Bakara 286 Ayet Medine · البقرة
2

Bakara

Sığır/İnek · Medine
2
Sığır/İnek · Medine
البقرة
286
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Sure başı
121
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟ ١٢١
Ellezîne âteynâhumul kitâbe yetlûnehu hakka tilâvetih(tilâvetihî) ulâike yu’minûne bih(bihî), ve men yekfur bihî fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Bizim kendilerine verdiğimiz Kitaba gerçekten îman edenler, onu gereği gibi¹ okurlar.² Kim de onu inkâr ederse, onlar da gerçekten hüsrana uğrayanlardır. 1 Onu ve hükümlerini bozmadan, anlamlarını gözeterek, saygılı, devamlı, anlamadıklarını ehlinden sorarak iyi niyet, temiz kalple ve ağızla okurlar. Gelişi güzel, baştan savmaca, şarkı, gazel gibi okumazlar. 2 Âyetin bu bölümü “Bizim kendilerine verdiğimiz kitabı gereğince okuyanlar var ya işte onlar, ona gerçekten inananlardır.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
2:121
122
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ ٢٢١
Yâ benî isrâîlezkurû ni’metiyelletî en’amtu aleykum ve ennî faddaltukum alel âlemîn(âlemîne).
Ey İsrâil oğulları! Size ihsan ettiğim nîmetimi ve sizi (bir dönem) âlemlere üstün kıldığımı, unutmayın.¹ 1 Aynı âyet için Bk. (Bakara: 47)— M. Türk
2:122
123
وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ ٣٢١
Vettekû yevmen lâ teczî nefsun an nefsin şey’en ve lâ yukbelu minhâ adlun ve lâ tenfeuhâ şefâatun ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne).
Ve kimsenin, kimseye hiçbir şekilde faydasının olmayacağı, hiç kimseden fidyenin alınmayacağı gibi kimseye şefaatin fayda sağlamayacağı ve kimsenin başkalarından hiçbir yardım görmeyeceği günden sakının.¹ 1 Bk. (Bakara: 48 ve dipnotu.)— M. Türk
2:123
124
وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماًۜ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ ٤٢١
Ve izibtelâ ibrâhîme rabbuhu bi kelimâtin fe etemmehun(etemmehunne), kâle innî câiluke lin nâsi imâmâ(imâmen), kâle ve min zurriyyetî kâle lâ yenâlu ahdiz zâlimîn(zâlimîne).
Rabbi, İbrahim’i birtakım kelimelerle deneyip, o da onları tam olarak yerine getirince, Allah ona: “Şüphesiz Ben, seni insanlara imam kılacağım” demişti. İbrahim: “Benim soyumdan da…”¹ deyince, Allah; “Benim bu konuda vereceğim söz, zalimlere asla ulaşmaz.” buyurdu. 1 Yani, bana vereceğin nîmeti, imameti ve Peygamberliği onlara da ver diye duâ etti. Ancak, “hepsine” demedi. Ayrıca bu âyet, zâlimlerin imamete ehil olmadığına ve zâlim önderlerin başkanlıktan indirilmelerinin vacip olacağına da delil olabilir.— M. Türk
2:124
125
وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْناًۜ وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۜ وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ ٥٢١
Ve iz cealnâl beyte mesâbeten lin nâsi ve emnâ(emnen), vettehizû min makâmı ibrâhîme musallâ(musallen) ve ahidnâ ilâ ibrâhîme ve ismâîle en tahhirâ beytiye lit tâifîne vel âkifîne ver rukkais sucûd(sucûdi).
