Bakara suresi, surenin 67-73. ayetlerinde geçen inek kıssası nedeniyle bu adı almıştır. Fakat bu, surenin konusunu bildirmek amacıyla verilmiş bir isim değildir. Bu nedenle, nasıl ki Veli, Ali gibi isimler başka dillere tercüme edilemiyorsa, Bakara da "inek" veya "buzağı" diye tercüme edilemez. Çünkü o zaman, surenin konusunun "inek" olduğu zannedilebilir. Kur'an'da, bu şekilde adlandırılmış daha birçok sure vardır. Çünkü (ne kadar zengin olursa olsun) Arapça, surelerde ele alınan konunun genişliğini kapsayacak kadar şümullü kelimelere sahip değildir. Aslında bütün dillerde aynı eksiklik vardır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Medenî bir sure olmasına rağmen Bakara, Mekkî bir sure olan Fatiha'nın hemen ardından gelmektedir. Fatiha "Bizi doğru yola ilet" duasıyla bitiyordu. Bakara ise, "Bu bir kitaptır ve hidayettir" diye başlıyor. Bakara suresinin büyük bir bölümü Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'de geçirdiği ilk iki yılda nazil olmuştur. Daha sonraki dönemde nazil olan kısa bir bölüm de, surede ele alınan konuyla yakın bağlantısı olduğu için sonradan sureye eklenmiştir. Örneğin, faizi yasaklayan ayetler Hz. Peygamber'in (s.a.) hayatının son döneminde nazil olmuş; fakat, bu sureye eklenmiştir. Aynı nedenle, Medine'ye hicretten önce Mekke'de nazil olan son ayetler de (284-286) bu sureye dahil edilmiştir.
Tarihsel arka-plan: Bu surenin anlamını tamamen kavrayabilmek için tarihsel arka-planı bilmemiz gerekir:
1) Mekke'de Kur'an genellikle İslâm'ın cahilî, müşrik Kureyşlilere hitap ediyordu. Fakat Medine'de Allah'ın birliği, peygamberlik, vahiy, Ahiret ve melekler gibi inançlara aşina olan Yahudilerle de ilgilenmeye başladı. Yahudiler, Allah'ın, peygamberi Hz. Musa'ya (a.s.) indirdiği kanuna inandıklarını söylüyorlardı ve ilke olarak onların yolu Hz. Muhammed'in (s.a.) öğrettiği yolun (İslâm) aynısı idi. Fakat yüzyıllardan beri onlar bu yoldan uzaklaşmışlar ve Tevrat'ta hiç anılmayan ve bildirilmeyen birçok gayri İslâmi inançları, ibadet şekillerini ve geleneklerini benimsemişlerdi. Sadece bununla da kalmayıp, kendi tefsir ve tevillerini asıl metindenmiş gibi kabul ederek, Tevrat'ı da tahrif etmişlerdi. Hatta kitaplarının asıl metni olan Allah kelâmını bile bozmuşlar, dinin gerçek ruhunu söndürüp, süregelen donuk bir âdetler dizisi haline getirmişlerdi. Bunun sonucu inançları, ahlâkları ve davranışları bozulmanın en aşağı seviyelerine düşmüştü. En kötüsü, onlar durumlarından memnun olmakla kalmıyor, aynı zamanda böyle devam etmekten hoşlanıyordu. Bununla birlikte hiçbir düzeltme ve ıslah hareketini kabule yanaşmıyor, böyle bir girişime ilgi bile duymuyorlardı. Bu nedenle, kendilerine doğru yolu öğretmeye gelenlerin en azılı düşmanları oldular ve bu tür çabalara karşı ellerinden geleni yaptılar. Önceleri müslüman olmalarına rağmen gerçek İslâm'dan sapmış, O'nda değişikler yapıp, bidatlar çıkarmış, ayrılık tohumlarının ve kılı kırk yarmalarının kurbanı olmuşlardı. Allah'ı unutup terketmişler ve ihtiraslarının kölesi haline gelmişlerdi. Üstelik "Müslüman" adını bırakıp, kendilerine "Yahudi" adını takmışlar ve dini İsrailoğulları'nın tekeline almışlardı. Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye gidip Yahudileri hak dine davet ettiğinde, onların dinî durumu buydu. Bu surenin üçte birinden fazlasının İsrailoğulları'na hitap etmesinin nedeni, işte budur. Surede onların tarihî, ahlâkî bozulmaları, dinden sapmaları eleştirel bir yaklaşımla ele alınır. Buna paralel olarak, bir peygamberden sonra sapan bir topluluğun ne denli bozulduğunu belirlemek, gerçek ibadet ile şekilcilik arasına ve dinin esasları ile ikinci derecedeki kuralları arasına belirleyici bir çizgi çekmek amacıyla, hak dinin ana ilkeleri ve yüce ahlâkı da gözler önüne serilmektedir.
2) Mekke'de İslâm çoğunlukla ana ilkeleri tebliğ etmek ve müminleri ahlâken eğitmekle ilgileniyordu. Fakat Hz. Peygamber'in (a.s.) , müslümanların tüm Arabistan'dan gelip yerleştiği ve Ensar'ın yardımıyla küçük bir İslâm Devleti'nin kurulduğu Medine'ye hicretinden sonra, tabiî olarak Kur'an sosyal, kültürel, ekonomik, politik ve hukukî problemlere de değinmeye başladı. Mekke'de ve Medine'de nazil olan sureler arasındaki farkın nedeni işte budur. Bu nedenle bu surenin yarıdan fazlası, toplumda kaynaşma, dayanışma ve problemlerin çözümünü sağlamaya yarayan ilke ve düzenlemelerden oluşur.
3) Medine'ye hicretten sonra Tevhid ile Şirk arasındaki çatışma da yeni bir görünüme bürünmüştü. Bundan önce İslâm'ı kendi kabile ve akrabalarına tebliğ eden müminler, İslâm düşmanlarının saldırılarına kendilerini tehlikeye atarak karşılık vermek zorundaydı. Fakat tüm Arabistan'dan müslümanların bir araya gelip bir topluluk oluşturduğu ve bağımsız bir şehir devletinin kurulduğu Medine'de şartlar değişti. Buradaki çatışma, İslâm toplumu için hayatını devam ettirme meselesi haline gelmişti; çünkü, müslüman olmayan tüm Arabistan onu ortadan kaldırmak için birleşmişti.
Bu nedenle İslâm toplumunun sadece başarılı olmasını değil, aynı zamanda varlığını devam ettirmesini de sağlayan aşağıdaki talimatlar bu sureyle nazil olmuştur:
a) İslâm toplumu, ideolojisini yaymak ve kendi tarafına mümkün olduğu kadar fazla insan çekebilmek için elinden gelen tüm gücü harcamalıdır. b) İslâm'a karşı çıkanları öylesine gözler önüne sermelidir ki, akıllı bir insanın kafasında onların yanlış yolda oldukları hakkında en ufak bir şüphe bile kalmamalıdır. c) (Çoğunluğu fakir ve yurtsuz olan, etrafı düşmanlarla sarılmış bulunan) Üyelerini, mücadelelerinde karşılaştıkları zor durumlarda hayatî önem arzeden ve onları bu zorlukları karşılamaya hazırlayan bir cesaret ve sabırla donatmalıdır. d) Toplum, üyelerinin inançlarını ortadan kaldırmaya yönelik muhtemel bir saldırıyı karşılamaya ve düşmanlarının sayısal ve teknik üstünlüklerine aldırmaksızın onlara saldırmaya her an hazır halde bulunmalıdır. e) Aynı zamanda onlarda, bâtıl yolların ortadan kaldırılması ve İslâmî tarzın ortaya konulması için gerekli olan cesaret ve şevki yaratmalıdır. Bu nedenle Allah bu surede, yukarıdaki amaçları elde etmeye yardım edecek olan birçok talimatlar indirmiştir.
4) Bu dönemde yeni bir tür "müslüman" tipi, münafikûn (iki yüzlüler) türemeye başlamıştı. Mekke'de yaşanan son dönemde iki yüzlülük alâmetleri görülmeye başlamasına rağmen bu durum, Medine'de farklı bir şekil aldı. Mekke'de, İslâm'ın hak olduğuna inandığını söyleyen, fakat bu şehadetin sonuçlarını yüklenmeye, dünyevî fayda ve ilişkilerini feda etmeye ve bu inanç kabul edildiğinde hemen ardından gelen karşı çıkışlara katlanmaya hazır olmayan bazı kimseler vardı. Fakat Medine'de, başka çeşit münafıklar türemeye başladı. İslâm'ı içinden yıkmak için İslâm'a girenler olduğu gibi, çevreleri müslümanlar tarafından sarılan ve dünyevî çıkarlarını korumak için "müslüman" olanlar da vardı. Bu nedenle onlar düşmanlarla da ilişkilerini devam ettiriyorlardı; çünkü, düşmanlar kazandığı takdirde onların çıkarlarına bir zarar gelmeyecekti. Bazıları da İslâm'ın gerçekliğine tam kâni olmamış; fakat, kabileleriyle birlikte müslüman olmuşlardı. Son olarak da entellektüel yönden İslâm'ın hak olduğunu kabul eden, fakat, eski geleneklerinden, bâtıl inançlarından, kişisel ihtiraslarından vazgeçip İslâmî bir hayat yaşamaya ve bunun yanısıra fedekârlıklar yapmaya yetecek denli ahlâkî şecaate, yiğitliğe sahip olmayan bir grup vardı. Bakara'nın nazil olduğu dönemde her türden münafık türemeye başlamıştı. Bu nedenle Allah, sure içerisinde münafıkların özelliklerine dikkat çekmekte, kötü özellikleri ve hileli işleri açığa çıktıkça, onlarla ilgili talimatlar indirmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Hidayet Bu sure Hidayet'e davettir ve kıssalar, anlatılan olaylar hep bu ana fikir etrafında döner. Bu surede özellikle Yahudilere hitap ettiği için, Hz. Peygamber'e (s.a.) indirilen Hidayet'e tâbi olmanın kendi hayırlarına olacağını göstermek üzere, tarihte yaşanmış birçok olaya değinilmiştir. Yahudiler Kur'an'ı kabul edenlerin ilki olmalıdırlar. Çünkü bu Kitap, Hz. Musa'ya (a.s.) indirilenin aynısıdır.
Konular ve Birbirleriyle İlişkisi:
21-29 Allah insanları Hidayet'i kabul etmeye, Alemlerin Yaratıcısı ve Rabbi olan kendisine boyun eğmeye, gönderdiği Hidayet'e, yani Kur'an'a ve öldükten sonra dirilmeye inanmaya davet eder.
30-39 Hz. Adem'in (a.s.) yeryüzünde Allah'ın halifesi olarak tayin edilmesinin; onun Cennet'teki hayatının; şeytan'ın saptırmalarına kapılmasının; tövbe edip, tövbesinin kabul edilişinin hikâyesi, insanoğluna (Hz. Adem'in nesline) en doğru şeyin Hidayet'e (doğru yola) uymak olduğunu göstermek üzere anlatılmıştır. Bu hikâye aynı zamanda, İslâmî Hidayet'in Hz. Adem'e (a.s.) verilenle aynı olduğunu ve İslâm'ın insanoğlunun hakiki dini olduğunu da göstermektedir.
40-120 Bu bölümde Hidayet'e davet, özellikle İsrailoğulları'na yöneltiliyor ve onların düşüş nedenlerinin, Hidayet'ten sapmaları olduğunu göstermek üzere geçmiş ve bugünkü tutumları eleştiriliyor.
121-141 Yahudiler, ataları olarak çok değer verdikleri ve bir peygamber olarak kabul ettiklerini söyledikleri İbrahim Peygamber'e (a.s.) verilen Hidayet'in aynısını getiren O'nun torunu ve izleyicisi olan Hz. Muhammed'e (s.a.) tâbi olmaları konusunda ikaz ediliyorlar. Hz. İbrahim'in (a.s.) Kâbe'yi inşa edişinin hikâyesi, Kâbe, İslâm toplumunun kıblesi olacağı için anlatılmıştır.
142-152 Bu bölümde sanki liderliğin, daha önceden Yahudilerin yurtlarından çıkarılmalarına neden olan haddi aşmalarına karşı birçok kez uyarılan İsrailoğulları'ndan alınıp, müslümanlara verildiğini ifade edercesine, kıble'nin Mescid-i Aksa'dan (Kudüs) Kâbe'ye (Mescid-i Haram, Mekke) çevrildiği ilân ediliyor.
153-251 Bu bölümde, müslümanlara Hidayet'i tebliğ etmeleri için emanet edilen liderliğin ağır sorumluluklarını kaldırabilmeleri için pratik çözümler sunuluyor. Ümmet'i ahlâken eğitmek için namaz, oruç, zekât, hac ve cihad farz kılınıyor. Müminler ulu'l-emre itaat etme, adil olma, verdikleri sözde durma, anlaşmalara sadık kalma, mallarını Allah yolunda harcama konularında teşvik ediliyorlar. Günlük hayatlarını düzenlemeleri ve ahenkli bir şekilde devam ettirebilmeleri için yine sosyal, ekonomik, politik ve uluslararası meselelerin çözümü için gerekli kanun ve düzenlemeler bildiriliyor. Diğer taraftan Ümmet'i bozulup dağılmaktan korumak üzere içki, kumar, faizle borç vermek vs. yasaklanıyor. Bunların arasında, uygun yerlerde imanın temel esasları da yerleştiriyor; çünkü, ancak bunlar, kişinin Hidayet'e bağlanmasını sağlayıp destekleyebiliyor.
252-260 Bu ayetler, faizle borç vermenin yasaklanmasına bir giriş niteliğindedir. İnsanların hesaba çekileceği gerçeğini canlı tutabilmek için Allah'a, Vahy'e ve Ahiret'e iman tekrar vurgulanıyor. Allah'ın her şeye kâdir olduğunu ve ölüyü diriltip ondan hesap sormaya muktedir olduğunu göstermek üzere, Hz. İbrahim (a.s.) ve yüzyıl uyuyup, sonra uyananlar hakkındaki kıssalar anlatılıyor. Bu nedenle müminler bunu gözönünde bulundurmalı ve faizle borç para vermekten kaçınmalıdırlar.
261-283 153-251. ayetlerin özetini vermiştik. Orada müminler sadece Allah'ın razı olması için O'nun yolunda infak etmeye teşvik ediliyorlardı. Buna karşılık burada, faizle borç vermenin kötülüklerine karşı uyarılıyor. Günlük alış-verişlerde dürüst davranmaları konusunda da talimatlar veriliyor.
284-286 Surenin başında olduğu gibi bu son ayetlerinde de, imanın temel ilkeleri tekrarlanıyor. Daha sonra sure, müslümanların İslâm'ı tebliğde çektikleri güçlükler nedeniyle o sırada çok ihtiyaç duydukları bir dua ile bitiyor.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
2
Sığır/İnek · Medine
البقرة
286
Sure Adı Açıklaması
Bakara suresi, surenin 67-73. ayetlerinde geçen inek kıssası nedeniyle bu adı almıştır. Fakat bu, surenin konusunu bildirmek amacıyla verilmiş bir isim değildir. Bu nedenle, nasıl ki Veli, Ali gibi isimler başka dillere tercüme edilemiyorsa, Bakara da "inek" veya "buzağı" diye tercüme edilemez. Çünkü o zaman, surenin konusunun "inek" olduğu zannedilebilir. Kur'an'da, bu şekilde adlandırılmış daha birçok sure vardır. Çünkü (ne kadar zengin olursa olsun) Arapça, surelerde ele alınan konunun genişliğini kapsayacak kadar şümullü kelimelere sahip değildir. Aslında bütün dillerde aynı eksiklik vardır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Medenî bir sure olmasına rağmen Bakara, Mekkî bir sure olan Fatiha'nın hemen ardından gelmektedir. Fatiha "Bizi doğru yola ilet" duasıyla bitiyordu. Bakara ise, "Bu bir kitaptır ve hidayettir" diye başlıyor. Bakara suresinin büyük bir bölümü Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'de geçirdiği ilk iki yılda nazil olmuştur. Daha sonraki dönemde nazil olan kısa bir bölüm de, surede ele alınan konuyla yakın bağlantısı olduğu için sonradan sureye eklenmiştir. Örneğin, faizi yasaklayan ayetler Hz. Peygamber'in (s.a.) hayatının son döneminde nazil olmuş; fakat, bu sureye eklenmiştir. Aynı nedenle, Medine'ye hicretten önce Mekke'de nazil olan son ayetler de (284-286) bu sureye dahil edilmiştir.
Tarihsel arka-plan: Bu surenin anlamını tamamen kavrayabilmek için tarihsel arka-planı bilmemiz gerekir:
1) Mekke'de Kur'an genellikle İslâm'ın cahilî, müşrik Kureyşlilere hitap ediyordu. Fakat Medine'de Allah'ın birliği, peygamberlik, vahiy, Ahiret ve melekler gibi inançlara aşina olan Yahudilerle de ilgilenmeye başladı. Yahudiler, Allah'ın, peygamberi Hz. Musa'ya (a.s.) indirdiği kanuna inandıklarını söylüyorlardı ve ilke olarak onların yolu Hz. Muhammed'in (s.a.) öğrettiği yolun (İslâm) aynısı idi. Fakat yüzyıllardan beri onlar bu yoldan uzaklaşmışlar ve Tevrat'ta hiç anılmayan ve bildirilmeyen birçok gayri İslâmi inançları, ibadet şekillerini ve geleneklerini benimsemişlerdi. Sadece bununla da kalmayıp, kendi tefsir ve tevillerini asıl metindenmiş gibi kabul ederek, Tevrat'ı da tahrif etmişlerdi. Hatta kitaplarının asıl metni olan Allah kelâmını bile bozmuşlar, dinin gerçek ruhunu söndürüp, süregelen donuk bir âdetler dizisi haline getirmişlerdi. Bunun sonucu inançları, ahlâkları ve davranışları bozulmanın en aşağı seviyelerine düşmüştü. En kötüsü, onlar durumlarından memnun olmakla kalmıyor, aynı zamanda böyle devam etmekten hoşlanıyordu. Bununla birlikte hiçbir düzeltme ve ıslah hareketini kabule yanaşmıyor, böyle bir girişime ilgi bile duymuyorlardı. Bu nedenle, kendilerine doğru yolu öğretmeye gelenlerin en azılı düşmanları oldular ve bu tür çabalara karşı ellerinden geleni yaptılar. Önceleri müslüman olmalarına rağmen gerçek İslâm'dan sapmış, O'nda değişikler yapıp, bidatlar çıkarmış, ayrılık tohumlarının ve kılı kırk yarmalarının kurbanı olmuşlardı. Allah'ı unutup terketmişler ve ihtiraslarının kölesi haline gelmişlerdi. Üstelik "Müslüman" adını bırakıp, kendilerine "Yahudi" adını takmışlar ve dini İsrailoğulları'nın tekeline almışlardı. Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye gidip Yahudileri hak dine davet ettiğinde, onların dinî durumu buydu. Bu surenin üçte birinden fazlasının İsrailoğulları'na hitap etmesinin nedeni, işte budur. Surede onların tarihî, ahlâkî bozulmaları, dinden sapmaları eleştirel bir yaklaşımla ele alınır. Buna paralel olarak, bir peygamberden sonra sapan bir topluluğun ne denli bozulduğunu belirlemek, gerçek ibadet ile şekilcilik arasına ve dinin esasları ile ikinci derecedeki kuralları arasına belirleyici bir çizgi çekmek amacıyla, hak dinin ana ilkeleri ve yüce ahlâkı da gözler önüne serilmektedir.
2) Mekke'de İslâm çoğunlukla ana ilkeleri tebliğ etmek ve müminleri ahlâken eğitmekle ilgileniyordu. Fakat Hz. Peygamber'in (a.s.) , müslümanların tüm Arabistan'dan gelip yerleştiği ve Ensar'ın yardımıyla küçük bir İslâm Devleti'nin kurulduğu Medine'ye hicretinden sonra, tabiî olarak Kur'an sosyal, kültürel, ekonomik, politik ve hukukî problemlere de değinmeye başladı. Mekke'de ve Medine'de nazil olan sureler arasındaki farkın nedeni işte budur. Bu nedenle bu surenin yarıdan fazlası, toplumda kaynaşma, dayanışma ve problemlerin çözümünü sağlamaya yarayan ilke ve düzenlemelerden oluşur.
3) Medine'ye hicretten sonra Tevhid ile Şirk arasındaki çatışma da yeni bir görünüme bürünmüştü. Bundan önce İslâm'ı kendi kabile ve akrabalarına tebliğ eden müminler, İslâm düşmanlarının saldırılarına kendilerini tehlikeye atarak karşılık vermek zorundaydı. Fakat tüm Arabistan'dan müslümanların bir araya gelip bir topluluk oluşturduğu ve bağımsız bir şehir devletinin kurulduğu Medine'de şartlar değişti. Buradaki çatışma, İslâm toplumu için hayatını devam ettirme meselesi haline gelmişti; çünkü, müslüman olmayan tüm Arabistan onu ortadan kaldırmak için birleşmişti.
Bu nedenle İslâm toplumunun sadece başarılı olmasını değil, aynı zamanda varlığını devam ettirmesini de sağlayan aşağıdaki talimatlar bu sureyle nazil olmuştur:
a) İslâm toplumu, ideolojisini yaymak ve kendi tarafına mümkün olduğu kadar fazla insan çekebilmek için elinden gelen tüm gücü harcamalıdır. b) İslâm'a karşı çıkanları öylesine gözler önüne sermelidir ki, akıllı bir insanın kafasında onların yanlış yolda oldukları hakkında en ufak bir şüphe bile kalmamalıdır. c) (Çoğunluğu fakir ve yurtsuz olan, etrafı düşmanlarla sarılmış bulunan) Üyelerini, mücadelelerinde karşılaştıkları zor durumlarda hayatî önem arzeden ve onları bu zorlukları karşılamaya hazırlayan bir cesaret ve sabırla donatmalıdır. d) Toplum, üyelerinin inançlarını ortadan kaldırmaya yönelik muhtemel bir saldırıyı karşılamaya ve düşmanlarının sayısal ve teknik üstünlüklerine aldırmaksızın onlara saldırmaya her an hazır halde bulunmalıdır. e) Aynı zamanda onlarda, bâtıl yolların ortadan kaldırılması ve İslâmî tarzın ortaya konulması için gerekli olan cesaret ve şevki yaratmalıdır. Bu nedenle Allah bu surede, yukarıdaki amaçları elde etmeye yardım edecek olan birçok talimatlar indirmiştir.
4) Bu dönemde yeni bir tür "müslüman" tipi, münafikûn (iki yüzlüler) türemeye başlamıştı. Mekke'de yaşanan son dönemde iki yüzlülük alâmetleri görülmeye başlamasına rağmen bu durum, Medine'de farklı bir şekil aldı. Mekke'de, İslâm'ın hak olduğuna inandığını söyleyen, fakat bu şehadetin sonuçlarını yüklenmeye, dünyevî fayda ve ilişkilerini feda etmeye ve bu inanç kabul edildiğinde hemen ardından gelen karşı çıkışlara katlanmaya hazır olmayan bazı kimseler vardı. Fakat Medine'de, başka çeşit münafıklar türemeye başladı. İslâm'ı içinden yıkmak için İslâm'a girenler olduğu gibi, çevreleri müslümanlar tarafından sarılan ve dünyevî çıkarlarını korumak için "müslüman" olanlar da vardı. Bu nedenle onlar düşmanlarla da ilişkilerini devam ettiriyorlardı; çünkü, düşmanlar kazandığı takdirde onların çıkarlarına bir zarar gelmeyecekti. Bazıları da İslâm'ın gerçekliğine tam kâni olmamış; fakat, kabileleriyle birlikte müslüman olmuşlardı. Son olarak da entellektüel yönden İslâm'ın hak olduğunu kabul eden, fakat, eski geleneklerinden, bâtıl inançlarından, kişisel ihtiraslarından vazgeçip İslâmî bir hayat yaşamaya ve bunun yanısıra fedekârlıklar yapmaya yetecek denli ahlâkî şecaate, yiğitliğe sahip olmayan bir grup vardı. Bakara'nın nazil olduğu dönemde her türden münafık türemeye başlamıştı. Bu nedenle Allah, sure içerisinde münafıkların özelliklerine dikkat çekmekte, kötü özellikleri ve hileli işleri açığa çıktıkça, onlarla ilgili talimatlar indirmektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Hidayet Bu sure Hidayet'e davettir ve kıssalar, anlatılan olaylar hep bu ana fikir etrafında döner. Bu surede özellikle Yahudilere hitap ettiği için, Hz. Peygamber'e (s.a.) indirilen Hidayet'e tâbi olmanın kendi hayırlarına olacağını göstermek üzere, tarihte yaşanmış birçok olaya değinilmiştir. Yahudiler Kur'an'ı kabul edenlerin ilki olmalıdırlar. Çünkü bu Kitap, Hz. Musa'ya (a.s.) indirilenin aynısıdır.
Konular ve Birbirleriyle İlişkisi:
21-29 Allah insanları Hidayet'i kabul etmeye, Alemlerin Yaratıcısı ve Rabbi olan kendisine boyun eğmeye, gönderdiği Hidayet'e, yani Kur'an'a ve öldükten sonra dirilmeye inanmaya davet eder.
30-39 Hz. Adem'in (a.s.) yeryüzünde Allah'ın halifesi olarak tayin edilmesinin; onun Cennet'teki hayatının; şeytan'ın saptırmalarına kapılmasının; tövbe edip, tövbesinin kabul edilişinin hikâyesi, insanoğluna (Hz. Adem'in nesline) en doğru şeyin Hidayet'e (doğru yola) uymak olduğunu göstermek üzere anlatılmıştır. Bu hikâye aynı zamanda, İslâmî Hidayet'in Hz. Adem'e (a.s.) verilenle aynı olduğunu ve İslâm'ın insanoğlunun hakiki dini olduğunu da göstermektedir.
40-120 Bu bölümde Hidayet'e davet, özellikle İsrailoğulları'na yöneltiliyor ve onların düşüş nedenlerinin, Hidayet'ten sapmaları olduğunu göstermek üzere geçmiş ve bugünkü tutumları eleştiriliyor.
121-141 Yahudiler, ataları olarak çok değer verdikleri ve bir peygamber olarak kabul ettiklerini söyledikleri İbrahim Peygamber'e (a.s.) verilen Hidayet'in aynısını getiren O'nun torunu ve izleyicisi olan Hz. Muhammed'e (s.a.) tâbi olmaları konusunda ikaz ediliyorlar. Hz. İbrahim'in (a.s.) Kâbe'yi inşa edişinin hikâyesi, Kâbe, İslâm toplumunun kıblesi olacağı için anlatılmıştır.
142-152 Bu bölümde sanki liderliğin, daha önceden Yahudilerin yurtlarından çıkarılmalarına neden olan haddi aşmalarına karşı birçok kez uyarılan İsrailoğulları'ndan alınıp, müslümanlara verildiğini ifade edercesine, kıble'nin Mescid-i Aksa'dan (Kudüs) Kâbe'ye (Mescid-i Haram, Mekke) çevrildiği ilân ediliyor.
153-251 Bu bölümde, müslümanlara Hidayet'i tebliğ etmeleri için emanet edilen liderliğin ağır sorumluluklarını kaldırabilmeleri için pratik çözümler sunuluyor. Ümmet'i ahlâken eğitmek için namaz, oruç, zekât, hac ve cihad farz kılınıyor. Müminler ulu'l-emre itaat etme, adil olma, verdikleri sözde durma, anlaşmalara sadık kalma, mallarını Allah yolunda harcama konularında teşvik ediliyorlar. Günlük hayatlarını düzenlemeleri ve ahenkli bir şekilde devam ettirebilmeleri için yine sosyal, ekonomik, politik ve uluslararası meselelerin çözümü için gerekli kanun ve düzenlemeler bildiriliyor. Diğer taraftan Ümmet'i bozulup dağılmaktan korumak üzere içki, kumar, faizle borç vermek vs. yasaklanıyor. Bunların arasında, uygun yerlerde imanın temel esasları da yerleştiriyor; çünkü, ancak bunlar, kişinin Hidayet'e bağlanmasını sağlayıp destekleyebiliyor.
252-260 Bu ayetler, faizle borç vermenin yasaklanmasına bir giriş niteliğindedir. İnsanların hesaba çekileceği gerçeğini canlı tutabilmek için Allah'a, Vahy'e ve Ahiret'e iman tekrar vurgulanıyor. Allah'ın her şeye kâdir olduğunu ve ölüyü diriltip ondan hesap sormaya muktedir olduğunu göstermek üzere, Hz. İbrahim (a.s.) ve yüzyıl uyuyup, sonra uyananlar hakkındaki kıssalar anlatılıyor. Bu nedenle müminler bunu gözönünde bulundurmalı ve faizle borç para vermekten kaçınmalıdırlar.
261-283 153-251. ayetlerin özetini vermiştik. Orada müminler sadece Allah'ın razı olması için O'nun yolunda infak etmeye teşvik ediliyorlardı. Buna karşılık burada, faizle borç vermenin kötülüklerine karşı uyarılıyor. Günlük alış-verişlerde dürüst davranmaları konusunda da talimatlar veriliyor.
284-286 Surenin başında olduğu gibi bu son ayetlerinde de, imanın temel ilkeleri tekrarlanıyor. Daha sonra sure, müslümanların İslâm'ı tebliğde çektikleri güçlükler nedeniyle o sırada çok ihtiyaç duydukları bir dua ile bitiyor.
Ellezîne âteynâhumul kitâbe yetlûnehu hakka tilâvetih(tilâvetihî) ulâike yu’minûne bih(bihî), ve men yekfur bihî fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Bizim kendilerine verdiğimiz Kitaba gerçekten îman edenler, onu gereği gibi¹ okurlar.² Kim de onu inkâr ederse, onlar da gerçekten hüsrana uğrayanlardır.
1 Onu ve hükümlerini bozmadan, anlamlarını gözeterek, saygılı, devamlı, anlamadıklarını ehlinden sorarak iyi niyet, temiz kalple ve ağızla okurlar. Gelişi güzel, baştan savmaca, şarkı, gazel gibi okumazlar. 2 Âyetin bu bölümü “Bizim kendilerine verdiğimiz kitabı gereğince okuyanlar var ya işte onlar, ona gerçekten inananlardır.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
Vettekû yevmen lâ teczî nefsun an nefsin şey’en ve lâ yukbelu minhâ adlun ve lâ tenfeuhâ şefâatun ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne).
Ve kimsenin, kimseye hiçbir şekilde faydasının olmayacağı, hiç kimseden fidyenin alınmayacağı gibi kimseye şefaatin fayda sağlamayacağı ve kimsenin başkalarından hiçbir yardım görmeyeceği günden sakının.¹
1 Bk. (Bakara: 48 ve dipnotu.)— M. Türk
Ve izibtelâ ibrâhîme rabbuhu bi kelimâtin fe etemmehun(etemmehunne), kâle innî câiluke lin nâsi imâmâ(imâmen), kâle ve min zurriyyetî kâle lâ yenâlu ahdiz zâlimîn(zâlimîne).
Rabbi, İbrahim’i birtakım kelimelerle deneyip, o da onları tam olarak yerine getirince, Allah ona: “Şüphesiz Ben, seni insanlara imam kılacağım” demişti. İbrahim: “Benim soyumdan da…”¹ deyince, Allah; “Benim bu konuda vereceğim söz, zalimlere asla ulaşmaz.” buyurdu.
1 Yani, bana vereceğin nîmeti, imameti ve Peygamberliği onlara da ver diye duâ etti. Ancak, “hepsine” demedi. Ayrıca bu âyet, zâlimlerin imamete ehil olmadığına ve zâlim önderlerin başkanlıktan indirilmelerinin vacip olacağına da delil olabilir.— M. Türk
Ve iz cealnâl beyte mesâbeten lin nâsi ve emnâ(emnen), vettehizû min makâmı ibrâhîme musallâ(musallen) ve ahidnâ ilâ ibrâhîme ve ismâîle en tahhirâ beytiye lit tâifîne vel âkifîne ver rukkais sucûd(sucûdi).
Biz, Kâbe’yi¹ insanlar için sürekli yönelme makamı (kıble) ve güvenilir bir yer kılınca, size: “İbrahim’in makamını² namaz yeri edinin.”³ dedik. İbrahim ve İsmail’e de: “Tavaf edenler, itikâfa çekilenler, rükû ve secde edenler için evimi temiz tutun.”⁴ diye emrettik.
1 Kâbe: Mekke şehrinde Mescid-i Haram’ın ortasında yaklaşık 13 m. yüksekliğinde, 12 m. boyunda ve 11 m. genişliğinde taştan yapılmış dört köşe bir binadır. Haccın sebebi ve bütün Müslümanların “kıblegâhı” olan Kâbe, yeryüzünde yapılmış olan ilk mukaddes mabettir. (Alû İmran: 96) Buna “Beytullah” ve “Beyt-i Atik” de denir. Hz. Peygamber, Ebu Zer (r.a)’in sorularına cevap olarak yeryüzünde ilk inşa edilen mescidin "Mescid-i Haram", ikinci inşa edilenin "Mescid-i Aksa" olduğunu ve bu ikisi arasında kırk yıl süre bulunduğunu beyan buyurmuştur (Buhârî). Kur’an-ı Kerim’de Kâbe’yi ikinci defa inşa edenin Hz. İbrahim ile oğlu İsmail (a.s.) olduğu; “(Bir zamanlar) Biz, İbrahim’e (Allah’ın) Evi (Kâbe)’nin yerini belirleyince: ‘Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyamda duranlar, rükûya (ve) secdeye varanlar için evimi temiz tut...’ (dedik).” (Hacc: 26) şeklinde bildirilmiştir. Kâbe, o tarihten günümüze kadar birçok defa tamir görmüştür. Nitekim Hz. Peygamberin büyük dedesi Kusay zamanında tamir edilen Kâbe, Hz. Peygamberin gençliğinde de Kureyş kabilesi tarafından tamir edilmiştir. Daha sonra Abdullah b. Zübeyr zamanında, Emevî hükümdarlarından Abdülmelik zamanında tamir edilen Kâbe Osmanlı Sultanları I. Ahmed ve IV. Murat zamanlarında da tamir edilmiştir. Osmanlı sultanlarından sonra Suud Hükümeti de Kâbe’nin bakım ve tamiriyle ilgilenmektedir. Kâbe’nin doğudaki köşesine "Rükn-i Hacer", batı köşesine "Rükn-i Şâmî", güney köşesine "Rükn-i Yemânî", kuzey köşesine de "Rükn-i Irakî" denir. Kâbe’nin Rükn-i Irakî ile Rükn-i Şâmî arasının karşısına (zeminden bir metre kadar yüksek ve 1,5 m kalınlığındaki yarım daire şeklindeki duvar) "Hatîm" denir. Bu duvar ile Kâbe arasındaki boşluğa "Hicr-i Kâbe veya Hicr-i İsmail" adı verilir. Hz. İbrahim’in yaptığı Kâbe binasına bu kısım da dâhil idi. Bu bölüm Kâbe’ye dâhil olduğu için tavafın bu duvarın dışından yapılması vacibtir ve bu bölümde farz olan namaz kılmak caiz değildir. Kâbe’nin kapısı, binanın kuzey doğusunda Rükn-i Hacer ile Rükn-i Irakî arasında zeminden iki metre yüksekliktedir. Duvarın kapı ile Hacer-i Esved arasındaki kısmına "Mültezem" denir. Kâbe’nin etrafını çevreleyen ve içerisinde namaz kılınan kısma da “Mescid-i Haram” denir. Yeryüzündeki en faziletli mescid, Mescid-i Haram’dır. 2 Makâm-ı İbrahim: İbrahim (a.s)’ın Kâbe’yi inşa ederken veyahut insanları hacca davet ederken, üzerine çıktığı taşın bulunduğu yerdir. Kur’ân-ı Kerîm bize bu taştan bir mûcize olarak bahseder ve Allah, Beytullah’ı överken: “İbrahim’in makamı olan orada, apaçık mûcizeler vardır. Ve oraya giren, emniyette olur…” buyurur. “Makâm-ı İbrahim’in boyu bir arşındır. Taş dört köşe olup üst tarafının genişliği 14 x 14 parmak, alttan da aynı ölçüdedir. Hem alt kısmında, hem de üst kısmında altından birer halka vardır. Taşın iki halkası arası altınla kaplı olmayıp açıktır. Bütün cephesi boyunca uzunluğu 9 parmak, eni ise 10 parmağa 10 parmaktır. Hz. İbrahim (a.s)’ın ayak izleri taşın içine 7 parmak gömülmüş olup biraz meyillidir. Taş üzerindeki iki ayak arasında 2 parmak mesafe vardır. Makâm-ı İbrahim, etrafı gümüşle kaplı sâc ağacından yapılma bir havuz içinde olup havuzun etrafı kalay madeni ile kaplanmıştır. Kıble Kâbe’ye döndürüldükten sonra Hz. Peygamber (s.a.v), Medine’de bulunduğu sürece Kâbe’nin oluğunun bulunduğu yöne doğru namaz kıldı. Mekke’ye gelince orada bulunduğu zaman zarfında da Makâm-ı İbrahim’e doğru namaz kıldı. 3 Bu ayeti, “İbrahim’in konumu veya küfre karşı duruşu gibi bir duruş edinin” şeklinde anlamak da mümkündür. 4 Bk. (Hacc: 26-29 ve dipnotları)— M. Türk
Ve iz kâle ibrâhîmu rabbic’al hâzâ beleden âminen verzuk ehlehu mines semerâti men âmene minhum billâhi vel yevmil âhir(âhiri), kâle ve men kefere fe umettiuhu kalîlen summe adtarruhu ilâ azâbin nâr(nâri), ve bi’sel masîr(masîru).
Hani İbrahim: “Ey Rabbim! Bu şehri güvenilir bir belde kıl ve oranın halkından Allah’a ve âhiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır.” diye dua edince,¹ (Allah): “Onlardan kâfir olanı da (dünyadan) kısa bir süre yararlandırır sonra onu, dönüş yerlerinin en kötüsü olan cehennem azabına, kesinlikle sürüklerim.” buyurdu.
1 Hz. İbrahim’in bu duâyı, eşini ve oğlu İsmail’i Mekke’de Kâbe’nin yeri civarına bırakınca yaptığı, rivâyet edilmektedir. En doğrusunu ise Allah bilir.— M. Türk
Ve iz yerfeu ibrâhîmul kavâide minel beyti veismâîl(ismâîlu) rabbenâ tekabbel minnâ inneke entes semîul alîm(alîmu).
İbrahim ve İsmail, Kâbe’nin temellerini yükseltirken:¹ “Ey Rabbimiz! (Bunu) bizden kabul buyur. Şüphesiz en iyi işiten ve eksiksiz bilen Sensin.” (diye dua ediyorlardı.)
1 Âyetteki İbrahim ve İsmail (a.s)’ın “Kâbe’nin temellerini yükseltmesi” ifâdesinden; Kâbe’-nin daha önceden, Hz. Âdem zamanında yapıldığı, ilk Kâbe’nin kaybolan temellerini Hz. İbrahim’in bulup, tekrar inşa ettiği de anlaşılabilir.— M. Türk
Rabbenâ vec’alnâ muslimeyni leke ve min zurriyyetinâ ummeten muslimeten leke ve erinâ menâsikenâ ve tub aleynâ, inneke entet tevvâbur rahîm(rahîmu).
(Ve): “Ey Rabbimiz! İkimizi de Sana eksiksiz îman edenlerden kıl, soyumuzdan gerçekten Müslüman bir ümmet çıkar, bize ibâdet şeklimizi (ve yerimizi)¹ göster ve tevbelerimizi kabul buyur. Şüphesiz Sen, tevbeleri kabul eden ve çok merhamet edensin.”
1 Menâsik: “Mensek” kelimesinin çoğulu olup kök anlamı, “kendisini ibâdete vermek ve kurban kesmek” demekse de daha çok hac ve kurban ibadetleri için kullanılmıştır. Bu kelime; zaman, mekân ismi ve mimli mastar olduğu için: “ibâdet zamanı, ibâdet yeri ve ibâdet etmek” anlamlarına gelir. Burada bu üç anlam da uygun düşmektedir. Zâten bir ibâdet için bunların tümü gerekli olduğundan bu kelimenin kullanımı, fevkalade bir icaz örneğidir.— M. Türk
Rabbenâ veb’as fîhim resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtike ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete ve yuzekkîhim inneke entel azîzul hakîm(hakîmu).
“Ey Rabbimiz! İçlerinden onlara; Senin âyetlerini okuyacak, Kitap ve hikmeti öğretecek, kendilerini (bâtıl inançlardan) temizleyecek bir Peygamber¹ gönder. Şüp-hesiz Sen, çok şerefli, hüküm (ve hikmet) sahibisin.” (diye dua ediyorlardı.)
1 Bu Peygamberle kastedilenin, Hz. Muhammed (a.s) olduğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Çünkü İsmail (a.s)’ın zürriyeti içerisinden başka bir Peygamber, gelmemiştir. Nitekim Resulullah (s.a.v): “ben babam İbrahim’in duası ve kardeşim İsa’nın müjdesi ve annemin rüyasıyım” buyurmuştur. (Elmalılı)— M. Türk
Ve men yergabu an milleti ibrâhîme illâ men sefihe nefseh(nefsehu), ve lekadistafeynâhufîd dunyâ, ve innehu fîlâhireti le mines sâlihîn(sâlihîne).
Kendini bilmezlerin dışında İbrahim’in dininden kim yüz çevirebilir ki?¹ Çünkü onu dünyada Biz, (Peygamber olarak) seçtik. Şüphesiz o, âhirette de kesinlikle iyilerdendir.²
1 Bu soru inkâr ifâde etmek içindir. Yani; “Kendini bilmezlerden başkası İbrahim’in dininden asla yüz çeviremez.” demektir. 2 Abdullah b. Selâm, yeğeni Seleme ile Muhâcir’i İslâm’a davet eder ve onlara, “Allah Tevrât’ta: ‘ben İsmail’in çocuklarından Ahmet isminde bir Peygamber göndereceğim, ona îman eden hidâyete ve olgunluğa erecek, îman etmeyen de lânetlenmiştir.’ buyurdu” der. Bunun üzerine Seleme îman eder, Muhâcir ise îman etmez. Bu olay üzerine de bu âyet nâzil olur. (Suyuti— M. Türk
İz kâle lehû rabbuhû eslim kâle eslemtu li rabbil âlemîn(âlemîne).
Zîrâ Rabbi ona: “Sen, Bana gönülden kulluk et.” buyurunca, o: “Ben, tüm varlığımla âlemlerin Rabbine teslim oldum.” dedi. ¹
1 (اَسْلِمْ) ifâdesi, “teslim ol, Müslüman ol.” şeklinde tercüme edildiği zaman, âyetin anlamı yukarıdaki yedi âyetin içeriğine ve “Hz. İbrahim’in hiç müşrik olmadığı” âyetine (Bakara: 135, Âlu İmrân: 67) ters düşmektedir. Bu sebeple bu fiilin diğer anlamı olan, “halisane ibâdet etmek” (Celâleyn, Kurtubî, İbnü Kesir) anlamı tercih edilmiştir.— M. Türk
Ve vassâ bihâ ibrâhîmu benîhi ve ya’kûb(ya’kûbu), yâ beniyye innallâhestafâ lekumud dîne fe lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
İbrahim ve Yakup bu (emri) oğullarına vasiyet ederek: “Ey oğullarım! Şüphesiz Allah, sizlere bu dini seçti, siz de mutlaka Müslümanlar olarak ölün.” (diye tavsiyede bulundu.)— M. Türk
Em kuntum şuhedâe iz hadara ya’kûbel mevtu, iz kâle li benîhi mâ ta’budûne min ba’dî kâlû na’budu ilâheke ve ilâhe âbâike ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ilâhen vâhidâ(vahiden) ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
Yoksa siz, Yakub’a ölüm gelip çattığında oğullarına: “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” diye sorunca, onlar da: “Tek ilâh olarak, senin ilâhına ve ataların İbrahim’in, İsmail’in ve İshak’ın ilâhı (Allah’a) kulluk edeceğiz. Ve biz, sadece Ona (teslim olan) Müslümanlarız.” dediklerinde, orada mı bulunuyordunuz?— M. Türk
Tilke ummetun kad halet, lehâ mâ kesebet ve lekum mâ kesebtum, ve lâ tus’elûne ammâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Onlar, gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandığınız da size aittir.¹ Siz, onların yaptıklarından asla sorumlu tutulmayacaksınız.²
1 İyilerin, çocukları ve mensupları onlara uyarak İslâm ve ihsan üzere olmazlarsa kuru intisap ile kendilerini kurtaramazlar, bunun gibi kötülerin çocukları da onlara uymayarak iyi ve güzel ameller yaparlarsa sadece soy bağından dolayı onların kötülüklerinden sorumlu olmazlar ve kendilerini kurtarırlar. Nitekim Rasûlullah (s.a.v)’de akrabası olan Haşim Oğullarına: “Diğer insanlar bana ameller ile gelirken, siz sadece neseplerinizle gelmeyin” buyurmuştur. Gerçi nesep bir şereftir, fakat kurtuluş için bir sebep değildir. Fayda veren asıl intisap, amelde, dinde ve ahlâkta olan intisaptır. İnsan için bir kanun vardır ki o da talep ve kesb’dir ve insan bundan sorumludur. Binaenaleyh insanlar vaktiyle geçen büyük bir ümmetin soyundan olmakla veya büyük olduğu varsayılan birisine uymakla kendilerini kurtaramazlar ve onlar gibi büyük olamazlar, onlar gibi güzel çalışmağa ve güzel ameller yapmağa muhtaçtırlar. Hatta gelenler, geçenlerden ziyade güzel amel yaparlarsa onları geçerler. Bundan da daha büyük ve daha mesut büyük bir ümmet meydana gelir. İşte Hz. İbrahim (a.s) buna dua etmiş ve Rasûlullah Efendimiz bunu tahakkuk ettirmek için tasdik ederek gelmiştir. (Özetle-Elmalılı) 2 Aynı âyet için Bk. (Bakara: 141) Aynı konu için Bk. (Tûr: 21, Müddessir: 38, Necm: 39)— M. Türk
Ve kâlû kûnû hûden ev nasârâ tehtedû kul bel millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne).
Onlar size: “Yahûdî veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız.” dediler. (Ey Muhammed!) Sen onlara: “(Asla böyle değil) bilakis biz, Hakk’a yönelen ve asla müşriklerden olmayan İbrahim’in dosdoğru dinine¹ uyarız.” de.
1 Yani; İbrahim (a.s)’ın diğer dinleri terk eden, tek Allah’a inanmayı esas alan, Kur’an’ın ifâdesiyle İslâm dinine... Bu ve benzeri âyetlere göre; İbrahim (a.s)’ın dini, “İslâm Dini”dir. Müslümanların dışındakiler Hz. İbrahim’in dininin takipçileri olamazlar. Çünkü Hz. İbrahim’in dini, tek Allah inancına dayanan bir dindir. Îsâ (a.s) ve Üzeyir’i Allah’ın oğlu saydıkları için Allah tarafından, kâfir oldukları belirtilen Yahûdî ve Hıristiyanların, kendilerini İbrahim’in dininden saymalarını anlamak mümkün ise de onları İbrahîmî dinlerden sayan Müslümanları anlamak hiç mümkün değildir. Bunlar, ya Kur’an okumuyorlar, ya da okuduklarını anlamak istemiyorlar. Bir de İbrahîmî dinler diye bir din çeşidi de yoktur. Hz. Âdem’den bu güne kadar gelen dinlerin tamamının adı “İslam Dini”dir. Bk. (Âlu İmrân: 95, Nisâ: 125, En’am: 161, Nahl: 125)— M. Türk
Kûlû âmennâ billâhi ve mâ unzile ileynâ ve mâ unzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
(Ey Muhammed!) Onlara: “Biz, Allah’a, bize indirilen (kitaba), İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, onun torunlarına indirilene, Mûsa’ya, İsa’ya ve tüm Peygamberlere Rableri tarafından indirilen (tüm kitaplara) inandık. Biz, onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz. Zîrâ O (Allah’a) gerçekten îman edenler, sadece bizleriz” de.¹
1 Bu ayet, Kur’an dışındaki hak kitapların asıllarına, yani peygamberlere Rableri tarafından indirilenlerine dikkat çekmektedir. Buna göre, Yahudi ve Hıristiyanların uydurdukları Tevrat ve İncil adlı kitaplarla bir kısım Müslüman olduğunu iddia edenlerin neredeyse Allahtan vahiy yoluyla aldıklarını iddia ettikleri kitaplarının, din adına hiçbir değeri yoktur. Konuyla ilgili olarak Bk. (Âlu İmrân: 84 )— M. Türk
Fe in âmenû bi misli mâ âmentum bihî fe kadihtedev ve in tevellev fe innemâ hum fî şikâk(şikâkın) fe se yekfîke humullâh(humullâhu), ve huves semîul alîm(alîmu).
(Ey îman edenler!) Eğer onlar, sizin inandığınız gibi inanırlarsa (ancak o zaman) doğru yolu bulmuş olurlar.¹ Yok, eğer onlar, (bundan) yüz çevirirlerse, (o zaman haktan) çok uzak bir ayrılık içerisine düşerler. Onlara karşı sana sadece Allah yeter. Çünkü O, en iyi işiten ve eksiksiz bilendir.
1 Bu âyetten; Yahûdî ve Hıristiyanların ancak Allah’a, Hz. Muhammed (a.s)’a ve Kur’an’a inanarak doğru yolu bulacakları çok açık bir şekilde ifâde edilmiştir. Buradan da dinler arası diyaloğun, ancak hepsinin Müslüman olmasıyla gerçekleşebileceği hükmü çıkmaktadır.— M. Türk
Sıbgatallâh(sıbgatallâhi) ve men ahsenu minallâhi sıbgaten, ve nahnu lehu âbidûn(âbidûne).
(Ey îman edenler!) Onlara: “Allah’ın boyası (ile boyanın,)¹ boyası Allah(ın boyasın)dan daha güzel olan kim olabilir ki? İşte biz, (sadece) Ona kulluk ederiz.” (deyin.)
1 (صِبْغَةَ اللّٰهِ) ifâdesi mahzuf bir fiilin mef’ulü olarak tercüme edilmiştir. Bu istiârede; “Allah’ın Dini, Allah’ın boyasına” benzetilerek; “Ey insanlar sadece Allah’ın boyasıyla boyanın yani Allah’ın dinine girin, başka dinlerle cennete gireceğinizi zannederek uğraşıp durmayın.” denilmek istenmiştir.— M. Türk
Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
(Ey Muhammed!) Onlara: “Bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olan Allah hakkında bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. İşte biz, Ona gönülden bağlanmış kimseleriz.” de.— M. Türk
Em tekûlûne inne ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâta kânû hûden ev nasârâ kul e entum a’lemu emillâh(emillâhu), ve men azlemu mimmen keteme şehâdeten indehu minallâh(minallâhi), ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn(ta’melûne).
Yoksa siz gerçekten İbrahim’in, İsmail’in, İshak’ın, Yakup’un ve torunlarının Yahûdî ya da Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? (Ey Muhammed!) Onlara: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Allah’tan kendisine bildirilen bir gerçeği saklayandan daha zalim kim olabilir? (Şunu iyi bilin ki) Allah, yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.” de.— M. Türk
Tilke ummetun kad halet lehâ mâ kesebet ve lekum mâ kesebtum ve lâ tus’elûne ammâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Onlar, gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandığınız da size aittir. Siz, onların yaptıklarından asla sorumlu tutulmayacaksınız.¹
1 Aynı âyet için Bk. (Bakara: 134) Aynı konu için Bk. (Tûr: 21, Müddessir: 38, Necm: 39)— M. Türk
Se yekûlus sufehâu minen nâsi mâ vellâhum an kıbletihimulletî kânû aleyhâ kul lillâhil meşrıku vel magrıb(magrıbu), yehdî men yeşâu ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
İnsanlardan birtakım beyinsizler: “Onları daha önce yöneldikleri kıblelerinden¹ çeviren nedir?” diyecekler. (Ey Muhammed!) onlara: “Doğu da Allah’ındır, batı da. O, dilediğini dosdoğru yola iletir.” de.
1 Kıble: Esasen Arapçada yön ve yönelme demektir. İnsanın her hangi bir tarafa yönelme hâlidir ki Türkçesi “yön” demektir. Örfen; Müslümanların namazda yöneldikleri Kâbe yönüne isim olmuştur. Hz. Muhammed (s.a.v) Mekke’de Kâbe’yi araya alarak Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kılıyordu. Hicretten sonra Medine’de yaklaşık on yedi ay yine Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kıldı. Bakara: 144. âyetin gelişinden sonra kıble Kâbe’ye çevrildi. Görülmesi durumunda kıbleyi Kâbe belirler. Kâbe’nin görülmemesi durumunda kıble, İmam Ebu Hanife’ye göre Kâbe’nin bulunduğu yöndür. Harem bölgesi içinde bulunanların kıblesi Mescid’ül-Haram, diğer yerlerdeki Müslümanların kıblesi de Harem bölgesidir. Kıbleye yönelmek namazın farzlarındandır. Herhangi bir yöne doğru kılınan namaz geçerli değildir. Kıblenin bilinmemesi durumunda namaz kılacak kişi, gerekli araştırmadan sonra kıble olarak belirlediği yönde namazını kılar. Bu durumda yön yanlış bile olsa namaz geçerlidir. Ancak namaz sırasında yönünün yanlış olduğunu öğrenirse kıbleye yönelmesi gerekir. Araştırma yapılmadan kılınan namazda yanlış yöne durulduğu anlaşılırsa namaz yeniden kılınır. Cenazeler gömülürken sağ yanlarına yatırılarak yüzleri kıbleye çevrilir. Hayvanlar da kesilirken kıbleye doğru yatırılır. Tüm bunlar bir Müslümanın ibadet ve fiillerinde Allah’a yönelişini, simgeler.— M. Türk
Ve kezâlike cealnâkum ummeten vasatan li tekûnû şuhedâe alen nâsi ve yekûner resûlu aleykum şehîdâ(şehîden), ve mâ cealnâl kıbletelletî kunte aleyhâ illâ li na’leme men yettebiur resûle mimmen yenkalibu alâ akibeyh(akibeyhi), ve in kânet le kebîreten illâ alellezîne hedallâh(hedallâhu) ve mâ kânallâhu li yudîa îmânekum innallâhe bin nâsi le raûfun rahîm(rahîmun).
Böylece Biz sizi, Peygamberin size örnek olduğu gibi sizin de insanlara örnek olmanız¹ için, aklı başında² (dengeli) bir ümmet kıldık.³ (Ey Muhammed!) Biz, Peygambere uyanları, ökçeleri üzerinde geri dönenlerden ayırt edelim diye senin daha önce yöneldiğin (Kâbe’yi) kıble yaptık.⁴ Doğrusu (bu,) Allah’ın dosdoğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. (Unutmayın ki) Allah, sizin îmanınızı asla boşa götürmez.⁵ Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
1 Şühedâ: Şehîd’in çoğuludur. Örfümüzde şehîd, şâhit manasınadır. Şâhit, bir hakkı ispatta şehadetine müracaat olunan ve hükme delil olarak kabul edilen kimse demektir. Şer‘an, bir başkasının diğeri aleyhine hakkını ihbar etmeğe “şehâdet” denilir. Buna göre; şâhit, ortada, adil ve sözü muteber bir kimse demektir. Bu münasebetle yaşayış yönüyle örnek kabul edilen ve kendisine uyulan kimselere dahi, “şâhit” denilir. İşte Cenab-ı Allah, ümmeti Muhammed’i insanlar arasında böyle; ortada, adil, sözü muteber, imameti haiz, kendisine uyulan bir cemaat yapmak ve tam manasıyla adil bir ümmeti teşkil etmek için Muhammed (a.s) sayesinde yeni bir sırat-ı müstakime hidayet buyurmuştur. Bu yüzden İslâm ümmetinin, diğer insanlar arasındaki bu vazifesini asla unutmaması icap etmektedir. İşte ey Müslümanlar! Siz böyle insanlar üzerine şâhit olun ki, Allah’ın Rasulü de sizin üzerinize şâhit ve size önder olsun. (Elmalılı) 2 Vasat: orta, her tarafı denk, mutedil, hayırlı, aklı başında demektir. (Kurtubî) 3 Bu bölüm, “Böylece Biz sizi, (âhirette) Peygamberin size şâhit olacağı gibi sizin de insanlara şâhit olmanız için aklı başında bir ümmet yaptık.” şeklinde anlaşılabilir. 4 Peygamberimiz, Mekke’de iken Kâbe’ye dönerek namaz kılardı. Medîne’ye hicretinden sonra Kudüs’e doğru namaz ile emrolunmuş ve bu şekilde on altı veya on yedi ay civarında namaz kılmıştı. (Kurtubî) 5 Yani Allah, sizin îmanınızı veya îmanınızın eseri ve alâmeti olan namazlarınızı asla zayi etmez. Kıble değişse bile Allah, bundan önce kıldığınız namazları ve vefat edenlerin namazlarını boşa götürmez. (Elmalılı)— M. Türk
Kad nerâ tekallube vechike fîs semâi, fe le nuvelliyenneke kıbleten terdâhâ, fe velli vecheke şatral mescidil harâm(harâmi), ve haysu mâ kuntum fe vellû vucûhekum şatrah(şatrahu), ve innellezîne ûtûl kitâbe le ya’lemûne ennehul hakku min rabbihim ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ya’melûn(ya’melûne).
Biz, senin yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz ve seni, hoşlanacağın kıbleye kesinlikle döndüreceğiz. Artık yüzünü, hemen Mescid-i Haram yönüne çevir. Bundan böyle nerede olursanız olun,¹ yüzlerinizi (namazda) o tarafa çevirin.² Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu elbette bilirler. (Şunu bilin ki) Allah, yaptıklarınızdan kesinlikle habersiz değildir.
1 Bu ifâdeden namaz kılmak için Müslümanlara özel bir yerin (mescid, cami gibi) şart olmadığı anlaşılmaktadır. 2 Artık bu emirle, eski kıble (Mescid-i Aksa) nesh edilmiş ve namazda yeni Kıble olan Mescid-i Haram’a yönelmek farz kılınmış oldu. Buna göre namazda; yüzün ve bedenin Mescid-i Haram’dan başka bir tarafa döndürülmesi namazı bozar. Âyette kıblenin Kâbe değil de içerisinde Kâbe’nin de bulunduğu Mescid-i Haram olarak belirtilmesi çok önemlidir. Bu alan Kâbe’den daha geniş olduğu için uzak memleketlerdekiler için kıblenin isabet ettirilmesi daha da kolaylaşmıştır.— M. Türk
Ve le in eteytellezîne ûtûl kitâbe bi kulli âyetin mâ tebiû kıbletek(kıbleteke) ve mâ ente bi tâbîın kıbletehum, ve mâ ba’duhum bi tâbîın kıblete ba’d(ba’dın), ve le initteba’te ehvâehum min ba’di mâ câeke minel ilmi inneke izen le minez zâlimîn(zâlimîne).
Yemin olsun ki sen; kendilerine kitap verilenlere her türlü delili getirsen bile onlar, yine senin kıblene asla uymazlar. (Hatta) senin, onların kıblesine uymadığın gibi onlar, birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Eğer sana gelen bu (vahiy bilgisinden) sonra onların arzularına uyacak olursan, (işte o zaman) sen de kesinlikle zalimlerden olursun.— M. Türk
Ellezîne âteynâhumul kitâbe ya’rifûnehu kemâ ya’rifûne ebnâehum ve inne ferîkan minhum le yektumûnel hakka ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
Kendilerine kitap verdiklerimiz, o (Peygamberi) kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler.¹ Fakat onlardan bir bölümü, bu gerçeği bile bile gizlerler.
1 Tevrat’ta Hz. Musa’ya benzer bir Peygamberin gönderileceği anlatıldığı için, öteden beri kitap ehli gelecek olan son peygamberi (اَلنَّبِي) “En’nebi” yani “o Peygamber” diye yâd ederdi. Ancak onun Hz. Muhammed (s.a.v) olduğunu gösterecek bir delile ihtiyaç vardı. Hz. Muhammed (s.a.v)’in getirdiği mucizeler ile bu da bihakkın te’min edilmiş oldu. Bilhassa o zamanki kitap ehli âlimlerinin hiç bir şüphesi kalmamıştı ve bunu evlatlarını bildikleri gibi kat’î bir surette biliyorlardı. Nitekim Hz. Ömer (r.a.), Abdullah b. Selâm’a bunu sorduğu zaman; “ben onu oğlumu bildiğimden daha ziyade bilirim, çünkü onda hiç şüpheye mahal yoktur. Fakat evlâdıma gelince ne bileyim belki validesi hıyanet etmiş olabilir” demişti. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) de onun başını öpmüştü. Kitap ehlinin âlimleri o Peygamberi kalben pekiyi tanıdıkları halde mü’min olamamışlar bilâkis bile bile hakkı örterek avamdan daha ziyade kâfir olmuşlardır. (Elmalılı) Bk. (En’am: 20)— M. Türk
Ve li kullin vichetun huve muvellîhâ festebikûl hayrât(hayrâti), eyne mâ tekûnû ye’ti bikumullâhu cemîâ(cemîan), innallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Her toplumun yöneldiği bir kıblesi vardır.¹ (Ey îman edenler!) Siz, birbirinizle iyiliklerde yarışın. Zîrâ nerede olursanız olun sonunda Allah, hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye yeter.²
1 Kıble, bir ümmetin vahdetinin ilk tezahürü, onların yöneldiği kıblesidir ve kıblesiz bir ümmet olamaz. Her Ümmet’in yöneldiği bir taraf vardır ki o, ona yönelir. Yeryüzünde yönelinecek bir tek kıble vardır ve o da İbrahim (a.s)’ın Kıblesi olan Kâbe’dir. Bu ifâdeden kıblenin; sadece namazda kendisine dönülen sembolik bir yön olmadığı ve her toplumun kıblesinin o toplumun dinini, inancını ve ideallerini temsil ettiği, anlaşılmaktadır. Her ne kadar bu yönelme yerleri, açıkça söylenmese de zorluklarla karşılaşıldığı zaman müracaat edilen yerlerden anlaşılmaktadır. Hattâ bunu açıkça, “Kâbe Arabın olsun, bana Çankaya yeter” şeklinde ifâde edenler bile olmuştur. 2 Yani aynı Kıbleye yöneldiğiniz sürece: a- hepiniz aynı dine, aynı gayeye ve aynı düşünceye sahip olursunuz. b- yönleriniz ve yöreleriniz ayrı olduğu halde hepiniz, “Mescid-i Haram” içerisinde namaz kılıyor gibi muntazam bir cemaat olursunuz. Bu âyetin mefhum-i muhalifinden; birbirleriyle tek yumruk halinde olamayan Müslümanların, her ne kadar namazda Kâbe’ye yönelseler de gönül kıblelerini şaşırma ihtimâli olduğu anlaşılabilir.— M. Türk
Ve min haysu harecte fe velli vecheke şatral mescidil harâm(harâmi), ve innehu lel hakku min rabbik(rabbike), ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn(ta’melûne).
Her nereden (yola) çıkarsan çık, yüzünü (namazda) mutlaka Mescid-i Haram’a doğru çevir. Şüphesiz bu, kesinlikle Rabbinden gelen bir gerçektir. Ve Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.— M. Türk
Ve min haysu harecte fe velli vecheke şatral mescidil harâm(harâmi), ve haysu mâ kuntum fe vellûvucûhekum şatrahu li ellâ yekûne lin nâsi aleykum hucceh(huccetun), illellezîne zalemû minhum fe lâ tahşevhum vahşevnî ve li utimme ni’metî aleykum ve leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Her nereden (yola) çıkarsan çık, yüzünü (namazda) mutlaka Mescid-i Haram’a doğru çevir. (Ey îman edenler!) Siz de; nerede olursanız olun, zalimlerin¹ dışındaki insanların, aleyhinize kullanacakları bir bahane bulamamaları için yüzünüzü (namazda) mutlaka o (Kâbe) tarafına çevirin. Size vereceğim nîmetlerimi tamamlamam ve dosdoğru yolunuzu bulabilmeniz için onlardan korkmayın, sadece Benden korkun.— M. Türk
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar