Enam 165 Ayet Mekke · الأنعام
6

Enam

Davar · Mekke
6
Davar · Mekke
الأنعام
165
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Sure başı
91
وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ٓ اِذْ قَالُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى بَشَرٍ مِنْ شَيْءٍۜ قُلْ مَنْ اَنْزَلَ الْكِتَابَ الَّذ۪ي جَٓاءَ بِه۪ مُوسٰى نُوراً وَهُدًى لِلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاط۪يسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَث۪يراًۚ وَعُلِّمْتُمْ مَا لَمْ تَعْلَمُٓوا اَنْتُمْ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬كُمْۜ قُلِ اللّٰهُۙ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ ١٩
Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrihî iz kâlû mâ enzelallâhualâ beşerin min şey(şey’in), kul men enzelel kitâbellezî câe bihî mûsâ nûren ve huden lin nâsi tec’alûnehu karâtîse tubdûnehâ ve tuhfûne kesîrâ(kesîran), ve ullimtum mâ lem ta’lemû entum ve lâ âbâukum, kulillâhu summe zerhum fî havdıhim yel’abûn(yel’abûne).
O (Yahûdî kâfirler): “Allah, insanlara hiçbir şey göndermemiştir.”¹ demekle Allah’ı tam olarak tanıyamadılar.² (Ey Muhammed!) onlara: “Mûsa’nın insanlara bir nur ve hidâyet kaynağı olarak getirdiği, sizin işinize gelen tarafını açıklayıp çoğunu gizli tutarak (basit) kâğıt parçalarına dönüştürdüğünüz,³ aslında sizin ve babalarınızın, bilmediğiniz birçok şeyi kendisinden öğrendiğiniz Kitab’ı size kim gönderdi?” diye sor ve: “Allah’tır” de. Sonra da bırak onları, daldıkları saçmalıklarla oyalansın dursunlar. 1 Malik b. Sayf, şişman bir adam idi. Rasûlullah’ın yanında konuşurken Rasûlullah kendisine: “Mûsa’ya Tevrât’ı indiren Allah’a yemin vererek soruyorum, Tevrât’ta Allah şişman âlimlere buğz eder diye yazdığını biliyorsun değil mi? Hâlbuki sen şişman bir âlimsin, Yehudîlerin yedirdiği şeylerden semizlemişsin” buyurdu. Bunun üzerine orada bulunanlar gülüşünce Malik kızdı ve Hz. Ömer’e dönüp: “Allah, insanlara hiçbir şey göndermemiştir.” dedi. Bu sözünden dolayı Yahûdîler de bu adamı reislikten azledip yerine Kâb b. Eşref’i geçirdiler. Bu âyetin iniş sebebi bu olaydır. (Vâhidî) 2 Allah’ı tam olarak tanıyamadılar. Allah’ın her şeye kadir, rahman, rahîm olduğuna iman etmediler. Nimet ve rahmetinin kadrini bilmediler. Hâsılı takdirsizlik ve nankörlük yaptılar ve “Allah bir beşere hiçbir şey indirmedi” dediler. Böyle demekle yalnız beşeriyet hakkında bir takdirsizlik değil, Allah hakkında takdirsizlik ettiler, Allah’ın en büyük rahmet ve nimeti olan vahyi, inkâr etmek cüretinde bulundular. Allah dediği zaman ne dediğini bilmeyerek, bu ismin ne kadar sonsuz bir kudret ifade ettiğini gereği gibi düşünemediler. Hem de bunu güya Allah’a iman ettiklerini söyleyen Yahudiler dediler. 3 Bu âyet; o “basit kâğıt parçaları” haline getirilen, asıl Tevrât’ın günümüze kadar gelmiş halinin mükemmel bir tarifidir. Bu sebeple bugün, Yahûdîlerin elindeki kitap; Tevrât değil, Tevrât olduğu zannedilen veya Tevrât diye pazarlanmaya çalışılan kâğıt parçalarıdır. Bu durumdaki Yahûdîler de “kitap ehli” değil, kendilerine “Yahûdî” adını veren kâfirlerdir.— M. Türk
6:91
92
وَهٰذَا كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ مُصَدِّقُ الَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلِتُنْذِرَ اُمَّ الْقُرٰى وَمَنْ حَوْلَهَاۜ وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ يُؤْمِنُونَ بِه۪ وَهُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ ٢٩
Ve hâzâ kitâbun enzelnâhu mubârekun musaddıkullezî beyne yedeyhi ve li tunzire ummel kurâ ve men havlehâ, vellezîne yu’minûne bil âhireti yu’minûne bihî ve hum alâ salâtihim yuhâfizûn(yuhâfizûne).
(Ey Muhammed!) Bu, sana onların ellerinde olanları doğrultucu ve şehirlerin anası (olan Mekke)¹ halkını ve onun çevresinde bulunanları uyarman için indirdiğimiz mübârek bir kitaptır. İşte o âhiret gününe îman edenler, bu Kitaba îman ettikleri gibi namazlarına da devam ederler. 1 Ümm’ül-Kurâ: Bütün şehirlerin anası, merkezi demek olup, Mekke’nin diğer bir ismidir. Bu sebeple Mekke cihanın merkezidir ve tüm insanlığın kıblesidir. Yeryüzündeki ilk yerleşim yeri ve ilk mescidin yapıldığı yer de Mekke’dir ve tüm insanlık Hz. Âdem’den çoğalarak dünyaya Mekke’den yayılmıştır. Bk. (Âlu İmrân: 96) Bugün de Mekke için Asımet’ül-Mukaddese (Kutsal Başkent) denilmektedir. Fakat Müslümanlar, “yeryüzünde bir fitne kalmayıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşmakla” emrolunduklarına ve (Bakara: 193) göre; Mekke’ye Asımet’ül-Âlem (Cihanın Başkenti) denilse daha uygun olabilir. Ayrıca uyarının Mekke’nin kendisine değil, orada yaşayanlara olacağı mecâzen anlaşılmaktadır. Bk. (Şûra: 7)— M. Türk
6:92
93
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ قَالَ اُو۫حِيَ اِلَيَّ وَلَمْ يُوحَ اِلَيْهِ شَيْءٌ وَمَنْ قَالَ سَاُنْزِلُ مِثْلَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُۜ وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ ف۪ي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَاسِطُٓوا اَيْد۪يهِمْۚ اَخْرِجُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ وَكُنْتُمْ عَنْ اٰيَاتِه۪ تَسْتَكْبِرُونَ ٣٩
Ve men azlemu mimmenifterâ alâllâhi keziben ev kâle ûhıye ileyye ve lem yûha ileyhi şey’un ve men kâle seunzilu misle mâ enzelallâh(enzelallâhu), ve lev terâ iziz zâlimûne fî gamerâtil mevti vel melâiketu bâsitû eydîhim, ahricû enfusekum, el yevme tuczevne azâbel hûni bimâ kuntum tekûlûne alâllâhi gayrel hakkı ve kuntum an âyâtihi testekbirûn(testekbirûne).
Yalanlarını Allah’a yakıştıran ve kendisine hiçbir şey indirilmediği halde: “Bana da vahiy indirildi.” veya “Allah’ın indirdiği gibi ben de vahiy indirebilirim.” diye iddiada bulunandan daha zalim kim olabilir? O zalimlerin, ölümün pençesine düşüp de melekler onlara ellerini uzatıp: “Haydi! Canlarınızı çıkarın bakalım! Bugün Allah hakkında aslı astarı olmayan şeyler söylemeniz ve Onun âyetlerine karşı büyüklük taslamanızdan dolayı alçaltıcı bir azapla cezâlandırılacaksınız.” derken onların halini bir görsen!¹ 1 Bu âyet; Peygamberliklerini iddiâ ederek “Allah beni Peygamber gönderdi” diyen Secah, Müseylemet’ül-Kezzab, Nadr b. Hâris, Esved’ül-Ansi ve kendi kendine din uydurmağa, hükümler koymağa kalkışan Amr b. Lühay gibileri hakkında indirilmiştir. Hükmün hususi olması umumi olmasına mani olmadığı için; bu ayetin hükmüne, kendilerinin Allah’tan bilgi aldıklarını, ruhlar âleminde Allah’la ve Peygamberlerle görüştüklerini, kendilerine ğaybî bilgiler geldiğini ve Allah’ın kendilerinin keyfine uygun düşündüğünü iddia edenlerin ve onların peşinden körü körüne gidenlerin de girdiğini anlamak pek zor olmasa gerekir.— M. Türk
6:93
94
وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادٰى كَمَا خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَٓاءَ ظُهُورِكُمْۚ وَمَا نَرٰى مَعَكُمْ شُفَعَٓاءَكُمُ الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ اَنَّهُمْ ف۪يكُمْ شُرَكٰٓؤُ۬اۜ لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ وَضَلَّ عَنْكُمْ مَا كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ۟ ٤٩
Ve lekad ci’timûnâ furâdâ kemâ halaknâkum evvele merretin ve terektum mâ havvelnâkum verâe zuhûrikum, ve mâ nerâ meakum şufeâekumullezîne zeamtum ennehum fîkum şurekâ’(şurekâû), lekad tekattaa beynekum ve dalle ankum mâ kuntum tez’umûn(tez’umûne).
(Ve kıyamet günü Allah onlara): “İşte (bugün) siz huzurumuza ilk yarattığımız gibi size verdiğimiz her şeyi arkanızda bırakarak, yapayalnız geldiniz. Sizin Bize ortak olduklarını sandığınız şefâatçilerinizi de yanınızda göremiyoruz! Demek ki sizin onlarla aranızdaki tüm bağlar, kesilmiş ve (şefâatçi) sandığınız şeyler de sizden kaybolup gitmişler!” (der.)— M. Türk
6:94
95
اِنَّ اللّٰهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰىۜ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَيِّۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ ٥٩
İnnallâhe fâlikul habbi ven nevâ, yuhrıcul hayye minel meyyiti ve muhricul meyyiti minel hayy(hayyi), zâlikumullâhu fe ennâ tu’fekun(tu’fekune).
Şüphesiz ki tohum tanelerini ve çekirdekleri çatlatan, ölüden diriyi çıkardığı gibi, diriden de ölüyü çıkaran, O Allah’tır. İşte Allah, budur. Siz nasıl da saptırılıyorsunuz.— M. Türk
6:95
96
فَالِقُ الْاِصْبَاحِۚ وَجَعَلَ الَّيْلَ سَكَناً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ حُسْبَاناًۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ ٦٩
Fâlikul ısbâh(ısbâhı), ve cealel leyle sekenen veş şemse vel kamere husbânâ(husbânen), zâlike takdîrul azîzil alîm(alîmi).
Karanlığı yarıp tanyerini ağartan, geceyi dinlenme zamanı yapan, Güneş’i ve Ay’ı da (bunların vakitlerini) hesaplamanız için yaratan, hep Odur. İşte bütün bunlar, üstün ve güçlü olan, her şeyi bilen (Allah)’ın koyduğu birer kanundur.— M. Türk
6:96
97
وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ النُّجُومَ لِتَهْتَدُوا بِهَا ف۪ي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ٧٩
Ve huvellezî ceale lekumun nucûme li tehtedû bihâ fî zulumâtil berri vel bahr(bahri), kad fassalnal âyâti li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).
Kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulmanız için yıldızları size kılavuz olarak yaratan da Odur. Şüphesiz Biz, bilen bir toplum için âyetleri, böyle geniş bir şekilde açıkladık.— M. Türk
6:97
98
وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَفْقَـهُونَ ٨٩
Ve huvellezî enşeekum min nefsin vâhıdetin fe mustekarrun ve mustevda’(mustevdaun), kad fassalnal âyâti li kavmin yefkahûn(yefkahûne).
Sizi önce tek bir nefisten¹ yaratan, sonra da size hem dünya hayatı hem de âhiret hayatı² veren, Odur. Şüphesiz Biz, anlayan bir toplum için âyetleri işte böyle geniş bir şekilde açıkladık. 1 Yani bu nefis, Âdem (a.s) olabileceği gibi her insanın babası da olabilir. Konuyla ilgili olarak Bk. (Nisa: 1) 2 Müstekarr ve Müstevda’: Bu iki kelime hem mimli mastar, hem de ism-i mekân olur. Mimli mastar olarak, “hem dünya hayatı hem de âhiret hayatı”, ism-i mekân olarak ise, “hem duracağınız yer hem de gönderileceğiniz yer” anlamlarına gelir. Âyetin bu bölümü: “Sizi önce tek bir nefisten yaratan sonra da size hem duracağınız yer hem de gönderileceğiniz yer veren, Odur.” şeklinde de tercüme edilebilir.— M. Türk
6:98
99
وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ نَبَاتَ كُلِّ شَيْءٍ فَاَخْرَجْنَا مِنْهُ خَضِراً نُخْرِجُ مِنْهُ حَباًّ مُتَرَاكِباًۚ وَمِنَ النَّخْلِ مِنْ طَلْعِهَا قِنْوَانٌ دَانِيَةٌ وَجَنَّاتٍ مِنْ اَعْنَابٍ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُشْتَبِهاً وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍۜ اُنْظُـرُٓوا اِلٰى ثَمَرِه۪ٓ اِذَٓا اَثْمَرَ وَيَنْعِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكُمْ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ٩٩
Ve huvellezî enzele mines semâi mâ’(mâen), fe ahrecnâ bihî nebate kulli şey’in fe ahrecnâ minhu hadıran nuhricu minhu habben muterâkibâ(muterâkiben), ve minen nahli min tal’ıhâ kınvânun dâniyetun ve cennâtin min a’nâbin vez zeytûne ver rummâne muştebihen ve gayre muteşâbih(muteşâbihin), unzurû ilâ semerihî izâ esmere ve yen’ıh(yen’ıhî), inne fî zâlikum le âyâtin li kavmin yu’minûn(yu’minûne).
Gökten suyu indiren de Odur. İşte Biz, her çeşit bitkiyi onunla yetiştiririz. O, her bitkiden yeşil sürgünler çıkarır, bu yeşil sürgünden de birbirine benzeyen ve benzemeyen taneleri üst üste binmiş başaklar, hurma tomurcuğundan salkımlar halinde (hurmalar), üzüm bağları, zeytin ve nar çıkarırız. Bunların meyvelerine bir ham iken, bir de olgunlaşınca bakın. Şüphesiz bunlarda, îman eden toplumların alacakları birçok ibret vardır.¹ 1 Bu ayet: Mekke’de bu âyetin indiği sırada İslâm dininin henüz o çim, o tomurcuk misalinde olduğuna, Kur’an’ın semadan inen bir rahmet olduğuna ve müminlerin istikbali o Cennetler ve kemale ermiş meyveler gibi olacağına teşbih yoluyla bir işaret olabilir.— M. Türk
6:99
100
وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ الْجِنَّ وَخَلَقَهُمْ وَخَرَقُوا لَهُ بَن۪ينَ وَبَنَاتٍ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَصِفُونَ۟ ٠٠١
Ve cealû lillâhi şurekâel cinne ve halakahum ve harakû lehu benîne ve benâtin bi gayri ilm(ilmin), subhânehu ve teâlâ ammâ yasifûn(yasifûne).
Onlar Allah’a cinlerden de ortaklar koştular.¹ Hâlbuki onları da yaratan Odur. Bir de tuttular bilgisizce Ona oğullar ve kızlar uydurdular.² Allah, onların kendisi hakkında uydurdukları sıfatlardan çok uzak ve pek yücedir.³ 1 Bu ayet; “Onlar, Allah ile cinler arasında da bir soy bağı uydurdular. Oysa cinler de kesinlikle (kıyamet günü) huzurumuza getirileceklerini bilirler.” (Saffat: 158.) âyetinin de delâleti ile Allah ile iblis arasında bir nesep alâkası gerektiren iki birader gibi kabul ederek, “hayırların yaratıcısı Allah, şerrin yaratıcısı iblistir” diyen zındıklar hakkında nâzil olmuştur. Bu itikat, tam bir Mecûsi itikadıdır. Mecûsiler, bu âlemdeki bütün hayırlar nurdan (Hürmüz’den-Yezdan’dan) bütün şerler de zulmetten (Ehrimen’dendir) diye ikili bir din inancına sahiptirler. Esasen Zerdüştün “Zend” kitabına nispeti ifade eden Farsçadaki “zendik” ve Arapçadaki “zindık” Türkçeye “zındık olarak geçmiştir ve Mecûsilerin genel lakabıdır. Bütün Mecûsi mezheplerinde bir insanın anası ve kız kardeşi ile evlenmesi helâl kabul edilirdi. Mecûsilik içinde haram ve helâl tanımayan eski bir “ibahiyye fırkası” vardı ki, bunlar tüm kadınların ve malların ot, su mera gibi ortak kullanıma dâhil olduğunu söylerlerdi. Zındık tabirinin bu “Mazdekiyye” denilen ilk komünist fırkası için kullanıldığı da bilinmektedir. İçlerinde birçok sufi ekollerin de bulunduğu Müslümanlara, döneminin toplum mühendislerinden olan zındıklar, bunu mecusilikteki “Yezdan/Hürmüz-Ehrimen” ikilemini “Allah-Şeytan” ikilemi olarak inandırmışlardır. Zamanının en önemli toplum mühendislerinden olan Muhyiddin-i Arabi’nin, (Şeytanın Hileleri) Şeceret-ül Kevn isimli kitabındaki şeytan, Ehrimen’in Müslümanlara şeytan diye yutturulmasından başka bir şey değildir. Zira burada anlatılan şeytan, (hâşâ) İlahlık vasıflarına sahip ve Peygamber (a.s)’dan (hâşâ) daha akıllı bir mahlûk olarak gösterilmiştir. Bu gün pek çok Müslüman, şeytanı bir kötülük ilahı gibi görmekte hatta Allah’tan çok şeytandan, cinden, şefkat tokadından, karabasandan ve birilerinin çarpmasından… korkmaktadır. Bu itikatların tamamı mecusilikten gelmiştir ve bunlara bu şekilde inanmak küfürdür. İslam’a göre şeytan diye özel bir varlık yoktur. Şeytanlık tıpkı mü’minlik gibi bir sıfattır. Bu sıfatı ilk kazanan ise “iblis” isimli bir cindir. Bu sıfatlara sahip olan her insan ve cin şeytanın ta kendisidir. Sonuç olarak Allah’ı hakkıyla takdir etmeyen kâfirler veya Müslümanları kâfirleştirmek isteyen toplum mühendisleri, cinleri Allah’a eş tuttular. Hâlbuki onları da Allah yarattı. Ya’ni cinler de Allah’ın kuludur. Binaenaleyh mahlûku Halikına şerik ve rakip addetmeğe kalkışmak ve Allah’ın izni olmaksızın cinlerin âlemde ve insanlar üzerinde bir tesir yapabileceklerini farz etmek ve bu suretle Allah’ın mahlûkuna karşı bir aczine ihtimal vermek büyük bir hamakat, dalâlet ve açık bir küfürdür. 2 Müşrik Araplar ve Sâbiîler, melekleri Allah’ın kızları, Mecusiler, Hürmüz ve Ehrimeni, Yahûdîler, Üzeyr’i, Hıristiyanlar, Mesih’i, Allah’ın oğulları kabul ettiler. Hattâ bunlara ilâhlık pâyeleri verdiler. Bu noktadan bakıldığında, bunların kâfirlikte birbirlerinden hiç farkları yoktur. 3 Buradaki cinler ifâdesi, bütün gözle görülmesi mümkün olmayan varlıkları, temsilen kullanılmış olabilir. Çünkü bu kâfirler sadece cinleri değil, melekleri, şeytanı, perileri, aklı, nefsi, maddeyi, kuvveti, rûhu, tabiatı, rûhaniyetleri, varlığı dahi olmayan iyi veya kötü rûhları, gizli güçleri, karanlığı ve aydınlığı bile kendilerine rab edindiler veya onları Allah’a denk gördüler.— M. Türk
6:100
101
بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَنّٰى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُنْ لَهُ صَاحِبَةٌۜ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ١٠١
Bedîus semâvâti vel ard(ardı), ennâ yekûnu lehu veledun ve lem tekun lehu sâhıbeh(sâhıbetun), ve halaka kulle şey’(şeyin), ve huve bikulli şey’in alîm(alîmun).
O göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Eşi olmadığı halde, nasıl olur da onun çocuğu olabilir? Her şeyi yaratan Odur ve O, her şeyi, çok iyi bilendir.— M. Türk
6:101
102
ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ فَاعْبُدُوهُۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ ٢٠١
Zâlikumullâhu rabbukum, lâ ilâhe illâ huve, hâliku kulli şey’in fa’budûh(fa’budûhu),ve huve alâ kulli şey’in vekîl(vekîlun).
İşte sizin Rabbiniz, her şeyi yaratan ve tek ilâh olan O Allah’tır. Öyleyse sadece O, her şeyi dilediği gibi yöneten Allah’a kulluk edin.— M. Türk
6:102
103
لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُۘ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَۚ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ ٣٠١
Lâ tudrikuhul ebsâru ve huve yudrikul ebsâr(ebsâru) ve huvel lâtîful habîr(habîru).
Gözler Onu kavrayamaz. O, ise bütün gözleri kavrar.¹ O her şeyi inceden inceye bilen, her şeyden haberdar olandır.² 1 Rü’yetullah: Ehl-i Sünnet’e göre, Yüce Allah ahirette mü’minler tarafından Cennet’te görülebilecektir, ancak bunun keyfiyetini bilmek mümkün değildir. “Rü’yet” kelimesi, Arapçada görmek, bakmak, inanmak, bilmek ve rüya görmek anlamlarına gelir. Bu âyete göre; Peygamberler de dâhil (A’raf: 143) hiç kimse dünyada ve dünya gözüyle, gerek uyanıkken, gerek uyurken, gerekse yakaza halinde veya bazı sûfî ekollerinin ne olduğunu kendilerinin de izah edemedikleri hallerde, Allah’ı görmesi veya müşahede etmesi mümkün değildir. Allah’ı mahiyetini Allah’ın bildiği şekilde görme, ancak kıyamette ve cennette olacaktır. (Kıyamet: 22-23) Aslında Allah’ı insanların hayal etmeleri bile mümkün değildir. Çünkü O, hiçbir şeye benzemez. (Şura: 11) Allah’ın bir insanla vahiy yoluyla, perde arkasından yahut bir elçi göndererek, konuşması, ancak Peygamberlere ve Allah’ın (Hz. Meryem ve Hz. Mûsa’nın annesi gibi) seçtiği kullarına mahsustur. (Şura: 51) Allah kullarına Peygamberleri vasıtasıyla bir şey bildirmedikçe kimse Onun ilminden hiçbir şeyi bilemez. (Bakara: 255) Necm sûresinde Peygamberimizin gördüğü ifâde edilen ise Allah değil, Cebrâil’dir. (Tekvir: 23) 2 Bir hayat sahibinin kendi haricindeki görülebilecek şeyleri görebilmesi ve idrak edilebilecek şeyleri idrâk edebilmesi işi öyle acayip bir şeydir ki akıl bunun künhünü idrak edemez. Bütün âlimler ve filozoflar bunun izahından âcizdir. Meselâ, gözümle karşımda bir minare görüyorum, ne gözüm minareye kadar gitmiş ve ne de minare gelip gözüme girmiştir. Bununla beraber benim gördüğüm yalnız o minareden akseden ışığın ihtiva ettiği ve küçücük gözüme aksettirdiği minare resminden ibaret de değildir. Ben gözümdeki minare resmini değil, uzakta büyük minarenin kendisini görüyorum ve gözümü yumduğum zaman da onu bende değil, olduğu yerde idrak ediyorum. Hatta dikkat olunursa görme vasıtası olarak telakki edilen ışık bile bana, benim gözüme ulaşma anında ışık oluyor ve o zaman parlıyor ve görme dediğim hâdise de o zaman meydana geliyor. Ve o anda ben yerindeki minareyi idrak ediyorum. Bu nasıl olabiliyor? İşte bütün ilimler, felsefeler bunu ihata edebilmekten uzak kalmış ve filozoflar bu noktada ya hayret ya da safsatadan baka bir şey yapamamıştır. Ama bu meydana gelen bir olaydır. Ve benim minareyi gördüğüm bir hakikattir. Allahu Teâlâ bunu yapmış ve yapmaktadır. Ve akılların mahiyetini idrak edemediği bu hakikatin mahiyetini idrak ve ihata eden ancak Allah’tır. Gözler onu idrak ve ihata edemezken o gözleri idrak ve ihata eder ve aynı hakikat bütün idraki mümkün olan şeylerde böyledir. Ve işte O Allah böyle bir lâtıf’ül-habîrdir. (Elmalılı)— M. Türk
6:103
104
قَدْ جَٓاءَكُمْ بَصَٓائِرُ مِنْ رَبِّكُمْۚ فَمَنْ اَبْصَرَ فَلِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ عَمِيَ فَعَلَيْهَاۜ وَمَٓا اَنَا۬ عَلَيْكُمْ بِحَف۪يظٍ ٤٠١
Kad câekum basâiru min rabbikum fe men ebsara fe li nefsih(nefsihi) ve men amiye fe aleyhâ, ve mâ ene aleykum bi hafîz(hafîzin).
(Ey Muhammed! Onlara): “Doğrusu Rabbiniz tarafından size, bir de idrak kabiliyeti¹ verilmiştir. Artık kim, bununla hakkı görürse faydası kendisine, kim de görmezse zararı kendisinedir. Artık ben sizin üzerinizde bir gözetleyici değilim.” (de.) 1 Basiret: İdrak, zekâ, tecrübe, kalp ile görme, doğru ve ölçülü bakış, feraset. Kalbin görmesine sebep olan idrak kuvveti, feraset, kalp gözüyle meydana gelen tam anlayış, delil ve idrak kabiliyeti demektir. Başımızdaki göze “basar,” kalp gözüne de “basiret” denir. Esas basiret imandır. Basireti açık olanlar Allah’ın dinine ve hükümlerine talip olurlar. Basireti kapalı olanlar da Allah’ın nizam ve hükümlerine sırt çevirirler.— M. Türk
6:104
105
وَكَذٰلِكَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ وَلِيَقُولُوا دَرَسْتَ وَلِنُبَيِّنَهُ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ٥٠١
Ve kezâlike nusarriful âyâti ve li yekûlû dereste ve li nubeyyinehu li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).
İşte Biz âyetleri, (kâfirlerin) sana; “Sen bunları bir yerden öğrenmişsin.” demeleri (sebebiyle) ve bilen toplumlara da onu, iyice anlatmamız için böyle açıklarız.— M. Türk
6:105
106
اِتَّبِعْ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ ٦٠١
İttebi’ mâ uhıye ileyke min rabbik(rabbike), lâ ilâhe illâ huve, ve a’rıd anil muşrikîn(muşrikîne).
Sen tek ilâh olan Rabbinden sana vah-yedilene uy ve müşriklerden de uzak dur.— M. Türk
6:106
107
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَٓا اَشْرَكُواۜ وَمَا جَعَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظاًۚ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَك۪يلٍ ٧٠١
Ve lev şâallâhu mâ eşrekû, ve mâ cealnâke aleyhim hafîzâ(hafîzan), ve mâ ente aleyhim bi vekîl(vekîlin).
Allah dileseydi onlar, Allah’a eş koşamazlardı.¹ Biz seni onların üzerine bir bekçi yapmadık ve sen, artık onların üzerine bir vekil de değilsin. 1 Yani, Allah dileseydi, onları da zorla Müslüman yapardı. Ama Allah, böyle yapmaz. Çünkü bu, insanın yaratılış sebebi olan imtihana, uygun düşmez.— M. Türk
6:107
108
وَلَا تَسُبُّوا الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَيَسُبُّوا اللّٰهَ عَدْواً بِغَيْرِ عِلْمٍۜ كَذٰلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ اُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ اِلٰى رَبِّهِمْ مَرْجِعُهُمْ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٨٠١
Ve lâ tesubbûllezîne yed’ûne min dûnillâhi fe yesubbûllâhe adven bi gayri ilm(ilmin), kezâlike zeyyennâ li kulli ummetin amelehum summe ilâ rabbihim merciuhum fe yunebbiuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
(Ey îman edenler!) Allah’tan başkasına tapanlara sövüp, onların da bilgisizce hiddetlenip Allah’a sövmelerine sebep olmayın.¹ Biz, her ümmete kendiişlerini kendilerine süslü gösterdik. Sonunda onların dönüşleri nasıl olsa Rablerinedir. O da onlara yaptıklarını, tek tek haber verecektir. 1 Yani, onlara söverek, onların hissiyatlarına dokunup, karşılık olarak hiç de hak etmediği halde, Allah’ı kendi putlarına eş değerde görerek Allah’a sövmelerine sebep olmayın. Aslında onların taptıkları, muhâtap almaya değmeyecek kadar kıymetsiz şeylerdir. Böyle yaparak kâfirlere ve ilâhlarına değer vermeyin. “Onlara sövmemek” demek; onları eleştirmemek, onların tanrılarını çeşitli diyaloglar adına kutsamak ve Allah’la eş değerde görme basitliğini göstermek, anlamına gelmez.— M. Türk
6:108
109
وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ جَٓاءَتْهُمْ اٰيَةٌ لَيُؤْمِنُنَّ بِهَاۜ قُلْ اِنَّمَا الْاٰيَاتُ عِنْدَ اللّٰهِ وَمَا يُشْعِرُكُمْۙ اَنَّـهَٓا اِذَا جَٓاءَتْ لَا يُؤْمِنُونَ ٩٠١
Ve aksemû billâhi cehde eymânihim le in câethum âyetun le yu’minunne bih(bihâ), kul innemel ayâtu indallâhi ve mâ yuş’irukum ennehâ izâ câet lâ yu’minûn(yu’minûne).
Müşrikler kendilerine (istedikleri) bir mûcize gelse, ona mutlaka îman edeceklerine olanca güçleriyle yemin edip duruyorlar. (Ey Muhammed! Sen, onlara): “Mûcizeler getirmek sadece Allah’a aittir.”¹ de. (Ey îman edenler!) Siz onların mûcize geldiğinde de inanmayacaklarını bilmiyorsunuz. 1 Mûcize getirmek, Peygamberlerin elinde olmayıp, Peygamberlerin elinde gerçekleşir ve onun takdiri tamamen Allah’a mahsustur.— M. Türk
6:109
110
وَنُقَلِّبُ اَفْـِٔدَتَهُمْ وَاَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِه۪ٓ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ۟ ٠١١
Ve nukallibu ef’idetehum ve ebsârehum kemâ lem yu’minû bihî evvele merretin ve nezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Biz, onların gönüllerini ve gözlerini çeviririz de¹ onlar, tıpkı daha önce îman etmedikleri gibi, yine îman etmezler. Biz de onları, kendi hâllerine bırakırız (onlar da) azgınlıklarında (ısrarla) kalmaya devam ederler. 1 Yani mecâzen; tereddüt içerisinde kalırlar.— M. Türk
6:110
111
وَلَوْ اَنَّـنَا نَزَّلْـنَٓا اِلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتٰى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلاً مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُٓوا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ ١١١
Ve lev ennenâ nezzelnâ ileyhimul melâikete ve kellemehumulmevtâ ve haşernâ aleyhim kulle şey’in kubulen mâ kânû li yu’minû illâ en yeşâallâhu ve lâkinne ekserehum yechelûn(yechelûne).
Eğer Biz onlara apaçık melekler indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi getirip karşılarına koysaydık, Allah’ın diledikleri dışındakiler yine de inanmazlardı. Fakat onların çoğu bunu bilmiyorlar.— M. Türk
6:111
112
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُواًّ شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ يُوح۪ي بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراًۜ وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ ٢١١
Ve kezâlike cealnâ li kulli nebiyyin aduvven şeyâtînel insi vel cinni, yûhî ba’duhum ilâ ba’dın zuhrufel kavli gurûrâ(gurûran), ve lev şâe rabbuke mâ fealûhu fe zerhum ve mâ yefterûn(yefterûne).
112,113. İşte böylece Biz her Peygambere, birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler söyleyen insan ve cin şeytanlarını,¹ düşman yaptık. Eğer Rabbin dileseydi onlar bunu yapamazlardı.² Artık sen onları âhirete inanmayanların kalplerini o yaldızlı sözlerle kandırmak, ondan hoşlanmalarını sağlamak ve yaptıkları kötülükleri yapmaya devam ettirmek için uydurdukları iftiraları ile baş başa bırak. 1 (شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ) Terkibinin izafeti için, beyaniyye veya lâmiyye olması hakkında iki görüş vardır. Eğer bu terkip beyaniyye olarak tercüme edilirse; insanlardan olan şeytanlar ve cinlerden olan şeytanlar demek olur. Ve şeytanların bir kısmının insan cinsinden, bir kısmının da cin cinsinden olduğu anlaşılır. Lâmiyye olarak tercüme edilirse; insanlara musallat, insan aldatmağa mahsus şeytanlar, cinne mahsus, cinnîleri aldatmağa mahsus şeytanlar demek olur. O zaman da şeytanın insan ve cin olmayan, üçüncü bir cins olduğu ve fakat bir kısmı insanlara, bir kısmı da cinlere musallat olmak üzere iki çeşidi bulunduğu anlaşılır. İbnu Abbas, Ata, Mücahid ve Hasen bu terkibi beyaniyye olarak kabul etmişler ve: “insan ve cinden serkeş, mütekebbir, fitneci, kaypak, yola gelmez olanların hepsine şeytan denilir. Cinden de şeytanlar vardır insandan da şeytanlar vardır” demişlerdir. Peygamberimiz, Ebû Zerr’e: “Cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığındın mı?” buyurunca, Ebû Zerr: “İnsanlardan da şeytanlar var mıdır?” der. O da: “Evet onlar, cin şeytanlarından daha şerlidir.” buyururlar. (Taberî) Birçok müfessir bu manayı tercih etmişlerdir. 2 Yani; ya onlara o gücü vermezdi veya o gücü verdiği halde engel olur, yaptırmazdı.— M. Türk
6:112
113
وَلِتَصْغٰٓى اِلَيْهِ اَفْـِٔدَةُ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُوا مَا هُمْ مُقْتَرِفُونَ ٣١١
Ve li tesgâ ileyhi ef’idetullezîne lâ yu’minûne bil âhıreti ve li yerdavhu ve li yakterifû mâ hum mukterifûn(mukterifûne).
112,113. İşte böylece Biz her Peygambere, birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler söyleyen insan ve cin şeytanlarını,¹ düşman yaptık. Eğer Rabbin dileseydi onlar bunu yapamazlardı.² Artık sen onları âhirete inanmayanların kalplerini o yaldızlı sözlerle kandırmak, ondan hoşlanmalarını sağlamak ve yaptıkları kötülükleri yapmaya devam ettirmek için uydurdukları iftiraları ile baş başa bırak. 1 (شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ) Terkibinin izafeti için, beyaniyye veya lâmiyye olması hakkında iki görüş vardır. Eğer bu terkip beyaniyye olarak tercüme edilirse; insanlardan olan şeytanlar ve cinlerden olan şeytanlar demek olur. Ve şeytanların bir kısmının insan cinsinden, bir kısmının da cin cinsinden olduğu anlaşılır. Lâmiyye olarak tercüme edilirse; insanlara musallat, insan aldatmağa mahsus şeytanlar, cinne mahsus, cinnîleri aldatmağa mahsus şeytanlar demek olur. O zaman da şeytanın insan ve cin olmayan, üçüncü bir cins olduğu ve fakat bir kısmı insanlara, bir kısmı da cinlere musallat olmak üzere iki çeşidi bulunduğu anlaşılır. İbnu Abbas, Ata, Mücahid ve Hasen bu terkibi beyaniyye olarak kabul etmişler ve: “insan ve cinden serkeş, mütekebbir, fitneci, kaypak, yola gelmez olanların hepsine şeytan denilir. Cinden de şeytanlar vardır insandan da şeytanlar vardır” demişlerdir. Peygamberimiz, Ebû Zerr’e: “Cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığındın mı?” buyurunca, Ebû Zerr: “İnsanlardan da şeytanlar var mıdır?” der. O da: “Evet onlar, cin şeytanlarından daha şerlidir.” buyururlar. (Taberî) Birçok müfessir bu manayı tercih etmişlerdir. 2 Yani; ya onlara o gücü vermezdi veya o gücü verdiği halde engel olur, yaptırmazdı.— M. Türk
6:113
114
اَفَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْتَغ۪ي حَكَماً وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ اِلَيْكُمُ الْكِتَابَ مُفَصَّلاًۜ وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ اَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ ٤١١
E fe gayrallâhi ebtegî hakemen ve huvellezî enzele ileykumul kitâbe mufassala(mufassalan), vellezîne âteynâhumul kitâbe ya’lemûne ennehu munezzelun min rabbike bil hakkı fe lâ tekûnenne minel mumterîn(mumterîne).
(Ey Muhammed!) Onlara: “Allah size ayrıntılı açıklamalar içeren kitabı indirmişken şimdi ben kalkıp da Onun dışında başka bir hakem mi arayayım?”¹ de. Çünkü o kendilerine kitap verdiklerimiz o Kitabın, gerçekten Rabbin tarafından hak olarak indirildiğini bilirler. O halde sakın şüphe edenlerden, olma.² 1 Bu ifâdeden, Müslümanların hiçbir konuda Allah’ın kitabından başka bir şeyi veya birilerini aralarında hakem tayin etmeleri veya aralarındaki ihtilâfların çözümünü tağûtî güçlere asla götürmemelerinin gerektiği anlaşılmaktadır. 2 Rivayet olunduğuna göre Kureyş müşriklerinin, bir müşkilleri olunca bir kâhini hakem yapıp hükmüne müracaat etmek âdetleri idi. Bir gün Rasulullah’a: “seninle aramızda Yahudi âlimlerinden veya Hıristiyan piskoposlarından bir hakem tayin edelim, bakalım onların kitabında sana dair bir şey varsa bize haber versinler” diye bir teklifte bulunmuşlardı ki bu âyetle buna cevap verilmiştir.— M. Türk
6:114
115
وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقاً وَعَدْلاًۜ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ٥١١
Ve temmet kelimetu rabbike sıdkan ve adla(adlen), lâ mubeddile li kelimâtih(kelimâtihî), ve huves semîul alîm(alîmu).
Rabbinin sözü hem doğrulukça, hem de adaletçe tamamlanmıştır. Onun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur.¹ O hakkıyla işitendir, eksiksiz bilendir. 1 Hiç kimse, Onun hükümlerini kaldırıp yerine daha doğru ve adaletli hükümler koyamadığı gibi, Onun hükümlerinin benzerini de getiremez. Öyleyse Onun hükümlerini bırakıp başka hükümler arama şaşkınlığına, düşülmemelidir.— M. Türk
6:115
116
وَاِنْ تُطِـعْ اَكْثَرَ مَنْ فِي الْاَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ ٦١١
Ve in tutı’ eksere men fîl ardı yudıllûke an sebîlillâh(sebîlillâhi), in yettebiûne illez zanne ve in hum illâ yahrusûn(yahrusûne).
Eğer sen yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar.¹ Çünkü onlar sadece vehimlerine uymaktan ve yalan söylemekten başka bir şey yapmazlar.² 1 Bu ifâdelerden; çoğunluğun kanaatinin her zaman doğru olmayabileceği, net bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu güne kadar çoğunluğun kanaatinin doğru olduğunu savunan demokratlar, bugün bu görüş işlerine gelmemeğe başlayınca demokrasinin, “azınlığın haklarının korunduğu bir sistem olduğu” yalanını söylemeye başlamışlardır. Aslında demokrasi, belli bir sınıfın, bu ifâdelerle toplumu kandırdığı ve sömürdüğü bir başka sömürü sistemidir ve diyalogcular hoşlanmasa da İslâm’la taban tabana zıttır. İslâm’ın kendisine özgü, toplumların değişmesiyle değişmeyen değer yargıları vardır ve onları da Allah belirlemiştir. Çünkü İslâm’a göre sözün en doğrusu, Allah’ın sözüdür. İslâm başka sistemlerle diyalogu ve sentezi asla kabul etmez. Allah’ın sözü üzerine söz söylemek veya onu başka sistemlerle takviye etmeye kalkışmak, küfürdür. 2 Onlar hükümlerinde ilme ve hakka değil, sadece zanna ve vehimlere uyarlar. Ancak kendi ölçüleriyle ölçer, keyiflerine göre hüküm verir ve sürekli yalan söylerler. Haklıyı haksız, haksızı haklı çıkarırlar, helâle haram, harama helâl derler.— M. Türk
6:116
117
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ مَنْ يَضِلُّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۚ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ ٧١١
İnne rabbeke huve a’lemu men yadıllu an sebîlih(sebîlihi), ve huve a’lemu bil muhtedîn(muhtedîne).
Şüphesiz Rabbin, kimin kendi yolundan saptığını çok iyi bildiği gibi, kimin de doğru yolda olduğunu çok iyi bilir.— M. Türk
6:117
118
فَكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ بِاٰيَاتِه۪ مُؤْمِن۪ينَ ٨١١
Fe kulû mimmâ zukiresmullâhi aleyhi in kuntum bi âyâtihî mu’minîn(mu’minîne).
Eğer Onun âyetlerine inanıyorsanız, sadece Allah’ın adı anılan şeylerden, yiyin.¹ 1 Bu ve devamı üç âyet, bazı insanların Peygamberimize gelip: “Allah’ın öldürdüğü haram oluyor da, bizim (keserek) öldürdüklerimiz nasıl helâl oluyor?” demeleri üzerine indirilmiştir. (Tirmîzî)— M. Türk
6:118
119
وَمَا لَكُمْ اَلَّا تَأْكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ وَقَدْ فَصَّلَ لَكُمْ مَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ اِلَّا مَا اضْطُرِرْتُمْ اِلَيْهِۜ وَاِنَّ كَث۪يراً لَيُضِلُّونَ بِاَهْوَٓائِهِمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِالْمُعْتَد۪ينَ ٩١١
Ve mâ lekum ellâ te’kulû mimmâ zukiresmullâhi aleyhi ve kad fassale lekum mâ harreme aleykum illâ madturirtum ileyh(ileyhi), ve inne kesîren le yudıllûne bi ehvâihim bi gayri ilm(ilmin), inne rabbeke huve a’lemu bil mu’tedîn(mu’tedîne).
Allah size mecbur kalmanız dışında (yenilmesini) haram kıldığı şeyleri ayrıntılı bir biçimde açıklamışken¹ size ne oluyor da üzerine Allah’ın ismi anılan şeylerden yemiyorsunuz? Onların birçoğu, bilgisizce kendi keyiflerine uyarak insanları hak yoldan saptırıyorlar. Şüphesiz senin Rabbin, haddi aşanları çok iyi bilir. 1 Bu açıklamalar için. Bk. (Bakara: 173, Mâide: 3, Nahl: 115)— M. Türk
6:119
120
وَذَرُوا ظَاهِرَ الْاِثْمِ وَبَاطِنَهُۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْسِبُونَ الْاِثْمَ سَيُجْزَوْنَ بِمَا كَانُوا يَقْتَرِفُونَ ٠٢١
Ve zerû zâhirel ismi ve bâtıneh(bâtınehu), innellezîne yeksibûnel isme seyuczevne bimâ kânû yakterifûn(yakterifûne).
Günâhın açığını da gizlisini de terk edin! Günâh kazanan herkes, mutlaka yaptıklarıyla cezâlandırılacaktır.— M. Türk
6:120
Yükleniyor...
Enam
. Ayet
Sureler
1 Fatiha 7 ayet الفاتحة 2 Bakara 286 ayet البقرة 3 Al-i İmran 200 ayet آل عمران 4 Nisa 176 ayet النساء 5 Maide 120 ayet المائدة 6 Enam 165 ayet الأنعام 7 Araf 206 ayet الأعراف 8 Enfal 75 ayet الأنفال 9 Tevbe 129 ayet التوبة 10 Yunus 109 ayet يونس 11 Hud 123 ayet هود 12 Yusuf 111 ayet يوسف 13 Rad 43 ayet الرعد 14 İbrahim 52 ayet ابراهيم 15 Hicr 99 ayet الحجر 16 Nahl 128 ayet النحل 17 İsra 111 ayet الإسراء 18 Kehf 110 ayet الكهف 19 Meryem 98 ayet مريم 20 Ta Ha 135 ayet طه 21 Enbiya 112 ayet الأنبياء 22 Hac 78 ayet الحج 23 Müminun 118 ayet المؤمنون 24 Nur 64 ayet النور 25 Furkan 77 ayet الفرقان 26 Şuara 227 ayet الشعراء 27 Neml 93 ayet النمل 28 Kasas 88 ayet القصص 29 Ankebut 69 ayet العنكبوت 30 Rum 60 ayet الروم 31 Lokman 34 ayet لقمان 32 Secde 30 ayet السجدة 33 Ahzab 73 ayet الأحزاب 34 Sebe 54 ayet سبإ 35 Fatır 45 ayet فاطر 36 Yasin 83 ayet يس 37 Saffat 182 ayet الصافات 38 Sad 88 ayet ص 39 Zümer 75 ayet الزمر 40 Mümin 85 ayet غافر 41 Fussilet 54 ayet فصلت 42 Şura 53 ayet الشورى 43 Zuhruf 89 ayet الزخرف 44 Duhan 59 ayet الدخان 45 Casiye 37 ayet الجاثية 46 Ahkaf 35 ayet الأحقاف 47 Muhammed 38 ayet محمد 48 Fetih 29 ayet الفتح 49 Hucurat 18 ayet الحجرات 50 Kaf 45 ayet ق 51 Zariyat 60 ayet الذاريات 52 Tur 49 ayet الطور 53 Necm 62 ayet النجم 54 Kamer 55 ayet القمر 55 Rahman 78 ayet الرحمن 56 Vakıa 96 ayet الواقعة 57 Hadıd 29 ayet الحديد 58 Mücadele 22 ayet المجادلة 59 Haşr 24 ayet الحشر 60 Mümtehine 13 ayet الممتحنة 61 Saf 14 ayet الصف 62 Cuma 11 ayet الجمعة 63 Münafikun 11 ayet المنافقون 64 Tegabun 18 ayet التغابن 65 Talak 12 ayet الطلاق 66 Tahrim 12 ayet التحريم 67 Mülk 30 ayet الملك 68 Kalem 52 ayet القلم 69 Hakka 52 ayet الحاقة 70 Mearic 44 ayet المعارج 71 Nuh 28 ayet نوح 72 Cin 28 ayet الجن 73 Müzzemmil 20 ayet المزمل 74 Müddessir 56 ayet المدثر 75 Kıyame 40 ayet القيامة 76 İnsan 31 ayet الانسان 77 Mürselat 50 ayet المرسلات 78 Nebe 40 ayet النبإ 79 Naziat 46 ayet النازعات 80 Abese 42 ayet عبس 81 Tekvir 29 ayet التكوير 82 İnfitar 19 ayet الإنفطار 83 Mutaffifın 36 ayet المطففين 84 İnşikak 25 ayet الإنشقاق 85 Büruc 22 ayet البروج 86 Tarık 17 ayet الطارق 87 Ala 19 ayet الأعلى 88 Gaşiye 26 ayet الغاشية 89 Fecr 30 ayet الفجر 90 Beled 20 ayet البلد 91 Şems 15 ayet الشمس 92 Leyl 21 ayet الليل 93 Duha 11 ayet الضحى 94 İnşirah 8 ayet الشرح 95 Tin 8 ayet التين 96 Alak 19 ayet العلق 97 Kadir 5 ayet القدر 98 Beyyine 8 ayet البينة 99 Zilzal 8 ayet الزلزلة 100 Adiyat 11 ayet العاديات 101 Karia 11 ayet القارعة 102 Tekasür 8 ayet التكاثر 103 Asr 3 ayet العصر 104 Hümeze 9 ayet الهمزة 105 Fil 5 ayet الفيل 106 Kureyş 4 ayet قريش 107 Maun 7 ayet الماعون 108 Kevser 3 ayet الكوثر 109 Kafirun 6 ayet الكافرون 110 Nasr 3 ayet النصر 111 Tebbet 5 ayet المسد 112 İhlas 4 ayet الإخلاص 113 Felak 5 ayet الفلق 114 Nas 6 ayet الناس
⚙ Okuma Ayarları
Görünüm
Meal & Tefsir
Ses & Diğer
Canlı Önizleme
ÖNİZLEME
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyü'l-kayyûm.
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, Hay'dır, Kayyum'dur.
Arapça Boyutu
AA28px
Okunuş Boyutu
AA14px
Meal Boyutu
AA16px
Kelime Meali Boyutu
AA14px
Yabancı Dil Meali Boyutu
AA15px
Tefsir Boyutu
AA14px
Arapça Font Ailesi
Noto Naskh
Uthmani
Amiri
Lateef
Scheherazade
Reem Kufi
Noto Kufi
Kufam
Okunuşu göster
Okunuş kaynağı
Sayfa numarasını göster
Tema
☀ Açık
🌙 Koyu
📜 Sepia
⚙ Auto

Not Ekle