Biz, Kâbe’yi¹ insanlar için sürekli yönelme makamı (kıble) ve güvenilir bir yer kılınca, size: “İbrahim’in makamını² namaz yeri edinin.”³ dedik. İbrahim ve İsmail’e de: “Tavaf edenler, itikâfa çekilenler, rükû ve secde edenler için evimi temiz tutun.”⁴ diye emrettik. 1 Kâbe: Mekke şehrinde Mescid-i Haram’ın ortasında yaklaşık 13 m. yüksekliğinde, 12 m. boyunda ve 11 m. genişliğinde taştan yapılmış dört köşe bir binadır. Haccın sebebi ve bütün Müslümanların “kıblegâhı” olan Kâbe, yeryüzünde yapılmış olan ilk mukaddes mabettir. (Alû İmran: 96) Buna “Beytullah” ve “Beyt-i Atik” de denir. Hz. Peygamber, Ebu Zer (r.a)’in sorularına cevap olarak yeryüzünde ilk inşa edilen mescidin "Mescid-i Haram", ikinci inşa edilenin "Mescid-i Aksa" olduğunu ve bu ikisi arasında kırk yıl süre bulunduğunu beyan buyurmuştur (Buhârî). Kur’an-ı Kerim’de Kâbe’yi ikinci defa inşa edenin Hz. İbrahim ile oğlu İsmail (a.s.) olduğu; “(Bir zamanlar) Biz, İbrahim’e (Allah’ın) Evi (Kâbe)’nin yerini belirleyince: ‘Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyamda duranlar, rükûya (ve) secdeye varanlar için evimi temiz tut...’ (dedik).” (Hacc: 26) şeklinde bildirilmiştir. Kâbe, o tarihten günümüze kadar birçok defa tamir görmüştür. Nitekim Hz. Peygamberin büyük dedesi Kusay zamanında tamir edilen Kâbe, Hz. Peygamberin gençliğinde de Kureyş kabilesi tarafından tamir edilmiştir. Daha sonra Abdullah b. Zübeyr zamanında, Emevî hükümdarlarından Abdülmelik zamanında tamir edilen Kâbe Osmanlı Sultanları I. Ahmed ve IV. Murat zamanlarında da tamir edilmiştir. Osmanlı sultanlarından sonra Suud Hükümeti de Kâbe’nin bakım ve tamiriyle ilgilenmektedir. Kâbe’nin doğudaki köşesine "Rükn-i Hacer", batı köşesine "Rükn-i Şâmî", güney köşesine "Rükn-i Yemânî", kuzey köşesine de "Rükn-i Irakî" denir. Kâbe’nin Rükn-i Irakî ile Rükn-i Şâmî arasının karşısına (zeminden bir metre kadar yüksek ve 1,5 m kalınlığındaki yarım daire şeklindeki duvar) "Hatîm" denir. Bu duvar ile Kâbe arasındaki boşluğa "Hicr-i Kâbe veya Hicr-i İsmail" adı verilir. Hz. İbrahim’in yaptığı Kâbe binasına bu kısım da dâhil idi. Bu bölüm Kâbe’ye dâhil olduğu için tavafın bu duvarın dışından yapılması vacibtir ve bu bölümde farz olan namaz kılmak caiz değildir. Kâbe’nin kapısı, binanın kuzey doğusunda Rükn-i Hacer ile Rükn-i Irakî arasında zeminden iki metre yüksekliktedir. Duvarın kapı ile Hacer-i Esved arasındaki kısmına "Mültezem" denir. Kâbe’nin etrafını çevreleyen ve içerisinde namaz kılınan kısma da “Mescid-i Haram” denir. Yeryüzündeki en faziletli mescid, Mescid-i Haram’dır. 2 Makâm-ı İbrahim: İbrahim (a.s)’ın Kâbe’yi inşa ederken veyahut insanları hacca davet ederken, üzerine çıktığı taşın bulunduğu yerdir. Kur’ân-ı Kerîm bize bu taştan bir mûcize olarak bahseder ve Allah, Beytullah’ı överken: “İbrahim’in makamı olan orada, apaçık mûcizeler vardır. Ve oraya giren, emniyette olur…” buyurur. “Makâm-ı İbrahim’in boyu bir arşındır. Taş dört köşe olup üst tarafının genişliği 14 x 14 parmak, alttan da aynı ölçüdedir. Hem alt kısmında, hem de üst kısmında altından birer halka vardır. Taşın iki halkası arası altınla kaplı olmayıp açıktır. Bütün cephesi boyunca uzunluğu 9 parmak, eni ise 10 parmağa 10 parmaktır. Hz. İbrahim (a.s)’ın ayak izleri taşın içine 7 parmak gömülmüş olup biraz meyillidir. Taş üzerindeki iki ayak arasında 2 parmak mesafe vardır. Makâm-ı İbrahim, etrafı gümüşle kaplı sâc ağacından yapılma bir havuz içinde olup havuzun etrafı kalay madeni ile kaplanmıştır. Kıble Kâbe’ye döndürüldükten sonra Hz. Peygamber (s.a.v), Medine’de bulunduğu sürece Kâbe’nin oluğunun bulunduğu yöne doğru namaz kıldı. Mekke’ye gelince orada bulunduğu zaman zarfında da Makâm-ı İbrahim’e doğru namaz kıldı. 3 Bu ayeti, “İbrahim’in konumu veya küfre karşı duruşu gibi bir duruş edinin” şeklinde anlamak da mümkündür. 4 Bk. (Hacc: 26-29 ve dipnotları)— M. Türk
2:125
126
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ٦٢١
Ve iz kâle ibrâhîmu rabbic’al hâzâ beleden âminen verzuk ehlehu mines semerâti men âmene minhum billâhi vel yevmil âhir(âhiri), kâle ve men kefere fe umettiuhu kalîlen summe adtarruhu ilâ azâbin nâr(nâri), ve bi’sel masîr(masîru).
Hani İbrahim: “Ey Rabbim! Bu şehri güvenilir bir belde kıl ve oranın halkından Allah’a ve âhiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır.” diye dua edince,¹ (Allah): “Onlardan kâfir olanı da (dünyadan) kısa bir süre yararlandırır sonra onu, dönüş yerlerinin en kötüsü olan cehennem azabına, kesinlikle sürüklerim.” buyurdu. 1 Hz. İbrahim’in bu duâyı, eşini ve oğlu İsmail’i Mekke’de Kâbe’nin yeri civarına bırakınca yaptığı, rivâyet edilmektedir. En doğrusunu ise Allah bilir.— M. Türk
2:126
127
وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۜ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۜ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ٧٢١
Ve iz yerfeu ibrâhîmul kavâide minel beyti veismâîl(ismâîlu) rabbenâ tekabbel minnâ inneke entes semîul alîm(alîmu).
İbrahim ve İsmail, Kâbe’nin temellerini yükseltirken:¹ “Ey Rabbimiz! (Bunu) bizden kabul buyur. Şüphesiz en iyi işiten ve eksiksiz bilen Sensin.” (diye dua ediyorlardı.) 1 Âyetteki İbrahim ve İsmail (a.s)’ın “Kâbe’nin temellerini yükseltmesi” ifâdesinden; Kâbe’-nin daha önceden, Hz. Âdem zamanında yapıldığı, ilk Kâbe’nin kaybolan temellerini Hz. İbrahim’in bulup, tekrar inşa ettiği de anlaşılabilir.— M. Türk
2:127
128
رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ٨٢١
Rabbenâ vec’alnâ muslimeyni leke ve min zurriyyetinâ ummeten muslimeten leke ve erinâ menâsikenâ ve tub aleynâ, inneke entet tevvâbur rahîm(rahîmu).
(Ve): “Ey Rabbimiz! İkimizi de Sana eksiksiz îman edenlerden kıl, soyumuzdan gerçekten Müslüman bir ümmet çıkar, bize ibâdet şeklimizi (ve yerimizi)¹ göster ve tevbelerimizi kabul buyur. Şüphesiz Sen, tevbeleri kabul eden ve çok merhamet edensin.” 1 Menâsik: “Mensek” kelimesinin çoğulu olup kök anlamı, “kendisini ibâdete vermek ve kurban kesmek” demekse de daha çok hac ve kurban ibadetleri için kullanılmıştır. Bu kelime; zaman, mekân ismi ve mimli mastar olduğu için: “ibâdet zamanı, ibâdet yeri ve ibâdet etmek” anlamlarına gelir. Burada bu üç anlam da uygun düşmektedir. Zâten bir ibâdet için bunların tümü gerekli olduğundan bu kelimenin kullanımı, fevkalade bir icaz örneğidir.— M. Türk
2:128
129
رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟ ٩٢١
Rabbenâ veb’as fîhim resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtike ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete ve yuzekkîhim inneke entel azîzul hakîm(hakîmu).
“Ey Rabbimiz! İçlerinden onlara; Senin âyetlerini okuyacak, Kitap ve hikmeti öğretecek, kendilerini (bâtıl inançlardan) temizleyecek bir Peygamber¹ gönder. Şüp-hesiz Sen, çok şerefli, hüküm (ve hikmet) sahibisin.” (diye dua ediyorlardı.) 1 Bu Peygamberle kastedilenin, Hz. Muhammed (a.s) olduğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Çünkü İsmail (a.s)’ın zürriyeti içerisinden başka bir Peygamber, gelmemiştir. Nitekim Resulullah (s.a.v): “ben babam İbrahim’in duası ve kardeşim İsa’nın müjdesi ve annemin rüyasıyım” buyurmuştur. (Elmalılı)— M. Türk
2:129
130
وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ ٠٣١
Ve men yergabu an milleti ibrâhîme illâ men sefihe nefseh(nefsehu), ve lekadistafeynâhufîd dunyâ, ve innehu fîlâhireti le mines sâlihîn(sâlihîne).
Kendini bilmezlerin dışında İbrahim’in dininden kim yüz çevirebilir ki?¹ Çünkü onu dünyada Biz, (Peygamber olarak) seçtik. Şüphesiz o, âhirette de kesinlikle iyilerdendir.² 1 Bu soru inkâr ifâde etmek içindir. Yani; “Kendini bilmezlerden başkası İbrahim’in dininden asla yüz çeviremez.” demektir. 2 Abdullah b. Selâm, yeğeni Seleme ile Muhâcir’i İslâm’a davet eder ve onlara, “Allah Tevrât’ta: ‘ben İsmail’in çocuklarından Ahmet isminde bir Peygamber göndereceğim, ona îman eden hidâyete ve olgunluğa erecek, îman etmeyen de lânetlenmiştir.’ buyurdu” der. Bunun üzerine Seleme îman eder, Muhâcir ise îman etmez. Bu olay üzerine de bu âyet nâzil olur. (Suyuti— M. Türk
2:130
131
اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ ١٣١
İz kâle lehû rabbuhû eslim kâle eslemtu li rabbil âlemîn(âlemîne).
Zîrâ Rabbi ona: “Sen, Bana gönülden kulluk et.” buyurunca, o: “Ben, tüm varlığımla âlemlerin Rabbine teslim oldum.” dedi. ¹ 1 (اَسْلِمْ) ifâdesi, “teslim ol, Müslüman ol.” şeklinde tercüme edildiği zaman, âyetin anlamı yukarıdaki yedi âyetin içeriğine ve “Hz. İbrahim’in hiç müşrik olmadığı” âyetine (Bakara: 135, Âlu İmrân: 67) ters düşmektedir. Bu sebeple bu fiilin diğer anlamı olan, “halisane ibâdet etmek” (Celâleyn, Kurtubî, İbnü Kesir) anlamı tercih edilmiştir.— M. Türk
2:131
132
وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ ٢٣١
Ve vassâ bihâ ibrâhîmu benîhi ve ya’kûb(ya’kûbu), yâ beniyye innallâhestafâ lekumud dîne fe lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
İbrahim ve Yakup bu (emri) oğullarına vasiyet ederek: “Ey oğullarım! Şüphesiz Allah, sizlere bu dini seçti, siz de mutlaka Müslümanlar olarak ölün.” (diye tavsiyede bulundu.)— M. Türk
2:132
133
اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪يۜ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ٣٣١
Em kuntum şuhedâe iz hadara ya’kûbel mevtu, iz kâle li benîhi mâ ta’budûne min ba’dî kâlû na’budu ilâheke ve ilâhe âbâike ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ilâhen vâhidâ(vahiden) ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
Yoksa siz, Yakub’a ölüm gelip çattığında oğullarına: “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” diye sorunca, onlar da: “Tek ilâh olarak, senin ilâhına ve ataların İbrahim’in, İsmail’in ve İshak’ın ilâhı (Allah’a) kulluk edeceğiz. Ve biz, sadece Ona (teslim olan) Müslümanlarız.” dediklerinde, orada mı bulunuyordunuz?— M. Türk
2:133
134
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٤٣١
Tilke ummetun kad halet, lehâ mâ kesebet ve lekum mâ kesebtum, ve lâ tus’elûne ammâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Onlar, gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandığınız da size aittir.¹ Siz, onların yaptıklarından asla sorumlu tutulmayacaksınız.² 1 İyilerin, çocukları ve mensupları onlara uyarak İslâm ve ihsan üzere olmazlarsa kuru intisap ile kendilerini kurtaramazlar, bunun gibi kötülerin çocukları da onlara uymayarak iyi ve güzel ameller yaparlarsa sadece soy bağından dolayı onların kötülüklerinden sorumlu olmazlar ve kendilerini kurtarırlar. Nitekim Rasûlullah (s.a.v)’de akrabası olan Haşim Oğullarına: “Diğer insanlar bana ameller ile gelirken, siz sadece neseplerinizle gelmeyin” buyurmuştur. Gerçi nesep bir şereftir, fakat kurtuluş için bir sebep değildir. Fayda veren asıl intisap, amelde, dinde ve ahlâkta olan intisaptır. İnsan için bir kanun vardır ki o da talep ve kesb’dir ve insan bundan sorumludur. Binaenaleyh insanlar vaktiyle geçen büyük bir ümmetin soyundan olmakla veya büyük olduğu varsayılan birisine uymakla kendilerini kurtaramazlar ve onlar gibi büyük olamazlar, onlar gibi güzel çalışmağa ve güzel ameller yapmağa muhtaçtırlar. Hatta gelenler, geçenlerden ziyade güzel amel yaparlarsa onları geçerler. Bundan da daha büyük ve daha mesut büyük bir ümmet meydana gelir. İşte Hz. İbrahim (a.s) buna dua etmiş ve Rasûlullah Efendimiz bunu tahakkuk ettirmek için tasdik ederek gelmiştir. (Özetle-Elmalılı) 2 Aynı âyet için Bk. (Bakara: 141) Aynı konu için Bk. (Tûr: 21, Müddessir: 38, Necm: 39)— M. Türk
2:134
135
وَقَالُوا كُونُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواۜ قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ٥٣١
Ve kâlû kûnû hûden ev nasârâ tehtedû kul bel millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne).
Onlar size: “Yahûdî veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız.” dediler. (Ey Muhammed!) Sen onlara: “(Asla böyle değil) bilakis biz, Hakk’a yönelen ve asla müşriklerden olmayan İbrahim’in dosdoğru dinine¹ uyarız.” de. 1 Yani; İbrahim (a.s)’ın diğer dinleri terk eden, tek Allah’a inanmayı esas alan, Kur’an’ın ifâdesiyle İslâm dinine... Bu ve benzeri âyetlere göre; İbrahim (a.s)’ın dini, “İslâm Dini”dir. Müslümanların dışındakiler Hz. İbrahim’in dininin takipçileri olamazlar. Çünkü Hz. İbrahim’in dini, tek Allah inancına dayanan bir dindir. Îsâ (a.s) ve Üzeyir’i Allah’ın oğlu saydıkları için Allah tarafından, kâfir oldukları belirtilen Yahûdî ve Hıristiyanların, kendilerini İbrahim’in dininden saymalarını anlamak mümkün ise de onları İbrahîmî dinlerden sayan Müslümanları anlamak hiç mümkün değildir. Bunlar, ya Kur’an okumuyorlar, ya da okuduklarını anlamak istemiyorlar. Bir de İbrahîmî dinler diye bir din çeşidi de yoktur. Hz. Âdem’den bu güne kadar gelen dinlerin tamamının adı “İslam Dini”dir. Bk. (Âlu İmrân: 95, Nisâ: 125, En’am: 161, Nahl: 125)— M. Türk
2:135
136
قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ٦٣١
Kûlû âmennâ billâhi ve mâ unzile ileynâ ve mâ unzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
(Ey Muhammed!) Onlara: “Biz, Allah’a, bize indirilen (kitaba), İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, onun torunlarına indirilene, Mûsa’ya, İsa’ya ve tüm Peygamberlere Rableri tarafından indirilen (tüm kitaplara) inandık. Biz, onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz. Zîrâ O (Allah’a) gerçekten îman edenler, sadece bizleriz” de.¹ 1 Bu ayet, Kur’an dışındaki hak kitapların asıllarına, yani peygamberlere Rableri tarafından indirilenlerine dikkat çekmektedir. Buna göre, Yahudi ve Hıristiyanların uydurdukları Tevrat ve İncil adlı kitaplarla bir kısım Müslüman olduğunu iddia edenlerin neredeyse Allahtan vahiy yoluyla aldıklarını iddia ettikleri kitaplarının, din adına hiçbir değeri yoktur. Konuyla ilgili olarak Bk. (Âlu İmrân: 84 )— M. Türk
2:136
137
فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِه۪ فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا هُمْ ف۪ي شِقَاقٍۚ فَسَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۜ ٧٣١
Fe in âmenû bi misli mâ âmentum bihî fe kadihtedev ve in tevellev fe innemâ hum fî şikâk(şikâkın) fe se yekfîke humullâh(humullâhu), ve huves semîul alîm(alîmu).
(Ey îman edenler!) Eğer onlar, sizin inandığınız gibi inanırlarsa (ancak o zaman) doğru yolu bulmuş olurlar.¹ Yok, eğer onlar, (bundan) yüz çevirirlerse, (o zaman haktan) çok uzak bir ayrılık içerisine düşerler. Onlara karşı sana sadece Allah yeter. Çünkü O, en iyi işiten ve eksiksiz bilendir. 1 Bu âyetten; Yahûdî ve Hıristiyanların ancak Allah’a, Hz. Muhammed (a.s)’a ve Kur’an’a inanarak doğru yolu bulacakları çok açık bir şekilde ifâde edilmiştir. Buradan da dinler arası diyaloğun, ancak hepsinin Müslüman olmasıyla gerçekleşebileceği hükmü çıkmaktadır.— M. Türk
2:137
138
صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ ٨٣١
Sıbgatallâh(sıbgatallâhi) ve men ahsenu minallâhi sıbgaten, ve nahnu lehu âbidûn(âbidûne).
(Ey îman edenler!) Onlara: “Allah’ın boyası (ile boyanın,)¹ boyası Allah(ın boyasın)dan daha güzel olan kim olabilir ki? İşte biz, (sadece) Ona kulluk ederiz.” (deyin.) 1 (صِبْغَةَ اللّٰهِ) ifâdesi mahzuf bir fiilin mef’ulü olarak tercüme edilmiştir. Bu istiârede; “Allah’ın Dini, Allah’ın boyasına” benzetilerek; “Ey insanlar sadece Allah’ın boyasıyla boyanın yani Allah’ın dinine girin, başka dinlerle cennete gireceğinizi zannederek uğraşıp durmayın.” denilmek istenmiştir.— M. Türk
2:138
139
قُلْ اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي اللّٰهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۚ وَلَـنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۚ وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَۙ ٩٣١
Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
(Ey Muhammed!) Onlara: “Bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olan Allah hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. İşte biz, Ona gönülden bağlanmış kimseleriz.” de.— M. Türk
2:139
140
اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ٠٤١
Em tekûlûne inne ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâta kânû hûden ev nasârâ kul e entum a’lemu emillâh(emillâhu), ve men azlemu mimmen keteme şehâdeten indehu minallâh(minallâhi), ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn(ta’melûne).
Yoksa siz gerçekten İbrahim’in, İsmail’in, İshak’ın, Yakup’un ve torunlarının Yahûdî ya da Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? (Ey Muhammed!) Onlara: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Allah’tan kendisine bildirilen bir gerçeği saklayandan daha zalim kim olabilir? (Şunu iyi bilin ki) Allah, yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.” de.— M. Türk
2:140
141
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟ ١٤١
Tilke ummetun kad halet lehâ mâ kesebet ve lekum mâ kesebtum ve lâ tus’elûne ammâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Onlar, gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandığınız da size aittir. Siz, onların yaptıklarından asla sorumlu tutulmayacaksınız.¹ 1 Aynı âyet için Bk. (Bakara: 134) Aynı konu için Bk. (Tûr: 21, Müddessir: 38, Necm: 39)— M. Türk
2:141
142
سَيَقُولُ السُّفَـهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ٢٤١
Se yekûlus sufehâu minen nâsi mâ vellâhum an kıbletihimulletî kânû aleyhâ kul lillâhil meşrıku vel magrıb(magrıbu), yehdî men yeşâu ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
İnsanlardan birtakım beyinsizler: “Onları daha önce yöneldikleri kıblelerinden¹ çeviren nedir?” diyecekler. (Ey Muhammed!) onlara: “Doğu da Allah’ındır, batı da. O, dilediğini dosdoğru yola iletir.” de. 1 Kıble: Esasen Arapçada yön ve yönelme demektir. İnsanın her hangi bir tarafa yönelme hâlidir ki Türkçesi “yön” demektir. Örfen; Müslümanların namazda yöneldikleri Kâbe yönüne isim olmuştur. Hz. Muhammed (s.a.v) Mekke’de Kâbe’yi araya alarak Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kılıyordu. Hicretten sonra Medine’de yaklaşık on yedi ay yine Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kıldı. Bakara: 144. âyetin gelişinden sonra kıble Kâbe’ye çevrildi. Görülmesi durumunda kıbleyi Kâbe belirler. Kâbe’nin görülmemesi durumunda kıble, İmam Ebu Hanife’ye göre Kâbe’nin bulunduğu yöndür. Harem bölgesi içinde bulunanların kıblesi Mescid’ül-Haram, diğer yerlerdeki Müslümanların kıblesi de Harem bölgesidir. Kıbleye yönelmek namazın farzlarındandır. Herhangi bir yöne doğru kılınan namaz geçerli değildir. Kıblenin bilinmemesi durumunda namaz kılacak kişi, gerekli araştırmadan sonra kıble olarak belirlediği yönde namazını kılar. Bu durumda yön yanlış bile olsa namaz geçerlidir. Ancak namaz sırasında yönünün yanlış olduğunu öğrenirse kıbleye yönelmesi gerekir. Araştırma yapılmadan kılınan namazda yanlış yöne durulduğu anlaşılırsa namaz yeniden kılınır. Cenazeler gömülürken sağ yanlarına yatırılarak yüzleri kıbleye çevrilir. Hayvanlar da kesilirken kıbleye doğru yatırılır. Tüm bunlar bir Müslümanın ibadet ve fiillerinde Allah’a yönelişini, simgeler.— M. Türk
2:142
143
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطاً لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يداًۜ وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِـعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ ٣٤١
Ve kezâlike cealnâkum ummeten vasatan li tekûnû şuhedâe alen nâsi ve yekûner resûlu aleykum şehîdâ(şehîden), ve mâ cealnâl kıbletelletî kunte aleyhâ illâ li na’leme men yettebiur resûle mimmen yenkalibu alâ akibeyh(akibeyhi), ve in kânet le kebîreten illâ alellezîne hedallâh(hedallâhu) ve mâ kânallâhu li yudîa îmânekum innallâhe bin nâsi le raûfun rahîm(rahîmun).
Böylece Biz sizi, Peygamberin size örnek olduğu gibi sizin de insanlara örnek olmanız¹ için, aklı başında² (dengeli) bir ümmet kıldık.³ (Ey Muhammed!) Biz, Peygambere uyanları, ökçeleri üzerinde geri dönenlerden ayırt edelim diye senin daha önce yöneldiğin (Kâbe’yi) kıble yaptık.⁴ Doğrusu (bu,) Allah’ın dosdoğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. (Unutmayın ki) Allah, sizin îmanınızı asla boşa götürmez.⁵ Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir. 1 Şühedâ: Şehîd’in çoğuludur. Örfümüzde şehîd, şâhit manasınadır. Şâhit, bir hakkı ispatta şehadetine müracaat olunan ve hükme delil olarak kabul edilen kimse demektir. Şer‘an, bir başkasının diğeri aleyhine hakkını ihbar etmeğe “şehâdet” denilir. Buna göre; şâhit, ortada, adil ve sözü muteber bir kimse demektir. Bu münasebetle yaşayış yönüyle örnek kabul edilen ve kendisine uyulan kimselere dahi, “şâhit” denilir. İşte Cenab-ı Allah, ümmeti Muhammed’i insanlar arasında böyle; ortada, adil, sözü muteber, imameti haiz, kendisine uyulan bir cemaat yapmak ve tam manasıyla adil bir ümmeti teşkil etmek için Muhammed (a.s) sayesinde yeni bir sırat-ı müstakime hidayet buyurmuştur. Bu yüzden İslâm ümmetinin, diğer insanlar arasındaki bu vazifesini asla unutmaması icap etmektedir. İşte ey Müslümanlar! Siz böyle insanlar üzerine şâhit olun ki, Allah’ın Rasulü de sizin üzerinize şâhit ve size önder olsun. (Elmalılı) 2 Vasat: orta, her tarafı denk, mutedil, hayırlı, aklı başında demektir. (Kurtubî) 3 Bu bölüm, “Böylece Biz sizi, (âhirette) Peygamberin size şâhit olacağı gibi sizin de insanlara şâhit olmanız için aklı başında bir ümmet yaptık.” şeklinde anlaşılabilir. 4 Peygamberimiz, Mekke’de iken Kâbe’ye dönerek namaz kılardı. Medîne’ye hicretinden sonra Kudüs’e doğru namaz ile emrolunmuş ve bu şekilde on altı veya on yedi ay civarında namaz kılmıştı. (Kurtubî) 5 Yani Allah, sizin îmanınızı veya îmanınızın eseri ve alâmeti olan namazlarınızı asla zayi etmez. Kıble değişse bile Allah, bundan önce kıldığınız namazları ve vefat edenlerin namazlarını boşa götürmez. (Elmalılı)— M. Türk
2:143
144
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ ٤٤١
Kad nerâ tekallube vechike fîs semâi, fe le nuvelliyenneke kıbleten terdâhâ, fe velli vecheke şatral mescidil harâm(harâmi), ve haysu mâ kuntum fe vellû vucûhekum şatrah(şatrahu), ve innellezîne ûtûl kitâbe le ya’lemûne ennehul hakku min rabbihim ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ya’melûn(ya’melûne).
Biz, senin yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz ve seni, hoşlanacağın kıbleye kesinlikle döndüreceğiz. Artık yüzünü, hemen Mescid-i Haram yönüne çevir. Bundan böyle nerede olursanız olun,¹ yüzlerinizi (namazda) o tarafa çevirin.² Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu elbette bilirler. (Şunu bilin ki) Allah, yaptıklarınızdan kesinlikle habersiz değildir. 1 Bu ifâdeden namaz kılmak için Müslümanlara özel bir yerin (mescid, cami gibi) şart olmadığı anlaşılmaktadır. 2 Artık bu emirle, eski kıble (Mescid-i Aksa) nesh edilmiş ve namazda yeni Kıble olan Mescid-i Haram’a yönelmek farz kılınmış oldu. Buna göre namazda; yüzün ve bedenin Mescid-i Haram’dan başka bir tarafa döndürülmesi namazı bozar. Âyette kıblenin Kâbe değil de içerisinde Kâbe’nin de bulunduğu Mescid-i Haram olarak belirtilmesi çok önemlidir. Bu alan Kâbe’den daha geniş olduğu için uzak memleketlerdekiler için kıblenin isabet ettirilmesi daha da kolaylaşmıştır.— M. Türk
2:144
145
وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِـعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذاً لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ ٥٤١
Ve le in eteytellezîne ûtûl kitâbe bi kulli âyetin mâ tebiû kıbletek(kıbleteke) ve mâ ente bi tâbîın kıbletehum, ve mâ ba’duhum bi tâbîın kıblete ba’d(ba’dın), ve le initteba’te ehvâehum min ba’di mâ câeke minel ilmi inneke izen le minez zâlimîn(zâlimîne).
Yemin olsun ki sen; kendilerine kitap verilenlere her türlü delili getirsen bile onlar, yine senin kıblene asla uymazlar. (Hatta) senin, onların kıblesine uymadığın gibi onlar, birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Eğer sana gelen bu (vahiy bilgisinden) sonra onların arzularına uyacak olursan, (işte o zaman) sen de kesinlikle zalimlerden olursun.— M. Türk
2:145
146
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ٦٤١
Ellezîne âteynâhumul kitâbe ya’rifûnehu kemâ ya’rifûne ebnâehum ve inne ferîkan minhum le yektumûnel hakka ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
Kendilerine kitap verdiklerimiz, o (Peygamberi) kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler.¹ Fakat onlardan bir bölümü, bu gerçeği bile bile gizlerler. 1 Tevrat’ta Hz. Musa’ya benzer bir Peygamberin gönderileceği anlatıldığı için, öteden beri kitap ehli gelecek olan son peygamberi (اَلنَّبِي) “En’nebi” yani “o Peygamber” diye yâd ederdi. Ancak onun Hz. Muhammed (s.a.v) olduğunu gösterecek bir delile ihtiyaç vardı. Hz. Muhammed (s.a.v)’in getirdiği mucizeler ile bu da bihakkın te’min edilmiş oldu. Bilhassa o zamanki kitap ehli âlimlerinin hiç bir şüphesi kalmamıştı ve bunu evlatlarını bildikleri gibi kat’î bir surette biliyorlardı. Nitekim Hz. Ömer (r.a.), Abdullah b. Selâm’a bunu sorduğu zaman; “ben onu oğlumu bildiğimden daha ziyade bilirim, çünkü onda hiç şüpheye mahal yoktur. Fakat evlâdıma gelince ne bileyim belki validesi hıyanet etmiş olabilir” demişti. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) de onun başını öpmüştü. Kitap ehlinin âlimleri o Peygamberi kalben pekiyi tanıdıkları halde mü’min olamamışlar bilâkis bile bile hakkı örterek avamdan daha ziyade kâfir olmuşlardır. (Elmalılı) Bk. (En’am: 20)— M. Türk
2:146
147
اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟ ٧٤١
El hakku min rabbike fe lâ tekûnenne minel mumterîn(mumterîne).
Gerçek Rabbindendir. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma.¹ 1 Küçük farkla aynı âyet için. (Âlu İmrân: 60)— M. Türk
2:147
148
وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَم۪يعاًۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٨٤١
Ve li kullin vichetun huve muvellîhâ festebikûl hayrât(hayrâti), eyne mâ tekûnû ye’ti bikumullâhu cemîâ(cemîan), innallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Her toplumun yöneldiği bir kıblesi vardır.¹ (Ey îman edenler!) Siz, birbirinizle iyiliklerde yarışın. Zîrâ nerede olursanız olun sonunda Allah, hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye yeter.² 1 Kıble, bir ümmetin vahdetinin ilk tezahürü, onların yöneldiği kıblesidir ve kıblesiz bir ümmet olamaz. Her Ümmet’in yöneldiği bir taraf vardır ki o, ona yönelir. Yeryüzünde yönelinecek bir tek kıble vardır ve o da İbrahim (a.s)’ın Kıblesi olan Kâbe’dir. Bu ifâdeden kıblenin; sadece namazda kendisine dönülen sembolik bir yön olmadığı ve her toplumun kıblesinin o toplumun dinini, inancını ve ideallerini temsil ettiği, anlaşılmaktadır. Her ne kadar bu yönelme yerleri, açıkça söylenmese de zorluklarla karşılaşıldığı zaman müracaat edilen yerlerden anlaşılmaktadır. Hattâ bunu açıkça, “Kâbe Arabın olsun, bana Çankaya yeter” şeklinde ifâde edenler bile olmuştur. 2 Yani aynı Kıbleye yöneldiğiniz sürece: a- hepiniz aynı dine, aynı gayeye ve aynı düşünceye sahip olursunuz. b- yönleriniz ve yöreleriniz ayrı olduğu halde hepiniz, “Mescid-i Haram” içerisinde namaz kılıyor gibi muntazam bir cemaat olursunuz. Bu âyetin mefhum-i muhalifinden; birbirleriyle tek yumruk halinde olamayan Müslümanların, her ne kadar namazda Kâbe’ye yönelseler de gönül kıblelerini şaşırma ihtimâli olduğu anlaşılabilir.— M. Türk
2:148
149
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ٩٤١
Ve min haysu harecte fe velli vecheke şatral mescidil harâm(harâmi), ve innehu lel hakku min rabbik(rabbike), ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn(ta’melûne).
Her nereden (yola) çıkarsan çık, yüzünü (namazda) mutlaka Mescid-i Haram’a doğru çevir. Şüphesiz bu, kesinlikle Rabbinden gelen bir gerçektir. Ve Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.— M. Türk
2:149
150
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْن۪ي وَلِاُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ ٠٥١
Ve min haysu harecte fe velli vecheke şatral mescidil harâm(harâmi), ve haysu mâ kuntum fe vellûvucûhekum şatrahu li ellâ yekûne lin nâsi aleykum hucceh(huccetun), illellezîne zalemû minhum fe lâ tahşevhum vahşevnî ve li utimme ni’metî aleykum ve leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Her nereden (yola) çıkarsan çık, yüzünü (namazda) mutlaka Mescid-i Haram’a doğru çevir. (Ey îman edenler!) Siz de; nerede olursanız olun, zalimlerin¹ dışındaki insanların, aleyhinize kullanacakları bir bahane bulamamaları için yüzünüzü (namazda) mutlaka o (Kâbe) tarafına çevirin. Size vereceğim nîmetlerimi tamamlamam ve dosdoğru yolunuzu bulabilmeniz için onlardan korkmayın, sadece Benden korkun.— M. Türk
2:150
Yükleniyor...
Bakara
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle