fe innel izzete lillâhi cemîâ(cemîan).
(Çünkü) onlar, mü’minleri bırakıp, kâfirleri dost ediniyorlar. Yoksa (şanı ve) şerefi, onların yanında mı arıyorlar? Hâlbuki bütün (şan ve) şeref, tamamıyla Allah’a aittir.— M. Türk
4:139
140
وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ اَنْ اِذَا سَمِعْتُمْ اٰيَاتِ اللّٰهِ يُكْفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَاُ بِهَا فَلَا تَقْعُدُوا مَعَهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا ف۪ي حَد۪يثٍ غَيْرِه۪ۘ اِنَّكُمْ اِذاً مِثْلُهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ جَامِـعُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْكَافِر۪ينَ ف۪ي جَهَنَّمَ جَم۪يعاًۙ ٠٤١
Ve kad nezzele aleykum fîl kitâbi en izâ semi’tum âyâtillâhi yukferu bihâ ve yustehzeu bihâ fe lâ tak’udû meahum hattâ yehûdû fî hadîsin gayrihî, innekum izen misluhum. İnnallâhe câmiul munâfikîne vel kâfirîne fî cehenneme cemîâ(cemîan).
Allah, size Kitapta (daha önce): “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onların alaya alındığını işittiğiniz zaman, başka bir konuya geçinceye kadar onlarla bir arada oturmamanızı, yoksa sizin de onlar gibi olacağınızı” bildirmişti.¹ Şüphesiz Allah münâfıkların ve kâfirlerin hepsini, cehennemde bir araya getirecektir. 1 Mekke’de müşriklerin yaptıklarına karşı Peygamber (a.s)’a hitaben: “Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşanları gördüğün zaman, derhal onlardan uzaklaş ki onlar, ondan başka bir söze dalsınlar. Eğer şeytan sana bunu unutturursa, hatırladıktan sonra sakın o zalimler topluluğuyla birlikte oturma.” (En’am: 68) ayeti nâzil olmuştu. Medine’de Yahudi bilginleri bulundukları meclislerde Kur’an’dan küfür ve alay ile bahsederler ve Münafıklar da onlarla beraber bulunur dinlerlerdi. Burada bu uyarı çoğul olarak tüm Müslümanlar için tekrar konulmuştur. Yani Cenab-ı Hak; “Allah’ın âyetleri ile küfür ve alay edilirken onların yanında oturduğunuzda siz de o kâfir alaycıların aynısısınız ve o zaman siz de onlar gibi kâfir olursunuz.” demektedir. Bu âyetin zâhirine göre Allah’ın âyetleri ile küfür ve alay, küfür olduğu gibi o sırada onların yanında oturmanın dahi küfür olacağı anlaşılıyor. Zira itirazı terk de bir nevi rıza demek olduğuna göre açıkça veya zımnen itiraz edilmedikçe küfürden kurtuluş mümkün değildir. Kalkıp gitmek de bir itiraz demektir. Yani sükût, ikrardan gelir. Bk. (En’am: 68)— M. Türk
4:140
141
اَلَّذ۪ينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْۚ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِنَ اللّٰهِ قَالُٓوا اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْۘ وَاِنْ كَانَ لِلْكَافِر۪ينَ نَص۪يبٌۙ قَالُٓوا اَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُمْ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَلَنْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لِلْكَافِر۪ينَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ سَب۪يلاً۟ ١٤١
Ellezîne yeterabbesûne bikum, fe in kâne lekum fethun minallâhi kâlû e lem nekun meakum, ve in kâne lil kâfirîne nasîbun, kâlû e lem nestahviz aleykum ve nemna’kum minel mu’minîn(mu’minîne. Fallâhu yahkumu beynekum yevmel kıyâmet(kıyâmeti). Ve len yec’alallâhu lil kâfirîne alâl mu’minîne sebîlâ(sebîlen).
O (münâfıklar) hep sizin (başınıza gelecekleri) bekler dururlar. Eğer Allah, size zafer nasip ederse; “Biz, sizin yanınızda değil miydik?” derler. Yok, eğer (zafer) kâfirlere nasip olursa, (bu defa da onlara): “Biz, size üstünlük sağlamışken¹ sizi Müslümanlara karşı korumadık mı?”² derler.³ Allah, kıyamet günü aranızda (gerçek) hükmünü verecektir. Şüphesiz Allah kâfirlere mü’minler karşısında üstün gelme fırsatını, asla vermez. 1 Yani, fırsat elimizde iken Müslümanlarla beraber olup sizinle savaşsaydık, sizi perişan edemez miydik? 2 Bu bölüm, “Biz sizin (Müslüman olmanızı) engelleyerek, sizi Müslümanlara karşı korumadık mı?” şeklinde de anlaşılabilir. 3 Aynı konu için Bk. (Nisâ: 72, 73)— M. Türk
4:141
142
اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْۚ وَاِذَا قَامُٓوا اِلَى الصَّلٰوةِ قَامُوا كُسَالٰىۙ يُرَٓاؤُ۫نَ النَّاسَ وَلَا يَذْكُرُونَ اللّٰهَ اِلَّا قَل۪يلاًۘ ٢٤١
İnnel munâfikîne yuhâdiûnallahe ve huve hâdiuhum, ve izâ kâmû ilâs salâti kâmû kusâlâ yurâunen nâse ve lâ yezkurûnallâhe illâ kalîlâ(kalîlen).
O münâfıklar (kendilerince) Allah’ı aldatmaya çalışıyorlar. Hâlbuki onları asıl aldatan, Allah’tır.¹ Onlar, namaza kalktıkları zaman sadece insanlara gösteriş² yapmak için üşenerek kalkarlar ve Allah’ın (adını) çok az anarlar. 1 Yani, “Allah’ın aldatması,” bir şerri ortadan kaldırmak ve kendisini aldatmaya kalkışanlara, haddini bildirmek içindir. 2 Riya: Söz ve davranışlarda gösteriş yapma; bir iyiliği veya ameli Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle değil de insanların beğenisi için yapma demektir. Bu davranışta bulunan kimseye “riyakâr” veya “mürai” denir. Riya, insanlar arasında manevî nüfûz, şan ve şöhret, maddî çıkar sağlamak için yapılır. Riyanın her çeşidi ahlaksızlık olduğu halde, ibadetlerde riyakâr olmak çok daha büyük bir ahlâksızlıktır. Rasûlüllah (s.a.v); “Muhakkak ki, sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirk, yani riyadır,” buyurmuştur. (Tirmizi)— M. Türk
4:142
143
مُذَبْذَب۪ينَ بَيْنَ ذٰلِكَۗ لَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَلَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً ٣٤١
Muzebzebîne beyne zâlike, lâ ilâ hâulâi ve lâ ilâ hâulâi. Ve men yudlilillâhu fe len tecide lehu sebîlâ(sebîlen).
O münâfıklar, iki taraf arasında yalpalar dururlar ve ne bu tarafa ne de öteki tarafa yâr olurlar.¹ (Ey Muhammed!) Allah’ın saptırdığına, sen (bile) asla bir çıkış yolu bulamayacaksın. 1 Yani onlar Müslümanlara da, kâfirlere de yar olmazlar, ikisi arasında bocalar dururlar.— M. Türk
4:143
144
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَجْعَلُوا لِلّٰهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً ٤٤١
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızûl kâfirîne evliyâe min dûnil mu’minîn(mu’minîne). E turîdûne en tec’alû lillâhi aleykum sultânen mubînâ(mubînen).
Ey îman edenler! Sakın Müslümanları bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Siz, (onlar gibi yaparak) Allah’a karşı, kendi aleyhinize işleyecek açık bir delil verir misiniz hiç?¹ 1 Buradaki soru; inkari olarak anlaşılmış ve o şekilde tercüme edilmiştir. Yani, “tabiî ki siz, münâfıkların yaptığı gibi yapmazsınız.” demektir.— M. Türk
4:144
145
اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ فِي الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِۚ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَص۪يراًۙ ٥٤١
İnnel munâfikîne fîd derkil esfeli minen nâr(nâri), ve len tecide lehum nasîrâ(nasîran).
Münâfıkların yeri kesinlikle cehennem ateşinin dibidir. (Ey Muhammed!) Onlar, oradayken sen (bile onlara) bir yardımcı bulamazsın.— M. Türk
4:145
146
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ وَاَخْلَصُوا د۪ينَهُمْ لِلّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ وَسَوْفَ يُؤْتِ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ اَجْراً عَظ۪يماً ٦٤١
İllâllezîne tâbû ve aslehû va’tesamû billâhi ve ahlesû dînehum lillâhi fe ulâike meal mu’minîn(mu’minîne). Ve sevfe yu’tillâhul mu’minîne ecran azîmâ(azîmen).
Ancak tevbe edenler, Allah’ın istediği gibi davrananlar, Allah’a sarılanlar ve dinlerine Allah için gönülden bağlananlar, bunun dışındadır. Onlar, mü’minlerle beraberdir ve Allah, mü’minlere çok büyük bir mükâfat verecektir.— M. Türk
4:146
147
مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ اِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْتُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ شَاكِراً عَل۪يماً ٧٤١
Mâ yef’alullâhu bi azâbikum in şekertum ve âmentum. Ve kânallâhu şâkiran alîmâ(alîmen).
Eğer şükreder ve îman ederseniz, Allah sizi niye azaba çarptırsın ki?¹ Allah, şükredenlerin mükâfatını veren ve her şeyi bilendir. 1 Buradaki soru da; inkari olarak anlaşılmış ve o şekilde tercüme edilmiştir. Yani, “Allah sizi asla azaba çarptırmaz.” demektir.— M. Türk
4:147
148
لَا يُحِبُّ اللّٰهُ الْجَهْرَ بِالسُّٓوءِ مِنَ الْقَوْلِ اِلَّا مَنْ ظُلِمَۜ وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً عَل۪يماً ٨٤١
Lâ yuhibbullâhul cehra bis sûi minel kavli illâ men zulim(zulime). Ve kanallâhu semîan alîmâ(alîmen).
148,149. Allah zulme uğrayanların dışında kötülüğün sözle, açıkça söylenmesinden hoşlanmaz.¹ Şüphesiz Allah, sizin bir iyiliği açıkça veya gizlice yaptığınızı da bir kötülüğü bağışladığınızı da hakkıyla işiten ve bilendir. Şunu bilin ki Allah çok affedicidir, her şeye güç yetirendir. 1 Yani Allah, kötülüğün, sözle bile ortaya konulmasını istemez. Ancak mazlum olan kimse feryat edebilir, zâlimler aleyhine beddua edebilir veya onun kötülüklerini söyleyip, kötü sözlerine karşılık verebilir. Bir gün Peygamberimizin huzurunda bir adam Hz. Ebu Bekir’in yüzüne karşı hakaret etmiş, o da bir kaç kere sükût ettikten sonra sonunda dayanamayıp aynısıyla mukabelede bulunmuş. Bunun üzerine Efendimiz (a.s) oturduğu yerden kalkmış. Hz. Ebu Bekir: “o bana hakaret ederken oturuyordunuz ben mukabelede bulununca kıyam buyurdunuz” deyince, Rasulullah da: “bir melek senin tarafından cevap veriyordu. Sen reddedince o melek gitti, şeytan geldi, şeytan gelince ben de oturmadım” buyurdu. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Bir rivayete göre de bir kavme bir misafir gelmiş, yemek vermemişler, şikâyet etmiş, şikâyetinden dolayı da cezalandırılması üzerine, bu âyet nâzil olmuş. Hakkına riayet edilmeyen misafirin mazlûm hükmünde bulunduğu ve şikâyete hakkı olduğu beyan buyurulmuştur. (Elmalılı)— M. Türk
4:148
149
اِنْ تُبْدُوا خَيْراً اَوْ تُخْفُوهُ اَوْ تَعْفُوا عَنْ سُٓوءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُواًّ قَد۪يراً ٩٤١
İn tubdû hayran ev tuhfûhu ev ta’fû an sûin fe innallâhe kâne afuvven kadîrâ(kadîran).
148,149. Allah zulme uğrayanların dışında kötülüğün sözle, açıkça söylenmesinden hoşlanmaz.¹ Şüphesiz Allah, sizin bir iyiliği açıkça veya gizlice yaptığınızı da bir kötülüğü bağışladığınızı da hakkıyla işiten ve bilendir. Şunu bilin ki Allah çok affedicidir, her şeye güç yetirendir. 1 Yani Allah, kötülüğün, sözle bile ortaya konulmasını istemez. Ancak mazlum olan kimse feryat edebilir, zâlimler aleyhine beddua edebilir veya onun kötülüklerini söyleyip, kötü sözlerine karşılık verebilir. Bir gün Peygamberimizin huzurunda bir adam Hz. Ebu Bekir’in yüzüne karşı hakaret etmiş, o da bir kaç kere sükût ettikten sonra sonunda dayanamayıp aynısıyla mukabelede bulunmuş. Bunun üzerine Efendimiz (a.s) oturduğu yerden kalkmış. Hz. Ebu Bekir: “o bana hakaret ederken oturuyordunuz ben mukabelede bulununca kıyam buyurdunuz” deyince, Rasulullah da: “bir melek senin tarafından cevap veriyordu. Sen reddedince o melek gitti, şeytan geldi, şeytan gelince ben de oturmadım” buyurdu. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Bir rivayete göre de bir kavme bir misafir gelmiş, yemek vermemişler, şikâyet etmiş, şikâyetinden dolayı da cezalandırılması üzerine, bu âyet nâzil olmuş. Hakkına riayet edilmeyen misafirin mazlûm hükmünde bulunduğu ve şikâyete hakkı olduğu beyan buyurulmuştur. (Elmalılı)— M. Türk
4:149
150
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَيُر۪يدُونَ اَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍۙ وَيُر۪يدُونَ اَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلاًۙ ٠٥١
İnnellezîne yekfurûne billâhi ve rusulihî ve yurîdûne en yuferrikû beynallâhi ve rusulihî ve yekûlûne nu’minu bi ba’din ve nekfuru bi ba’dın, ve yurîdûne en yettehızû beyne zâlike sebîlâ(sebîlen).
150,151. Allah’ı ve Peygamberlerini inkâr edenler Allah ile Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler ve: “(Peygamberlerin) kimisine inanırız, kimisini de inkâr ederiz.” diyerek kendilerine (îmanla inkâr) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte gerçek kâfirler onlardır.¹ Şüphesiz Biz de bu kâfirlere, aşağılayıcı bir azap hazırladık. 1 Bu âyete göre kâfirler; birisi, Allah’a da Peygambere de îman etmeyenler, diğeri Allah’a îman ettiğini iddiâ edip de Allah’ın gönderdiği Peygamberlere inanmayanlar, bir diğeri ise Peygamberlerin bir kısmına îman ettiğini söyleyip de bir kısmını inkâr edenler olmak üzere, üç kısımdır. Son iki kısım kâfirler, görüldüğü üzere kendilerinin ehl-i kitap olduklarını iddiâ etmekle birlikte, Allah’ın gönderdiği Peygamber ve Kitapların bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr eden, Yahûdîler ve Hıristiyanlardır. Ve bu âyet, doğrudan doğruya, bunlar hakkında nâzil olmuştur. (Kurtubî) Ayrıca bu âyetten; îman ile küfür arasında, “bir orta sınıfın” olmadığı ve Allah’ın gönderdiği Peygamberlerden ve kitaplardan bir tanesini bile inkârın, Allah’ı inkâr olduğu, açıkça anlaşılmaktadır.— M. Türk
4:150
Yükleniyor...
Nisa
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle