Bu surenin ismi hem ed-Dehr ve hem de el-İnsan'dır. Bu isim, surenin birinci ayetinden alınmadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Müfessirlerin çoğu bu surenin Mekkî bir sure olduğu kanaatindedirler. Zemahşerî, Razî, Kadı Beydavî, Allame Nîsaburî, İbn Kesir ve pek çokları bu görüştedir. Alusî ise cumhur ulemanın bu fikirde olduğunu söylemektedir. Fakat bu surenin Medenî bir sure olduğunu söyleyen bazı müfessirler de bulunmaktadır. Diğer bir gruba göre ise sekizinci ve onuncu ayetlerden gayrısı Mekkîdir. Bu ayetler ise Medenîdir.
Surenin içerdiği konuya ve üslubuna bakacak olursak, Medenî surelerden çok farklı olduğu görülecektir. Dikkatle bakıldığında bu surenin, Mekke'de ve aynı zamanda Müddessir Suresi'nin ilk yedi ayetinin indiği dönemde nazil olduğu anlaşılır. Sekizinci ve onuncu ayetler arasına gelince; bu bölümden önce ve sonra gelen ayetlere bakıldığında bu bölümün de onlarla aynı beyana sahip olduğu, dolayısıyla nüzul itibarıyla aralarında onbeş yıllık bir fark olduğu ve daha sonradan buraya yerleştirilmiş olduğu görüşünün pek doğru olmadığı anlaşılıyor.
Bu surenin bazı ayetlerinin Medenî olduğu görüşü; Ata'nın, İbn Abbas'tan naklettiği bir rivayete dayanmaktadır. Rivayete göre, bir kere Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hastalanmışlardı. Yanında birkaç sahabeyle beraber Allah Rasulü ziyarete geldi.
Sahabe-i Kiram'dan bazıları babaları Hz. Ali'ye bu iki çocuğunun şifa bulması için Allah'a bir adakta bulunmasını tavsiye ettiler. Bunun üzerine Hz. Ali, hanımı Hz. Fatıma ve hizmetçileri Kıdda; eğer çocuklar iyileşirlerse üç gün oruç tutacağız diye adakta bulundular. Ve Allah'ın lütfuyla çocuklar şifa bulunca da bunlar verdikleri söz gereğince üç gün oruç tutmaya başladılar. Evde yemek için hiçbir şey olmadığından Hz. Ali başkasından üç sa' arpa borç aldı. (Başka bir rivayete göre ise çalışarak bunu kazanmıştı.) Birinci günün akşamında iftar için sofraya oturduklarında bir miskin ya da fakir gelerek onlardan yemek istedi. Onlar da hazırladıkları yemeğin hepsini bu fakire vererek kendileri sadece su içerek yattılar. İkinci günün akşamı olunca iftar için oturduklarında bir yetim gelerek kendilerinden yemek istedi. Onlar da yine bütün yemeklerini ona verdiler ve o gece de suyla yetindiler. Üçüncü gün ise bu sefer bir esir gelip yemek istedi. Yine bütün yemeği bu gelene vermişlerdi. Ertesi gün Hz. Ali ve çocuklar Allah Rasulü'nü ziyarete gitmişlerdi. Allah Rasulü üçünü de perişan bir vaziyette gördü. Beraberce hemen evlerine gittiklerinde Hz. Fatıma'yı da açlıktan evin bir köşesine kıvrılmış yatarken buldular. Bu hali görünce Peygamber (s.a) çok müteessir olmuştu. Bunun üzerine Cebrail (a.s) gelmiş ve ona "Allah sizi Ehl-i Beyt'inizden dolayı tebrik ediyor." dedi. Allah Rasulü bu nedir diye sorunca o da cevaben bu sureyi okudu. (İbn Mehran'ın rivayetinde ise "innel ebrare yeşrebune..." dan itibaren surenin sonuna kadar okuduğu naklolunmaktadır. Fakat İbn Merduye'nin, İbn Abbas'dan naklettiği bir başka rivayette ise, "yut'imune-tta'ame.." ayetinin Hz. Ali ve Hz. Fatıma hakkında nazil olduğu söylenirken, yukarıdaki bu kıssa hakkında ise herhangi bir işaret yoktur. Yukarıdaki bu kıssayı el-Vahidî, kendi tefsiri olan "Tefsirü'l Basit" te anlatmıştır. Bunu, Zemahşerî, Razî, Nisaburî ve diğerlerinin O'ndan aktarmış olmaları mümkündür.
Ne var ki bu rivayet senet itibariyle zayıftır. Bunun yanında dirayet açısından da düşünecek olursak insana garip gelen bir yapısı vardır. Yani bir fakir ya da yetim vs. gelip yemek isterse evdeki beş kişilik yemeğin hepsini ona vermek pek mantıkî gözükmüyor. Halbuki bir kişilik bir yemek verilse geriye kalan dört kişilik yemek ile idare edilebilir. Ayrıca hastalıktan yeni kalkmış ve bünyece zayıflamış vaziyette olan çocuklarını, üç gün aç bırakmayı Ali ve Fatıma gibi, dini tam olarak anlayabilmiş kimselerin bir sevap olarak düşüneceklerine inanmak da zordur. Esirler konusuna gelince; bir İslâm devleti hiçbir zaman onları dilenci bir vaziyette bırakamaz. Eğer bu esirler devlet hapishanesinde iseler devlet onlara yemek, içmek ve giysi vermek mükellefiyetindedir.
Eğer onların bakımı bir şahsa verilmişse o zaman o şahıs bütün ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. O halde Medine'de bir esirin dilenmeye çıkması mümkün değildir. Her neyse bütün bu aklî ve naklî eksikliklere rağmen kıssayı sahih kabul edecek olsak bile, en fazla bundan; "Hz. Muhammed'in (s.a) Ehl-i Beyti'nin bu güzel hareketleri karşısında Cebrail, onların bu hareketlerinin Allah Teâlâ'nın hoşnut olduğu amellerden olduğunu, dolayısıyla Allah'ın indinde bunun hüsnü kabul gördüğünü içeren Dehr Suresi'nin bu ayetlerini getirerek müjdelemiştir," sonucu anlaşılır. Fakat bu ayetlerin bunun üzerine nazil olması şart değildir. Nüzul hakkındaki pekçok rivayetler gibi bu şu türdendir; bir ayet hakkında bu ayet şu hadise üzerine nazil olmuştur denildiğinde her zaman için bunun tam o zaman nazil olduğu söylenilmektedir. Belki bunun maksadı o ayetin o hadiseye tam olarak uygun düşmesidir. Suyuti, El-İtkan fi Ulumi'l Kur'an isimli kitabında İbn Teymiyye'nin görüşünü şöyle naklediyor: "Ravi, şu ayet şu falanca hadise üzerine nazil olmuştur, dediğinde bazen bununla; o olayın, o ayetin inmesine neden olduğunu ve bazı zaman da her ne kadar o ayet o olay üzerine nazil olmamışsa da onun esprisinin tam da o eyleme uygun düştüğünü söylemek ister." Aynı kitabın ileriki sahifelerinde bu sefer İmam Suyuti, Zekreşî'nin Kitabul Burhan fi Ulumi'l Kur'an isimli kitabından onun görüşünü aktarır: "Sahabe ve tabiin arasında biliniyordu ki eğer sahabeden birisi, bu ayet falanca olay hakkında nazil olmuştur" dediğinde bununla o ayetin o olaya uygun düştüğünü kasteder, yoksa o ayetin tam olarak o hadise üzerine indiğini değil. Dolayısıyla bu gibi görüşler, aslında ayetin hükmünden istidlal edilerek o olay hakkında zikredilir, tersi değil." (El-İtkan cilt: 1, Sayfa: 31, baskı: 1929)
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surenin konusu insanın bu dünyadaki hakiki değerinden kendisini haberdar etmektir. O, kendi değerini gerçekten doğru bilirse, anlarsa ve buna şükür ederse akibetinin nasıl olacağı ve aksine hareket ederek inkar ve küfür yolunu tutarsa nasıl olacağı konusunda haber verilmektedir. Kur'an'ın büyük surelerinde bu tema tafsilatlı bir şekilde işlenmiştir. Mekke'nin başlangıç döneminde nazil olan surelerin hususi üslubları daha sonraları daha detaylı bir şekilde açıklanmıştır. Aynı düşünce bu devirde önce kısa ama etkili bir üslub ile zihinlere yerleştirilirdi. Kısa ama çarpıcı bir dille ifade edilmiş. Dinleyen hemen onu algılar ve ezberleyebilir.
Evvela insana, bir zamanlar bir hiç olduğu, mevcut olmadığı, sonra bir karışık pıhtıdan annesinin bile onu vücudunda taşıdığının farkında olmayacağı önemsiz bir vaziyetten var oluşunun başlangıcının ortaya çıktığı hatırlatılmaktadır.
Hiç kimse o önemsiz ve daha görülemeyen bir şey hakkında bu bir insandır ve ilerde yeryüzünün en şerefli yaratığı olacaktır diyemezdi. Daha sonraki ayetlerde yine insana, yaratılarak bu dünyaya imtihan için gönderildiği söylenilmiştir. Onun için diğer yaratıklardan farklı olarak kendine akıl verilmiştir. Küfretmek ya da şükretmek için iki yol da açık tutulmuştur. İnsanlar, yapacakları ameller ile, şükredenlerden mi olacakları yoksa inkar edenlerden mi olacakları belli olacaktır.
Bunun akabinde gelen bir ayette ise yukarıdaki imtihandan kafir olarak çıkacakların ahirette sonlarının nasıl olacağı açık bir şekilde belirtilmektedir.
Sonra, beşinci ayetten yirmi ikinci ayete kadar olan kısımda, Allah'a karşı kulluk haklarını yerine getiren kişilere verilecek mükafatlar açıklanır. Burada sadece o mükafatlar sıralanmakla kalınmayıp bunlara hak kazanabilmek için ne gibi ameller yapılması gerektiği de kısaca belirtilmektedir. Mekke döneminde nazil olan surelerin en önemli özelliklerinden birisi de bu surelerde İslâm'ın temel inanç ve düşüncesinin kısaca tarif edilmesi yanında, İslâm'ın değer verdiği ahlâkî hususiyetler ve salih amellerin de beyan edilmesidir. Bazen de İslâm'ın insanları arındırmak istediği kötü ameller ve kötü huylar açıklanır. Bu iki hususiyet, bunların neticelerinin salt bu geçici dünya hayatında neler olacağını belirtmek için zikredilmemektedir. Aslında bunların ebedi olan ahiret hayatında ne gibi müstakil birer sonuç doğuracakları önemlidir. Eğer bu dikkate alınmazsa, bu dünyada kötü bir hususiyetin bir fayda temin edebilmesi gibi, iyi bir amelin de zarara neden olabilmesi mümkündür.
Buraya kadar anlattıklarımız surenin birinci bölümünün konularıdır. Bundan sonra gelen ikinci bölümde ise Allah Rasulü muhatap alınarak şu üç şey buyurulmaktadır: a) Bizim bu Kur'an'ı parça parça nazil etmemiz demek, onu, Muhammed'in (s.a) kendisinin uydurarak kafirlere bildirmekte olduğunu göstermez. Onu biz indirmekteyiz. Onu toptan değil de parça parça nazil etmemiz bir hikmete binaendir. b) Allah Rasulü'ne hitaben, Rabbi'nin kesin emri gelinceye kadar her ne olursa olsun sabır göstererek peygamberlik görevini sürdürmesi, bu ehl-i şer ve kafir insanlara karşı çekinmemesi emrolunmaktadır. c) Gece gündüz Allah'ı hatırlayın, namaz kılın ve geceleri Allah'a ibadetle geçirin, denilmektedir. Çünkü, küfre karşı Allah yoluna insanları çağıranlara bu yolda sebat temin edecektir bu ameller.
Sonra, şu cümleyle kafirlerin böyle davranış içerisinde bulunmalarının asıl sebebinin ahireti unutmaları ve bu dünyaya tapmaları olduğuna dikkat çekilmektedir. "Sizi yaratan biziz. Size güzel bir beden, sağlam bir el de vermedik mi? O organları da yaratan biziz. O zaman her an sizi istediğim hale çevirmeye muktedirim. İstersem sizin suretinizi iğrenç bir hale getirebilirim, ya da, sizi öldürerek yerinize başka bir kavim getirebilirm. Sizi öldürdükten sonra tekrar başka bir şekilde de yaratabilirim."
En sonunda, bunun bir öğüt kitabı olduğu söylenilerek konuya son verilmektedir. Şimdi artık kim isterse onu kabul ederek Rabbinin yoluna devam etsin. Yalnız şunu da unutmamak lazım ki bu dünyada sadece insanın kendi isteğiyle hiçbir şey olmaz. Ancak Allah isterse vukubulur. Allah'ın isteği de bir bilgiye ve hikmete dayanmaktadır. Körükörüne bir karar almaz. Bu bilgi ve hikmete binaen Allah Teâlâ kimi rahmetine layık görürse ancak onun üzerine rahmetini bağışlar ve zulmedenler için de çok acıklı bir azap hazırlar.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
76
İnsan · Medine
الانسان
31
Sure Adı Açıklaması
Bu surenin ismi hem ed-Dehr ve hem de el-İnsan'dır. Bu isim, surenin birinci ayetinden alınmadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Müfessirlerin çoğu bu surenin Mekkî bir sure olduğu kanaatindedirler. Zemahşerî, Razî, Kadı Beydavî, Allame Nîsaburî, İbn Kesir ve pek çokları bu görüştedir. Alusî ise cumhur ulemanın bu fikirde olduğunu söylemektedir. Fakat bu surenin Medenî bir sure olduğunu söyleyen bazı müfessirler de bulunmaktadır. Diğer bir gruba göre ise sekizinci ve onuncu ayetlerden gayrısı Mekkîdir. Bu ayetler ise Medenîdir.
Surenin içerdiği konuya ve üslubuna bakacak olursak, Medenî surelerden çok farklı olduğu görülecektir. Dikkatle bakıldığında bu surenin, Mekke'de ve aynı zamanda Müddessir Suresi'nin ilk yedi ayetinin indiği dönemde nazil olduğu anlaşılır. Sekizinci ve onuncu ayetler arasına gelince; bu bölümden önce ve sonra gelen ayetlere bakıldığında bu bölümün de onlarla aynı beyana sahip olduğu, dolayısıyla nüzul itibarıyla aralarında onbeş yıllık bir fark olduğu ve daha sonradan buraya yerleştirilmiş olduğu görüşünün pek doğru olmadığı anlaşılıyor.
Bu surenin bazı ayetlerinin Medenî olduğu görüşü; Ata'nın, İbn Abbas'tan naklettiği bir rivayete dayanmaktadır. Rivayete göre, bir kere Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hastalanmışlardı. Yanında birkaç sahabeyle beraber Allah Rasulü ziyarete geldi.
Sahabe-i Kiram'dan bazıları babaları Hz. Ali'ye bu iki çocuğunun şifa bulması için Allah'a bir adakta bulunmasını tavsiye ettiler. Bunun üzerine Hz. Ali, hanımı Hz. Fatıma ve hizmetçileri Kıdda; eğer çocuklar iyileşirlerse üç gün oruç tutacağız diye adakta bulundular. Ve Allah'ın lütfuyla çocuklar şifa bulunca da bunlar verdikleri söz gereğince üç gün oruç tutmaya başladılar. Evde yemek için hiçbir şey olmadığından Hz. Ali başkasından üç sa' arpa borç aldı. (Başka bir rivayete göre ise çalışarak bunu kazanmıştı.) Birinci günün akşamında iftar için sofraya oturduklarında bir miskin ya da fakir gelerek onlardan yemek istedi. Onlar da hazırladıkları yemeğin hepsini bu fakire vererek kendileri sadece su içerek yattılar. İkinci günün akşamı olunca iftar için oturduklarında bir yetim gelerek kendilerinden yemek istedi. Onlar da yine bütün yemeklerini ona verdiler ve o gece de suyla yetindiler. Üçüncü gün ise bu sefer bir esir gelip yemek istedi. Yine bütün yemeği bu gelene vermişlerdi. Ertesi gün Hz. Ali ve çocuklar Allah Rasulü'nü ziyarete gitmişlerdi. Allah Rasulü üçünü de perişan bir vaziyette gördü. Beraberce hemen evlerine gittiklerinde Hz. Fatıma'yı da açlıktan evin bir köşesine kıvrılmış yatarken buldular. Bu hali görünce Peygamber (s.a) çok müteessir olmuştu. Bunun üzerine Cebrail (a.s) gelmiş ve ona "Allah sizi Ehl-i Beyt'inizden dolayı tebrik ediyor." dedi. Allah Rasulü bu nedir diye sorunca o da cevaben bu sureyi okudu. (İbn Mehran'ın rivayetinde ise "innel ebrare yeşrebune..." dan itibaren surenin sonuna kadar okuduğu naklolunmaktadır. Fakat İbn Merduye'nin, İbn Abbas'dan naklettiği bir başka rivayette ise, "yut'imune-tta'ame.." ayetinin Hz. Ali ve Hz. Fatıma hakkında nazil olduğu söylenirken, yukarıdaki bu kıssa hakkında ise herhangi bir işaret yoktur. Yukarıdaki bu kıssayı el-Vahidî, kendi tefsiri olan "Tefsirü'l Basit" te anlatmıştır. Bunu, Zemahşerî, Razî, Nisaburî ve diğerlerinin O'ndan aktarmış olmaları mümkündür.
Ne var ki bu rivayet senet itibariyle zayıftır. Bunun yanında dirayet açısından da düşünecek olursak insana garip gelen bir yapısı vardır. Yani bir fakir ya da yetim vs. gelip yemek isterse evdeki beş kişilik yemeğin hepsini ona vermek pek mantıkî gözükmüyor. Halbuki bir kişilik bir yemek verilse geriye kalan dört kişilik yemek ile idare edilebilir. Ayrıca hastalıktan yeni kalkmış ve bünyece zayıflamış vaziyette olan çocuklarını, üç gün aç bırakmayı Ali ve Fatıma gibi, dini tam olarak anlayabilmiş kimselerin bir sevap olarak düşüneceklerine inanmak da zordur. Esirler konusuna gelince; bir İslâm devleti hiçbir zaman onları dilenci bir vaziyette bırakamaz. Eğer bu esirler devlet hapishanesinde iseler devlet onlara yemek, içmek ve giysi vermek mükellefiyetindedir.
Eğer onların bakımı bir şahsa verilmişse o zaman o şahıs bütün ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. O halde Medine'de bir esirin dilenmeye çıkması mümkün değildir. Her neyse bütün bu aklî ve naklî eksikliklere rağmen kıssayı sahih kabul edecek olsak bile, en fazla bundan; "Hz. Muhammed'in (s.a) Ehl-i Beyti'nin bu güzel hareketleri karşısında Cebrail, onların bu hareketlerinin Allah Teâlâ'nın hoşnut olduğu amellerden olduğunu, dolayısıyla Allah'ın indinde bunun hüsnü kabul gördüğünü içeren Dehr Suresi'nin bu ayetlerini getirerek müjdelemiştir," sonucu anlaşılır. Fakat bu ayetlerin bunun üzerine nazil olması şart değildir. Nüzul hakkındaki pekçok rivayetler gibi bu şu türdendir; bir ayet hakkında bu ayet şu hadise üzerine nazil olmuştur denildiğinde her zaman için bunun tam o zaman nazil olduğu söylenilmektedir. Belki bunun maksadı o ayetin o hadiseye tam olarak uygun düşmesidir. Suyuti, El-İtkan fi Ulumi'l Kur'an isimli kitabında İbn Teymiyye'nin görüşünü şöyle naklediyor: "Ravi, şu ayet şu falanca hadise üzerine nazil olmuştur, dediğinde bazen bununla; o olayın, o ayetin inmesine neden olduğunu ve bazı zaman da her ne kadar o ayet o olay üzerine nazil olmamışsa da onun esprisinin tam da o eyleme uygun düştüğünü söylemek ister." Aynı kitabın ileriki sahifelerinde bu sefer İmam Suyuti, Zekreşî'nin Kitabul Burhan fi Ulumi'l Kur'an isimli kitabından onun görüşünü aktarır: "Sahabe ve tabiin arasında biliniyordu ki eğer sahabeden birisi, bu ayet falanca olay hakkında nazil olmuştur" dediğinde bununla o ayetin o olaya uygun düştüğünü kasteder, yoksa o ayetin tam olarak o hadise üzerine indiğini değil. Dolayısıyla bu gibi görüşler, aslında ayetin hükmünden istidlal edilerek o olay hakkında zikredilir, tersi değil." (El-İtkan cilt: 1, Sayfa: 31, baskı: 1929)
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surenin konusu insanın bu dünyadaki hakiki değerinden kendisini haberdar etmektir. O, kendi değerini gerçekten doğru bilirse, anlarsa ve buna şükür ederse akibetinin nasıl olacağı ve aksine hareket ederek inkar ve küfür yolunu tutarsa nasıl olacağı konusunda haber verilmektedir. Kur'an'ın büyük surelerinde bu tema tafsilatlı bir şekilde işlenmiştir. Mekke'nin başlangıç döneminde nazil olan surelerin hususi üslubları daha sonraları daha detaylı bir şekilde açıklanmıştır. Aynı düşünce bu devirde önce kısa ama etkili bir üslub ile zihinlere yerleştirilirdi. Kısa ama çarpıcı bir dille ifade edilmiş. Dinleyen hemen onu algılar ve ezberleyebilir.
Evvela insana, bir zamanlar bir hiç olduğu, mevcut olmadığı, sonra bir karışık pıhtıdan annesinin bile onu vücudunda taşıdığının farkında olmayacağı önemsiz bir vaziyetten var oluşunun başlangıcının ortaya çıktığı hatırlatılmaktadır.
Hiç kimse o önemsiz ve daha görülemeyen bir şey hakkında bu bir insandır ve ilerde yeryüzünün en şerefli yaratığı olacaktır diyemezdi. Daha sonraki ayetlerde yine insana, yaratılarak bu dünyaya imtihan için gönderildiği söylenilmiştir. Onun için diğer yaratıklardan farklı olarak kendine akıl verilmiştir. Küfretmek ya da şükretmek için iki yol da açık tutulmuştur. İnsanlar, yapacakları ameller ile, şükredenlerden mi olacakları yoksa inkar edenlerden mi olacakları belli olacaktır.
Bunun akabinde gelen bir ayette ise yukarıdaki imtihandan kafir olarak çıkacakların ahirette sonlarının nasıl olacağı açık bir şekilde belirtilmektedir.
Sonra, beşinci ayetten yirmi ikinci ayete kadar olan kısımda, Allah'a karşı kulluk haklarını yerine getiren kişilere verilecek mükafatlar açıklanır. Burada sadece o mükafatlar sıralanmakla kalınmayıp bunlara hak kazanabilmek için ne gibi ameller yapılması gerektiği de kısaca belirtilmektedir. Mekke döneminde nazil olan surelerin en önemli özelliklerinden birisi de bu surelerde İslâm'ın temel inanç ve düşüncesinin kısaca tarif edilmesi yanında, İslâm'ın değer verdiği ahlâkî hususiyetler ve salih amellerin de beyan edilmesidir. Bazen de İslâm'ın insanları arındırmak istediği kötü ameller ve kötü huylar açıklanır. Bu iki hususiyet, bunların neticelerinin salt bu geçici dünya hayatında neler olacağını belirtmek için zikredilmemektedir. Aslında bunların ebedi olan ahiret hayatında ne gibi müstakil birer sonuç doğuracakları önemlidir. Eğer bu dikkate alınmazsa, bu dünyada kötü bir hususiyetin bir fayda temin edebilmesi gibi, iyi bir amelin de zarara neden olabilmesi mümkündür.
Buraya kadar anlattıklarımız surenin birinci bölümünün konularıdır. Bundan sonra gelen ikinci bölümde ise Allah Rasulü muhatap alınarak şu üç şey buyurulmaktadır: a) Bizim bu Kur'an'ı parça parça nazil etmemiz demek, onu, Muhammed'in (s.a) kendisinin uydurarak kafirlere bildirmekte olduğunu göstermez. Onu biz indirmekteyiz. Onu toptan değil de parça parça nazil etmemiz bir hikmete binaendir. b) Allah Rasulü'ne hitaben, Rabbi'nin kesin emri gelinceye kadar her ne olursa olsun sabır göstererek peygamberlik görevini sürdürmesi, bu ehl-i şer ve kafir insanlara karşı çekinmemesi emrolunmaktadır. c) Gece gündüz Allah'ı hatırlayın, namaz kılın ve geceleri Allah'a ibadetle geçirin, denilmektedir. Çünkü, küfre karşı Allah yoluna insanları çağıranlara bu yolda sebat temin edecektir bu ameller.
Sonra, şu cümleyle kafirlerin böyle davranış içerisinde bulunmalarının asıl sebebinin ahireti unutmaları ve bu dünyaya tapmaları olduğuna dikkat çekilmektedir. "Sizi yaratan biziz. Size güzel bir beden, sağlam bir el de vermedik mi? O organları da yaratan biziz. O zaman her an sizi istediğim hale çevirmeye muktedirim. İstersem sizin suretinizi iğrenç bir hale getirebilirim, ya da, sizi öldürerek yerinize başka bir kavim getirebilirm. Sizi öldürdükten sonra tekrar başka bir şekilde de yaratabilirim."
En sonunda, bunun bir öğüt kitabı olduğu söylenilerek konuya son verilmektedir. Şimdi artık kim isterse onu kabul ederek Rabbinin yoluna devam etsin. Yalnız şunu da unutmamak lazım ki bu dünyada sadece insanın kendi isteğiyle hiçbir şey olmaz. Ancak Allah isterse vukubulur. Allah'ın isteği de bir bilgiye ve hikmete dayanmaktadır. Körükörüne bir karar almaz. Bu bilgi ve hikmete binaen Allah Teâlâ kimi rahmetine layık görürse ancak onun üzerine rahmetini bağışlar ve zulmedenler için de çok acıklı bir azap hazırlar.
Hakikat şu ki, insan; daha henüz kendisi hiç anılmayan ve tanınmayan bir şeyken (yaratılmamışken; üzerinden binlerce asırlık çok) uzun zamanlardan (“dehr”den) bir süre (hin) gelip geçmedi mi?— A.Ahmet Akgül
İnnâ halaknel insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fe cealnâhu semîan basîrâ(basîren).
Şüphesiz Biz insanı, (içeriği çok harika bir karışım olan) karmaşık bir damla sudan (nutfeden) halk ettik. Onu (dünyada) deneyip imtihan etmekteyiz. Bundan dolayı onu işitir ve görür hale getirdik.— A.Ahmet Akgül
(Onun çıktığı öyle bir pınardır ki) Allah’ın (mü’min) kullarının kendisinden içtikleri bir kaynaktır; onu fışkırttıkça fışkırtıp akıtarak (zevkü sefa süreceklerdir) .— A.Ahmet Akgül
Yûfûne bin nezri ve yehâfûne yevmen kâne şerruhu mustetîrâ(mustetîren).
(İşte bu nimet ve faziletlere erişecek mü’minler) Adaklarını (ve her türlü anlaşmalarını) yerine getirenler ve şerri yaygın olan bir günden korkup (kötülükten çekinenlerdir) .— A.Ahmet Akgül
Ve yut’imûnet taâme alâ hubbihî miskînen ve yetîmen ve esîrâ(esîren.)
Kendileri, ona duydukları sevgiye (ihtiyaç ve ilgiye) rağmen yiyeceklerini yoksula, yetime ve esire yedirenler (onların ihtiyaçlarını giderenlerdir) .— A.Ahmet Akgül
İnnemâ nut’imukum li vechillâhi lâ nurîdu minkum cezâen ve lâ şukûrâ(şukûren).
(Samimi ve seviyeli mü’minler, iyilik ettikleri kimselere:) “Biz sizin (midenizi, beyninizi ve kalbinizi) sadece ve yalnız Allah’ın vechi (Cemâline ve rızasına erişmek) için doyuruyoruz. Sizden (bu iyilik ve ilgimiz sebebiyle) bir karşılık da, (hatta) bir teşekkür bile istemiyoruz. (Gayemiz Rabbimiz ve ahirettir” diyenlerdir.)— A.Ahmet Akgül
İnnâ nehâfu min rabbinâ yevmen abûsen kamtarîrâ(kamtarîren).
“Çünkü Biz, (herkesin kendi başının çaresine bakacağı ve korkudan dehşete kapılacağı) o asık suratlı zorlu bir gün (ahiret ve hesap) nedeniyle Rabbimizden korkan (kimseleriz) .”— A.Ahmet Akgül
Fe vekâhumullâhu şerra zâlikel yevmi ve lakkâhum nadreten ve surûrâ(surûren).
(Dedikleri ve bu sözlerine uygun hareket ettikleri için) Allah da, onları böyle bir günün şerrinden (ve dehşetinden) koruyup esirgeyecek ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç verecektir.— A.Ahmet Akgül
76:11
12
وَجَزٰيهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَر۪يراًۙ ٢١
Ve cezâhum bimâ saberû cenneten ve harîrâ(harîren).
Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle (en değerli giysilerle) ödüllendirileceklerdir.— A.Ahmet Akgül
Kâvarîra min fıddatin kadderûhâ takdîrâ(takdîren).
(Öylesine) Gümüşten billur kaplar ki, onlar belli bir ölçüyle (kendileri tarafından ve göz alıcı güzellikte) tespit ve takdir edilip (şekillenmiş olacaklardır.)— A.Ahmet Akgül
Ve yetûfu aleyhim vildânun muhalledûn(muhalledûne), izâ reeytehum hasibtehum lu’luen mensûrâ(mensûren).
Çevrelerinde (güzellikleri ve tazelikleri) ebedi kılınmış (yorulmak ve yaşlanmaktan uzak yaratılmış) civanlar (yüzleri parıldayan ve uysal delikanlılar) dolaşır-durur ki; Sen onları gördüğün zaman saçılmış birer inci sanırsın.— A.Ahmet Akgül
Ve izâ reeyte semme reeyte naîmen ve mulken kebîrâ(kebîren).
(Ve zaten cennette) Her nereye baksan, (güzellik ve özellikleri üstün) bir nimet ve büyük-muhteşem bir mülk (saltanat) görürsün (hayret ve hayranlık duyarsın) .— A.Ahmet Akgül
Âliyehum siyâbu sundusin hudrun ve istebrakun ve hullû esâvira min fıddah(fıddatin), ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ(tahûren).
(Mü’min, müstakim ve mücahit kulların) Onların üzerinde hafif ipekten (iç giysiler) ve ağır işlenmiş atlastan (dış) yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle bezenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz (ve huzur verici) bir şarap içirmiştir.— A.Ahmet Akgül
İnne hâzâ kâne lekum cezâen ve kâne sa’yukum meşkûrâ(meşkûren).
“Şüphesiz bu, sizin için bir mükâfattır. Sizin (dünyada iken hayır ve hizmet yolunda) çaba-harcamanız şükre değer (meşkur ve makbul) görülmüştür” (denilerek mü’minler sevindirilecektir) .— A.Ahmet Akgül
Ve minel leyli fescud lehu ve sebbihhu leylen tavîlâ(tavîlen).
Gecenin bir bölümünde O’na secde et (teheccüt namazıyla Rabbine yönel) ve geceleyin uzun uzadıya O’nu tesbih et (ki huzura ve manevi doyuma ulaşasın) .— A.Ahmet Akgül
İnne hâulâi yuhıbbûnel âcilete ve yezerûne verâehum yevmen sekîlâ(sekîlen).
Gerçek şu ki bunlar (müşrikler ve münafıklar) , çarçabuk geçmekte olanı (dünya çıkarlarını, haram ve haksız yollarla elde ettikleri imkânları) sevip hoşlanmaktadırlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü (ahiret hazırlığını ise geri) bırakmaktadırlar.— A.Ahmet Akgül
Nahnu halaknâhum ve şedednâ esrehum, ve izâ şi’nâ beddelnâ emsâlehum tebdîlâ(tebdîlen).
(Oysa) Onları Biz yarattık ve (mafsallarını ve iskelet) bağlarını sımsıkı bağlayıp (hareket kabiliyetlerini enzimler sayesinde kolaylaştırdık) . Dilediğimiz zaman da onları benzerleriyle değiştiririz. (Böylece insan vücudundaki organları ameliyatla düzeltmeye ve organ nakline müsait kıldık.)— A.Ahmet Akgül
İnne hâzihî tezkireh(tezkiretun), fe men şâettehaze ilâ rabbihî sebîlâ(sebîlen).
Şüphesiz Bu (Kur’an) bir öğüt ve hatırlatmadır. Artık dileyen (bununla) Rabbine (ulaştıracak) yolu bulacak (hidayet kulpuna tutunmuş olacak) tır.— A.Ahmet Akgül
Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh(yeşâallâhu), innallâhe kâne alîmen hakîmâ(hakîmen).
(Gerçi) Allah dilemedikçe, siz (bir şey) dileyemez (ve yerine getiremez) siniz! (Beyniniz, irade ve tercih etme yeteneğiniz bile Allah’tandır. Ancak Allah’ın takdir ettiğini dileyebilirsiniz anlamındadır. Ve tabi imtihan gereği hayır ve şer tercihi insana bırakılmıştır. Aklı, vicdanı ve kendi kararı ile sorumlu tutulmaktadır.) Gerçekten Allah (her şeyi hakkıyla) bilip durandır, Hüküm ve Hikmet sahibi olandır.— A.Ahmet Akgül
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar