Sure, adını, ikinci ayetinde geçen "Büyük Haber" deyiminden almıştır. Surenin muhtevası ve bahsedilen konular da, surenin bu adı almasına neden olmuştur. Nebe' kelimesinin anlamı "Haber" yani kıyamet ve ahiret gününden haber, demektir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Tamamı Mekke'de nazil olmuştur ve bunda icma vardır.[1] Nitekim Beyhakî ve Nuhas'ın yaptıkları rivayette, İbn Abbas (R.A.); “Amme yetesâelûn Sûresi Mekke'de inmiştir” demiştir.[2]
İniş sırası itibariyle Meâric'den sonradır.[3]
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hatim'in el-Hasen'den rivayetlerine göre Hz. Peygamber, peygamber olarak gönderilince Kureyşliler kendi aralarında birbirlerine O'nun durumunu sormaya başlamışlar
"Getirdiği nedir?" diyorlar, birbirleriyle tartışıyorlar ve Hz. Peygamber (sa)'in peygamber olarak gönderilmiş olması hususunda farklı görüşler serdederek mücadele ediyorlarmış. İşte bunun üzerine "Neyi soruşturuyorlar? O büyük haberi mi?" nazil olmuş.[4]
Mekkeli müşrikler sık sık İslâm, Kur'an ve Hz. Muhammed (a.s.) aleyhinde bulunmak üzere toplantılar düzenlerlerdi. Onlardan bir kısmı Hz. Muhammed (a.s.) için “sihirbaz”, “büyücü” derken, bir kısmı “aklî dengesi bozuk” der; bir kısmı da “şâir” damgasını yakıştırmaya çalışırdı. Kur'ân-i Kerîm hakkında ise, çok yakışıksız sözler kullanır, inen âyetlerini tahrif ederek alay konusu yaparlardı. Toplantıdan sonra dışarı çıktıkları zaman bir müslümanla karşılaşınca ona: “Ee, söyle bakalım şu Kur'ân'ın haber verdiği kıyamet ne zaman?” diye sorar ve bıyık altından gülerlerdi.
Müşriklerin çoğunun Allah hakkında az ve kısır da olsa bir bilgileri olmakla beraber âhiret hakkında hiçbir ciddi bilgileri yoktu. O bakımdan öldükten sonra dirilip ikinci hayata kalkmaya kesinlikle inanmazlardı. Onlardan az bir kısmı ise, ruhun ebediliğine inanır, ama onu kendi mantığına göre yorumlardı.
İlgili sûre, onların inkâr ve iddialarını reddederken, duygu ve düşüncelerini yönlendirmek, akıllarını harekete geçirmek üzere inmiştir. [5]
1-2. Ne'den soruşuyorlar? O büyük nübüvvet haberinden
İbni Cerir ve İbni Ebi Hatim, Hasan-ı Basri'den şöyle rivayet ettiler:
“Nebî Aleyhisselâm peygamber olarak gönderilince, insanlar aralarında bazı şeylerden soruştular. Bunun üzerine Nebe: 78/1-2 âyeti indirildi.” [6]
40. Biz, sizi yakın bir azâbla uyardık. O gün kişi elleriyle önceden sunmuş olduklarına bakacak ve kâfir: "Keşke ben toprak olsaydım. " diyecektir.
Mukatil der ki:
"O gün kişi elleriyle önceden sunmuş olduklarına bakacak." âyet-i kerimesi Ebu Seleme ibn Abdü'1-Esed el-Mahzûmî ve kardeşi el-Esved ibn Abdü'1-Esed hakkında nazil olmuştur. Bu âyet-i kerimedeki "kişi" Ebu Seleme; "kâfir" de kardeşidir.[7]
[1] İbnu'l-Cevzî, age. IX,3. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/931.
[2] Şevkanî, Fethü'l-Kadlr: 5/362; Tefsîr-i Kurtubi: 19/169; Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6540.
[3] Kurtubî, age. XIX,111. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/931.
[4] Suyûtî, Lübâbun-Nukûl, 11,191. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/931.
[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6543.
[6] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 2/703. Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/324.
[7] Kurtubî, age. XIX,123. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/931.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surenin konusu da, Mürselat Suresi gibi kıyamet gününün ve ahiret hayatının açıklanarak, ispatlanmasına yöneliktir. Kıyamet gününü ve ahiret hayatını kabul veya inkâr etmenin sonuçlarının, bununla birlikte müminler ve kafirler üzerindeki etkilerinin neler olabileceği hakkında bilgi verilmektedir.
Rasulullah (s.a), Mekke'deki tebliğini üç temel ilkeye dayalı olarak sürdürüyordu:
1) Allah'tan (c.c.) başka ilâh yoktur.
2) Muhammed O'nun kulu ve elçisidir.
3) Dünya fânîdir ve ondan sonra yeni bir hayat başlamaktadır. Bu yeni hayatta gelmiş-geçmiş bütün mahlûkat cismanî olarak diriltilecek, inanç ve davranışlarının karşılığını görecektir. Artık mümin ve salih olanlar için ebedî bir cennet hayatı, kâfirler ve fasık olanlar için ise, ebedî bir cehennem hayatı vardır..
Rasulullah ile Mekkeli müşrikler arasında şiddetli bir çatışma olmasının temelinde, işte bu üç neden yatmaktaydı.
Birinci husus, çatışmaya neden teşkil ediyordu, çünkü Mekkeliler Allah'a (c.c.) inanıyorlar ve Allah'ı (c.c.) Yüce Yaratıcı, Rızk Verici olarak da kabul ediyorlardı.
Ancak Mekkelilerin taptıkları diğer tanrıların, Allah'ın (c.c.) kudreti dışında işgal ettikleri mevkî ve yetkilerinin sınırları, ihtilafın merkezini oluşturuyordu.
İkincisi, Hz. Muhammed'i (s.a.) Allah'ın (c.c.) gönderdiği bir rasûl olarak kabul etmiyorlardı. Fakat Mekkeliler aynı zamanda biliyorlardı ki, Muhammed onların arasında risaletinden önce 40 yıl geçirmiş ve kendi çıkarları sözkonusu olsa bile, hiçbir zaman yalan söylememişti. Ayrıca Mekkeliler, feraset sahibi, dürüst ve üstün ahlâk timsali olarak tanıdıkları Muhammed'in peygamberliğini inkâr ediyorlarsa da, şu problemin kafalarında bir istifham oluşturmasına engel olamıyorlardı. Muhammed gibi dürüstlük, doğruluk ve sadakat timsali olan biri, nasıl olur da böyle bir konuda yalan söyleyebilirdi? İşte bu nedenden ötürüdür ki, Hz. Muhammed'e (s.a) karşı yalan, iftira ve binlerce hile ile aleyhinde propaganda yapan bu insanlar, risaletin dışında kalan sahalarda onu dürüst kabul etmek zorunda kalıyorlardı.
Üçüncü husus (Kıyamet ve Hesap gününü) kabul etmek, Mekkelilere ilk iki hususu kabul etmekten daha güç geliyordu. Mekkeli müşrikler bu 'haber'i, yani ölümden sonra dirilişi, bir hikaye olarak değerlendiriyorlar ve bunun akla aykırı, imkansız bir şey olduğunu söylüyorlardı. 'Çürüyen vücudumuz toz olduktan sonra tekrar mı dirilecek?" gibi sorular ile Hz. Muhammed'e karşı bir iftira kampanyası açarak, söylenti çıkarıyorlar ve bu hususu her yerde alay konusu yapıyorlardı. Ancak herşeye rağmen Hz. Muhammed, (s.a.) Mekkelileri İslâm'a davet ederken, onları ölümden sonra dirilişe ve Ahiret'e inandırmak zorundaydı. Bir insanın, bu esasa inanmadan Hak ve Bâtıl konusundaki düşüncelerinde ciddi bir değişiklik olması beklenemez. Çünkü bu esasa iman, hayr ve şerr'i anlamada bir ölçüdür. Yine bu esasa iman etmeden, maddeci düşüncenin boyunduruklarından kurtulmadan İslâm'a girmek mümkün değildir. Bu nedenden ötürü Mekke'de nazil olan sureler, ekserî ahiret düşüncesini işlemiştir. Aynı zamanda böyle bir tarz-ı istidlâl, tevhid anlayışını zihinlere yerleştirirken, kısaca Hz. Muhammed'in (s.a) risaletini ve Kur'an'ın gerçekliğini de anlatmış oluyordu.
Bu dönemde nâzil olan surelerin, ahiret konusunu niçin sürekli tekrar ettiğini anladıktan sonra, bu surenin muhtevası üzerinde biraz duralım.
Nebe' Suresi'nin başında, ilk olarak ahiret haberinden söz edilmiştir.
Çünkü Mekke'nin her yerinde, her evde ve her mecliste bu haber hakkında konuşuluyordu. Bu konuşmalar üzerine Allah (c.c) şöyle buyurdu;
"Biz yeryüzünü bir beşik yapmadık mı? Dağları birer kazık? Ve sizi çift çift yarattık. Uykunuzu bir dinlenme, geceyi de bir örtü kıldık."
İnsan gündüzleri çalıştıktan sonra, geceleri dinlenmek zorunda değil midir? Geceye gündüz eklenmemiş midir? Öyle ki, birbirlerini sürekli takip etmektedirler. Gökyüzünün nasıl bir düzen içinde kaim olduğunu görmüyor musunuz? Güneşi size ışık ve ısı vermesi için aracı kıldık. Bulutları gönderdik ki, size yağmur getirsin ve onunla, bitkilerle, ağaçlarla bezenmiş bahçeler oluşsun. Bütün bunları yaratan kudret sahibi Allah'ın (c.c) , Kıyamet ve Ahiret günü sizi diriltip, hesaba çekmekten aciz olabileceğini nasıl düşünebilirsiniz? Mükemmel bir şekilde yaratılmış bulunan bir nizamın, nasıl devam etmekte olduğunu akletmiyor musunuz? Böyle bir nizamın, bir gayeye yönelik olmaması mümkün mü? Bundan daha boş ve daha anlamsız bir düşünce olabilir mi? Yaşadığı arz üzerinde, kendine geniş bir muhtariyet verilmiş olan insanoğlu, belli bir süre yaşayacak ve hayatı son bulduktan sonra, yaptıklarının karşılığını görmeyecek midir?
Bütün bu delillerden sonra açıkça belli olmuştur ki; kuşkusuz birgün İlâhî Adalet'in yerini bulması için mahkeme kurulacak ve Sûr'a son kez üfürüldüğünde herkes, heryerden hesap vermek üzere bölük bölük huzura geleceklerdir. İşte o zaman siz insanların iman edip-etmemesi hiç farketmeyecektir. Çünkü şimdi size verilen bu haberin gerçekliğine o gün bizzat kendiniz şahit olacaksınız.
Daha sonra surenin 21. ve 30. ayetleri arasında, Kıyamet gününü inkâr ederek, hesab vereceklerine inanmayan insanların, bütün davranışlarının tüm ayrıntılarıyla kaydedildiği ve cehennemin de tuzak kurmuş olarak, onları nasıl beklediği anlatılmaktadır. Onlar orada amellerinin tam karşılığını göreceklerdir. 31. ayetten 36. ayete kadar ise, iman edenler için verilen "müjde"nin nitelikleri açıklanmıştır. Müminler bu dünyada sorumluluklarını bilerek ve kıyamet gününü dikkate alarak, davranışlarını düzenledikleri için, 'en güzel mükâfat' ile ödüllendirileceklerdir. Ayrıca müminler mükâfat olarak, sadece amellerinin karşılığını değil, daha fazlasını da göreceklerdir.
Surenin son bölümünde Allah (c.c) , Kıyamet gününün manzarasını tasvir etmiştir. O gün Yüce Allah'ın (c.c.) huzurunda, hiç kimse kendinde konuşma cesareti bulamayacaktır. Ancak şefaat edebilmeleri için, Allah'ın (c.c.) kendilerine izin verdikleri kimseler müstesna. Şefaat izni olanlar da istedikleri şekilde şefaat edebilme hakkına sahip olamayacaklardır. Çünkü şefaat; iman ettiği halde, günahkâr olan kimseler içindir, asi ve inkârcılar için değil.
Sure Allah'ın (c.c.) şu buyrukları ile tamamlanıyor; Size hakkında haber verilen o gün kuşkusuz gelecektir ve çok uzak da değildir. Artık dileyen Allah'a (c.c.) iman etsin ve ahiret için davranışlarını düzeltsin. Eğer insanoğlu, davranışlarını düzeltmez ve inkârında ısrar ederse, Kıyamet günü amelleri önüne serildiğinde şöyle diyecektir; "Ah! Keşke bu dünyaya gelmemiş olsaydım." Halbuki bugün insanoğlu, dünyanın peşinden büyülenmişçesine koşmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
78
Haber · Mekke
النبإ
40
Sure Adı Açıklaması
Sure, adını, ikinci ayetinde geçen "Büyük Haber" deyiminden almıştır. Surenin muhtevası ve bahsedilen konular da, surenin bu adı almasına neden olmuştur. Nebe' kelimesinin anlamı "Haber" yani kıyamet ve ahiret gününden haber, demektir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Tamamı Mekke'de nazil olmuştur ve bunda icma vardır.[1] Nitekim Beyhakî ve Nuhas'ın yaptıkları rivayette, İbn Abbas (R.A.); “Amme yetesâelûn Sûresi Mekke'de inmiştir” demiştir.[2]
İniş sırası itibariyle Meâric'den sonradır.[3]
İbn Cerîr ve İbn Ebî Hatim'in el-Hasen'den rivayetlerine göre Hz. Peygamber, peygamber olarak gönderilince Kureyşliler kendi aralarında birbirlerine O'nun durumunu sormaya başlamışlar
"Getirdiği nedir?" diyorlar, birbirleriyle tartışıyorlar ve Hz. Peygamber (sa)'in peygamber olarak gönderilmiş olması hususunda farklı görüşler serdederek mücadele ediyorlarmış. İşte bunun üzerine "Neyi soruşturuyorlar? O büyük haberi mi?" nazil olmuş.[4]
Mekkeli müşrikler sık sık İslâm, Kur'an ve Hz. Muhammed (a.s.) aleyhinde bulunmak üzere toplantılar düzenlerlerdi. Onlardan bir kısmı Hz. Muhammed (a.s.) için “sihirbaz”, “büyücü” derken, bir kısmı “aklî dengesi bozuk” der; bir kısmı da “şâir” damgasını yakıştırmaya çalışırdı. Kur'ân-i Kerîm hakkında ise, çok yakışıksız sözler kullanır, inen âyetlerini tahrif ederek alay konusu yaparlardı. Toplantıdan sonra dışarı çıktıkları zaman bir müslümanla karşılaşınca ona: “Ee, söyle bakalım şu Kur'ân'ın haber verdiği kıyamet ne zaman?” diye sorar ve bıyık altından gülerlerdi.
Müşriklerin çoğunun Allah hakkında az ve kısır da olsa bir bilgileri olmakla beraber âhiret hakkında hiçbir ciddi bilgileri yoktu. O bakımdan öldükten sonra dirilip ikinci hayata kalkmaya kesinlikle inanmazlardı. Onlardan az bir kısmı ise, ruhun ebediliğine inanır, ama onu kendi mantığına göre yorumlardı.
İlgili sûre, onların inkâr ve iddialarını reddederken, duygu ve düşüncelerini yönlendirmek, akıllarını harekete geçirmek üzere inmiştir. [5]
1-2. Ne'den soruşuyorlar? O büyük nübüvvet haberinden
İbni Cerir ve İbni Ebi Hatim, Hasan-ı Basri'den şöyle rivayet ettiler:
“Nebî Aleyhisselâm peygamber olarak gönderilince, insanlar aralarında bazı şeylerden soruştular. Bunun üzerine Nebe: 78/1-2 âyeti indirildi.” [6]
40. Biz, sizi yakın bir azâbla uyardık. O gün kişi elleriyle önceden sunmuş olduklarına bakacak ve kâfir: "Keşke ben toprak olsaydım. " diyecektir.
Mukatil der ki:
"O gün kişi elleriyle önceden sunmuş olduklarına bakacak." âyet-i kerimesi Ebu Seleme ibn Abdü'1-Esed el-Mahzûmî ve kardeşi el-Esved ibn Abdü'1-Esed hakkında nazil olmuştur. Bu âyet-i kerimedeki "kişi" Ebu Seleme; "kâfir" de kardeşidir.[7]
[1] İbnu'l-Cevzî, age. IX,3. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/931.
[2] Şevkanî, Fethü'l-Kadlr: 5/362; Tefsîr-i Kurtubi: 19/169; Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6540.
[3] Kurtubî, age. XIX,111. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/931.
[4] Suyûtî, Lübâbun-Nukûl, 11,191. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/931.
[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6543.
[6] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 2/703. Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/324.
[7] Kurtubî, age. XIX,123. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/931.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surenin konusu da, Mürselat Suresi gibi kıyamet gününün ve ahiret hayatının açıklanarak, ispatlanmasına yöneliktir. Kıyamet gününü ve ahiret hayatını kabul veya inkâr etmenin sonuçlarının, bununla birlikte müminler ve kafirler üzerindeki etkilerinin neler olabileceği hakkında bilgi verilmektedir.
Rasulullah (s.a), Mekke'deki tebliğini üç temel ilkeye dayalı olarak sürdürüyordu:
1) Allah'tan (c.c.) başka ilâh yoktur.
2) Muhammed O'nun kulu ve elçisidir.
3) Dünya fânîdir ve ondan sonra yeni bir hayat başlamaktadır. Bu yeni hayatta gelmiş-geçmiş bütün mahlûkat cismanî olarak diriltilecek, inanç ve davranışlarının karşılığını görecektir. Artık mümin ve salih olanlar için ebedî bir cennet hayatı, kâfirler ve fasık olanlar için ise, ebedî bir cehennem hayatı vardır..
Rasulullah ile Mekkeli müşrikler arasında şiddetli bir çatışma olmasının temelinde, işte bu üç neden yatmaktaydı.
Birinci husus, çatışmaya neden teşkil ediyordu, çünkü Mekkeliler Allah'a (c.c.) inanıyorlar ve Allah'ı (c.c.) Yüce Yaratıcı, Rızk Verici olarak da kabul ediyorlardı.
Ancak Mekkelilerin taptıkları diğer tanrıların, Allah'ın (c.c.) kudreti dışında işgal ettikleri mevkî ve yetkilerinin sınırları, ihtilafın merkezini oluşturuyordu.
İkincisi, Hz. Muhammed'i (s.a.) Allah'ın (c.c.) gönderdiği bir rasûl olarak kabul etmiyorlardı. Fakat Mekkeliler aynı zamanda biliyorlardı ki, Muhammed onların arasında risaletinden önce 40 yıl geçirmiş ve kendi çıkarları sözkonusu olsa bile, hiçbir zaman yalan söylememişti. Ayrıca Mekkeliler, feraset sahibi, dürüst ve üstün ahlâk timsali olarak tanıdıkları Muhammed'in peygamberliğini inkâr ediyorlarsa da, şu problemin kafalarında bir istifham oluşturmasına engel olamıyorlardı. Muhammed gibi dürüstlük, doğruluk ve sadakat timsali olan biri, nasıl olur da böyle bir konuda yalan söyleyebilirdi? İşte bu nedenden ötürüdür ki, Hz. Muhammed'e (s.a) karşı yalan, iftira ve binlerce hile ile aleyhinde propaganda yapan bu insanlar, risaletin dışında kalan sahalarda onu dürüst kabul etmek zorunda kalıyorlardı.
Üçüncü husus (Kıyamet ve Hesap gününü) kabul etmek, Mekkelilere ilk iki hususu kabul etmekten daha güç geliyordu. Mekkeli müşrikler bu 'haber'i, yani ölümden sonra dirilişi, bir hikaye olarak değerlendiriyorlar ve bunun akla aykırı, imkansız bir şey olduğunu söylüyorlardı. 'Çürüyen vücudumuz toz olduktan sonra tekrar mı dirilecek?" gibi sorular ile Hz. Muhammed'e karşı bir iftira kampanyası açarak, söylenti çıkarıyorlar ve bu hususu her yerde alay konusu yapıyorlardı. Ancak herşeye rağmen Hz. Muhammed, (s.a.) Mekkelileri İslâm'a davet ederken, onları ölümden sonra dirilişe ve Ahiret'e inandırmak zorundaydı. Bir insanın, bu esasa inanmadan Hak ve Bâtıl konusundaki düşüncelerinde ciddi bir değişiklik olması beklenemez. Çünkü bu esasa iman, hayr ve şerr'i anlamada bir ölçüdür. Yine bu esasa iman etmeden, maddeci düşüncenin boyunduruklarından kurtulmadan İslâm'a girmek mümkün değildir. Bu nedenden ötürü Mekke'de nazil olan sureler, ekserî ahiret düşüncesini işlemiştir. Aynı zamanda böyle bir tarz-ı istidlâl, tevhid anlayışını zihinlere yerleştirirken, kısaca Hz. Muhammed'in (s.a) risaletini ve Kur'an'ın gerçekliğini de anlatmış oluyordu.
Bu dönemde nâzil olan surelerin, ahiret konusunu niçin sürekli tekrar ettiğini anladıktan sonra, bu surenin muhtevası üzerinde biraz duralım.
Nebe' Suresi'nin başında, ilk olarak ahiret haberinden söz edilmiştir.
Çünkü Mekke'nin her yerinde, her evde ve her mecliste bu haber hakkında konuşuluyordu. Bu konuşmalar üzerine Allah (c.c) şöyle buyurdu;
"Biz yeryüzünü bir beşik yapmadık mı? Dağları birer kazık? Ve sizi çift çift yarattık. Uykunuzu bir dinlenme, geceyi de bir örtü kıldık."
İnsan gündüzleri çalıştıktan sonra, geceleri dinlenmek zorunda değil midir? Geceye gündüz eklenmemiş midir? Öyle ki, birbirlerini sürekli takip etmektedirler. Gökyüzünün nasıl bir düzen içinde kaim olduğunu görmüyor musunuz? Güneşi size ışık ve ısı vermesi için aracı kıldık. Bulutları gönderdik ki, size yağmur getirsin ve onunla, bitkilerle, ağaçlarla bezenmiş bahçeler oluşsun. Bütün bunları yaratan kudret sahibi Allah'ın (c.c) , Kıyamet ve Ahiret günü sizi diriltip, hesaba çekmekten aciz olabileceğini nasıl düşünebilirsiniz? Mükemmel bir şekilde yaratılmış bulunan bir nizamın, nasıl devam etmekte olduğunu akletmiyor musunuz? Böyle bir nizamın, bir gayeye yönelik olmaması mümkün mü? Bundan daha boş ve daha anlamsız bir düşünce olabilir mi? Yaşadığı arz üzerinde, kendine geniş bir muhtariyet verilmiş olan insanoğlu, belli bir süre yaşayacak ve hayatı son bulduktan sonra, yaptıklarının karşılığını görmeyecek midir?
Bütün bu delillerden sonra açıkça belli olmuştur ki; kuşkusuz birgün İlâhî Adalet'in yerini bulması için mahkeme kurulacak ve Sûr'a son kez üfürüldüğünde herkes, heryerden hesap vermek üzere bölük bölük huzura geleceklerdir. İşte o zaman siz insanların iman edip-etmemesi hiç farketmeyecektir. Çünkü şimdi size verilen bu haberin gerçekliğine o gün bizzat kendiniz şahit olacaksınız.
Daha sonra surenin 21. ve 30. ayetleri arasında, Kıyamet gününü inkâr ederek, hesab vereceklerine inanmayan insanların, bütün davranışlarının tüm ayrıntılarıyla kaydedildiği ve cehennemin de tuzak kurmuş olarak, onları nasıl beklediği anlatılmaktadır. Onlar orada amellerinin tam karşılığını göreceklerdir. 31. ayetten 36. ayete kadar ise, iman edenler için verilen "müjde"nin nitelikleri açıklanmıştır. Müminler bu dünyada sorumluluklarını bilerek ve kıyamet gününü dikkate alarak, davranışlarını düzenledikleri için, 'en güzel mükâfat' ile ödüllendirileceklerdir. Ayrıca müminler mükâfat olarak, sadece amellerinin karşılığını değil, daha fazlasını da göreceklerdir.
Surenin son bölümünde Allah (c.c) , Kıyamet gününün manzarasını tasvir etmiştir. O gün Yüce Allah'ın (c.c.) huzurunda, hiç kimse kendinde konuşma cesareti bulamayacaktır. Ancak şefaat edebilmeleri için, Allah'ın (c.c.) kendilerine izin verdikleri kimseler müstesna. Şefaat izni olanlar da istedikleri şekilde şefaat edebilme hakkına sahip olamayacaklardır. Çünkü şefaat; iman ettiği halde, günahkâr olan kimseler içindir, asi ve inkârcılar için değil.
Sure Allah'ın (c.c.) şu buyrukları ile tamamlanıyor; Size hakkında haber verilen o gün kuşkusuz gelecektir ve çok uzak da değildir. Artık dileyen Allah'a (c.c.) iman etsin ve ahiret için davranışlarını düzeltsin. Eğer insanoğlu, davranışlarını düzeltmez ve inkârında ısrar ederse, Kıyamet günü amelleri önüne serildiğinde şöyle diyecektir; "Ah! Keşke bu dünyaya gelmemiş olsaydım." Halbuki bugün insanoğlu, dünyanın peşinden büyülenmişçesine koşmaktadır.
O inkârcılar, birbirlerine neyi sorup sorgulayıp duruyorlar?
Mekke döneminin sonlarına doğru gönderilen bu sûre, adını ikinci ayetinde geçen ve Kıyâmet Gününe işâret eden “Nebe: Önemli haber, olay” kelimesinden almıştır. 40 ayettir.— M. Kısa
78:1
2
عَنِ النَّبَأِ الْعَظ۪يمِۙ ٢
Anin nebeil azîm(azîmi).
Kur’an’ın haber verdiği o Müthiş Olayı mı?— M. Kısa
78:2
3
اَلَّذ۪ي هُمْ ف۪يهِ مُخْتَلِفُونَۜ ٣
Ellezî hum fîhi muhtelifûn(muhtelifûne).
Yani, kimileri belli belirsiz inanarak, kimileri inkâr ederek, kimileri de tereddüde düşerek üzerinde anlaşmazlığa düştükleri o yeniden diriliş olayını mı?— M. Kısa
78:3
4
كَلَّا سَيَعْلَمُونَۙ ٤
Kellâ se ya’lemûn(ya’lemûne).
Hayır; kibir ve inatları yüzünden inkâr ettikleri bu haberin gerçek olduğunu, yakında anlayacaklar!— M. Kısa
78:4
5
ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ ٥
Summe kellâ se ya’lemûn(ya’lemûne).
Hayır hayır; pek yakında bunu bizzat görerek, yaşayarak anlayacaklar! Öyle ya;— M. Kısa
78:5
6
اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَاداًۙ ٦
E lem nec’alil arda mihâdâ(mihâden).
Biz, yeryüzünü her türlü nîmet ve imkânlarla donatılmış rahat, konforlu ve güvenli bir beşik kılmadık mı?— M. Kısa
78:6
7
وَالْجِبَالَ اَوْتَاداًۖ ٧
Vel cibâle evtâdâ(evtâden).
Ve dağları, arzın sarsılmasını engelleyen birer kazık gibi yere çakmadık mı?— M. Kısa
78:7
8
وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجاًۙ ٨
Ve halaknâkum ezvâcâ(ezvacen).
Ayrıca, sizi ve diğer varlıkları, birbiriyle uyumlu, birbirini tamamlayan çiftler hâlinde yarattık.— M. Kısa
78:8
9
وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتاًۙ ٩
Ve cealnâ nevmekum subâtâ(subâten).
Uykunuzu, ruhunuzu ve bedeninizi huzûra, sükûnete erdiren bir dinlenme ânı kıldık.— M. Kısa
78:9
10
وَجَعَلْنَا الَّيْلَ لِبَاساًۙ ٠١
Ve cealnel leyle libâsâ(libâsen).
Geceyi, siyah bir tül gibi yeryüzünü kaplayan bir örtü kıldık.— M. Kısa
78:10
11
وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشاًۖ ١١
Ve cealnen nehâre meâşâ(meaşen).
Gündüzü de, işlerinizi rahatça görebileceğiniz bir çalışma ve geçim sağlama vakti kıldık.— M. Kısa
78:11
12
وَبَنَيْنَا فَوْقَـكُمْ سَبْعاً شِدَاداًۙ ٢١
Ve beneynâ fevkakum seb'an şidâdâ(şidâden).
Üzerinizde yedi kat sapasağlam bir gök kubbe kurduk.— M. Kısa
78:12
13
وَجَعَلْنَا سِرَاجاً وَهَّاجاًۖ ٣١
Ve cealnâ sirâcen vehhâcâ(vehhâcen).
Ve bu kubbeye, ışıl ışıl parlayan bir lâmba gibi, size ihtiyaç duyduğunuz ölçüde ısı ve ışık gönderen Güneş’i yerleştirdik.— M. Kısa
Ve enzelnâ minel mu’sırâti mâen seccâcâ(seccâcen).
Bir de, deniz ve okyanuslardan buharlaşıp göğe yükselen ve yoğunlaşan yağmur yüklü bulut lardan, şarıl şarıl akıp yeryüzüne hayat veren sular indirdik.— M. Kısa
78:14
15
لِنُخْرِجَ بِه۪ حَباًّ وَنَبَاتاًۙ ٥١
Li nuhrice bihî habben ve nebâtâ(nebâten).
Ki böylece, onunla yerden size rızık olarak çeşit çeşit taneler, bitkiler çıkaralım.— M. Kısa
78:15
16
وَجَنَّاتٍ اَلْفَافاًۜ ٦١
Ve cennâtin elfâfâ(elfâfen).
Ve ağaçları birbirine girmiş yemyeşil bağlar, bahçeler yetiştirelim. Bütün bunları bilen ve her şeye gücü yeten Allah sizin tek rabbiniz ve yegane ilâhınız değil mi? Rab ve ilâh olmaya layık tek varlık değil mi? Allah, insanoğluna bunca nimetlerini cömertçe bahşederek engin lütuf ve keremini gösterdikten sonra, onu ebedî yokluğa mahkûm eder mi? Rahmetini gaddarlığa, cömertliğini cimriliğe çevirir mi? Yeri, göğü şaşmaz bir hesap ve mükemmel bir sistem halinde, hak ve adâlet üzere yaratmışken, evrenin en değerli varlığı olan insandan adâletini esirger mi? İman edip güzel davranış gösteren kullarını, nimetlere karşı nankörce davranan zâlimlerle bir tutar mı? Bir şeyi yaratırken hak ve adâleti gözeten Allah, tüm evreni kendisi için yarattığı insana haksızlık ve zulüm yapar mı? Asla! İşte bunun içindir ki:— M. Kısa
78:16
17
اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ م۪يقَاتاًۙ ٧١
İnne yevmel faslı kâne mîkâtâ(mîkâten).
Hiç şüphe yok ki, ölmüş bedenlerin yeniden diriltilerek hak ehli ile bâtıl ehli arasındaki anlaşmazlıkların nihâî hükme bağlanacağı ve ilâhî adâletin tüm ihtişâmıyla tecellî edeceği o Karar Günü, belirlenmiş bir vakitte mutlaka gerçekleşecek tir.— M. Kısa
Yevme yunfehu fîs sûri fe te’tûne efvâcâ(efvâcen).
O Gün, yeniden diriliş için sura üflenecek ve hepiniz, toprağa düşen tohumun bahar mevsiminde çatlayıp yemyeşil bir filiz hâlinde başını topraktan çıkardığı gibi, mezarlarınızdan çıkacak ve bölük bölük Rabb’inizin huzuruna geleceksiniz.— M. Kısa
78:18
19
وَفُتِحَتِ السَّمَٓاءُ فَـكَانَتْ اَبْوَاباًۙ ٩١
Ve futihatis semâu fe kânet ebvâbâ(ebvâben).
O gün, tüm evren köklü bir değişim geçirecek ve gök ler her yandan çatlayıp açılarak kapı kapı olacak.— M. Kısa
78:19
20
وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَـكَانَتْ سَرَاباًۜ ٠٢
Ve suyyiretil cibâlu fe kânet serâbâ(serâben).
Dağlar yerlerinden koparılıp yürütülecek ve un ufak edilerek bir seraba dönüşecek.— M. Kısa
78:20
21
اِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَاداًۙ ١٢
İnne cehenneme kânet mirsâdâ(mirsâden).
İşte o anda cehennem, gazâba gelmiş bir hâlde günahkârları gözetleyecek.— M. Kısa
78:21
22
لِلطَّاغ۪ينَ مَاٰباًۙ ٢٢
Lit tâgîne meâbâ(meâben).
Ve ilâhî hükümlere başkaldıran azgınlar için, ebedî barınak olacak!— M. Kısa
78:22
23
لَابِث۪ينَ ف۪يهَٓا اَحْقَاباًۚ ٣٢
Lâbisîne fîhâ ahkâbâ(ahkâben).
Hem de, sonsuz çağlar boyu orada kalmak üzere.— M. Kısa
78:23
24
لَا يَذُوقُونَ ف۪يهَا بَرْداً وَلَا شَرَاباًۙ ٤٢
Lâ yezûkûne fîhâ berden ve lâ şerâbâ(şerâben).
Orada, o alevlerin içinde ne bir serinlik tadabilecekler, ne de bir içecek!— M. Kısa
78:24
25
اِلَّا حَم۪يماً وَغَسَّاقاًۙ ٥٢
İllâ hamîmen ve gassâkâ(gassâkan).
Sadece, iç organları kavurup paramparça eden kaynar su ve kendi yaralarından akan kan ve irin den içecekler.— M. Kısa
78:25
26
جَزَٓاءً وِفَاقاً ٦٢
Cezâen vifâkâ(vifâkan).
Yaptıkları kötülüklere en uygun bir karşılık olarak!— M. Kısa
78:26
27
اِنَّهُمْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ حِسَاباًۙ ٧٢
İnnehum kânû lâ yercûne hısâbâ(hısâben).
Çünkü onlar, hesab a çekileceklerini hiç ummuyor ve bunun doğal sonucu olarak, her türlü insânî ve ahlâkî sorumluluktan uzak bir hayat yaşıyor lardı.— M. Kısa
78:27
28
وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا كِذَّاباًۜ ٨٢
Ve kezzebû bi âyâtinâ kizzâbâ(kizzâben).
Ve böylece, ayetlerimizi yalanladıkça yalanlıyorlardı.— M. Kısa
78:28
29
وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ كِتَاباً ٩٢
Ve kulle şey’in ahsaynâhu kitâbâ(kitâben).
Oysa Biz, yapıp ettikleri her şeyi bir bir yazıp kaydetmiştik.— M. Kısa
78:29
30
فَذُوقُوا فَلَنْ نَز۪يدَكُمْ اِلَّا عَذَاباً۟ ٠٣
Fe zûkû felen nezîdekum illâ azâbâ(azâben).
O gün onlara “Ey zâlimler!” diyeceğiz, “ Madem inkârı tercih ettiniz, o hâlde işlediğiniz günahların acı meyvelerini şimdi tadın bakalım; artık, sizin azâbınızı artırmaktan başka bir şey yapmayacağız!”— M. Kısa
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar