Adını, 3. âyette geçen "fussılet" kelimesinden almıştır. Secde, Hâ, Mîm ve Mesâbih adları ile de anılan bu sûre, Mekke'de inmiştir. 54 âyettir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu sure, muteber rivayetlerden anlaşıldığına göre, Hz. Hamza'nın (r.a) müslüman olduktan sonra ve Hz. Ömer (r.a) müslüman olmadan önceki zaman diliminde nazil olmuştur. Nitekim kadim siyer tarihçilerinden İbn İshak, meşhur tâbi Muhammed b. Ka'b Kurzi'den, surenin nüzul zamanı ile ilgili şunları naklediyor:
"Kureyş'in ileri gelenleri, bir defasında Mescid-i Haram'da oturmuş sohbet ediyorlardı. Aynı zamanda Hz. Peygamber de (s.a) bir köşede yalnız başına oturuyordu. O dönemde Hz. Hamza müslüman olmuştu ve Kureyş'in ileri gelenleri İslâm'ın yayılışından tedirginlik duyuyorlardı. Utbe b. Rebia (Ebu Süfyan'ın kayınpederi) Rasulüllah'ı (s.a) bir köşede yalnız başına oturuyor görünce, yanındaki Kureyş'in ileri gelenlerine dönerek "Müsade ederseniz şayet, gidip Muhammed'le konuşayım ve ona bazı tekliflerde bulunayım.
Bu şartları kabul ettiği takdirde barış mümkün olur ve belki bize muhalefet etmekten vazgeçer" dedi. Kureyş'in ileri gelenleri onun bu teklifini ittifakla kabul edince, o da gidip Rasulüllah'ın yanına oturdu ve sözüne "Ey yeğenim" diye başladı. "Sen kendinin soy ve sülale bakımından ne kadar asil olduğunu biliyorsun. Fakat buna rağmen kavmine musibet getirdin, topluluk içinde ayrılık çıkardın. Üstelik kendi kavmini aptal kabul edyor, onun dinini ve ilahlarını kötülüyor ve bizim atalarımızın kafir olduğu iddiasında bulunuyorsun. Şimdi beni iyi dinle, çünkü sana bazı tekliflerde bulunacağım." Rasulüllah (s.a) , "Konuş ya Ebu'l-Velid! Seni dinliyorum" dedi. Utbe, "Ey yeğenim, giriştiğin bu işten maksadın zengin olmaksa, hepimizden daha zengin olacağın kadar sana mal verelim. Yok eğer gayen büyüklük ve liderlikse, senin iznini almadan, hiçbir iş yapmaz ve seni kendimize lider seçeriz. Şayet seni bir hastalık ya da cin rahatsız ediyorsa, aramızda para toplayıp çok iyi bir tabib bulalım ve seni tedavi ettirelim" diye konuşurken Hz. Peygamber (s.a) dikkatle ve sessizce onu dinledi, sonra şöyle dedi: "Ey Ebu'l-Velid, söyleyeceklerin bitti mi?" Utbe "Evet" diye karşılık verdi. Bunun üzerine Rasulüllah, "Şimdi sen beni dinle" dedi ve "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek Fussilet Suresi'ni okumaya başladı. Utbe arkasına yaslanmış bir halde dinliyordu. Hz. Peygamber (s.a.) 38. ayeti okuduktan sonra secde etti ve "Ey Ebu'l Velid" dedi, "Cevabını aldın, artık gerisini sen bilirsin." Utbe Rasulüllah'ın (s.a) yanından kalktığında, uzaktan onu görenler "Vallahi Utbe'nin rengi değişti" dediler. Yanlarına gittiğinde ise, "Sana ne söyledi anlat bize" deyince Utbe, "Allah'a yemin ederim ki, daha önce böyle bir söz işitmiş değilim. Vallahi bu şiir değil, sihir değil ve kehanet değildir. Ey Kureyş'in ileri gelenleri! Beni dinleyecek olursanız, onu kendi haline bırakın. İnanıyorum ki bu sözler, bir tesir husule getirecektir. Araplar'ın onu yendiğini farzedelim, o takdirde sizler kendi kardeşinizin kanına girmekten kurtulmuş olursunuz. Yok eğer o galip gelirse, onun iktidarı sizlerin iktidarı, onun şerefi sizlerin şerefi demektir" dedi. Bunun üzerine Kureyş'in ileri gelenleri, "Ey Ebu'l-Velid, o seni de büyülemiş" deyince, Utbe, "Ben kendi kanaatimi söyledim, yine de siz bilirsiniz" diye karşılık verdi. (İbn Hişam, c. I. sh. 313-314)
Bu kıssa, çeşitli muhaddisler tarafından, Hz. Cabir b. Abdullah'tan (r.a) mervi olarak bazı farklılıklarla nakledilmiştir. Nitekim bazı rivayetlerde, Rasulüllah'ın "Eğer yüz çevirirlerse de ki: Ben sizi Ad ve Semud (kavimlerinin başına gelen) yıldırıma benzer bir yıldırım ile uyardım." ayetini okurken Utbe'nin, telaşla Hz. Peygamber'in (s.a) ağzını kapatmaya çalıştığı ve "Allah hakkı için kavmine merhamet et!" dediği zikredilir.
Utbe bu davranışını, Kureyş'in ileri gelenlerine şöyle izah eder: "Muhammed'in her söylediğinin gerçekleştiğini hepiniz biliyorsunuz. İşte ben de bizim üzerimize azabın geleceğinden korktuğum için ağzını kapatmaya çalıştım." (Tefsir-i İbn Kesir, c. 4, sh: 90-91) El-Bidaye ve'n-Nihaye c.3, sh: 62)
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Allah'ın nazil ettiği (indirdiği) ayetlerde Utbe'ye cevap verilirken, onun sözleri naklolunmamıştır. Çünkü Utbe'nin sözleri Hz. Peygamber'i (s.a) küçük ve hakir düşürücü idi. Utbe, özet olarak şunları demek istiyordu: "Muhammed'e bu sözlerin vahyolunması mümkün olmadığına göre, o, ya mal için, ya iktidar sahibi olmak için peygamberliği öne sürmektedir, ya da akıl hastasının birisidir. Gerçekten de Utbe, birinci şıkka dayanarak mal ve iktidar hususunda pazarlık etmiştir. İkinci şıkka dayanarak ise, "Sen bir hastalığa yakalanmışsın, seni tedavi ettirelim' demekle Hz. Peygamber'i (s.a) hakir görerek onunla alay etmek istemiştir. Karşısındaki kişi terbiyesizce davrandığı takdirde, şerefli bir insan, doğal olarak onun terbiyesizliğine aldırmaz ve sadece inandıklarını söylemekle iktifa eder.
Bu surede de, Utbe'nin söylediklerine hiç aldırış edilmeden, sadece iddialarının cevaplandırılmasıyla yetinilmiştir. Kafirler ise yüce Kur'an'ı etkisiz kılabilmek için, inatla şunları söylemektedirler: "Sen, ne dersen de seni dinlemeyiz. Söylediklerine karşı kalbimizi kapattığımız gibi, sana kulak da vermeyiz. Aramızda beraber olmamızı engelleyen bir duvar bulunmaktadır."
Kafirler, Hz. Peygamber'e açık açık, ellerinden geldiğince kendisinin davetine karşı muhalefet edeceklerini bildirmişlerdi.
Hz. Peygamber (s.a) ve arkadaşları Kur'an okuduklarında, onları kimse duymasın diye bir plan dahilinde gürültü çıkarıyorlardı. Ayrıca Kur'an'ın ayetlerini siyak ve sibakı içinden sıyırarak başkalarının İslam'ın mesajını anlamalarını engellemeye çalışıyorlardı.
Yine, "Arapça ifade edilen bir söz, niçin mucize olsun? Fakat bir kimse durup dururken, yabancı bir dille fasih ve beliğ sözler söylerse eğer, işte o zaman mucize sözkonusu olur. Arapça, herkesin anadili olduğu için herkes onun söylediği sözler gibi bir söz söyleyebilir?" demek suretiyle acaib itirazlarda bulunuyorlardı.
Böylesine körükörüne yapılan muhalefete karşı verilen cevapların özeti şudur:
1) Allah'ın inzal ettiği ve gerçekleri çok açık bir şekilde beyan eden bu kelam Arapça'dır. Cahiller bu kelamda bir ışık görmüyorlar belki ama, akıl sahipleri ondan istifade etmektedirler. Allah'ın bu kelamı nazil etmesi, O'nun rahmetinin bir delilidir. Halbuki bazı kimseler, bunu eziyet ve zahmet zannediyorlar.
Bu Kur'an, kendisini kabul ve istifade edenler için bir müjde, yüz çevirenler içinse bir uyarıdır.
2) Sizlerin kalbleri kapanmış, kulakları örtülmüş ise eğer, Hz. Peygamber'in (s.a.) inanmanızı sağlamak gibi bir zorunluluğu yoktur. O'nun görevi sadece, inanmak isteyenlere tebliğ etmektir.
3) Ne kadar inkar ederseniz edin, yine de sizleri yaratan Allah'ın bir olduğu gerçeği değişmez. Fakat doğruyu kabul eder ve amellerinizi düzeltirseniz, bu sizlerin yararına olur. Yok eğer inkar etmekte ısrar ederseniz, kendi kendinize felaketi davet etmiş olursunuz.
4) Sizler kime ortak koştuğunuzu ve yine neyi inkar ettiğinizi hiç düşünmüyor musunuz? O Allah ki sonsuz büyüklükteki kainatı, yeri ve göğü yaratmıştır. Yeryüzündeki bereket dolu ürünlerden yararlanmakta ve O'nun verdiği rızıklar sayesinde yaşamaktasınız. Fakat tüm bunlara rağmen, O'nun yarattıklarını, O'na ortak koşuyor ve size tebliğ ettiğinde Hz. Peygamber'den (s.a) yüz çeviriyorsunuz.
5) İnkarınızda ısrar ettiğiniz takdirde, Ad ve Semud kavimlerine gelen azabın bir benzerini bekleyin. Suçlarınıza karşılık verilen en büyük azab bu olacaktır. Ayrıca öbür dünyada da cehennem ateşi sizleri beklemektedir.
6) Cinlerden ve insanlardan olan şeytanların, her kötülüğü güzel gösterdiği ve düşünmelerine fırsat vermediği kimseler, ne kadar da talihsizdirler! Üstelik bu şeytanlar, onların başkalarının sözlerini de dinlemelerini istemezler. Bu akılsızlar, bugün küstahlıkta adeta birbirleriyle yarış etmektedirler. Oysa kıyamet gününde birbirlerine düşman kesilerek, dalâlete düşürdükleri için biri diğerini suçlayacak ve fırsat bulabilseler, neredeyse birbirlerini ayaklar altına almaya çalışacaklardı.
7) Bu Kur'an, ayetleri tahkim edilmiş bir kitabtır. Yalan ve iftira atarak karşı koymakla sizler, onun mesajının yayılmasına mani olamazsınız. Yaptığınız gizli ve açık planlar bir yarar sağlamayacaktır.
8) Bu Kur'an, anlayabilesiniz diye kendi lisanınız olan Arapça ile indirilmiştir. Şayet bu başka bir dilde inzal edilmiş olsaydı, o takdirde sizler Araplara yabancı dilden bir kitabın nazil olmasını acaib karşılayacak ve itiraz edecektiniz. İşte bu, sizin kötü niyetinizin ve bahanelerinizin bir ispatıdır.
9) Sizler, Kur'an'ın gerçekten Allah tarafından nazil olabileceği ve o takdirde aldığınız tavır dolayısıyla halinizin ne olacağı ihtimalini hiç düşündünüz mü?
10) Bu gün sizler belki inkar ediyorsunuz ama kısa bir süre sonra bu Kur'an davetinin yayılacağını ve yenilgiye uğrayacağınızı göreceksiniz. İşte o zaman, size bugün anlatılanların hak olduğunu anlayacaksınız.
Muhaliflere bu cevaplar verilirken, aynı zamanda da mü'minlerin ve peygamberin (s.a) yaşadıkları o zor günlerin sorunları üzerinde durulmuştur. Mü'minler için, tebliğ etmek bir yana dursun, imanları üzerinde direnmek bile çok zordu. Öyle ki müslüman olduğunu ilan eden herkes baskı ve zulüm altındaydı. Kafirlerin saldırılarına karşı çaresiz ve savunmasız bir durumdaydılar. Bu durum hakkında şöyle denilmiştir: "Sizler aslında çaresiz ve yalnız değilsiniz. Allah, iman eden ve imanı üzerinde direten kimseleri ahirete kadar korumaları için melekleri görevlendirir." Ayrıca müslümanlara, "En hayırlı insan, kendisi salih amellerde bulunduğu halde, başkalarına iyiliği tavsiye eden ve müslüman olduğundan ötürü şeref duyan kimsedir," diye bildirilmiştir.
Hz. Peygamber'in (s.a) her dönemde en büyük problemi, şiddetli muhalefet yüzünden önü tıkanan İslâm'ın, bu engellerin arasından nasıl kurtulacağı sorusu idi. Söz konusu problem hakkında şöyle buyrulmuştur: "Bu muhalefet ve engeller, güzel ahlâkınız ve tebliğ çalışmalarınız sonucunda ortadan kalkacaktır. Sizler, şeytanın kışkırtmalarına alet olmadan Allah'a sığının ve güzel ahlâk ile tebliğinize devam edin."
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
41
Ayrıntılı · Mekke
فصلت
54
Sure Adı Açıklaması
Adını, 3. âyette geçen "fussılet" kelimesinden almıştır. Secde, Hâ, Mîm ve Mesâbih adları ile de anılan bu sûre, Mekke'de inmiştir. 54 âyettir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu sure, muteber rivayetlerden anlaşıldığına göre, Hz. Hamza'nın (r.a) müslüman olduktan sonra ve Hz. Ömer (r.a) müslüman olmadan önceki zaman diliminde nazil olmuştur. Nitekim kadim siyer tarihçilerinden İbn İshak, meşhur tâbi Muhammed b. Ka'b Kurzi'den, surenin nüzul zamanı ile ilgili şunları naklediyor:
"Kureyş'in ileri gelenleri, bir defasında Mescid-i Haram'da oturmuş sohbet ediyorlardı. Aynı zamanda Hz. Peygamber de (s.a) bir köşede yalnız başına oturuyordu. O dönemde Hz. Hamza müslüman olmuştu ve Kureyş'in ileri gelenleri İslâm'ın yayılışından tedirginlik duyuyorlardı. Utbe b. Rebia (Ebu Süfyan'ın kayınpederi) Rasulüllah'ı (s.a) bir köşede yalnız başına oturuyor görünce, yanındaki Kureyş'in ileri gelenlerine dönerek "Müsade ederseniz şayet, gidip Muhammed'le konuşayım ve ona bazı tekliflerde bulunayım.
Bu şartları kabul ettiği takdirde barış mümkün olur ve belki bize muhalefet etmekten vazgeçer" dedi. Kureyş'in ileri gelenleri onun bu teklifini ittifakla kabul edince, o da gidip Rasulüllah'ın yanına oturdu ve sözüne "Ey yeğenim" diye başladı. "Sen kendinin soy ve sülale bakımından ne kadar asil olduğunu biliyorsun. Fakat buna rağmen kavmine musibet getirdin, topluluk içinde ayrılık çıkardın. Üstelik kendi kavmini aptal kabul edyor, onun dinini ve ilahlarını kötülüyor ve bizim atalarımızın kafir olduğu iddiasında bulunuyorsun. Şimdi beni iyi dinle, çünkü sana bazı tekliflerde bulunacağım." Rasulüllah (s.a) , "Konuş ya Ebu'l-Velid! Seni dinliyorum" dedi. Utbe, "Ey yeğenim, giriştiğin bu işten maksadın zengin olmaksa, hepimizden daha zengin olacağın kadar sana mal verelim. Yok eğer gayen büyüklük ve liderlikse, senin iznini almadan, hiçbir iş yapmaz ve seni kendimize lider seçeriz. Şayet seni bir hastalık ya da cin rahatsız ediyorsa, aramızda para toplayıp çok iyi bir tabib bulalım ve seni tedavi ettirelim" diye konuşurken Hz. Peygamber (s.a) dikkatle ve sessizce onu dinledi, sonra şöyle dedi: "Ey Ebu'l-Velid, söyleyeceklerin bitti mi?" Utbe "Evet" diye karşılık verdi. Bunun üzerine Rasulüllah, "Şimdi sen beni dinle" dedi ve "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek Fussilet Suresi'ni okumaya başladı. Utbe arkasına yaslanmış bir halde dinliyordu. Hz. Peygamber (s.a.) 38. ayeti okuduktan sonra secde etti ve "Ey Ebu'l Velid" dedi, "Cevabını aldın, artık gerisini sen bilirsin." Utbe Rasulüllah'ın (s.a) yanından kalktığında, uzaktan onu görenler "Vallahi Utbe'nin rengi değişti" dediler. Yanlarına gittiğinde ise, "Sana ne söyledi anlat bize" deyince Utbe, "Allah'a yemin ederim ki, daha önce böyle bir söz işitmiş değilim. Vallahi bu şiir değil, sihir değil ve kehanet değildir. Ey Kureyş'in ileri gelenleri! Beni dinleyecek olursanız, onu kendi haline bırakın. İnanıyorum ki bu sözler, bir tesir husule getirecektir. Araplar'ın onu yendiğini farzedelim, o takdirde sizler kendi kardeşinizin kanına girmekten kurtulmuş olursunuz. Yok eğer o galip gelirse, onun iktidarı sizlerin iktidarı, onun şerefi sizlerin şerefi demektir" dedi. Bunun üzerine Kureyş'in ileri gelenleri, "Ey Ebu'l-Velid, o seni de büyülemiş" deyince, Utbe, "Ben kendi kanaatimi söyledim, yine de siz bilirsiniz" diye karşılık verdi. (İbn Hişam, c. I. sh. 313-314)
Bu kıssa, çeşitli muhaddisler tarafından, Hz. Cabir b. Abdullah'tan (r.a) mervi olarak bazı farklılıklarla nakledilmiştir. Nitekim bazı rivayetlerde, Rasulüllah'ın "Eğer yüz çevirirlerse de ki: Ben sizi Ad ve Semud (kavimlerinin başına gelen) yıldırıma benzer bir yıldırım ile uyardım." ayetini okurken Utbe'nin, telaşla Hz. Peygamber'in (s.a) ağzını kapatmaya çalıştığı ve "Allah hakkı için kavmine merhamet et!" dediği zikredilir.
Utbe bu davranışını, Kureyş'in ileri gelenlerine şöyle izah eder: "Muhammed'in her söylediğinin gerçekleştiğini hepiniz biliyorsunuz. İşte ben de bizim üzerimize azabın geleceğinden korktuğum için ağzını kapatmaya çalıştım." (Tefsir-i İbn Kesir, c. 4, sh: 90-91) El-Bidaye ve'n-Nihaye c.3, sh: 62)
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Allah'ın nazil ettiği (indirdiği) ayetlerde Utbe'ye cevap verilirken, onun sözleri naklolunmamıştır. Çünkü Utbe'nin sözleri Hz. Peygamber'i (s.a) küçük ve hakir düşürücü idi. Utbe, özet olarak şunları demek istiyordu: "Muhammed'e bu sözlerin vahyolunması mümkün olmadığına göre, o, ya mal için, ya iktidar sahibi olmak için peygamberliği öne sürmektedir, ya da akıl hastasının birisidir. Gerçekten de Utbe, birinci şıkka dayanarak mal ve iktidar hususunda pazarlık etmiştir. İkinci şıkka dayanarak ise, "Sen bir hastalığa yakalanmışsın, seni tedavi ettirelim' demekle Hz. Peygamber'i (s.a) hakir görerek onunla alay etmek istemiştir. Karşısındaki kişi terbiyesizce davrandığı takdirde, şerefli bir insan, doğal olarak onun terbiyesizliğine aldırmaz ve sadece inandıklarını söylemekle iktifa eder.
Bu surede de, Utbe'nin söylediklerine hiç aldırış edilmeden, sadece iddialarının cevaplandırılmasıyla yetinilmiştir. Kafirler ise yüce Kur'an'ı etkisiz kılabilmek için, inatla şunları söylemektedirler: "Sen, ne dersen de seni dinlemeyiz. Söylediklerine karşı kalbimizi kapattığımız gibi, sana kulak da vermeyiz. Aramızda beraber olmamızı engelleyen bir duvar bulunmaktadır."
Kafirler, Hz. Peygamber'e açık açık, ellerinden geldiğince kendisinin davetine karşı muhalefet edeceklerini bildirmişlerdi.
Hz. Peygamber (s.a) ve arkadaşları Kur'an okuduklarında, onları kimse duymasın diye bir plan dahilinde gürültü çıkarıyorlardı. Ayrıca Kur'an'ın ayetlerini siyak ve sibakı içinden sıyırarak başkalarının İslam'ın mesajını anlamalarını engellemeye çalışıyorlardı.
Yine, "Arapça ifade edilen bir söz, niçin mucize olsun? Fakat bir kimse durup dururken, yabancı bir dille fasih ve beliğ sözler söylerse eğer, işte o zaman mucize sözkonusu olur. Arapça, herkesin anadili olduğu için herkes onun söylediği sözler gibi bir söz söyleyebilir?" demek suretiyle acaib itirazlarda bulunuyorlardı.
Böylesine körükörüne yapılan muhalefete karşı verilen cevapların özeti şudur:
1) Allah'ın inzal ettiği ve gerçekleri çok açık bir şekilde beyan eden bu kelam Arapça'dır. Cahiller bu kelamda bir ışık görmüyorlar belki ama, akıl sahipleri ondan istifade etmektedirler. Allah'ın bu kelamı nazil etmesi, O'nun rahmetinin bir delilidir. Halbuki bazı kimseler, bunu eziyet ve zahmet zannediyorlar.
Bu Kur'an, kendisini kabul ve istifade edenler için bir müjde, yüz çevirenler içinse bir uyarıdır.
2) Sizlerin kalbleri kapanmış, kulakları örtülmüş ise eğer, Hz. Peygamber'in (s.a.) inanmanızı sağlamak gibi bir zorunluluğu yoktur. O'nun görevi sadece, inanmak isteyenlere tebliğ etmektir.
3) Ne kadar inkar ederseniz edin, yine de sizleri yaratan Allah'ın bir olduğu gerçeği değişmez. Fakat doğruyu kabul eder ve amellerinizi düzeltirseniz, bu sizlerin yararına olur. Yok eğer inkar etmekte ısrar ederseniz, kendi kendinize felaketi davet etmiş olursunuz.
4) Sizler kime ortak koştuğunuzu ve yine neyi inkar ettiğinizi hiç düşünmüyor musunuz? O Allah ki sonsuz büyüklükteki kainatı, yeri ve göğü yaratmıştır. Yeryüzündeki bereket dolu ürünlerden yararlanmakta ve O'nun verdiği rızıklar sayesinde yaşamaktasınız. Fakat tüm bunlara rağmen, O'nun yarattıklarını, O'na ortak koşuyor ve size tebliğ ettiğinde Hz. Peygamber'den (s.a) yüz çeviriyorsunuz.
5) İnkarınızda ısrar ettiğiniz takdirde, Ad ve Semud kavimlerine gelen azabın bir benzerini bekleyin. Suçlarınıza karşılık verilen en büyük azab bu olacaktır. Ayrıca öbür dünyada da cehennem ateşi sizleri beklemektedir.
6) Cinlerden ve insanlardan olan şeytanların, her kötülüğü güzel gösterdiği ve düşünmelerine fırsat vermediği kimseler, ne kadar da talihsizdirler! Üstelik bu şeytanlar, onların başkalarının sözlerini de dinlemelerini istemezler. Bu akılsızlar, bugün küstahlıkta adeta birbirleriyle yarış etmektedirler. Oysa kıyamet gününde birbirlerine düşman kesilerek, dalâlete düşürdükleri için biri diğerini suçlayacak ve fırsat bulabilseler, neredeyse birbirlerini ayaklar altına almaya çalışacaklardı.
7) Bu Kur'an, ayetleri tahkim edilmiş bir kitabtır. Yalan ve iftira atarak karşı koymakla sizler, onun mesajının yayılmasına mani olamazsınız. Yaptığınız gizli ve açık planlar bir yarar sağlamayacaktır.
8) Bu Kur'an, anlayabilesiniz diye kendi lisanınız olan Arapça ile indirilmiştir. Şayet bu başka bir dilde inzal edilmiş olsaydı, o takdirde sizler Araplara yabancı dilden bir kitabın nazil olmasını acaib karşılayacak ve itiraz edecektiniz. İşte bu, sizin kötü niyetinizin ve bahanelerinizin bir ispatıdır.
9) Sizler, Kur'an'ın gerçekten Allah tarafından nazil olabileceği ve o takdirde aldığınız tavır dolayısıyla halinizin ne olacağı ihtimalini hiç düşündünüz mü?
10) Bu gün sizler belki inkar ediyorsunuz ama kısa bir süre sonra bu Kur'an davetinin yayılacağını ve yenilgiye uğrayacağınızı göreceksiniz. İşte o zaman, size bugün anlatılanların hak olduğunu anlayacaksınız.
Muhaliflere bu cevaplar verilirken, aynı zamanda da mü'minlerin ve peygamberin (s.a) yaşadıkları o zor günlerin sorunları üzerinde durulmuştur. Mü'minler için, tebliğ etmek bir yana dursun, imanları üzerinde direnmek bile çok zordu. Öyle ki müslüman olduğunu ilan eden herkes baskı ve zulüm altındaydı. Kafirlerin saldırılarına karşı çaresiz ve savunmasız bir durumdaydılar. Bu durum hakkında şöyle denilmiştir: "Sizler aslında çaresiz ve yalnız değilsiniz. Allah, iman eden ve imanı üzerinde direten kimseleri ahirete kadar korumaları için melekleri görevlendirir." Ayrıca müslümanlara, "En hayırlı insan, kendisi salih amellerde bulunduğu halde, başkalarına iyiliği tavsiye eden ve müslüman olduğundan ötürü şeref duyan kimsedir," diye bildirilmiştir.
Hz. Peygamber'in (s.a) her dönemde en büyük problemi, şiddetli muhalefet yüzünden önü tıkanan İslâm'ın, bu engellerin arasından nasıl kurtulacağı sorusu idi. Söz konusu problem hakkında şöyle buyrulmuştur: "Bu muhalefet ve engeller, güzel ahlâkınız ve tebliğ çalışmalarınız sonucunda ortadan kalkacaktır. Sizler, şeytanın kışkırtmalarına alet olmadan Allah'a sığının ve güzel ahlâk ile tebliğinize devam edin."
Ha, Mîm. Dinle, ey insanoğlu! Senin pek iyi tanıdığın ve sürekli kullandığın harflerden oluşan fakat hem lafzı, hem de manasıyla eşsiz bir mucize olan bu mesaja kulak ver:
Mekke döneminin ortalarında, Mümin sûresinden sonra indirilmiştir. Adını, üçüncü ayetinde geçen ve Kur’an mesajının açık ve net olduğuna işâret eden “fussilet: açıklandı” kelimesinden almıştır. 54 ayettir.— M. Kısa
41:1
2
تَنْز۪يلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۚ ٢
Tenzîlun miner rahmânir rahîm(rahîmi).
Ha, mîm gibi harflerden oluşan bu muhteşem ayetler, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah tarafından gönderilmiştir.— M. Kısa
Kitâbun fussilet âyâtuhu kur’ânen arabiyyen li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).
Hem öyle bir Kitap ki, önce Kur’an’ın ilk muhatapları olan Araplara, sonra da tüm insanlığa sesleniyor: Doğrunun, güzelin kıymetini bilen bir toplum için, ayetleri Arapça okunup rahatlıkla anlaşılan bir metin olarak bölümler hâlinde düzenlenmiş ve tüm açıklığıyla ortaya konmuştur. Kur’an’ın ilk muhatabı olan Araplar, şâyet başka bir dili konuşuyor olsaydınız, o zaman ayetlerimizi o dilde gönderecektik. Şu hâlde, İslâm dâvetçilerine bir görev düşüyor: Kur’an’ı kendi dillerine tercüme edip halkı aydınlatarak, Arapça bilmeyen toplumların da bu evrensel mesajı anlamasını sağlamak. Çünkü:— M. Kısa
Beşîren ve nezîrâ(nezîren), fe a’rada ekseruhum fehum lâ yesmeûn(yesmeûne).
Bu kitap, tüm insanlığı ilâhî rahmet ile müjdelemek ve zâlimleri bekleyen kötü âkıbete karşı uyarmak için gönderilmiştir. Ne var ki, insanların çoğu inatla gerçeklerden yüz çeviriyor; bu yüzden de, kendilerini kurtuluşa iletecek mesajı duymazlıktan geliyorlar:— M. Kısa
Ve kâlû kulûbunâ fî ekinnetin mimmâ ted’ûnâ ileyhi ve fî âzâninâ vakrun ve min beyninâ ve beynike hicâbun fa’mel innenâ âmilûn(âmilûne).
Ve tavır ve davranışlarıyla, âdetâ “Ey Müslüman!” diyorlar, “Bizi çağırdığın bu tevhid inancın a karşı kalplerimiz kapalı, kulaklarımız sağırdır; dolayısıyla, seninle bizim aramızda aşılmaz bir engel vardır! Öyleyse sen bize öğüt vermeyi bırak da, şu savurduğun tehditleri gerçekleştirmek için yapacağını yap fakat şunu unutma ki, biz de sizi ezip yok etmek için elimizden geleni yapacağız!”— M. Kısa
Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhidun festekîmû ileyhi vestagfirûh(vestagfirûhu), ve veylun lil muşrikîn(muşrikîne).
Ey Peygamber ve onun izinden yürüyen İslâm dâvetçisi! Onlara de ki: “Ben, ilâhî tehditleri gerçekleştirecek güce ve yetkiye sahip değilim! Aksine, sadece sizin gibi fâni bir insanım. Ancak şu var ki; bana kutsal kitap aracılığıyla, ilâhınızın eşi ortağı olmayan, sonsuz kudret, adâlet ve merhamet sahibi bir tek ilâh olan Allah olduğu bildiriliyor. Öyleyse, tüm bâtıl inanç ve ideolojileri terk ederek dosdoğru O’na yönelin ve bugüne kadar işlediğiniz günahlardan ötürü O’ndan bağışlanma dileyin! Hakikat apaçık ortada dururken, birtakım sahte ilâhları, efendileri, önderleri Allah’a ortak koşanların vay hâline!”— M. Kısa
Ellezîne lâ yû’tûnez zekâte ve hum bil âhireti hum kâfirûn(kâfirûne).
“ Yoksullara, yardıma muhtaç kimselere verilmesi gereken zekâtı vermekten kaçınan ve insanların hesaba çekileceği öte dünyanın varlığına da inanmayan o müşriklerin vay hâline !”— M. Kısa
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti lehum ecrun gayru memnûn(memnûnin).
Allah’a ve âhiret gününe iman eden ve bu imana yaraşır güzel ve yararlı işler yapanlara gelince; onları, asla bitip tükenmeyecek bir mükâfât olan cennet nîmetleri bekliyor!— M. Kısa
Kul e innekum le tekfurûne billezî halakal arda fî yevmeyni ve tec’alûne lehû endâdâ(endâden), zâlike rabbul âlemîn(âlemîne).
O hâlde, ey Müslüman! İnkâr edenlere de ki: “Siz, şu üzerinde yaşadığınız yerküreyi iki günde yaratmış olan Allah’ ı gerçekten inkâr mı ediyorsunuz? Ve O, bütün âlemlerin yegâne Sahibi, Efendisi ve Rabb’i olduğu hâlde, birtakım putları ve putlaştırılmış varlıkları, kudret ve egemenliğinde O’na ortak mı koşuyorsunuz? Bu ne büyük küstahlık böyle! ”— M. Kısa
Ve ceale fîhâ revâsiye min fevkıhâ ve bâreke fîhâ ve kaddere fîhâ akvâtehâ fî erbeati eyyâm(eyyâmin), sevâen lis sâilîn(sâilîne).
Allah yeryüzünü yarattıktan sonra, üzerine sarsılmaz dağlar yerleştirdi, orayı sayısız nîmet ve bereketlerle donattı ve canlıların gıdalarını meydana getiren temel maddeleri isteyen herkesin eşit olarak faydalanacağı şekilde — önceki iki günle birlikte— toplam dört günde takdir etti , ölçüp ayarladı .— M. Kısa
Summestevâ iles semâi ve hiye duhânun fe kâle lehâ ve lil ardı’tiyâ tav’an ev kerhâ(kerhen), kâletâ eteynâ tâiîn(tâiîne).
Sonra kudret ve irâdesiyle, henüz gaz bulutu hâlinde olan göğe yöneldi; göğe ve yere, “İkiniz de, isteyerek veya istemeyerek koyduğum yasalara boyun eğin!” buyurdu. Onlar da, lisân-ı hâl ile, “ Başüstüne, emrine gönülden boyun eğdik!” dediler.— M. Kısa
Fe kadâhunne seb’a semâvâtin fî yevmeyni ve evhâ fî kulli semâin emrehâ ve zeyyennes semâed dunyâ bi mesâbîha ve hıfzâ(hıfzen), zâlike takdîrul azîzil alîm(alîmi).
Böylece, gökyüzünü iki günde, yedi kat gök şeklinde düzenledi ve her katına, kendi işlevini öğreterek uyması gereken yasaları ilham etti. Ayrıca, dünyaya en yakın göğü parlak birer inci demeti gibi ışıldayan kandillerle süsledi ve onu şeytanlardan korudu. İşte bu hârika sistem, sonsuz kudret ve ilim sahibi olan Allah’ ın mükemmel bir ölçü ve denge ile ortaya koyduğu takdiri sayesinde yürümekte dir.— M. Kısa
Fe in a’radû fe kul enzertukum sâıkaten misle sâıkati âdin ve semûd(semûde).
Ey Müslüman! Bütün bu açıklamalara rağmen, kâfirler yine de Allah’a itaatten yüz çevirirlerse, onlara de ki: “ O hâlde sizi, Ad ve Semûd kavimlerinin başına gelen felâketlere benzer bir toplumsal felâkete karşı uyarıyorum!”— M. Kısa
İz câethumur rusulu min beyni eydîhim ve min halfihim ellâ ta’budû illallâh(illallâhe), kâlû lev şâe rabbunâ le enzele melâiketen fe innâ bimâ ursiltum bihî kâfirûn(kâfirûne).
Hani onlara, ardı ardına Elçiler gelmiş ve her fırsatı kullanarak, çeşitli yol ve yöntemlerle ve bıkıp usanmadan onları şu hakîkate dâvet etmiş lerdi: “Sadece Allah’a kulluk etmeli ve yalnızca O’na boyun eğmeli siniz!” Buna karşılık onlar, “Eğer Rabb’imiz sizin söylediklerinize inanmamızı isteseydi, mesajının tebliğcisi olarak bize gökten melekler gönderirdi. Onun için biz, sizinle gönderilen bu mesajı reddediyoruz!” dediler. Böylece Ad kavmi de, Semud kavmi de gün geçtikçe azgınlaşmaya başladılar.— M. Kısa
Fe emmâ âdun festekberû fîl ardı bi gayril hakkı ve kâlû men eşeddu minnâ kuvveh(kuvveten), e ve lem yerev ennellâhellezî halakahum huve eşeddu minhum kuvveh(kuvveten) ve kânû bi âyâtinâ yechadûn(yechadûne).
Ad kavmin e gelince; onlar, hak hukuk tanımaz bir hâlde yeryüzünde küstahça kibirlenerek, “ Şu evrende, bizden daha güçlü kim varmış?” dediler. Hâlbuki, onları yaratan Allah’ın kendilerinden çok daha güçlü olduğunu görmüyorlar mıydı? Doğrusu onlar, ayetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.— M. Kısa
Fe erselnâ aleyhim rîhan sarsaran fî eyyâmin nahisâtin li nuzîkahum azâbel hizyi fîl hayâtid dunyâ, ve le azâbul âhireti ahzâ ve hum lâ yunsarûn(yunsarûne).
Bunun üzerine, tam yedi gece sekiz gün süren o felâket günlerinde, üzerlerine her yeri tarumar eden dondurucu bir kasırga gönderdik ki, onlara bu dünya hayatında alçaltıcı azâbı tattıralım! Fakat onların âhiret te çekecekleri cehennem azâbı, çok daha alçaltıcı olacak ve kendilerine hiçbir şekilde yardım da edilmeyecektir!— M. Kısa
Ve emmâ semûdu fe hedeynâhum festehabbûl amâ alel hudâ fe ehazethum sâıkatul azâbil hûni bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
Semud’a gelince; onlara da doğru yolu göstermiştik fakat onlar, gösterdiğimiz apaydınlık yolu izlemek yerine inkâr ve cehâlet karanlıklarında kör olarak yaşamayı tercih ettiler. Bunun üzerine, yaptıkları zulüm ve haksızlıklardan dolayı alçaltıcı bir yıldırım azâbı onları çarpıp yok etti!— M. Kısa
Ve necceynellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Âyetlerimize iman eden ve bu imana yaraşır dürüst ve erdemlice bir hayatı tercih ederek kötülüklerden sakınan kimseleri ise, dünya ve âhiret azâbından kurtardık. Kâfirlerin âhirette uğrayacakları azâba gelince:— M. Kısa
Hattâ izâ mâ câûhâ şehide aleyhim sem’uhum ve ebsâruhum ve culûduhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Nihâyet ateşin karşısına geldiklerinde, bizzat kendi kulakları, gözleri ve hattâ derileri dile gelip dünyada iken yaptıkları çirkin işleri bir bir sayıp dökerek onlar aleyhinde şâhitlik edeceklerdir.— M. Kısa
Ve kâlû li culûdihim lime şehidtum aleynâ, kâlû entakanallâhullezî entaka kulle şey’in ve huve halakakum evvele merretin ve ileyhi turceûn(turceûne).
Bunun üzerine zâlimler kendi derilerine, “Niçin bizim aleyhimizde şâhitlik ediyorsunuz?” diye öfke ve hayretle soracaklar. Onlar da, “ Ne yapalım; her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu!” diyecekler, “Sizi başlangıçta O yarattı ve şimdi yine O’na dönüyorsunuz!” O zaman Allah onlara diyecek ki:— M. Kısa
Ve mâ kuntum testetirûne en yeşhede aleykum sem’ukum ve lâ ebsârukum ve lâ culûdukum ve lâkin zanentum ennellâhe lâ ya’lemu kesîren mimmâ ta’melûn(ta’melûne).
“Oysa siz dünyada zulüm ve haksızlık peşinde koşarken, kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin bir gün size karşı şâhitlik edeceğinden korkup da günahlardan sakınmıyordunuz. Üstelik, yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmediğini ve sizi hiçbir zaman hesaba çekmeyeceğini sanıyordunuz.”— M. Kısa
Fe in yasbirû fen nâru mesven lehum ve in yesta’tibû fe mâ hum minel mu’tebîn(mu’tebîne).
Artık sabretseler de sabretmeseler de, varacakları yer ateştir! Kendilerinden razı olunması için yalvarıp yakarsalar da, asla hoşnutluğa erenlerden olamayacaklar! Çünkü vaktiyle, hakikat onlara bütün açıklığıyla tebliğ edilmiş, ama onlar bilerek inkârı tercih etmişlerdi.— M. Kısa
Ve kayyadnâ lehum kurenâe fe zeyyenû lehum mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve hakka aleyhimul kavlu fî umemin kad halet min kablihim minel cinni vel ins(insi), innehum kânû hâsirîn(hâsirîne).
Biz de bu yüzden onlara, kendilerini yoldan çıkaran şeytanî arkadaşlar musallat ettik. Böylece bu şeyta nlar, yaptıkları her şeyi kendilerine cazip göster erek onları iyice azgınlığa sürükle di ve sonunda, kendilerinden önce gelip geçmiş cin ve insan toplulukları için geçerli olan azap söz ü, onlar için de kaçınılmaz oldu. Gerçekten onlar, büyük bir hüsrana uğramışlardır. Hal böyleyken:— M. Kısa
Ve kâlellezîne keferû lâ tesmeû li hâzel kur’âni velgav fîhi leallekum taglibûn(taglibûne).
Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, birbirlerine diyorlar ki: “Sakın şu Kur’an’ı dinlemeyin; başkasının dinlemesine de izin vermeyin! Çünkü onu duyan, etkisinde kalıp bir anda değişiveriyor. Bunun için, din adına uydurulmuş bidat ve hurâfelerle, ilgi çekici menkıbelerle, hikayelerle vs. mümin kitleleri oyalayıp uyutmaya çalışın. Bunun yanı sıra, bir yandan insanları cinsellik, içki, uyuşturucu, kumar gibi çılgınca eğlencelerle oyalarken, diğer yandan da İslâm ve Müslümanlar aleyhinde yıkıcı propagandalar yapın, Kur’an hakkında yanıltıcı itirazlar geliştirin, basın-yayın araçlarını da kullanarak Kur’an tebliğcilerini susturmak için bu yolda her türlü yaygara yı koparın; çünkü onun kitleleri etkileyen muazzam gücünü ancak bu şekilde bastırıp kültür çatışmasında Müslümanlara üstün gelebilirsiniz!”— M. Kısa
Fe le nuzîkannellezîne keferû azâben şedîden ve le necziyennehum esveellezî kânû ya’melûn(ya’melûne).
Biz de bu sözlerinden dolayı, kâfirlere dünyada ve âhirette şiddetli bir azap tattıracağız ve onlara, işledikleri en büyük kötülüklerin karşılığını vereceğiz!— M. Kısa
İşte, Allah düşmanlarının cezası budur: Ateş! Âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerinin en âdil karşılığı olarak, onları orada sonsuz acı ve ıstıraplarla dolu bir yurt beklemektedir!— M. Kısa
Ve kâlellezîne keferû rabbenâ erinellezeyni edallânâ minel cinni vel insi nec’al humâ tahte akdâminâ li yekûnâ minel esfelîn(esfelîne).
O Gün inkârcılar, dünyadayken göklere çıkardıkları ve körü körüne peşinden gittikleri liderlerine büyük bir kin duyacak ve “Ey Rabb’imiz!” diyecekler, “Bizi doğru yoldan saptıran cinleri ve insanları bize göster ki, onları ayaklarımızın altına alıp çiğneyelim; böylece en aşağılık kimselerden olsunlar!”— M. Kısa
İnnellezîne kâlû rabbunâllâhu summestekâmû tetenezzelu aleyhimul melâiketu ellâ tehâfû ve lâ tahzenû ve ebşirû bil cennetilletî kuntum tûadûn(tûadûne).
“Bizim önünde boyun eğeceğimiz biricik efendimiz, yöneticimiz ve Rabb’imiz, Allah’tır!” diyen ve sonra da, bu söyleme uygun dosdoğru bir hayat yaşayan kimselere gelince; onların üzerine öbek öbek rahmet melekler i inecek ve onlara şu ilâhî müjdeyi verecek tir: “Korkmayın, üzülmeyin; size Allah tarafından söz verilen cennet müjdesiyle sevinin!”— M. Kısa
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar