Sure adını 1. ayetten almıştır. Ancak bu adın, surenin muhtevasıyla doğrudan bir ilgisi bulunmamaktadır. Yani, surede birtakım haramlar bildiriliyor değildir. Sadece, Hz. Peygamber'in (s.a) birşeyi nefsine yasaklama teşebbüsü ele alınmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu vak'a ile ilgili olarak, hadislerde Hz. Peygamber'in (s.a.) , birisi Hz. Safiye, diğeri Hz. Mariye olmak üzere iki hanımının adı zikredilmektedir. Hz. Peygamber'in (s.a.) , Hz. Safiye ile Hayber'in fethinden sonra evlendiği ve Hayber'in de hicretin 7. yılında fetholunduğu hususunda ihtilaf yoktur. İkinci hanımı Hz. Mariye'ye gelince, Mısır hükümdarı Mukavkıs, O'nu hicretin 7. yılında Hz. Peygamber'e (s.a.) hediye olarak göndermiştir. O'ndan da Hz. Peygamber'in (s.a.) 8. hicrî yılın zilhicce ayında İbrahim adlı bir oğlu olmuştur. Bu tarihî bilgilerden surenin, hemen hemen hicrî 7. ve 8. yılları arasında nazil olduğu kesinlik kazanmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede Hz. Peygamber'in (s.a) hanımları ile arasında geçen birçok önemli hadiseye işaret edilmekte ve bunlar da aşağıda zikredeceğimiz birtakım mühim meselelere ışık tutmaktadır:
a) Haram-helal, caiz olan-olmayan, had koymak-koymamak hususunda hüküm sadece ve sadece Allah'a aittir. Değil sıradan bir insana, Allah'ın Rasulü'ne dahi, bu tür bir yetki tanınmamıştır. Bir peygamber eğer bir şey hakkında haram veya helal kararı veriyorsa, bu muhakkak Allah'ın O'na bir işareti iledir.
Bu işaret, Kur'an'da olduğu gibi açık bir şekilde de, vahy-i hafi ile de olabilir. Ancak Allah'ın mübah kıldığı bir şeyi haram kılmak, değil sıradan birinin, bir peygamberin yetkisi dahilinde bile değildir.
b) İslâm toplumu içinde Hz. Peygamber (s.a) tabiatı icabı çok hassas bir konumda bulunuyordu. Öyle ki, O'nun herhangi bir davranışı bile -ki bir başkası yaptığında bir anlam taşımaz- yasal nitelik taşıyabiliyordu. Bu bakımdan Allah Teâlâ, peygamberlerin hayatını çok yakından sürekli bir denetim altında tutmuştur. Allah kendi rızası dışında birşey sokulmasın diye ve İslâmî kaide ve usullerin sahih bir biçimde sadece Allah'ın Kitabı'nda değil, yanısıra Peygamber'in (s.a) "güzel bir örnek" olan hayatında da sergilenmesi için, peygamberlerin yollarından biraz sapmaları halinde bile onları hemen düzeltmiştir.
c) Yukarıdaki hususun açıklanmasından sonra, ortaya şöyle bir sonuç çıkmaktadır: Şayet Hz. Peygamber (s.a) küçük bir zaaf için bile uyarılmış, tenkid edilmiş ve bunlar Kur'an ile de kayıtlanmışsa, Hz. Peygamber'in (s.a.) bize kadar ulaşabilen tertemiz hayatı boyunca işlediği fiil ve davranışları, emir ve irşadları içinde Allah'ın tenkid ve tashih etmediklerinin tümü haktır ve Allah'ın rızasına uygundur. Dolayısıyla bizler, tereddüt etmeksizin, güvenle onları yol gösterici olarak alabiliriz.
d) Kur'an'da Hz. Peygamber'e (s.a) saygı gösterilmesi, Allah'a imanın bir şartı olarak bildirilmiştir. Bu surede ise, aynı Peygamber, hanımlarını memnun etmek için helal bir şeyi kendisine haram kıldığından ve Allah'ın kendilerini "müminlerin anneleri" şeklinde niteleyip, Müslümanlara onlara saygı göstermelerini emrettiği Peygamber hanımları, taşıdıkları bazı zaaflardan dolayı şiddetle ikaz edilmişlerdir. Üstelik Hz. Peygamber'e (s.a.) ve temiz eşlerine bu ikaz gizlice değil, açıktan yapılarak, İslâm ümmetinin gece-gündüz okuyacağı Kur'an-ı Kerim'e de kaydedilmiştir. Burada, Allah'ın maksadının Hz. Peygamber'i ve eşlerini Müslümanların gözünden düşürmek olmadığı açıkça ortadadır. Ayrıca Kur'an'ın bu suresini okumalarının Müslümanların kalbinde onlara karşı varolan saygı ve hürmeti azaltacağı da düşünülemez. Peki o halde bu meselenin Kur'an'da zikredilmesinin sebebi nedir? Bunun sebebi, Allah Teâlâ'nın müminlere, kendi önder ve büyüklerine saygı ve hürmetin sınırlarını öğretmek istemesidir. Yani, Hz. Muhammed (s.a) sadece bir peygamberdir. O (hâşâ) kendisinden hiçbir zaafın sudur etmeyeceği bir ilah değildir! Hz. Peygamber'e (s.a.) gösterilen saygı, kendisinden hiçbir zaaf ve kusurun sudur etmemesi nedeniyle değil, Allah'ın insanlara gönderdiği bir nümune-i imtisal olduğu içindir.
O'ndan küçük bir hata bile sadır olduğunda, Allah O'nu düzeltmeksizin bırakmamıştır. Bu bakımdan biz, Hz. Peygamber'in (s.a) güzel örnekliğinin Allah'ın rızasına uygun olduğuna, huzur-u kalp ile inanırız. Bunun yanısıra sahabe ve Ümmü-l Müminin de ne melektir, ne de insan üstü varlıklar!... Pekalâ onlardan da hatalar sudur edebilir. Onlara bu makamın verilmesi, onların Allah'ın Rasulü'nün, terbiyesi altında yetişip, insanlığın en güzel örnekleri olmaları nedeniyledir. Dolayısıyla onlara gösterilen saygı, her hatadan münezzeh olmalarından değil, bunun içindir. Bu yüzden Hz. Peygamber'in (s.a.) döneminde sahabelerden ya da müminlerin annelerinden hatalı bir davranış sudur ettiğinde, açıkça onlar da ikaz edilmişlerdir. Hz. Peygamber'in (s.a.) düzelttiği, onların bazı hataları hadislerde kayıtlıdır. Ayrıca Müslümanların, büyükleri aşırı yüceltme hususunda ileri gitmemeleri, onları beşer hüviyetinden çıkarmamaları ve onları ilahlaştırmamaları için, onların hatalarına bizzat Allah dikkat çekerek, onları düzeltmiştir.
Kur'an'ı dikkatle mütalea eden bir kimse, bu konuda birçok örnek bulabilir. Al-i İmran Suresi'nin 152. ayetinde Allah Uhud Savaşı'ndan bahisle, sahabeye şu şekilde hitap etmiştir. "Kendi izniyle onları öldürdüğünüz sürece, Allah size va'dini doğruladı; nihayet siz korktunuz. Allah size arzu ettiğiniz galibiyeti gösterdikten sonra verilen emir hakkında çekişip, isyan ettiniz. Kiminiz dünyayı istiyordu, kiminizse ahireti istiyordu. Sonra Allah sizi denemek için onlara sizi mağlup ettirdi, sizi bağışladı. Allah müminlere karşı çok lütufkardır."
Nur Suresi'nin 12-17. ayetlerinde ise, Hz. Aişe'ye yapılan iftiradan bahisle, sahabeye şöyle seslenilmiştir.
"Onu işittiğiniz zaman inanan erkek ve kadınların kendiliklerinden güzel zanda bulunup, "bu, apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi? (...) Eğer size dünyada ve ahirette Allah'ın lütfu olmasaydı, içine daldığınız bu yaygarada, size mutlaka büyük bir azap dokunurdu. Çünkü siz onu dillerinize alıverdiniz ve hakkında hiç bilginiz olmayan birşeyi ağızlarınızla söylediniz ve onu önemsiz bir iş sandınız. Oysa o, Allah yanında büyük bir günahtı. Onu işittiğiniz zaman "Bunu konuşmamız bize yakışmaz. Hâşâ, bu büyük bir iftiradır" demeniz gerekmez miydi? Allah size öğüt veriyor ki, eğer inananlar iseniz böyle bir şeye asla dönmeyesiniz."
Ahzap Suresi'nde (28-29) müminlerin annelerine seslenilerek şöyle buyurulmuştur:
"Ey peygamber! Eşlerine söyle: Eğer siz dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin sizi yararlandırayayım ve sizi güzellikle salıvereyim. Eğer siz, Allah'ı ve ahiret yurdunu istiyorsanız, Allah sizden güzel hareket edenlere büyük mükafat hazırlamıştır."
Cuma Suresi'nde (11) sahabe hakkında şunlar söylenmiştir
"Bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp, ona gittiler ve Seni ayakta bıraktılar. De ki: Allah'ın yanında bulunan, eğlenceden de ticaretten de hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır."
Mümtehine Suresi'nde ise, Mekke'nin fethinden önce Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'ye saldırı planlarını, Kureyşlilere gizlice haber vermek isteyen Bedir ashabından Hatip bin Ebi Belta'nın bu davranışı, şiddetli bir şekilde eleştiri konusu olmuştur.
Buna benzer daha birçok örnek Kur'an'da zikredilmiştir. Yine Kur'an'da Allah Teâlâ, sahabenin ve müminlerin annelerinin yüce faziletlerini beyan ederek, kendilerinden razı olduğunun müjdesini vermiştir. İşte bu denge dolayısıyladır ki Müslümanlar; yahudi ve hıristiyanların kendi büyüklerini ilahlaştırdıkları gibi bir hataya düşmemişlerdir. Bu bakımdan hadis, tefsir ve siyer konusunda Ehl-i Sünnet'in ileri gelenleri yazdıkları eserlerde, sahabe, müminlerin anneleri ve Müslüman büyüklerin faziletlerini anlatırlarken, onların zaaf, hata ve yanılgılarını da açıklamaktan kaçınmamışlardır. Oysa bu kimseler, günümüzde onları yüceltenlerden daha kadir kıymet bilir kimselerdi.
e) Bu surede açıkça, Allah'ın insanlar hakkındaki kararlarının objektif olduğu beyan edilmiştir. Herkes imanının ve amelinin karşılığını alacaktır. İleri gelen büyük bir zat ile yakınlığı dolayısıyla hiç kimsenin ayrıca bir hak kazanması mümkün olmadığı gibi, kötü bir zat ile olan yakınlığı nedeniyle de hiçbir kimseye zarar gelmez. Bu bölümde müminlerin annelerine, Üç tip kadın örnek verilmiştir. Birincisi, Hz. Nuh ile Hz. Lut'un (a.s) hanımlarıdır. Şayet iman etmiş olsalardı, Hz. Muhammed'in (s.a) hanımları gibi, onlar da Peygamber olan kocalarının vesilesiyle Müslümanların anneleri olacaklardı. Ancak onlar tam aksi davrandıklarından, Peygamber hanımı olmalarına rağmen, cehenneme hak kazanmışlardır. İkinci olarak Allah'ın en büyük düşmanlarından Firavun'un hanımı örnek verilmiştir. O iman ederek, Firavun ve kavminin yaptıklarından kendisini ayırmıştır. Ve onlardan ayrı bir yol izlediği için, Firavun'un karısı olmasına rağmen, bunun kendisine bir zararı dokunmamıştır. Allah O'nu Cennetine layık kılmıştır. Üçüncü örnek ise, Hz. Meryem'dir. Allah O'na en yüce makamı, kendisini en şiddetli imtihana soktuğunda bile, Allah'ın emirlerine uyduğu için ihsan etmiştir. Gerçekten de Hz. Meryem'in dışında yeryüzünde hiçbir kız böylesine zor bir imtihana tabi tutulmamıştır.
O bir bakire iken, Allah kendisini mucize olarak hamile kılar ve O'ndan, bu görevi yerine getirmesini ister. O da hiç şikayet etmeksizin, gerçek müminler gibi bu görevi kabullenir ve Allah'ın emrini yerine getirir. Sonuçta Allah kendisini Cennetteki kadınların seyyidesi kılmıştır. (Müsned-i Ahmed)
Bir başka önemli gerçek ise, Allah tarafından Hz. Peygamber'e (s.a) gönderilen vahiylerin sadece Kur'an ile kayıtlanmış olmadığıdır. Yani Hz. Peygamber'e Kur'an'ın dışında da vahiy geldiği bir vakıadır. Nitekim bu surenin üçüncü ayeti, bu konuda bir delildir. Bu ayete göre, Hz. Peygamber, hanımlarından birine bir sır vermiş ama O, bu sırrı Hz. Peygamber'in (s.a.) bir başka hanımına daha açıklamıştır. Bunun üzerine Allah Teâlâ'da bu muhabereyi Rasulü'ne bildirince, hanımı "bunu sana kim haber verdi" diye sorar. Rasulüllah, "Bunu bana Alim ve Habir olan Allah haber verdi" şeklinde cevaplar. Bu noktada, "Ey peygamber, hanımın senin kendisine verdiğin sırrı filan kimseye söyledi" biçiminde bir ayetin Kur'an'ın neresinde kayıtlı bulunduğu gibi bir soru akla gelmektedir. Şayet Kur'an'da böyle bir ayet yoksa -ki yoktur-, bu Hz. Peygamber'e (s.a.) Kur'an'ın dışında da açıkça vahiy geldiğini ispatlar. Dolayısıyla hadis inkarcılarının "Rasulullah'a Kur'an dışında vahiy inmemiştir" şeklindeki iddiaları da çürümektedir.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
66
Yasaklama · Medine
التحريم
12
Sure Adı Açıklaması
Sure adını 1. ayetten almıştır. Ancak bu adın, surenin muhtevasıyla doğrudan bir ilgisi bulunmamaktadır. Yani, surede birtakım haramlar bildiriliyor değildir. Sadece, Hz. Peygamber'in (s.a) birşeyi nefsine yasaklama teşebbüsü ele alınmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Nüzul Zamanı
Bu vak'a ile ilgili olarak, hadislerde Hz. Peygamber'in (s.a.) , birisi Hz. Safiye, diğeri Hz. Mariye olmak üzere iki hanımının adı zikredilmektedir. Hz. Peygamber'in (s.a.) , Hz. Safiye ile Hayber'in fethinden sonra evlendiği ve Hayber'in de hicretin 7. yılında fetholunduğu hususunda ihtilaf yoktur. İkinci hanımı Hz. Mariye'ye gelince, Mısır hükümdarı Mukavkıs, O'nu hicretin 7. yılında Hz. Peygamber'e (s.a.) hediye olarak göndermiştir. O'ndan da Hz. Peygamber'in (s.a.) 8. hicrî yılın zilhicce ayında İbrahim adlı bir oğlu olmuştur. Bu tarihî bilgilerden surenin, hemen hemen hicrî 7. ve 8. yılları arasında nazil olduğu kesinlik kazanmaktadır.
Kaynak: Ebu'l A'lâ Mevdûdî · Tefhîmu'l-Kur'an
Surenin Konusu
Bu surede Hz. Peygamber'in (s.a) hanımları ile arasında geçen birçok önemli hadiseye işaret edilmekte ve bunlar da aşağıda zikredeceğimiz birtakım mühim meselelere ışık tutmaktadır:
a) Haram-helal, caiz olan-olmayan, had koymak-koymamak hususunda hüküm sadece ve sadece Allah'a aittir. Değil sıradan bir insana, Allah'ın Rasulü'ne dahi, bu tür bir yetki tanınmamıştır. Bir peygamber eğer bir şey hakkında haram veya helal kararı veriyorsa, bu muhakkak Allah'ın O'na bir işareti iledir.
Bu işaret, Kur'an'da olduğu gibi açık bir şekilde de, vahy-i hafi ile de olabilir. Ancak Allah'ın mübah kıldığı bir şeyi haram kılmak, değil sıradan birinin, bir peygamberin yetkisi dahilinde bile değildir.
b) İslâm toplumu içinde Hz. Peygamber (s.a) tabiatı icabı çok hassas bir konumda bulunuyordu. Öyle ki, O'nun herhangi bir davranışı bile -ki bir başkası yaptığında bir anlam taşımaz- yasal nitelik taşıyabiliyordu. Bu bakımdan Allah Teâlâ, peygamberlerin hayatını çok yakından sürekli bir denetim altında tutmuştur. Allah kendi rızası dışında birşey sokulmasın diye ve İslâmî kaide ve usullerin sahih bir biçimde sadece Allah'ın Kitabı'nda değil, yanısıra Peygamber'in (s.a) "güzel bir örnek" olan hayatında da sergilenmesi için, peygamberlerin yollarından biraz sapmaları halinde bile onları hemen düzeltmiştir.
c) Yukarıdaki hususun açıklanmasından sonra, ortaya şöyle bir sonuç çıkmaktadır: Şayet Hz. Peygamber (s.a) küçük bir zaaf için bile uyarılmış, tenkid edilmiş ve bunlar Kur'an ile de kayıtlanmışsa, Hz. Peygamber'in (s.a.) bize kadar ulaşabilen tertemiz hayatı boyunca işlediği fiil ve davranışları, emir ve irşadları içinde Allah'ın tenkid ve tashih etmediklerinin tümü haktır ve Allah'ın rızasına uygundur. Dolayısıyla bizler, tereddüt etmeksizin, güvenle onları yol gösterici olarak alabiliriz.
d) Kur'an'da Hz. Peygamber'e (s.a) saygı gösterilmesi, Allah'a imanın bir şartı olarak bildirilmiştir. Bu surede ise, aynı Peygamber, hanımlarını memnun etmek için helal bir şeyi kendisine haram kıldığından ve Allah'ın kendilerini "müminlerin anneleri" şeklinde niteleyip, Müslümanlara onlara saygı göstermelerini emrettiği Peygamber hanımları, taşıdıkları bazı zaaflardan dolayı şiddetle ikaz edilmişlerdir. Üstelik Hz. Peygamber'e (s.a.) ve temiz eşlerine bu ikaz gizlice değil, açıktan yapılarak, İslâm ümmetinin gece-gündüz okuyacağı Kur'an-ı Kerim'e de kaydedilmiştir. Burada, Allah'ın maksadının Hz. Peygamber'i ve eşlerini Müslümanların gözünden düşürmek olmadığı açıkça ortadadır. Ayrıca Kur'an'ın bu suresini okumalarının Müslümanların kalbinde onlara karşı varolan saygı ve hürmeti azaltacağı da düşünülemez. Peki o halde bu meselenin Kur'an'da zikredilmesinin sebebi nedir? Bunun sebebi, Allah Teâlâ'nın müminlere, kendi önder ve büyüklerine saygı ve hürmetin sınırlarını öğretmek istemesidir. Yani, Hz. Muhammed (s.a) sadece bir peygamberdir. O (hâşâ) kendisinden hiçbir zaafın sudur etmeyeceği bir ilah değildir! Hz. Peygamber'e (s.a.) gösterilen saygı, kendisinden hiçbir zaaf ve kusurun sudur etmemesi nedeniyle değil, Allah'ın insanlara gönderdiği bir nümune-i imtisal olduğu içindir.
O'ndan küçük bir hata bile sadır olduğunda, Allah O'nu düzeltmeksizin bırakmamıştır. Bu bakımdan biz, Hz. Peygamber'in (s.a) güzel örnekliğinin Allah'ın rızasına uygun olduğuna, huzur-u kalp ile inanırız. Bunun yanısıra sahabe ve Ümmü-l Müminin de ne melektir, ne de insan üstü varlıklar!... Pekalâ onlardan da hatalar sudur edebilir. Onlara bu makamın verilmesi, onların Allah'ın Rasulü'nün, terbiyesi altında yetişip, insanlığın en güzel örnekleri olmaları nedeniyledir. Dolayısıyla onlara gösterilen saygı, her hatadan münezzeh olmalarından değil, bunun içindir. Bu yüzden Hz. Peygamber'in (s.a.) döneminde sahabelerden ya da müminlerin annelerinden hatalı bir davranış sudur ettiğinde, açıkça onlar da ikaz edilmişlerdir. Hz. Peygamber'in (s.a.) düzelttiği, onların bazı hataları hadislerde kayıtlıdır. Ayrıca Müslümanların, büyükleri aşırı yüceltme hususunda ileri gitmemeleri, onları beşer hüviyetinden çıkarmamaları ve onları ilahlaştırmamaları için, onların hatalarına bizzat Allah dikkat çekerek, onları düzeltmiştir.
Kur'an'ı dikkatle mütalea eden bir kimse, bu konuda birçok örnek bulabilir. Al-i İmran Suresi'nin 152. ayetinde Allah Uhud Savaşı'ndan bahisle, sahabeye şu şekilde hitap etmiştir. "Kendi izniyle onları öldürdüğünüz sürece, Allah size va'dini doğruladı; nihayet siz korktunuz. Allah size arzu ettiğiniz galibiyeti gösterdikten sonra verilen emir hakkında çekişip, isyan ettiniz. Kiminiz dünyayı istiyordu, kiminizse ahireti istiyordu. Sonra Allah sizi denemek için onlara sizi mağlup ettirdi, sizi bağışladı. Allah müminlere karşı çok lütufkardır."
Nur Suresi'nin 12-17. ayetlerinde ise, Hz. Aişe'ye yapılan iftiradan bahisle, sahabeye şöyle seslenilmiştir.
"Onu işittiğiniz zaman inanan erkek ve kadınların kendiliklerinden güzel zanda bulunup, "bu, apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi? (...) Eğer size dünyada ve ahirette Allah'ın lütfu olmasaydı, içine daldığınız bu yaygarada, size mutlaka büyük bir azap dokunurdu. Çünkü siz onu dillerinize alıverdiniz ve hakkında hiç bilginiz olmayan birşeyi ağızlarınızla söylediniz ve onu önemsiz bir iş sandınız. Oysa o, Allah yanında büyük bir günahtı. Onu işittiğiniz zaman "Bunu konuşmamız bize yakışmaz. Hâşâ, bu büyük bir iftiradır" demeniz gerekmez miydi? Allah size öğüt veriyor ki, eğer inananlar iseniz böyle bir şeye asla dönmeyesiniz."
Ahzap Suresi'nde (28-29) müminlerin annelerine seslenilerek şöyle buyurulmuştur:
"Ey peygamber! Eşlerine söyle: Eğer siz dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin sizi yararlandırayayım ve sizi güzellikle salıvereyim. Eğer siz, Allah'ı ve ahiret yurdunu istiyorsanız, Allah sizden güzel hareket edenlere büyük mükafat hazırlamıştır."
Cuma Suresi'nde (11) sahabe hakkında şunlar söylenmiştir
"Bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp, ona gittiler ve Seni ayakta bıraktılar. De ki: Allah'ın yanında bulunan, eğlenceden de ticaretten de hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır."
Mümtehine Suresi'nde ise, Mekke'nin fethinden önce Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'ye saldırı planlarını, Kureyşlilere gizlice haber vermek isteyen Bedir ashabından Hatip bin Ebi Belta'nın bu davranışı, şiddetli bir şekilde eleştiri konusu olmuştur.
Buna benzer daha birçok örnek Kur'an'da zikredilmiştir. Yine Kur'an'da Allah Teâlâ, sahabenin ve müminlerin annelerinin yüce faziletlerini beyan ederek, kendilerinden razı olduğunun müjdesini vermiştir. İşte bu denge dolayısıyladır ki Müslümanlar; yahudi ve hıristiyanların kendi büyüklerini ilahlaştırdıkları gibi bir hataya düşmemişlerdir. Bu bakımdan hadis, tefsir ve siyer konusunda Ehl-i Sünnet'in ileri gelenleri yazdıkları eserlerde, sahabe, müminlerin anneleri ve Müslüman büyüklerin faziletlerini anlatırlarken, onların zaaf, hata ve yanılgılarını da açıklamaktan kaçınmamışlardır. Oysa bu kimseler, günümüzde onları yüceltenlerden daha kadir kıymet bilir kimselerdi.
e) Bu surede açıkça, Allah'ın insanlar hakkındaki kararlarının objektif olduğu beyan edilmiştir. Herkes imanının ve amelinin karşılığını alacaktır. İleri gelen büyük bir zat ile yakınlığı dolayısıyla hiç kimsenin ayrıca bir hak kazanması mümkün olmadığı gibi, kötü bir zat ile olan yakınlığı nedeniyle de hiçbir kimseye zarar gelmez. Bu bölümde müminlerin annelerine, Üç tip kadın örnek verilmiştir. Birincisi, Hz. Nuh ile Hz. Lut'un (a.s) hanımlarıdır. Şayet iman etmiş olsalardı, Hz. Muhammed'in (s.a) hanımları gibi, onlar da Peygamber olan kocalarının vesilesiyle Müslümanların anneleri olacaklardı. Ancak onlar tam aksi davrandıklarından, Peygamber hanımı olmalarına rağmen, cehenneme hak kazanmışlardır. İkinci olarak Allah'ın en büyük düşmanlarından Firavun'un hanımı örnek verilmiştir. O iman ederek, Firavun ve kavminin yaptıklarından kendisini ayırmıştır. Ve onlardan ayrı bir yol izlediği için, Firavun'un karısı olmasına rağmen, bunun kendisine bir zararı dokunmamıştır. Allah O'nu Cennetine layık kılmıştır. Üçüncü örnek ise, Hz. Meryem'dir. Allah O'na en yüce makamı, kendisini en şiddetli imtihana soktuğunda bile, Allah'ın emirlerine uyduğu için ihsan etmiştir. Gerçekten de Hz. Meryem'in dışında yeryüzünde hiçbir kız böylesine zor bir imtihana tabi tutulmamıştır.
O bir bakire iken, Allah kendisini mucize olarak hamile kılar ve O'ndan, bu görevi yerine getirmesini ister. O da hiç şikayet etmeksizin, gerçek müminler gibi bu görevi kabullenir ve Allah'ın emrini yerine getirir. Sonuçta Allah kendisini Cennetteki kadınların seyyidesi kılmıştır. (Müsned-i Ahmed)
Bir başka önemli gerçek ise, Allah tarafından Hz. Peygamber'e (s.a) gönderilen vahiylerin sadece Kur'an ile kayıtlanmış olmadığıdır. Yani Hz. Peygamber'e Kur'an'ın dışında da vahiy geldiği bir vakıadır. Nitekim bu surenin üçüncü ayeti, bu konuda bir delildir. Bu ayete göre, Hz. Peygamber, hanımlarından birine bir sır vermiş ama O, bu sırrı Hz. Peygamber'in (s.a.) bir başka hanımına daha açıklamıştır. Bunun üzerine Allah Teâlâ'da bu muhabereyi Rasulü'ne bildirince, hanımı "bunu sana kim haber verdi" diye sorar. Rasulüllah, "Bunu bana Alim ve Habir olan Allah haber verdi" şeklinde cevaplar. Bu noktada, "Ey peygamber, hanımın senin kendisine verdiğin sırrı filan kimseye söyledi" biçiminde bir ayetin Kur'an'ın neresinde kayıtlı bulunduğu gibi bir soru akla gelmektedir. Şayet Kur'an'da böyle bir ayet yoksa -ki yoktur-, bu Hz. Peygamber'e (s.a.) Kur'an'ın dışında da açıkça vahiy geldiğini ispatlar. Dolayısıyla hadis inkarcılarının "Rasulullah'a Kur'an dışında vahiy inmemiştir" şeklindeki iddiaları da çürümektedir.
Ey Peygamber! Zevcelerin (den herhangi birin) i memnun etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı bir şeyi, neden kendine yasaklıyorsun? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.— E. Demiryent
ای پیامبر! چرا آنچه را که خدا بر تو حلال کرده برای به دست آوردن خشنودی همسرانت بر خود حرام می کنی؟ و خدا بسیار آمرزنده و مهربان است.— IRI — H.Ansarian
Kad faradallâhu lekum tehillete eymânikum, vallâhu mevlâkum, ve huvel alîmul hakîm(hakîmu).
Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı (ve kefaret ödemeyi) size meşru kılmıştır. Allah, sizin mevlânızdır. O, her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.— E. Demiryent
به یقین خدا راه گشودن [و شکستن] سوگندهایتان را [در مواردی] برای شما مقرّر کرده است، [و آن اینکه سوگندها را با کفاره دادن بشکنید تا از محدودیت و تنگنا درآیید] و خدا سرپرست و یار شماست، و او دانا و حکیم است.— IRI — H.Ansarian
Ve iz eserren nebiyyu ilâ ba’dı ezvâcihî hadîsâ(hadîsen), fe lemmâ nebbeet bihî ve azherehullâhu aleyhi arrefe ba’dahu ve a’rada an ba’d(ba’dın), fe lemmâ nebbeehâ bihî kâlet men enbeeke hâzâ, kâle nebbeeniyel alîmul habîr(habîru).
Hani, Peygamber, zevcelerinden birine gizli bir şey söylemişti de o (zevcesi) bu sözü, (Peygamber’in diğer zevcelerinden birine) haber vermişti. (Bunun üzerine) Allah da bu durumu Peygamber’e bildirdi. Peygamber bunun bir kısmını (zevcesine) bildirmiş, bir kısmından da (zevcesinin daha fazla mahcup olmaması için) vazgeçmişti. Peygamber, bunu (zevcesine) haber verince o, “Bunu sana kim bildirdi?” dedi. Peygamber, “Bunu bana, her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyden hakkıyla haberdar olan Allah haber verdi” dedi.— E. Demiryent
و هنگامی که پیامبر، رازی را به یکی از همسرانش گفت و او آن راز را [نزد زن دیگر] فاش کرد، و خدا پیامبر را از افشای آن آگاه نمود، پیامبر بخشی از آن [راز افشا شده] را به آن زن گوشزد کرد و از گفتن بخشی دیگر [برای آنکه فاش کننده بیشتر شرمنده نشود] خودداری نمود. آن زن گفت: چه کسی فاش کردن راز را [به وسیله من] به تو خبر داده است؟ پیامبر گفت: دانای آگاه، به من خبر داد.— IRI — H.Ansarian
İn tetûbâ ilâllâhi fe kad sagat kulûbukumâ, ve in tezâherâ aleyhi fe innallâhe huve mevlâhu ve cibrîlu ve sâlihul mû’minîn(mû’minîne), vel melâiketu ba’de zâlike zahîr(zahîrun).
(Ey Peygamber zevceleri!) Eğer siz ikiniz Allah’a tövbe ederseniz sizin için hayırlı olan budur. Çünkü kalpleriniz (Peygamber’in hoşlanmayacağı bir şeye) meyletmiştir. Şâyet (aşırı kıskançlıkla) ona karşı birbirinizi desteklerseniz, bilin ki Allah onun yardımcısıdır, Cebrâîl de, sâlih mü’minler de (onun yardımcısıdır), ayrıca melekler de (ona) yardımcıdır.— E. Demiryent
اگر شما دو زن از کار خود به پیشگاه خدا توبه کنید [خدا توبه شما را می پذیرد]، چون دل شما دو نفر از حق و درستی منحرف شده است، و اگر بر ضدِّ پیامبر به یکدیگر کمک دهید [راه به جایی نخواهید برد]؛ زیرا خدا و جبرئیل و صالح مؤمنان [که علی بن ابی طالب است] یار اویند، و فرشتگان نیز بعد از آنان پشتیبان او خواهند بود.— IRI — H.Ansarian
Asâ rabbuhû in tallakakunne en yubdilehû ezvâcen hayren min kunne muslimâtin mû’minâtin kânitâtin tâibâtin âbidâtin sâihâtin seyyibâtin ve ebkârâ(ebkâren).
(Ey Peygamber zevceleri!) Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona (Resûlü’ne), sizden daha hayırlı, Allah’a teslim olan, mü’min, gönülden itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire zevceler verir.— E. Demiryent
اگر پیامبر، شما را طلاق دهد امید است که پروردگارش همسرانی بهتر از شما که مسلمان، مؤمن، فرمانبر، توبه کار، خداپرست، روزه دار، غیر باکره و باکره باشند، به او عوض دهد.— IRI — H.Ansarian
Yâ eyyuhâllezîne âmenû kû enfusekum ve ehlîkum nâren vakûduhân nâsu vel hicâretu aleyhâ melâiketun gılâzun şidâdun lâ ya’sûnallâhe mâ emerehum ve yef’alûne mâ yu’merûne.
Ey îmân edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun (cehennemin) başında gâyet, güçlü ve sert (tabiatlı), Allah’ın emrine isyan etmeyen ve kendilerine emredilen şeyi derhal yapan melekler vardır.— E. Demiryent
ای مؤمنان! خود و خانواده خود را از آتشی که هیزم آن انسان ها و سنگ ها است، حفظ کنید. بر آن فرشتگانی خشن و سخت گیر گمارده شده اند که از آنچه خدا به آنان دستور داده، سرپیچی نمی کنند، و آنچه را به آن مأمورند، همواره انجام می دهند.— IRI — H.Ansarian
(O melekler, cehennemliklere,) “Ey kâfirler, bugün özür beyan etmeyin. Siz ancak (dünyada) yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz!” derler.— E. Demiryent
[آن روز گویند:] ای کافران! امروز عذرخواهی مکنید، فقط آنچه را همواره انجام می دادید، جزا داده می شوید.— IRI — H.Ansarian
Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meah(meahu), nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).
Ey îmân edenler! Nasûh bir tövbe ile (samimi bir niyetle, pişmanlık duyarak, günahlara geri dönmemek azmiyle) Allah’a tövbe edin. Böyle yaparsanız, Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, (günahlarınızı affeder) Peygamber’i ve beraberindeki mü’minleri utandırmayacağı günde Allah sizi, altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştirir. (Cennetliklerin) nurları, önlerinden ve sağlarında koşar. Derler ki: “Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla, bizi bağışla, şüphesiz sen her şeye kâdirsin.”— E. Demiryent
ای مؤمنان! به پیشگاه خدا توبه کنید، توبه ای خالص [که شما را از بازگشت به گناه بازدارد]؛ امید است پروردگارتان گناهانتان را از شما محو کند و شما را به بهشت هایی که از زیرِ [درختانِ] آن نهرها جاری است، درآورد، در آن روزی که خدا پیامبر و کسانی که با او ایمان آورده اند، خوار نمی کند، نورشان پیشاپیش آنان و از سوی راستشان شتابان حرکت می کند، می گویند: پروردگارا! نور ما را برای ما کامل کن و ما را بیامرز که تو بر هر کاری توانایی.— IRI — H.Ansarian
Yâ eyyuhen nebiyyu câhidil kuffâre vel munâfikîne vagluz aleyhim, ve me’vâhum cehennem(cehennemu), ve bi’sel masîr(masîru).
Ey Peygamber! Kâfirlere ve munâfıklara karşı cihat et ve onlara sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir varış yeridir!— E. Demiryent
ای پیامبر! با کافران و منافقان جنگ کن و بر آنان سخت بگیر و جایگاهشان دوزخ است و بد بازگشت گاهی است.— IRI — H.Ansarian
Dareballâhu meselen lillezîne keferûmreete nûhın vemreete lût(lûtın), kânetâ tahte abdeyni min ibâdinâ sâlihayni fe hânetâhumâ fe lem yugniyâ anhumâ minallâhi şey’en ve kîledhulen nâre mead dâhılîn(dâhilîne).
Allah, (mü’minlerle akrabalığı olan) kâfirlere, (peygamberin en yakın akrabası bile olsalar, azaptan kurtulamayacaklarını, nesep ve akrabalık bağlarının ne dünyada ne de âhirette kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağına dair) Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhları altında iken onlara (îmân etmeme hususunda) hainlik ettiler. (Peygamber karısı olmalarına rağmen, îmân etmediklerinden dolayı, kocaları, ne dünyada ne de âhirette,) Allah’tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Ve (o kâfir kadınlara) denildi ki: “(Haydi!) O (cehenneme) girenlerle beraber, siz de ateşe girin!”— E. Demiryent
خدا برای کافران، زن نوح و زن لوط را مثل زده که تحت سرپرستی و زوجیت دو بنده شایسته از بندگان ما بودند، ولی [در امر دین و دین داری] به آن دو [بنده شایسته ما] خیانت ورزیدند، و آن دو [پیامبر] چیزی از عذاب خدا را از آن دو زن دفع نکردند و [هنگام مرگ] به آن دو گفته شد: با وارد شوندگان وارد آتش شوید.— IRI — H.Ansarian
Ve dareballâhu meselen lillezîne âmenûmreete fir’avn(fir’avne), iz kâlet rabbibni lî indeke beyten fîl cenneti ve neccinî min fir’avne ve amelihî ve neccinî minel kavmiz zâlimîn(zâlimîne).
Allah, (kâfirlerle akrabalığı olan) mü’minlere (de bu nesep bağının kendilerine herhangi bir zarar vermeyeceği hususunda), Firavun’un karısını (Âsiye’yi) misal verdi. Hani, o (Âsiye, îmân ehli olmasından ötürü kâfirler tarafından işkenceye uğrarken), “Rabbim bana nezdinde, cennette bir ev yarat, beni Firavun’dan ve onun kötü işinden koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar” demişti.— E. Demiryent
و خدا برای مؤمنان همسر فرعون را مثل زده است هنگامی که گفت: پروردگارا! برای من نزد خودت خانه ای در بهشت بنا کن ومرا از فرعون وکردارش رهایی بخش ومرا از مردم ستمکار نجات ده.— IRI — H.Ansarian
Ve meryemebnete ımrânelletî ahsanet fercehâ fe nefahnâ fîhi min rûhınâ ve saddekat bi kelimâti rabbihâ ve kutubihî ve kânet minel kânitîn(kânitîne).
(Allah,) iffetini korumuş olan, İmrân kızı Meryem’i de (misal verdi). Biz (yaratmış olduğumuz) rûhu, (Cebrâîl’in üfürmesiyle) ona (Meryem’e) ilkâ ettik. O, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O (Allah’a) gönülden itaat edenlerdendi.— E. Demiryent
و [نیز] مریم دختر عمران [را مثل زده است] که دامان خود را پاک نگه داشت و در نتیجه از روح خود در او دمیدیم و کلمات پروردگارش و کتاب های او را تصدیق کرد و از اطاعت کنندگان [فرمان های خدا] بود.— IRI — H.Ansarian
66:12
Yardımcı
Site kullanımı hakkında sorun
Sitemiz, ziyaretçi sayısını ölçmek için tarayıcınıza rastgele bir numara içeren bir çerez bırakır.
Reklam çerezi kullanmıyoruz, verilerinizi kimseyle paylaşmıyoruz.
Ayrıntılar