Bu sure, adını 2. ayette geçen "Haşr" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Said bin Cübeyr'den (r.a) rivayet edildiğine göre, O, İbn Abbas'a Haşr Suresi'ni sorduğunda, İbn Abbas, "Bu sure, tıpkı Enfal Suresi'nin Bedir Savaşı hakkında nazil olması gibi, Benu Nadir ile yapılan savaş hakkında nazil olmuştur," diye cevap verir. (Buhari, Müslim) . Said bin Cebeyr'den nakledilen başka bir rivayete göre, İbn Abbas, "Bu sureye Nadir Suresi de diyebilirsiniz" demiştir. Aynı görüş Mücahid, Katade, Zührî, İbn Zeyd, Yezid bin Ruman ve Muhammed bin İshak'tan da mervidir. Bu rivayetlerin hepsi de, surede sözü geçen Ehli Kitab'ın Benu Nadir olduğu hususunda ittifak halindedirler. Yezid bin Ruman, Mücahid ve İbn İshak'a göre sure tamamiyle bu savaş ile ilgili nazil olmuştur.
Bu savaşın ne zaman vuku bulduğu ile ilgili olarak İmam Zührî, Urve bin Zübeyr'den naklen savaşın Bedir'den 6 ay sonra vuku bulduğunu söylüyor. Ancak buna karşı, İbn Said, İbn Hişam ve Belâzurî, bu savaşın 4. hicrî yılın Rebi'ul-Evvel ayında vuku bulduğunu yazmaktadırlar ki doğru olanı da budur. Çünkü tüm rivayetler bu savaşın, Bîri Maune gazvesi sonunda vuku bulduğunda görüş birliği içindedirler. Yine Bîri Maune gazvesinin, Uhud Savaşı'ndan sonra vuku bulduğu tarihen sabittir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan:Bu surenin muhtevasını daha iyi kavrayabilmek için, Medine ve Hicaz Yahudilerinin tarihine bir göz atılması gerekir. Çünkü bu bilinmeden, Hz. Peygamber'in (s.a.v) Yahudilere nasıl muamele ettiğinin sebeplerini anlamak çok güç olur.Arabistan'daki Yahudiler ile ilgili olarak yazılmış güvenilir bir tarih çalışması bulunmadığı gibi, tarihleri hakkında bilgi sahibi olabileceğimiz kendi yazdıkları bir belge veya eser de yoktur. Arabistan dışındaki Yahudi tarihçi ve müellifler de onlar hakkında bir şey yazmamışlardır. Yazmayışlarının nedeni olarak da, onların genel Yahudi toplumundan koptuklarını, diğer Yahudilerle bir alakaları kalmadığını göstermektedirler. Bu bakımdan Arabistan dışındaki Yahudiler, onları kendilerinden saymazlar, zira Hicazlı Yahudiler İbrani kültüründen koptukları gibi, kültür ve hatta lisanları dahi Araplaşarak asimile olmuş ve İbranice'yi bile unutmuşlardı. 1. Miladi asra kadar Hicaz'daki hiçbir tarihi eser ve belgede, birkaç Yahudi ismi dışında, onlara ait hiçbir iz yoktur. Dolayısıyla Hicaz Yahudileri ile ilgili birçok bilgi, Araplar arasında yaygınlaşmış şifahî kaynaklara dayanır. Bu bilgilerin kaynağı da bizzat o dönemin ve o bölgenin Yahudileridir.
Arabistan'daki Yahudilerin iddialarına göre, kendileri, Hz. Musa'nın (s.a) son dönemlerinde Hicaz'a gelmiş ve orada yerleşmişlerdir. Bunu şöyle özetleyebiliriz: Hz. Musa, Yesrib (Medine) bölgesindeki Amalika kabilesine karşı bir ordu gönderip, onlara bu kabileden kimseyi hayatta bırakmamalarını emreder. Bu bölgeye gelen İsrail ordusu, Hz. Musa'nın emrini ifa eder ama çok yakışıklı bir delikanlı olan Amalika kralının oğlunu öldürmeyip yanlarına alarak, Filistin'e getirirler. Ancak onlar Filistin'e daha gelmeden Hz. Musa vefat ettiğinden, onun yerine geçenler, 'Amalika kabilesinden hiç kimseyi hayatta bırakmamanızı size bir peygamber emretmişti. Oysa siz bu genci hayatta bırakmakla onun buyruğuna karşı gelmiş oldunuz' diye bu orduyu suçlayarak toplumdan tecrid ederler. Onlar da bunun üzerine Yesrib'e (Medine) geri dönerek, oraya yerleşirler. (Kitab-ul-Ağani, cilt. 19 sh. 94) Böylece Yahudiler Arabistan'a 12 asır önce yerleştiklerini iddia etmiş oluyorlardı. Ancak bu iddiayı destekleyici hiçbir tarihi delil bulunamamaktadır. Muhtemelen Yahudiler eski ve yüce bir nesilden geldiklerine Arapları inandırabilmek için böyle bir hikayeyi uydurmuşlardır.
Yahudilerin bir başka rivayetine göre onlar M.Ö. 587'de Buhtun-Nasr'ın Beyt-i Mukaddes'i yakıp yıktığı ve Yahudileri dağıttığı bir dönemde birçok kabile Hicaz'a gelip Vadi'l-Kura, Teyma ve Yesrib bölgelerine yerleşmişlerdir.
Yahudilerin yerleşim bölgelerini gösteren harita:
(Fütuhu'l-Buldan, Belâzurî) . Ancak bu iddianın da tarihî bir mesnedi yoktur. Bu da muhtemelen yine Yahudilerin, yüce ve kadim bir nesil olduklarını kanıtlayabilmek için uydurdukları hikayelerden biridir.
M.S. 70'te Rumların, Filistin'de Yahudileri katlettikleri ve M.S. 132'de bir kısmını Filistin'den sürdükleri sabit olan tarihi gerçeklerdendir. Bu dönemde Filistin'den kaçan birçok Yahudi kabilesi, gelip Hicaz'a sığınmıştır. Çünkü, Güney Filistin, Arabistan'a yakındır. Böylece onlar Arabistan'a gelip, yeşillik bir bölgeye yerleşmişler, daha sonra da hileyle ve bilhassa tefecilik olan mesleklerini icra ederek yavaş yavaş buraları ellerine geçirmişlerdir. Eyle, Makne, Tebuk, Teyma, Vadi'l-Kura, Fedek ve Hayber hep onların eline geçmişti. Bu kabileler Benu Kurayza, Benu Nadir, Benu Kaynuka ve Benu Bahdal idi.
Medine'ye yerleşen kabileler içinde en meşhurları Benu Nadir ile Benu Kurayza'dır. Çünkü kahinlik ve dini liderlik bu kabilelerdeydi ve en soylu kabileler olarak kabul görülüyorlardı. Yahudiler Medine'ye geldiklerinde, onrada bulunan bazı Arap kabileleri üzerinde tahakküm kurarak, Medine'nin hakimi olmuşlardı. Bundan yaklaşık 3 asır sonra M.S. 450 ve 451 de büyük Yemen seli dolayısıyla (bu vak'a Sebe' Suresi'nde zikredilmiştir) Sebe kavimlerinden bazı kabileler Yemen'den kaçıp Arapların bölgesine göç etmek zorunda kalmışlardı. Bu kabileler içinde Gassan'lılar Şam'a, Lahmi'ler Irak'a, Benu Huzaa Cidde ve Mekke arasında bir bölgeye, Evs ve Hazreç Medine'ye gelerek yerleşmişlerdi. Ancak Medine'ye Yahudiler hakim olduğundan, başlangıçta Evs ve Hazreç'e toprak vermişler ve bu iki Arap kabilesi de çöle yerleşmek zorunda kalmıştı. Sonunda Evs ve Hazreç'in ileri gelenlerinden bir şahıs, Şam'a yerleşmiş akraba kabile olan Gassan'lılardan yardım istemiş ve Şam'dan büyük bir ordu gelerek Medine'deki Yahudi gücünü kırmıştır. Bunun üzerine de Evs ve Hazreç kabileleri Medine'de tamamen hakimiyeti ele geçirmişler, iki büyük Yahudi kabilesi Benu Nadir ve Benu Kurayza, şehri terketmiş ve üçüncü kabile Benu Kaynuka da bu iki Yahudi kabilesiyle iyi geçinemediğinden şehir içinde kalmıştır. Ancak şehir içinde kalabilmek için Benu Kaynuka, Hazreç kabilesinin; buna karşı şehrin çevresinde kalabilmek için Benu Nadir ile Benu Kurayza da Evs kabilesinin himayesi altına girmişlerdir.
Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye hicretinden önce ve hemen sonrasında Arabistan'da ve bilhassa Medine'de Yahudilerin durumu şöyleydi:
Yahudilerin dil, giyim, kültür, örf ve adetleri tamamıyle Araplaşmıştı. Öyle ki çocuğunun adı bile Arapçaydı. Hatta Hicaz'a yerleşmiş 12 Yahudi kabilesinden Benu Zavra'nın dışında hiçbir kabilenin adı İbranice değildi. İçlerinde birkaç alim dışında kimse İbranice bilmezdi. Cahiliyye döneminin Yahudi şairlerinin şiirleri ile Arap şairlerinin şiirleri dil, düşünce ve konu bakımından hiç farklı bir nitelik taşımazdı. Yahudiler ile Araplar aralarında kız alıp veriyorlardı. Aslında, onlarla Araplar arasında dinleri dışında bir fark vardı denemezdi. Ama buna rağmen Arapların içinde tümüyle asimile olmamışlar ve inatla Yahudilik şuurunu devam ettirmişlerdi. Zahiren Araplaşmalarına gelince, Arabistan'da kalabilmek için başka çareleri yoktu.
Bu zahirî Araplaşma nedeniyle yanılan bazı müsteşrikler, onların aslen Yahudi olmadıklarını ve Yahudiliği kabul etmiş Araplar olduklarını veya en azından çoğunluğu Yahudi Arapların teşkil ettiğini sanmışlardır. Fakat Yahudilerin Arabistan'da kendi dinlerini yaymaya çalıştıklarını veya onların alimlerinin, Hıristiyan papazları gibi Araplara Yahudilik propagandası yaptıklarını gösteren hiçbir tarihi delil yoktur. Aksine Yahudilerde millî gurur ve tekebbürün olduğunu açıkça müşahede edebiliyoruz. Bu yönden Araplara "Centile" (Ümmî) yani vahşî ve cahil diyorlardı. Onlar ümmilerin Yahudiler gibi insani haklara sahip olduklarına inanmıyor, ümmilerin mallarının meşru veya gayri meşru yolla elde edilebileceğini, onların malını almanın Yahudilere helal olduğunu sanıyorlardı. Arapların ileri gelen bir kaçı dışında, diğer Arapların Yahudiliğe girip, kendileriyle eşit olacaklarına ihtimal dahi vermezlerdi. Birkaç kişinin Yahudiliğe girdiğini gösteren özel vak'alar dışında herhangi bir Arap kabilesinin ya da Arap büyüğünün Yahudiliğe katıldığına dair hiçbir tarihi delil yoktur. Üstelik Yahudilerde dinlerini tebliğ etme gibi bir merak yoktu, onlar sadece ticaretlerini düşünüyorlardı. Dolayısıyla Arabistan'da Yahudilik bir din olarak yayılmamıştı ve birkaç kabilenin milli gurur aracı olmaktan öte bir anlam taşımıyordu. Ancak yine de Yahudi bilginler muskacılık, sihir, müneccimlik gibi meslekleri bir kazanç aracı olarak kullanmış ve Araplar arasında kendilerine bilgin ve kahin şeklinde bir yer edinmişlerdi.
Arap kabilelerinin karşısında ekonomik bakımdan Yahudiler daha güçlüydüler. Çünkü onlar, Filistin ve Şam gibi gelişmiş bölgelerden geldiklerinden, Araplar'ın bilmediği bir çok mesleklere sahiptiler. Ayrıca onların Arabistan dışındaki dünya ile de ilişkileri bulunduğundan, Medine'den ve Arabistan'ın kuzey bölgesinden buğday ithal edip hurma ihracaatı yapıyorlardı. Tavukçuluk ve balıkçılık ellerinde olduğu gibi, kumaş da dokuyorlardı.
Yer yer meyhaneler açmışlardı ve Şam'dan şarap getirip buralarda satıyorlardı. Benu Kaynuka, genelde meslekleri olan kuyumculuk, demircilik ve madeni eşya imalatı ile uğraşıyorlardı. Bununla pek yüksek kârlar elde ediyorlarsa da asıl gelir kaynakları tefecilikti. Öyle ki tüm Arabistan'da muazzam bir tefecilik şebekesi kurmuşlardı ve böylelikle Arapları tuzaklarına düşürüyorlardı. Özellikle kendilerinden borç alarak, şan ve şöhretlerini artırma hastalığına yakalanan Arap kabile reisleri Yahudilerin tuzağına düşmüştü. Bunlar yüksek faizlerle Yahudilerden borç alıyorlar ve Yahudiler de buna kat kat faizi ekleyerek onları kendilerine bağımlı kılıyorlardı. İşte bu yüzden Araplar, ekonomik bakımdan müthiş bir mali kriz yaşıyor ve dolayısıyla Yahudilere büyük kin ve nefret besliyorlardı.
Yahudiler ticarî ve malî çıkarları gereğince, Araplardan hiçbir kabileyi, başka bir kabileye karşı desteklemezlerdi. Ayrıca Arapların kendi aralarında savaşmaları onların işine geliyordu. Çünkü onlar, Arapların bir araya gelmeleri halinde, tefecilik yoluyla kazandıkları bunca verimli araziyi, bağ ve bahçeyi kendilerine bırakmayacaklarını biliyorlardı. Bunun yanısıra her Yahudi kabilesi, kendilerine saldırmasından korktukları başka bir kabileye karşı, güçlü bir Arap kabilesinin himayesine girmişti. Dolayısıyla zaman zaman bir Arap kabilesine karşı savaşan müttefikine yardım uğruna, karşı kabilenin müttefiki olan bir başka Yahudi kabilesi ile de savaşmak zorunda kalıyorlardı. Medine'de Benu Kurayza ve Benu Nadir kabileleri Evs Kabilesiyle, Benu Kaynuka da Hazreç kabilesiyle müttefikti. Hicretten bir süre önce, Evs ve Hazreç kabileleri arasında, Buas mevkiinde çok şiddetli bir savaş vuku buldu ve müttefik kabileler birlikte savaştılar.
İşte bu şartlar içerisinde İslâm Medine'ye ulaştı ve Hz. Peygamber (s.a) (s.a) hicret ederek, orada İslâm devletini kurdu. Hz. Peygamber (s.a) devleti kurduktan sonra ilk iş olarak, Evs, Hazreç ve Muhacirleri bir araya getirerek orada bir toplum oluşturmuştur. İkinci iş olarak, bu Müslüman toplum ile Yahudiler arasında açık bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşmanın şartları gereğince, hiç kimsenin bir başkasının hakkını yemeyeceği ve dış düşmana karşı Medine'nin birlikte savunulacağı karara bağlanmıştır. Bu anlaşmaya göre, Yahudiler ile Müslümanların birbirlerine karşı sorumlulukları şu şekilde belirlenmiştir.
"Yahudiler kendi savaş masraflarını kendileri karşılayacaklardır. Taraflar, bir saldırı olması halinde, birbirlerine yardım etmeye zorunludurlar. Birbirlerine iyi niyetli davranacaklar, hak ve iyilik için yardımlaşılacak, kötülük ve günah için değil. Birbirlerine zulmetmeyeceklerdir.
Mazlumlar korunacaklardır. Şayet savaş uzarsa, yapılan masrafa taraflar ortak olacaklardır. Bu antlaşmayı yapanlara Medine'de fitne ve fesad çıkarmak yasaktır. Fesat çıkma ihtimali olan bir anlaşmazlıkta kararı, Allah'ın Kitabı'na göre Muhammed verecektir. (...) Kureyş ve müttefiklerine hiç kimse destek çıkmayacaktır. Medine'ye dışarıdan bir saldırı olması halinde müttefikler birbirlerine yardım edeceklerdir. (...) Taraflar kendi bölgelerinin savunmasından kendileri sorumludurlar." (İbn Hişam, cilt: 2, sh: 147-150)
Bu kesin ve açık bir anlaşmaydı ve Yahudiler bu antlaşmayı kabul etmişlerdi. Fakat çok geçmeden, Hz. Muhammed'e (s.a) , İslâm'a ve Müslümanlara karşı düşmanca bir tavır takınıp, zamanla düşmanlıklarını artırdılar. Bu tavırları üç nedene dayanmaktaydı:
a) Yahudiler, Hz. Peygamber'i (s.a) herhangi bir kabile reisi gibi görmek istiyorlar ve bunun siyasî bir antlaşma olduğu fikrinden hareketle, her iki tarafın da bu antlaşmayı kendi dünyevî çıkarları için yaptığını sanıyorlardı. Ancak Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'a, Peygamberlere, Kitaplara, Ahirete (onların peygamber ve kitapları da dahil) iman etmeye Tevhid'e ve Allah'ın hükümlerine itaate, ilâhî sınırların içinde kalmaya, tıpkı kendi peygamberlerinin çağırdığı gibi davet ettiğini görünce, bu onlara çok ağır geldi ve bu evrensel hareketin başarılması halinde, dinî ve millî gururlarının kırılacağından korktular.
b) Evs, Hazreç ve Muhacirlerin arasında bir kardeşliğin tesis olunduğunu ve civardaki Arap kabilelerinden İslâm'ı kabul edenlerin bu kardeşliğe katılmak suretiyle bir toplum vücuda getirmeye başladıklarını görünce, asırlardır Arap kabileleri arasında nifak çıkararak menfaat sağladıklarını fakat şimdi bu dinin Arapları bir araya toplayarak, bir güç haline getirdiğinden, artık eski oyunlarını sürdüremeyeceklerini anladılar.
c) Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği dini, ahlâkî ve sosyal kanunlar, tefecilik yoluyla kazandıklarını gayr-i meşru kazanç olarak ilan ediyordu. Bu yüzden Yahudiler, Hz. Muhammed'in (s.a) Araplar üzerinde bir hakimiyet sağlaması halinde, bunun kendilerinin sonu demek olacağını düşünmeye başladılar.
Tüm bu nedenler dolayısıyla Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkmak, artık Yahudiler için milli bir dava görünümü kazanmıştı. Öyle ki onun yenilmesi için her türlü yola baş vurmaktan kaçınmıyorlardı. Hz. Muhammed (s.a) hakkında birçok yalan, iftira ve kuşkular ortaya atarak, bunları çevreye yayıyorlar ve böylece şüpheye düşüp bu dini terketmeleri için İslâm'a girenleri yanıltmaya çalışıyorlardı.
Hatta kendileri önce İslâm'a giriyor, sonra da dönüyorlardı, ki böylece "Demek ki bu işte bir bit yeniği var. Yoksa bunlar Müslüman olduktan sonra, dönmezlerdi" diye düşünerek halkta Hz. Peygamber (s.a) ile ilgili olarak yanlış kanaatler uyanmasını istiyorlardı. Fitne çıkartabilmek için münafıklarla işbirliği yapıyorlardı ve İslâm düşmanı kişi ve kabilelerle irtibat halindeydiler. Müslümanlar arasında fesat çıkarabilmek için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı. Bu hususta özellikle Evs ve Hazreç kabilesini hedef almışlardı, zira onlarla uzun bir süre müttefik olmuşlardı. Aralarında yeniden savaş çıkıp İslâm'ın kendilerine bağışladığı kardeşliğin parçalanması için bilhassa Buas Savaşı'na tekrar tekrar değiniyorlardı. Ayrıca Müslümanları ekonomik bakımdan perişan edebilmek için adeta çırpınıyorlardı. Öyle ki, alışveriş yaptıkları biri, İslâm'ı kabul ederse eğer, ona zarar verebilmek için her türlü yola baş vuruyorlardı. Bir Müslümandan alacakları varsa, bunu hemen tahsil etmeye çalışıyor ve böylelikle o Müslümanı zor duruma düşürüyorlardı. Yok eğer borçları varsa, ödememek için borçlarını inkar ediyorlar ve "Biz senden borç aldığımızda sen başka dindeydin, şimdi ise, dinini değiştirdiğinden bizden alacağını istemeye hakkın yoktur" diyorlardı. Bu konudaki bir çok örneği Ali İmran Suresi'nin 75. ayetinin açıklama notunda, Taberi, Nisâburî, Taberanî ve Alusî'den naklen zikretmiştik.
Yahudiler, antlaşmaya karşı bu açık açık düşmanca tavırlarını Bedir Savaşı'ndan önce takınmışlardı. Bedir Savaşı'nda Hz. Peygamber (s.a) ve Müslümanlar Kureyşlileri mağlup edince, bu sefer düşmanlıkları daha da artmıştı. Çünkü onlar Müslümanların Kureyşliler karşısında yenileceklerini ve böylece yok olacaklarını sanıyorlardı. Bu yüzden de İslâm'ın Bedir'deki galibiyet haberi gelmeden önce Medine'de çevreye asılsız bir haber fısıldayarak Hz. Peygamber'in (s.a.) öldürüldüğünü, Müslümanların yenildiğini ve Kureyş ordusunun Ebu Cehil komutasında Medine'ye doğru ilerlediğini yaydılar. Ancak olayların beklentilerinin aksine gelişmesi, onları müthiş derecede öfkelendirmişti. Benu Nadir'in Reisi Ka'b bin Eşref bunun üzerine, "Allah'a yemin ederim ki, Muhammed Kureyş'in ileri gelenlerini öldürmüşse eğer, yerin altı bizim için yerin üstünden daha iyidir." demiş ve daha sonra Mekke'ye gidip öldürülen Kureyşli liderlerin ardından kışkırtıcı şiirler okuyarak intikam almaları için Mekke'lileri tahrik etmeye çalışmıştı. Medine'ye döndükten sonra da öfkesini bastırmak amacıyla Müslüman kız ve kadınlar hakkında aşk şiirleri okumaya başlamıştı. En sonunda onun bu fesat ve ahlaksızlığından bıkan Hz. Peygamber (s.a) Hicri 3. yılın Rebi'ul-Evvel ayında Muhammed bin Mesleme el-Ensarî'yi gönderip onu öldürtmüştür. (İbn Sa'd, İbn Hişam, Taberi)
Bedir Savaşı'ndan sonra antlaşmayı ilk ihlal eden Yahudi kabilesi Benu Kaynuka, Medine içinde bir mahallede yaşıyordu. Kuyumculuk, demircilik ve madeni eşya imalatı ile uğraşıyorlardı. Bu bakımdan Medine'liler, onlarla sürekli alışveriş yaparlardı. Beni Kaynuka Yahudileri cesaretlerine çok güvenirlerdi. Demircilik yaptıklarından, onlarda yetişen her çocuk silahlıydı. İçlerinde savaşabilecek durumda en az 700 silahlı muharip bulunuyordu. Bunun yanısıra onlar Hazreç'in eski müttefiki olmalarına da güveniyorlardı. Nitekim Hazreç kabilesinin Reisi Abdullah İbn Übey onları destekliyordu.
Benu Kaynuka Yahudileri Bedir Savaşı'ndan sonra, çarşıya gelen Müslümanlara eziyet etmeye başlayacak kadar kudurmuşlardı. Hatta bir gün çarşıda Müslüman bir kadını soymuşlardı. Bunun üzerine büyük bir fırtına koptu ve çıkan hadisede bir Müslüman ile Bir Yahudi öldürüldü. İş bu noktaya gelince, Hz. Peygamber (s.a) bizzat, Yahudilerin mahallesine gitti ve onları toplayarak yola gelmeleri için onlara nasihat etti. Fakat buna rağmen onlar, "Ey Muhammed, sen bizi o öldürdüğün savaş bilmeyen Kureyş mi sanıyorsun. Bizimle savaşmaya yeltenirsen, cesaretin ne olduğunu görürsün!" şeklinde bir karşılık verdiler. Bu sözler oradaki antlaşmayı bozmak ve açıkça bir savaş ilanı demekti. En sonunda Hz. Peygamber (s.a) Hicrî 2. yılın Şevval (başka bir rivayete göre Zi'l-Kade) ayında onların mahallesini abluka altına aldı ve 15 gün süren abluka sonunda teslim oldular. Müslümanlarla savaşan tüm Yahudi savaşçıları esir alındılar. Abdullah İbn Übey'in onların affı için şiddetle ısrar etmesi üzerine, Hz. Peygamber (s.a) onun isteğini kabul etmiş ve tüm mal, silah ve sanayi aletlerini bırakarak Medine'yi terketmeleri şartıyla Benu Kaynuka'yı serbest bırakmıştı. (İbn Sa'd, İbn Hişam ve Taberi)
Beni Kaynuka'nın Medine'den çıkarılması ve Kab bin Eşref'in öldürülmesi gibi iki sert tepkiden sonra, bunlar Yahudileri öyle korkuttu ki hiçbir kötü davranışta bulunmaya cesaret edemediler. H. 3. yılın Şevval ayında Bedir'in intikamını almak amacıyla Kureyşliler Medine'ye saldırmak için büyük bir hazırlık yaptılar ve Medine'ye doğru yola koyuldular. Kureyş'in 3.000 askerine karşı Hz. Peygamber'in (s.a.) 1.000 asker çıkarabildiğini ve bunlardan 300 münafıkın geri döndüğünü gören Yahudiler, Müslümanlara yardım etmeyerek antlaşmaya ilk defa açıktan karşı çıktılar. Oysa yapılan antlaşma gereğince Medine'yi Müslümanlarla birlikte savunmak zorundaydılar. Üstelik Müslümanların Uhud Savaşı'nda büyük bir zarara uğradıklarını görünce Yahudilerin cesaretleri iyiden iyiye artmıştı.
Öyle ki Benu Nadir, Hz. Peygamber'e (s.a.) , suikast tertiplemiş, fakat hain planları başarısız kalmıştı. Bu vak'a şöyle olmuştur: Bir-i Maune gazvesinden sonra (Hicrî 4. yılın sefer ayı) Amr bin Umeyye Demri, intikamını almak isterken yanlışlıkla Hz. Peygamber (s.a) ile müttefik olan Benu Amir'den iki kişiyi öldürür. Amr, onları kendi düşmanları zannedip öldürdüğünden dolayı maktüllerin fidyesini vermek Müslümanlara vacip olmuştu. Benu Amir ile Benu Nadir'in de müttefik olması nedeniyle Hz. Peygamber, yanına birkaç kişi alarak, fidyeye iştirak etmelerini sağlamak amacıyla Benu Nadir'in mahallesine gider. Hz. Peygamber (s.a) oraya varınca, Yahudiler onu meşgul etmek için lafa tutarlar ve bu sırada Hz. Peygamber'in (s.a.) önünde oturduğu duvarın damına çıkardıkları bir adamı büyük bir taşı Hz. Peygamber'in (s.a.) üzerine atması için görevlendirirler. Ancak o adam daha harekete geçmeden önce Allah, Peygamberini haberdar eder ve Hz. Peygamber (s.a) de hemen oradan ayrılarak Medine'ye döner.
Artık bundan sonra onlara hüsnüniyetle davranmanın bir anlamı kalmamıştı. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a) hemen bir ültimatom göndererek, "Yapmak istediklerinizi öğrendim. Dolayısıyla 10 gün içinde Medine'yi terkedin. Bundan sonra sizlerden orada kim ele geçerse öldürülecektir" diye Yahudilere kararını bildirmiştir. Abdullah İbn Ubey'in kendilerine, "İkibin kişiyle ben size yardım ederim. Benu Kurayza ve Benu Gatafan da yardıma gelecekler. Hiç taviz vermeyin ve yerinizi terketmeyin" şeklinde bir haber göndermesi üzerine, Hz. Peygamber'e (s.a) , ne yaparsa yapsın Medine'yi terketmeyecekleri cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber'de Hicrî 4. yılın Rebi'ul-Evvel ayında onları kuşatma altına alır ve birkaç günlük (bazılarına göre 6 gün, bazılarına göre 15 gün) muhasaradan sonra, silahları dışında develerine yükleyebildiklerini yanlarına almak şartıyla Medine'yi terketmeye razı oldular. Böylece aralarında İslâm'ı seçip kalan iki kişi dışında, bu ikinci yahudi kabilesi de Medine'yi terketmiş ve Şam ve Hayber'e doğru gitmişlerdir.
İşte Haşr Suresi'nde, bu olay hakkında mütealalar yapılmıştır.
Konu: Surenin konusu, yukarıda da açıklandığı gibi Benu Nadir ile yapılan savaş hakkındaki yorumları ihtiva etmektedir. Surede konular toplam dört başlık altında incelenmiştir:
1-4- İnsanlar Benu Nadir'in akibetinden ibret almaya davet edilmişlerdir. Sayıları, mal ve servetleri Müslümanlardan kat kat fazla olan, sağlam kaleler içinde korunan büyük bir kabile bile birkaç günlük kuşatmaya dayanamamış, hiçbir ölüm hadisesi olmaksızın asırlardır oturdukları ev ve yurtlarını bırakıp, gitmeye razı olmuşlardır.
Burada Allah Teâlâ bunun Müslümanların kendi güçleri nedeniyle olmadığını, fakat onlar Allah ve Rasulü'ne karşı geldikleri için böyle bir akıbetle karşılaştıklarını vurgulamaktadır. Kim Allah'ın gücüne karşı çıkarsa, sonu böyle olur.
5- Bu bölümde bir takım savaş kaideleri beyan edilmiştir. Düşmanın bölgesinde savaş nedeniyle tahribat yapmak, yeryüzünü ifsad etmek değildir.
6-10- Bu bölümde de, bir ülkenin arazi ve servetinin gerek savaşarak, gerekse savaşmadan ele geçtiğinde, nasıl idare edileceği anlatılmıştır. Çünkü ilk defa Müslümanların eline fetholunmuş bir bölge geçmişti.
11-17, Bu bölümde münafıkların Benu Nadir ile savaş esnasında takındıkları tavır mütalaa edilmiş ve böyle davranmalarının asıl nedenleri irdelenmiştir.
18-24- Son bölümde, mümin olduklarını iddia edip Müslümanların arasına giren, ama iman ruhundan yoksun kimselere seslenilmektedir. Onlara şöyle deniliyor: "İmanın asıl iktizası takva ve fısk arasındaki farkı bilebilmektir. Kendisine inandıklarını iddia ettikleri Kur'an'ın önemi nedir? Ve kendisine inandıklarını iddia ettikleri Allah'ın sıfatları nelerdir?"
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
59
Toplanma · Medine
الحشر
24
Sure Adı Açıklaması
Bu sure, adını 2. ayette geçen "Haşr" kelimesinden almıştır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Said bin Cübeyr'den (r.a) rivayet edildiğine göre, O, İbn Abbas'a Haşr Suresi'ni sorduğunda, İbn Abbas, "Bu sure, tıpkı Enfal Suresi'nin Bedir Savaşı hakkında nazil olması gibi, Benu Nadir ile yapılan savaş hakkında nazil olmuştur," diye cevap verir. (Buhari, Müslim) . Said bin Cebeyr'den nakledilen başka bir rivayete göre, İbn Abbas, "Bu sureye Nadir Suresi de diyebilirsiniz" demiştir. Aynı görüş Mücahid, Katade, Zührî, İbn Zeyd, Yezid bin Ruman ve Muhammed bin İshak'tan da mervidir. Bu rivayetlerin hepsi de, surede sözü geçen Ehli Kitab'ın Benu Nadir olduğu hususunda ittifak halindedirler. Yezid bin Ruman, Mücahid ve İbn İshak'a göre sure tamamiyle bu savaş ile ilgili nazil olmuştur.
Bu savaşın ne zaman vuku bulduğu ile ilgili olarak İmam Zührî, Urve bin Zübeyr'den naklen savaşın Bedir'den 6 ay sonra vuku bulduğunu söylüyor. Ancak buna karşı, İbn Said, İbn Hişam ve Belâzurî, bu savaşın 4. hicrî yılın Rebi'ul-Evvel ayında vuku bulduğunu yazmaktadırlar ki doğru olanı da budur. Çünkü tüm rivayetler bu savaşın, Bîri Maune gazvesi sonunda vuku bulduğunda görüş birliği içindedirler. Yine Bîri Maune gazvesinin, Uhud Savaşı'ndan sonra vuku bulduğu tarihen sabittir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Tarihsel Arkaplan:Bu surenin muhtevasını daha iyi kavrayabilmek için, Medine ve Hicaz Yahudilerinin tarihine bir göz atılması gerekir. Çünkü bu bilinmeden, Hz. Peygamber'in (s.a.v) Yahudilere nasıl muamele ettiğinin sebeplerini anlamak çok güç olur.Arabistan'daki Yahudiler ile ilgili olarak yazılmış güvenilir bir tarih çalışması bulunmadığı gibi, tarihleri hakkında bilgi sahibi olabileceğimiz kendi yazdıkları bir belge veya eser de yoktur. Arabistan dışındaki Yahudi tarihçi ve müellifler de onlar hakkında bir şey yazmamışlardır. Yazmayışlarının nedeni olarak da, onların genel Yahudi toplumundan koptuklarını, diğer Yahudilerle bir alakaları kalmadığını göstermektedirler. Bu bakımdan Arabistan dışındaki Yahudiler, onları kendilerinden saymazlar, zira Hicazlı Yahudiler İbrani kültüründen koptukları gibi, kültür ve hatta lisanları dahi Araplaşarak asimile olmuş ve İbranice'yi bile unutmuşlardı. 1. Miladi asra kadar Hicaz'daki hiçbir tarihi eser ve belgede, birkaç Yahudi ismi dışında, onlara ait hiçbir iz yoktur. Dolayısıyla Hicaz Yahudileri ile ilgili birçok bilgi, Araplar arasında yaygınlaşmış şifahî kaynaklara dayanır. Bu bilgilerin kaynağı da bizzat o dönemin ve o bölgenin Yahudileridir.
Arabistan'daki Yahudilerin iddialarına göre, kendileri, Hz. Musa'nın (s.a) son dönemlerinde Hicaz'a gelmiş ve orada yerleşmişlerdir. Bunu şöyle özetleyebiliriz: Hz. Musa, Yesrib (Medine) bölgesindeki Amalika kabilesine karşı bir ordu gönderip, onlara bu kabileden kimseyi hayatta bırakmamalarını emreder. Bu bölgeye gelen İsrail ordusu, Hz. Musa'nın emrini ifa eder ama çok yakışıklı bir delikanlı olan Amalika kralının oğlunu öldürmeyip yanlarına alarak, Filistin'e getirirler. Ancak onlar Filistin'e daha gelmeden Hz. Musa vefat ettiğinden, onun yerine geçenler, 'Amalika kabilesinden hiç kimseyi hayatta bırakmamanızı size bir peygamber emretmişti. Oysa siz bu genci hayatta bırakmakla onun buyruğuna karşı gelmiş oldunuz' diye bu orduyu suçlayarak toplumdan tecrid ederler. Onlar da bunun üzerine Yesrib'e (Medine) geri dönerek, oraya yerleşirler. (Kitab-ul-Ağani, cilt. 19 sh. 94) Böylece Yahudiler Arabistan'a 12 asır önce yerleştiklerini iddia etmiş oluyorlardı. Ancak bu iddiayı destekleyici hiçbir tarihi delil bulunamamaktadır. Muhtemelen Yahudiler eski ve yüce bir nesilden geldiklerine Arapları inandırabilmek için böyle bir hikayeyi uydurmuşlardır.
Yahudilerin bir başka rivayetine göre onlar M.Ö. 587'de Buhtun-Nasr'ın Beyt-i Mukaddes'i yakıp yıktığı ve Yahudileri dağıttığı bir dönemde birçok kabile Hicaz'a gelip Vadi'l-Kura, Teyma ve Yesrib bölgelerine yerleşmişlerdir.
Yahudilerin yerleşim bölgelerini gösteren harita:
(Fütuhu'l-Buldan, Belâzurî) . Ancak bu iddianın da tarihî bir mesnedi yoktur. Bu da muhtemelen yine Yahudilerin, yüce ve kadim bir nesil olduklarını kanıtlayabilmek için uydurdukları hikayelerden biridir.
M.S. 70'te Rumların, Filistin'de Yahudileri katlettikleri ve M.S. 132'de bir kısmını Filistin'den sürdükleri sabit olan tarihi gerçeklerdendir. Bu dönemde Filistin'den kaçan birçok Yahudi kabilesi, gelip Hicaz'a sığınmıştır. Çünkü, Güney Filistin, Arabistan'a yakındır. Böylece onlar Arabistan'a gelip, yeşillik bir bölgeye yerleşmişler, daha sonra da hileyle ve bilhassa tefecilik olan mesleklerini icra ederek yavaş yavaş buraları ellerine geçirmişlerdir. Eyle, Makne, Tebuk, Teyma, Vadi'l-Kura, Fedek ve Hayber hep onların eline geçmişti. Bu kabileler Benu Kurayza, Benu Nadir, Benu Kaynuka ve Benu Bahdal idi.
Medine'ye yerleşen kabileler içinde en meşhurları Benu Nadir ile Benu Kurayza'dır. Çünkü kahinlik ve dini liderlik bu kabilelerdeydi ve en soylu kabileler olarak kabul görülüyorlardı. Yahudiler Medine'ye geldiklerinde, onrada bulunan bazı Arap kabileleri üzerinde tahakküm kurarak, Medine'nin hakimi olmuşlardı. Bundan yaklaşık 3 asır sonra M.S. 450 ve 451 de büyük Yemen seli dolayısıyla (bu vak'a Sebe' Suresi'nde zikredilmiştir) Sebe kavimlerinden bazı kabileler Yemen'den kaçıp Arapların bölgesine göç etmek zorunda kalmışlardı. Bu kabileler içinde Gassan'lılar Şam'a, Lahmi'ler Irak'a, Benu Huzaa Cidde ve Mekke arasında bir bölgeye, Evs ve Hazreç Medine'ye gelerek yerleşmişlerdi. Ancak Medine'ye Yahudiler hakim olduğundan, başlangıçta Evs ve Hazreç'e toprak vermişler ve bu iki Arap kabilesi de çöle yerleşmek zorunda kalmıştı. Sonunda Evs ve Hazreç'in ileri gelenlerinden bir şahıs, Şam'a yerleşmiş akraba kabile olan Gassan'lılardan yardım istemiş ve Şam'dan büyük bir ordu gelerek Medine'deki Yahudi gücünü kırmıştır. Bunun üzerine de Evs ve Hazreç kabileleri Medine'de tamamen hakimiyeti ele geçirmişler, iki büyük Yahudi kabilesi Benu Nadir ve Benu Kurayza, şehri terketmiş ve üçüncü kabile Benu Kaynuka da bu iki Yahudi kabilesiyle iyi geçinemediğinden şehir içinde kalmıştır. Ancak şehir içinde kalabilmek için Benu Kaynuka, Hazreç kabilesinin; buna karşı şehrin çevresinde kalabilmek için Benu Nadir ile Benu Kurayza da Evs kabilesinin himayesi altına girmişlerdir.
Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye hicretinden önce ve hemen sonrasında Arabistan'da ve bilhassa Medine'de Yahudilerin durumu şöyleydi:
Yahudilerin dil, giyim, kültür, örf ve adetleri tamamıyle Araplaşmıştı. Öyle ki çocuğunun adı bile Arapçaydı. Hatta Hicaz'a yerleşmiş 12 Yahudi kabilesinden Benu Zavra'nın dışında hiçbir kabilenin adı İbranice değildi. İçlerinde birkaç alim dışında kimse İbranice bilmezdi. Cahiliyye döneminin Yahudi şairlerinin şiirleri ile Arap şairlerinin şiirleri dil, düşünce ve konu bakımından hiç farklı bir nitelik taşımazdı. Yahudiler ile Araplar aralarında kız alıp veriyorlardı. Aslında, onlarla Araplar arasında dinleri dışında bir fark vardı denemezdi. Ama buna rağmen Arapların içinde tümüyle asimile olmamışlar ve inatla Yahudilik şuurunu devam ettirmişlerdi. Zahiren Araplaşmalarına gelince, Arabistan'da kalabilmek için başka çareleri yoktu.
Bu zahirî Araplaşma nedeniyle yanılan bazı müsteşrikler, onların aslen Yahudi olmadıklarını ve Yahudiliği kabul etmiş Araplar olduklarını veya en azından çoğunluğu Yahudi Arapların teşkil ettiğini sanmışlardır. Fakat Yahudilerin Arabistan'da kendi dinlerini yaymaya çalıştıklarını veya onların alimlerinin, Hıristiyan papazları gibi Araplara Yahudilik propagandası yaptıklarını gösteren hiçbir tarihi delil yoktur. Aksine Yahudilerde millî gurur ve tekebbürün olduğunu açıkça müşahede edebiliyoruz. Bu yönden Araplara "Centile" (Ümmî) yani vahşî ve cahil diyorlardı. Onlar ümmilerin Yahudiler gibi insani haklara sahip olduklarına inanmıyor, ümmilerin mallarının meşru veya gayri meşru yolla elde edilebileceğini, onların malını almanın Yahudilere helal olduğunu sanıyorlardı. Arapların ileri gelen bir kaçı dışında, diğer Arapların Yahudiliğe girip, kendileriyle eşit olacaklarına ihtimal dahi vermezlerdi. Birkaç kişinin Yahudiliğe girdiğini gösteren özel vak'alar dışında herhangi bir Arap kabilesinin ya da Arap büyüğünün Yahudiliğe katıldığına dair hiçbir tarihi delil yoktur. Üstelik Yahudilerde dinlerini tebliğ etme gibi bir merak yoktu, onlar sadece ticaretlerini düşünüyorlardı. Dolayısıyla Arabistan'da Yahudilik bir din olarak yayılmamıştı ve birkaç kabilenin milli gurur aracı olmaktan öte bir anlam taşımıyordu. Ancak yine de Yahudi bilginler muskacılık, sihir, müneccimlik gibi meslekleri bir kazanç aracı olarak kullanmış ve Araplar arasında kendilerine bilgin ve kahin şeklinde bir yer edinmişlerdi.
Arap kabilelerinin karşısında ekonomik bakımdan Yahudiler daha güçlüydüler. Çünkü onlar, Filistin ve Şam gibi gelişmiş bölgelerden geldiklerinden, Araplar'ın bilmediği bir çok mesleklere sahiptiler. Ayrıca onların Arabistan dışındaki dünya ile de ilişkileri bulunduğundan, Medine'den ve Arabistan'ın kuzey bölgesinden buğday ithal edip hurma ihracaatı yapıyorlardı. Tavukçuluk ve balıkçılık ellerinde olduğu gibi, kumaş da dokuyorlardı.
Yer yer meyhaneler açmışlardı ve Şam'dan şarap getirip buralarda satıyorlardı. Benu Kaynuka, genelde meslekleri olan kuyumculuk, demircilik ve madeni eşya imalatı ile uğraşıyorlardı. Bununla pek yüksek kârlar elde ediyorlarsa da asıl gelir kaynakları tefecilikti. Öyle ki tüm Arabistan'da muazzam bir tefecilik şebekesi kurmuşlardı ve böylelikle Arapları tuzaklarına düşürüyorlardı. Özellikle kendilerinden borç alarak, şan ve şöhretlerini artırma hastalığına yakalanan Arap kabile reisleri Yahudilerin tuzağına düşmüştü. Bunlar yüksek faizlerle Yahudilerden borç alıyorlar ve Yahudiler de buna kat kat faizi ekleyerek onları kendilerine bağımlı kılıyorlardı. İşte bu yüzden Araplar, ekonomik bakımdan müthiş bir mali kriz yaşıyor ve dolayısıyla Yahudilere büyük kin ve nefret besliyorlardı.
Yahudiler ticarî ve malî çıkarları gereğince, Araplardan hiçbir kabileyi, başka bir kabileye karşı desteklemezlerdi. Ayrıca Arapların kendi aralarında savaşmaları onların işine geliyordu. Çünkü onlar, Arapların bir araya gelmeleri halinde, tefecilik yoluyla kazandıkları bunca verimli araziyi, bağ ve bahçeyi kendilerine bırakmayacaklarını biliyorlardı. Bunun yanısıra her Yahudi kabilesi, kendilerine saldırmasından korktukları başka bir kabileye karşı, güçlü bir Arap kabilesinin himayesine girmişti. Dolayısıyla zaman zaman bir Arap kabilesine karşı savaşan müttefikine yardım uğruna, karşı kabilenin müttefiki olan bir başka Yahudi kabilesi ile de savaşmak zorunda kalıyorlardı. Medine'de Benu Kurayza ve Benu Nadir kabileleri Evs Kabilesiyle, Benu Kaynuka da Hazreç kabilesiyle müttefikti. Hicretten bir süre önce, Evs ve Hazreç kabileleri arasında, Buas mevkiinde çok şiddetli bir savaş vuku buldu ve müttefik kabileler birlikte savaştılar.
İşte bu şartlar içerisinde İslâm Medine'ye ulaştı ve Hz. Peygamber (s.a) (s.a) hicret ederek, orada İslâm devletini kurdu. Hz. Peygamber (s.a) devleti kurduktan sonra ilk iş olarak, Evs, Hazreç ve Muhacirleri bir araya getirerek orada bir toplum oluşturmuştur. İkinci iş olarak, bu Müslüman toplum ile Yahudiler arasında açık bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşmanın şartları gereğince, hiç kimsenin bir başkasının hakkını yemeyeceği ve dış düşmana karşı Medine'nin birlikte savunulacağı karara bağlanmıştır. Bu anlaşmaya göre, Yahudiler ile Müslümanların birbirlerine karşı sorumlulukları şu şekilde belirlenmiştir.
"Yahudiler kendi savaş masraflarını kendileri karşılayacaklardır. Taraflar, bir saldırı olması halinde, birbirlerine yardım etmeye zorunludurlar. Birbirlerine iyi niyetli davranacaklar, hak ve iyilik için yardımlaşılacak, kötülük ve günah için değil. Birbirlerine zulmetmeyeceklerdir.
Mazlumlar korunacaklardır. Şayet savaş uzarsa, yapılan masrafa taraflar ortak olacaklardır. Bu antlaşmayı yapanlara Medine'de fitne ve fesad çıkarmak yasaktır. Fesat çıkma ihtimali olan bir anlaşmazlıkta kararı, Allah'ın Kitabı'na göre Muhammed verecektir. (...) Kureyş ve müttefiklerine hiç kimse destek çıkmayacaktır. Medine'ye dışarıdan bir saldırı olması halinde müttefikler birbirlerine yardım edeceklerdir. (...) Taraflar kendi bölgelerinin savunmasından kendileri sorumludurlar." (İbn Hişam, cilt: 2, sh: 147-150)
Bu kesin ve açık bir anlaşmaydı ve Yahudiler bu antlaşmayı kabul etmişlerdi. Fakat çok geçmeden, Hz. Muhammed'e (s.a) , İslâm'a ve Müslümanlara karşı düşmanca bir tavır takınıp, zamanla düşmanlıklarını artırdılar. Bu tavırları üç nedene dayanmaktaydı:
a) Yahudiler, Hz. Peygamber'i (s.a) herhangi bir kabile reisi gibi görmek istiyorlar ve bunun siyasî bir antlaşma olduğu fikrinden hareketle, her iki tarafın da bu antlaşmayı kendi dünyevî çıkarları için yaptığını sanıyorlardı. Ancak Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'a, Peygamberlere, Kitaplara, Ahirete (onların peygamber ve kitapları da dahil) iman etmeye Tevhid'e ve Allah'ın hükümlerine itaate, ilâhî sınırların içinde kalmaya, tıpkı kendi peygamberlerinin çağırdığı gibi davet ettiğini görünce, bu onlara çok ağır geldi ve bu evrensel hareketin başarılması halinde, dinî ve millî gururlarının kırılacağından korktular.
b) Evs, Hazreç ve Muhacirlerin arasında bir kardeşliğin tesis olunduğunu ve civardaki Arap kabilelerinden İslâm'ı kabul edenlerin bu kardeşliğe katılmak suretiyle bir toplum vücuda getirmeye başladıklarını görünce, asırlardır Arap kabileleri arasında nifak çıkararak menfaat sağladıklarını fakat şimdi bu dinin Arapları bir araya toplayarak, bir güç haline getirdiğinden, artık eski oyunlarını sürdüremeyeceklerini anladılar.
c) Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği dini, ahlâkî ve sosyal kanunlar, tefecilik yoluyla kazandıklarını gayr-i meşru kazanç olarak ilan ediyordu. Bu yüzden Yahudiler, Hz. Muhammed'in (s.a) Araplar üzerinde bir hakimiyet sağlaması halinde, bunun kendilerinin sonu demek olacağını düşünmeye başladılar.
Tüm bu nedenler dolayısıyla Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkmak, artık Yahudiler için milli bir dava görünümü kazanmıştı. Öyle ki onun yenilmesi için her türlü yola baş vurmaktan kaçınmıyorlardı. Hz. Muhammed (s.a) hakkında birçok yalan, iftira ve kuşkular ortaya atarak, bunları çevreye yayıyorlar ve böylece şüpheye düşüp bu dini terketmeleri için İslâm'a girenleri yanıltmaya çalışıyorlardı.
Hatta kendileri önce İslâm'a giriyor, sonra da dönüyorlardı, ki böylece "Demek ki bu işte bir bit yeniği var. Yoksa bunlar Müslüman olduktan sonra, dönmezlerdi" diye düşünerek halkta Hz. Peygamber (s.a) ile ilgili olarak yanlış kanaatler uyanmasını istiyorlardı. Fitne çıkartabilmek için münafıklarla işbirliği yapıyorlardı ve İslâm düşmanı kişi ve kabilelerle irtibat halindeydiler. Müslümanlar arasında fesat çıkarabilmek için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı. Bu hususta özellikle Evs ve Hazreç kabilesini hedef almışlardı, zira onlarla uzun bir süre müttefik olmuşlardı. Aralarında yeniden savaş çıkıp İslâm'ın kendilerine bağışladığı kardeşliğin parçalanması için bilhassa Buas Savaşı'na tekrar tekrar değiniyorlardı. Ayrıca Müslümanları ekonomik bakımdan perişan edebilmek için adeta çırpınıyorlardı. Öyle ki, alışveriş yaptıkları biri, İslâm'ı kabul ederse eğer, ona zarar verebilmek için her türlü yola baş vuruyorlardı. Bir Müslümandan alacakları varsa, bunu hemen tahsil etmeye çalışıyor ve böylelikle o Müslümanı zor duruma düşürüyorlardı. Yok eğer borçları varsa, ödememek için borçlarını inkar ediyorlar ve "Biz senden borç aldığımızda sen başka dindeydin, şimdi ise, dinini değiştirdiğinden bizden alacağını istemeye hakkın yoktur" diyorlardı. Bu konudaki bir çok örneği Ali İmran Suresi'nin 75. ayetinin açıklama notunda, Taberi, Nisâburî, Taberanî ve Alusî'den naklen zikretmiştik.
Yahudiler, antlaşmaya karşı bu açık açık düşmanca tavırlarını Bedir Savaşı'ndan önce takınmışlardı. Bedir Savaşı'nda Hz. Peygamber (s.a) ve Müslümanlar Kureyşlileri mağlup edince, bu sefer düşmanlıkları daha da artmıştı. Çünkü onlar Müslümanların Kureyşliler karşısında yenileceklerini ve böylece yok olacaklarını sanıyorlardı. Bu yüzden de İslâm'ın Bedir'deki galibiyet haberi gelmeden önce Medine'de çevreye asılsız bir haber fısıldayarak Hz. Peygamber'in (s.a.) öldürüldüğünü, Müslümanların yenildiğini ve Kureyş ordusunun Ebu Cehil komutasında Medine'ye doğru ilerlediğini yaydılar. Ancak olayların beklentilerinin aksine gelişmesi, onları müthiş derecede öfkelendirmişti. Benu Nadir'in Reisi Ka'b bin Eşref bunun üzerine, "Allah'a yemin ederim ki, Muhammed Kureyş'in ileri gelenlerini öldürmüşse eğer, yerin altı bizim için yerin üstünden daha iyidir." demiş ve daha sonra Mekke'ye gidip öldürülen Kureyşli liderlerin ardından kışkırtıcı şiirler okuyarak intikam almaları için Mekke'lileri tahrik etmeye çalışmıştı. Medine'ye döndükten sonra da öfkesini bastırmak amacıyla Müslüman kız ve kadınlar hakkında aşk şiirleri okumaya başlamıştı. En sonunda onun bu fesat ve ahlaksızlığından bıkan Hz. Peygamber (s.a) Hicri 3. yılın Rebi'ul-Evvel ayında Muhammed bin Mesleme el-Ensarî'yi gönderip onu öldürtmüştür. (İbn Sa'd, İbn Hişam, Taberi)
Bedir Savaşı'ndan sonra antlaşmayı ilk ihlal eden Yahudi kabilesi Benu Kaynuka, Medine içinde bir mahallede yaşıyordu. Kuyumculuk, demircilik ve madeni eşya imalatı ile uğraşıyorlardı. Bu bakımdan Medine'liler, onlarla sürekli alışveriş yaparlardı. Beni Kaynuka Yahudileri cesaretlerine çok güvenirlerdi. Demircilik yaptıklarından, onlarda yetişen her çocuk silahlıydı. İçlerinde savaşabilecek durumda en az 700 silahlı muharip bulunuyordu. Bunun yanısıra onlar Hazreç'in eski müttefiki olmalarına da güveniyorlardı. Nitekim Hazreç kabilesinin Reisi Abdullah İbn Übey onları destekliyordu.
Benu Kaynuka Yahudileri Bedir Savaşı'ndan sonra, çarşıya gelen Müslümanlara eziyet etmeye başlayacak kadar kudurmuşlardı. Hatta bir gün çarşıda Müslüman bir kadını soymuşlardı. Bunun üzerine büyük bir fırtına koptu ve çıkan hadisede bir Müslüman ile Bir Yahudi öldürüldü. İş bu noktaya gelince, Hz. Peygamber (s.a) bizzat, Yahudilerin mahallesine gitti ve onları toplayarak yola gelmeleri için onlara nasihat etti. Fakat buna rağmen onlar, "Ey Muhammed, sen bizi o öldürdüğün savaş bilmeyen Kureyş mi sanıyorsun. Bizimle savaşmaya yeltenirsen, cesaretin ne olduğunu görürsün!" şeklinde bir karşılık verdiler. Bu sözler oradaki antlaşmayı bozmak ve açıkça bir savaş ilanı demekti. En sonunda Hz. Peygamber (s.a) Hicrî 2. yılın Şevval (başka bir rivayete göre Zi'l-Kade) ayında onların mahallesini abluka altına aldı ve 15 gün süren abluka sonunda teslim oldular. Müslümanlarla savaşan tüm Yahudi savaşçıları esir alındılar. Abdullah İbn Übey'in onların affı için şiddetle ısrar etmesi üzerine, Hz. Peygamber (s.a) onun isteğini kabul etmiş ve tüm mal, silah ve sanayi aletlerini bırakarak Medine'yi terketmeleri şartıyla Benu Kaynuka'yı serbest bırakmıştı. (İbn Sa'd, İbn Hişam ve Taberi)
Beni Kaynuka'nın Medine'den çıkarılması ve Kab bin Eşref'in öldürülmesi gibi iki sert tepkiden sonra, bunlar Yahudileri öyle korkuttu ki hiçbir kötü davranışta bulunmaya cesaret edemediler. H. 3. yılın Şevval ayında Bedir'in intikamını almak amacıyla Kureyşliler Medine'ye saldırmak için büyük bir hazırlık yaptılar ve Medine'ye doğru yola koyuldular. Kureyş'in 3.000 askerine karşı Hz. Peygamber'in (s.a.) 1.000 asker çıkarabildiğini ve bunlardan 300 münafıkın geri döndüğünü gören Yahudiler, Müslümanlara yardım etmeyerek antlaşmaya ilk defa açıktan karşı çıktılar. Oysa yapılan antlaşma gereğince Medine'yi Müslümanlarla birlikte savunmak zorundaydılar. Üstelik Müslümanların Uhud Savaşı'nda büyük bir zarara uğradıklarını görünce Yahudilerin cesaretleri iyiden iyiye artmıştı.
Öyle ki Benu Nadir, Hz. Peygamber'e (s.a.) , suikast tertiplemiş, fakat hain planları başarısız kalmıştı. Bu vak'a şöyle olmuştur: Bir-i Maune gazvesinden sonra (Hicrî 4. yılın sefer ayı) Amr bin Umeyye Demri, intikamını almak isterken yanlışlıkla Hz. Peygamber (s.a) ile müttefik olan Benu Amir'den iki kişiyi öldürür. Amr, onları kendi düşmanları zannedip öldürdüğünden dolayı maktüllerin fidyesini vermek Müslümanlara vacip olmuştu. Benu Amir ile Benu Nadir'in de müttefik olması nedeniyle Hz. Peygamber, yanına birkaç kişi alarak, fidyeye iştirak etmelerini sağlamak amacıyla Benu Nadir'in mahallesine gider. Hz. Peygamber (s.a) oraya varınca, Yahudiler onu meşgul etmek için lafa tutarlar ve bu sırada Hz. Peygamber'in (s.a.) önünde oturduğu duvarın damına çıkardıkları bir adamı büyük bir taşı Hz. Peygamber'in (s.a.) üzerine atması için görevlendirirler. Ancak o adam daha harekete geçmeden önce Allah, Peygamberini haberdar eder ve Hz. Peygamber (s.a) de hemen oradan ayrılarak Medine'ye döner.
Artık bundan sonra onlara hüsnüniyetle davranmanın bir anlamı kalmamıştı. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a) hemen bir ültimatom göndererek, "Yapmak istediklerinizi öğrendim. Dolayısıyla 10 gün içinde Medine'yi terkedin. Bundan sonra sizlerden orada kim ele geçerse öldürülecektir" diye Yahudilere kararını bildirmiştir. Abdullah İbn Ubey'in kendilerine, "İkibin kişiyle ben size yardım ederim. Benu Kurayza ve Benu Gatafan da yardıma gelecekler. Hiç taviz vermeyin ve yerinizi terketmeyin" şeklinde bir haber göndermesi üzerine, Hz. Peygamber'e (s.a) , ne yaparsa yapsın Medine'yi terketmeyecekleri cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber'de Hicrî 4. yılın Rebi'ul-Evvel ayında onları kuşatma altına alır ve birkaç günlük (bazılarına göre 6 gün, bazılarına göre 15 gün) muhasaradan sonra, silahları dışında develerine yükleyebildiklerini yanlarına almak şartıyla Medine'yi terketmeye razı oldular. Böylece aralarında İslâm'ı seçip kalan iki kişi dışında, bu ikinci yahudi kabilesi de Medine'yi terketmiş ve Şam ve Hayber'e doğru gitmişlerdir.
İşte Haşr Suresi'nde, bu olay hakkında mütealalar yapılmıştır.
Konu: Surenin konusu, yukarıda da açıklandığı gibi Benu Nadir ile yapılan savaş hakkındaki yorumları ihtiva etmektedir. Surede konular toplam dört başlık altında incelenmiştir:
1-4- İnsanlar Benu Nadir'in akibetinden ibret almaya davet edilmişlerdir. Sayıları, mal ve servetleri Müslümanlardan kat kat fazla olan, sağlam kaleler içinde korunan büyük bir kabile bile birkaç günlük kuşatmaya dayanamamış, hiçbir ölüm hadisesi olmaksızın asırlardır oturdukları ev ve yurtlarını bırakıp, gitmeye razı olmuşlardır.
Burada Allah Teâlâ bunun Müslümanların kendi güçleri nedeniyle olmadığını, fakat onlar Allah ve Rasulü'ne karşı geldikleri için böyle bir akıbetle karşılaştıklarını vurgulamaktadır. Kim Allah'ın gücüne karşı çıkarsa, sonu böyle olur.
5- Bu bölümde bir takım savaş kaideleri beyan edilmiştir. Düşmanın bölgesinde savaş nedeniyle tahribat yapmak, yeryüzünü ifsad etmek değildir.
6-10- Bu bölümde de, bir ülkenin arazi ve servetinin gerek savaşarak, gerekse savaşmadan ele geçtiğinde, nasıl idare edileceği anlatılmıştır. Çünkü ilk defa Müslümanların eline fetholunmuş bir bölge geçmişti.
11-17, Bu bölümde münafıkların Benu Nadir ile savaş esnasında takındıkları tavır mütalaa edilmiş ve böyle davranmalarının asıl nedenleri irdelenmiştir.
18-24- Son bölümde, mümin olduklarını iddia edip Müslümanların arasına giren, ama iman ruhundan yoksun kimselere seslenilmektedir. Onlara şöyle deniliyor: "İmanın asıl iktizası takva ve fısk arasındaki farkı bilebilmektir. Kendisine inandıklarını iddia ettikleri Kur'an'ın önemi nedir? Ve kendisine inandıklarını iddia ettikleri Allah'ın sıfatları nelerdir?"
Sebbeha lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Göklerde ve yerkürede bulunanların hepsi Allah’ı tesbih etmektedir. (Her şey Allah’ın dilemesiyle, kendi yaratılış gayesini ve görevini yerine getirmektedir.) O, Üstün ve Güçlü olan (Azîz’dir) , Hüküm ve Hikmet sahibidir.— A.Ahmet Akgül
Huvellezî ahrecellezîne keferû min ehlil kitâbi min diyârihim li evvelil haşr(haşri), mâ zanentum en yahrucû ve zannû ennehum mâniatuhum husûnuhum minallâhi fe etâhumullâhu min haysu lem yahtesibû ve kazefe fî kulûbihimur ru’be yuhribûne buyûtehum bi eydîhim ve eydîl mû’minîne fa’tabirû yâ ulîl ebsâr(ebsâri).
Kitap ehlinden olan kâfirleri (Beni Nadir Yahudilerini ve kıyamete kadar benzerlerini) ilk haşirde=sürgünde (Asr-ı Saadet döneminde) yurtlarından çıkaran O (Allah’tır. Oysa) Siz, onların (zulüm yaptıkları diyardan sürülüp) çıkacaklarını hiç sanmamıştınız; onlar da (o gün, sağlam) kalelerinin (bugün ise teknolojik üstünlüklerinin) kendilerini Allah’ın (gazabından) koruyacağını zannedip durmuşlardı. Böylece Allah (ın azabı) da, hiç hesaba katmadıkları bir yönden (ve şimdi daha çağdaş ve harika yöntemlerle) gelip onları kuşatmıştı ve yüreklerine korku salmıştı; öyle ki evlerini kendi elleriyle ve mü’minlerin elleriyle tahrip ediyorlardı. Artık ey basiret sahipleri ibret alın! (Bugünkü zalim ve fesatçı bazı Yahudilerin ve müşriklerin de aynı akıbete -sürgüne ve zillete- uğrayacaklarını bilin.)— A.Ahmet Akgül
Ve lev lâ en keteballâhu aleyhimul celâe le azzebehum fîd dunyâ, ve lehum fîl âhıreti azâbun nâr(nâri).
Eğer Allah (fesatlıkları ve bozuk fıtratları dolayısıyla) onların vatanlarından çıkarılacaklarını (sürgüne yollanacaklarını kaderde) yazmamış olsaydı (bile, kesinlikle) onların dünyadaki azabını (yine başka türlü) verecekti. Zaten ahirette de cehennemin ateş azabı onlar içindir.— A.Ahmet Akgül
Mâ kata’tum min lînetin ev terektumûhâ kâimeten alâ usûlihâ fe bi iznillâhi ve li yuhziyel fâsikîn(fâsikîne).
(Savaşta düşmanların) Hurma ağaçlarından her neyi (budayıp) kesmişseniz veya kökleri üzerinde dikili bırakıvermişseniz, (bu durumda onların filizlenmesi ve meyve vermesi hepsi) Allah’ın izniyledir ve (Kur’an’ın bu gerçekleri ve gelecek devrimleri bildirmesi ve savaşta onları zayıflatmak ve teslime mecbur bırakmak için düşman ağaçlarının kesilmesine izin vermesi) fasık olanları rezil edip alçaltması içindir.— A.Ahmet Akgül
Ve mâ efâ allâhu alâ resûlihî minhum fe mâ evceftum aleyhi min haylin ve lâ rikâbin ve lâkinnallâhe yusallitu rusulehu alâ men yeşâu, vallâhu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Allah’ın onlardan (Yahudi Nadiroğulları’ndan) alıp Elçisine verdikleri “FEY’e” (savaşsız kazanılan ganimet, servet ve devlete) gelince; ki buna karşı (bu zaferi kazanma kastıyla) siz at ve deve koşturmamış (silah ve savaş araçları kuşanmamış ve kullanmamış) tınız. Ancak Allah, elçilerini (zulüm ve kötülük ehlinden) dilediklerinin üstüne musallat (edip muzaffer) kılmaktadır. Çünkü Allah her şeye gücü yetendir.— A.Ahmet Akgül
Mâ efâ allâhu alâ resûlihî min ehlil kurâ fe lillâhi ve lir resûli ve lizîl kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîni vebnis sebîli key lâ yekûne dûleten beynel agniyâi minkum, ve mâ âtâkumur resûlu fe huzûhu ve mâ nehâkum anhu fentehû, vettekûllâh(vettekûllâhe), innallâhe şedîdul ikâb(ikâbi).
Allah’ın o (fethedilen bölge ve) şehir halkının (malından) Resulüne verdiği fey (ganimet malları) ; Allah’a, Resul’e, (Adil devlet ve hükümet bütçesine ve Elçiye) yakın akrabalığı olanlara (Ehl-i Beyt’e) , yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden sadece zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet (bir etkili nimet) olmasın. Peygamber size ne verirse artık onu alın, sizi neden yasaklayıp sakındırırsa artık ondan da uzaklaşın ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah’ın, cezası (ikâbı) pek şiddetlidir.— A.Ahmet Akgül
Lil fukarâil muhâcirînellezîne uhricû min diyârihim ve emvâlihim yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen ve yensurûnallâhe ve resûleh(resûlehu), ulâike humus sâdikûn(sâdikûne).
(Ayrıca bu ganimet malları) Hicret eden fakirleredir ki; onlar, sadece Allah’tan O’nun lütfunu ve rızasını dileyip aramak üzere; Allah’a (dinine) ve O’nun Resulüne yardım ederlerken (bu nedenle) yurtlarından ve mallarından sürülüp-çıkarılmış kimselerdir. İşte bunlar, (davasına) sadık kalan (mü’minlerdir) .— A.Ahmet Akgül
Vellezîne tebevveûd dâre vel îmâne min kablihim yuhıbbûne men hâcere ileyhim ve lâ yecidûne fî sudûrihim hâceten mimmâ ûtû ve yû’sirûne alâ enfusihim ve lev kâne bihim hasâsah(hasâsatun), ve men yûka şuhha nefsihî fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler (Ensar sahabiler) ise, hicret edenleri (samimiyetle ve dini gayretle) severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu ve kıskançlık duygusu) hissetmezler. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından sıyrılıp korunmuşsa, işte onlar felaha (kurtuluşa) erişecek kimselerdir.— A.Ahmet Akgül
Vellezîne câû min ba’dihim yekûlûne rabbenâgfir lenâ ve li ihvâninellezîne sebekûnâ bil îmâni ve lâ tec’al fî kulûbinâ gıllen lillezîne âmenû rabbenâ inneke raûfun rahîm(rahîmun).
(Ayrıca) Onlardan (Muhacir ve Ensar’dan) sonra gelen (mü’min) ler de şöyle derler: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin.— A.Ahmet Akgül
E lem tere ilellezîne nâfekû yekûlûne li ihvânihimullezîe keferû min ehlil kitâbi le in uhrictum le nahrucenne me’akum ve lâ nutîu fî kum ehaden ebeden ve in kûtiltum le nensurennekum, vallâhu yeşhedu innehum le kâzibûn(kâzibûne).
(Bu arada Müslüman, Müttaki ve Mücahit geçinen, ama gerçekte) Münafıklık edenleri görmüyor musun ki, Kitap Ehlinden inkâr eden (gizli dost ve) kardeşlerine derler ki: "Andolsun, eğer siz (yurtlarınızdan) çıkarılacak olursanız, mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız ve size karşı olan hiç kimseye, hiçbir zaman itaat etmeyiz. Eğer size karşı savaşılırsa elbette size yardım ederiz." Oysa Allah şahitlik etmektedir ki onlar, gerçekten yalancı kimselerdir.— A.Ahmet Akgül
Le in uhricû lâ yahrucûne me’ahum ve le in kûtılû lâ yensurûnehum ve le in nesarûhum le yuvellunnel edbâr(edbâre), summe lâ yunsarûn(yunsarûne).
Andolsun eğer onlar (Yahudi ve Hristiyanlardan fitne fesat kurgulayanlar, yenilip yurtlarından) çıkarılsalar (bile) , bunlar (Müslüman geçinen münafıklar) onlarla beraber (yurtlarını terk edip) çıkmazlar; eğer onlarla savaşılırsa, bunlar onlara yardım yapmaz (riske yanaşmaz ve tehlikeye atılmazlar) , şayet (ilk başta) yardım etseler bile (ardından) mutlaka arkalarına dönüp kaçıvereceklerdir; sonra zaten kendilerine de yardım edilmeyecektir.— A.Ahmet Akgül
Le entum eşeddu rehbeten fî sudûrihim minallâhi, zâlike bi ennehum kavmun lâ yefkahûn(yefkahûne).
(Ey mücahit ve müstakim mü’minler!) Kesinlikle (hainlerin ve düşman kesimlerin göğüsleri) içlerinde ’dehşet ve yılgınlık uyandırma bakımından’ siz onlara, Allah’tan daha çetin gelirsiniz (münafıkların kalplerindeki sizinle ilgili korkuları, Allah korkularından daha şiddetlidir) . İşte bu, şüphesiz onların ’derin kavrayışa, akli yaklaşıma ve imani anlayışa sahip bulunmayan’ bir topluluk olmaları dolayısıyla böyledir.— A.Ahmet Akgül
Lâ yukâtilûnekum cemîan illâ fî kuren muhassanetin ev min verâi cudur(cudurin), be’suhum beynehum şedîd(şedîdun), tahsebuhum cemîan ve kulûbuhum şettâ, zâlike bi ennehum kavmun lâ ya’kılûn(ya’kılûne).
Onlar, (Siyonist ve emperyalist odaklar) iyice korunmuş (sağlam tedbirler alınmış) şehirlerde veya surlar-kaleler gerisinde (ve demir kubbeler içerisinde) olmaksızın sizinle toplu bir halde savaşa girişemezler (ve kendilerine güvenemezler. Müşriklerin ve münafık kesimlerin) kendi aralarındaki çarpışmaları (birbirlerine kin ve haset duyguları) ise pek daha şiddetlidir. Sen onların (zahiren) birlik ve dirlik (içerisinde olduklarını zan ve) hesap edersin; oysa onların kalpleri paramparça vaziyettedir (çıkarları ve ihtirasları uğrunda her an kapışmaya hazır haldedirler) . Bu, şüphesiz onların akletmeyen (ve imana gelmeyen) bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir.— A.Ahmet Akgül
Kemeselillezîne min kablihim karîben zâkû ve bâle emrihim ve lehum azâbun elîm(elîmun).
(Bu Yahudilerin durumu ve sonu;) Kendilerinden yakın zaman önce, işlerinin vebalini tatmış (küfür ve zulümlerinin akıbetine uğramış) olan, (ve şimdi ahirette de) kendileri için acı bir azap bulunan kimselerin (Bedir’de cezalarını bulan putperestlerin) durumu gibidir.— A.Ahmet Akgül
Ke meseliş şeytâni iz kâle lil insânikfur, fe lemmâ kefere kâle innî berîun minke innî ehâfullâhe rabbel âlemîn(âlemîne).
(Yahudileri kandıran ve kışkırtan münafıkların durumu da) Tıpkı şeytanın durumuna benzer ki; (önce) insana: "İnkâr et" deyip (onu kandırıvermekteydi) , o kişi inkâr edince de: "Ben senden uzağım; ben âlemlerin Rabbi (olan) Allah’tan korkarım!" demekteydi.— A.Ahmet Akgül
Fe kâne âkıbetehumâ ennehumâ fîn nâri hâlideyni fîhâ, ve zâlike cezâûz zâlimîn(zâlimîne).
Sonunda onların (her iki takımın) da akıbetleri, şüphesiz ateşin içinde süresiz kalıcılar olarak (azap çekmeleridir) . İşte zalim olanların cezası böyledir.— A.Ahmet Akgül
Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe vel tenzur nefsun mâ kad demet ligad(ligadin), vettekûllah(vettekûllahe), innallâhe habîrun bi mâ ta’melûn(ta’melûne).
Ey ehli iman! Allah’tan (hakkıyla) korkup (günahlardan çekinin) ve herkes yarın (ahiret) için ne (gibi salih ve halis ameller hazırlayıp) gönderdiğine bakıversin. Allah’tan (emirlerine muhalefetten ve hükmüne itirazdan) korkup (her türlü küfür ve kötülükten) vazgeçin. Zira Allah her yaptığınızdan hakkıyla Haberdardır. (Bütün amellerinizi görmekte ve niyetlerinizi bilmektedir.)— A.Ahmet Akgül
Ve lâ tekûnû kellezîne nesûllâhe fe ensâhum enfusehum, ulâike humul fâsikûn(fâsikûne).
Sakın ha, kendileri Allah’ı unutmuş (şeytanın ve dünyalık arzularının yolunu tutmuş) , böylece O (Allah) da (ceza olarak onları dergâhından kovmuş) kendi nefislerinin (ebedi kârını ve uhrevi çıkarını) onlara unutturmuş (bütün maneviyatını ve cennet hayatını, fani ve fena şeyler için feda etmeyi akıllılık ve gözü açıklık sanacak bir gaflet ve dalâlete sokmuş) kimseler gibi olmayın! Ki onlar (Rahmet-i İlahi’den nasipsiz bırakılmış ve hidayetleri kararmış) fasık (ve münafık) ların ta kendileridir.— A.Ahmet Akgül
Ateş halkı ile cennet halkı (asla) bir ve eşit değildir. (Çünkü) Cennet halkı ’umduklarına kavuşup mutluluk içinde olan (ve sonsuz saadete ulaşan) kimselerdir.’— A.Ahmet Akgül
Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh(haşyetillâhi), ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Şayet Biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş (ve sorumluluklarını iletmiş) olsaydık, andolsun onun Allah korkusundan saygıyla boyun büküp parçalandığını görecektin. (Kalpleri dağdan-taştan daha katı kesilenler, Kur’ani emirlere karşı ilgisizdir.) İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz.— A.Ahmet Akgül
O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. Gaybı da, müşahede edilebileni de (görülmeyen gizlilikleri de, görülebilen her şeyi de) Bilen’dir. O Rahman’dır, Rahim’dir.— A.Ahmet Akgül
O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. Melik’tir (Gerçek Sultan ve Hükümrandır) ; Kuddûs’tür (Her türlü kusur ve noksanlıktan uzaktır) ; Selâm’dır (Kullarını selamet ve esenlikte tutandır) ; Mü’min’dir (İman ehlini Adalet Düzeniyle huzur ve emniyete ulaştırandır) ; Müheymin’dir (Himaye edip kollayan, gözetip koruyandır) ; Azîz’dir (Sonsuz üstünlüğe sahip olandır) ; Cebbâr’dır (Her istediğini mutlaka ve zorla yaptırandır) ; Mütekebbir’dir (Büyüklük ve Ululuk O’nun şanıdır) . Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok Yücedir.— A.Ahmet Akgül
Huvallâhul hâlikul bâriûl musavviru lehul esmâul husnâ, yusebbihu lehu mâ fîs semâvâti vel ard(ardı) ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
O Allah ki, Hâlık’tır (her şeyi yaratıp vücuda getirendir) , Bârî’dir (her şeyi hiç yoktan ve en güzel bir biçimde kusursuzca var edendir) , Musavvir’dir (’şekil ve suret’ verendir) . En güzel isimler O’na aittir. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. (O’nun şanını yüceltmektedir.) O, Azîz’dir, Hakîm’dir. (O mutlak Üstündür, tam Hüküm ve Hikmet sahibidir.)— A.Ahmet Akgül
59:24
Yardımcı
Site kullanımı hakkında sorun
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar